15 Temmuz nedir, ne değildir? – Mehmet Yeşiltepe – BirGün Pazar

Daha önce gördüğümüz ve duyduğumuz darbelerden (ve girişimlerinden) farklı olarak bu kez medyanın değişen niteliğine bağlı olarak, gelişmeleri canlı yayından ve sosyal medyanın hem bilgi veren hem de soru işaretlerini çoğaltan kaynakları üzerinden izledik. Darbe girişiminin üzerinden mevcut tabloyu daha net görebilmeye imkan tanıyacak bir süre geçtiği halde, veriler uçuşmaya ve fikirler saçılmaya devam ediyor. Bu duruma bilinçli yönlendirmeleri, manipülasyonları eklediğimizde, ortalıktaki bilgi kirliliğini bir oranda da olsa aşmaya yardımcı olacak netleştirici çabaların, neden önemini koruduğunu görürüz. Özellikle giderek sayısı artan soruları dikkate alarak ve mümkün olduğunca bir perspektif, bir süzgeç, sadeleştirici bir yaklaşım oluşturmak üzere yapılacak değerlendirmelerin, yer ve yön seçiminde yararlı olacağını düşünüyorum.

Darbeleri hangi ölçeklerle değerlendireceğiz?

1- Mevcut veri çokluğu, bugüne dek solun Marksist ölçeklerle darbelere dair söylediği ve bir çeşit rehber niteliği taşıyan genel doğruları geçersiz mi kılıyor; aynı ölçeklerle süreci değerlendirmek mümkün değil mi?

Magazine veya yönlendirilmiş “hibrit haberlere” aldırmadan kaynakta seçici davranıp doğru yerlere bakılabilirse, dolayısıyla neden-sonuç ilişkisi kurulabilirse, 15 Temmuz’un bir öznelliği olsa da son tahlilde mevcut tablonun bugüne dek darbelere dair söylediğimiz genel doğruları desteklediğini görürüz.

2- Nedir bu genel doğrular?

Kısaca hatırlarsak, darbeler genelde emperyalizmin özelde işbirlikçi tekelci sermayenin ihtiyacıdır. Mutlaka bir ekonomi politiği vardır; canı sıkılan askerlerin keyfi hareketi değildir. “ABD’den habersiz” veya “ABD’nin istemediği darbe olmaz” soyutlamaları da buna bağlı olarak yapılır.

Ancak, darbelerin yan etkisinin fark edilmesi oranında özellikle 80’li yıllar sonrasında rejimler, bir daha bir darbeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde yeniden düzenlendi. Bu durum, darbeleri imkânsız kılmadıysa da çok sınırlı ve özgün bir olasılık haline getirdi.

Bugün de yapılacak bir darbe değerlendirmesinde; emperyalizm-yeni sömürge ilişkisi, uluslararası tekeller-işbirlikçi tekeller arasındaki bağ ve işleyişe dair zorunluluklar, sermaye-devlet-hükümet ilişkisi ve tabii ki ekonomi politik, mutlaka dikkate alınmalıdır. Aksi takdirde, 12 Eylül’ü partiler arası sürtüşmeyle veya sağ-sol çatışmasıyla açıklayan, 24 Ocak Kararları’na değinmeyen türden bir sığlık ortaya çıkar.

ABD, darbeleri kuvvet komutanlarıyla yapar

3- O halde ABD, 15 Temmuz’dan habersiz midir; darbe girişimi hangi özgül nedenlere dayanıyor?

ABD, 15 Temmuz’dan habersiz değildir; ancak bir “ABD darbesi” olduğunu da söyleyemeyiz. En genel doğrularla söylersek; eğer 15 Temmuz ABD darbesi olsaydı, kuvvet komutanlarına karşı değil kuvvet komutanlarıyla gerçekleştirilirdi.

Darbe girişimi, yaygın tutuklamalar dahil çeşitli biçimlerde tasfiye edilme noktasına gelen ordudaki Cemaatçi kadroların öznel ihtiyacı bağlamında gerçekleşmiştir. ABD’nin buna karşı çıkmamış ve hatta başarılırsa arkasında duracakmış gibi davranmış olmasının nedenleri arasında, elbette Erdoğan’a dönük memnuniyetsizlikler de vardır. Ancak bu, darbenin temel nedeni olarak görülemez.

Suriye/bölge bağlamındaki ilişkiler, dengeler ve ihtiyaçlar da bu gerçekliği doğruluyor. Hatırlanacak olursa ABD; İncirlik üssü, IŞİD’e karşı operasyon, uluslararası koalisyona katılmak, YPG’nin Fırat’ın batısına geçmesi, Menbic operasyonu gibi pek çok konuda AKP’yi belirli oranlarda ikna etmişti. Davutoğlu sonrası süreç bir yanıyla da bunun ifadesiydi. Hatta “Kürt koridoru” bağlamındaki itirazlar da azalmıştı. Tam da bu koşullarda ABD, gerçekte Rusya eksenli güçlerin Suriye’de atağa kalktığı bir konjonktürde, TSK’ya daha çok ihtiyacı varken, Türkiye’de bir iç savaş ihtimalini dahi bağrında taşıyan böyle bir hamleye dolaylı da olsa “olur” vermişse, bunun asıl nedeni kendi politikalarından çok Cemaatçi kadroların “olmazsa olmaz” niteliğindeki ihtiyacıydı.

ABD’nin bir özelliği de tüm yumurtaları tek sepete doldurmamaktır. Bu emperyalist gücün, Türkiye’de ekonomiden siyasete, bürokrasiden orduya hemen her alanda kolay değişmeyecek bağları-ilişkileri söz konusudur. Bu bağlamda darbe girişiminde doğrudan yer almamış olması olgunun özünü değiştirmiyor; 15 Temmuz darbesi gerçekleşseydi uygulanacak program da bugün o darbe girişimi gerekçe edilerek OHAL eşliğinde uygulanan program da (devletin yeniden yapılandırılması) Amerikancıdır. Özellikle TSK’nın uğradığı itibar yitimi ve yeniden yapılandırılması, bölgede güçlü bir devlet istemeyen ve orduyu NATO’nun ihtiyaçları çerçevesinde döneme uygun biçimde düzenlemek isteyen ABD’nin çıkarlarıyla bir uygunluk arz etmektedir.

İşte tam da bu nedenle, bugün 15 Temmuz gerekçe edilerek yapılmakta olan tasfiyeleri “emperyalizm ve sermaye egemenliği yönünden bir mevzi kaybı” olarak görmek, bir kötülüğün bir başka kötülükle ikame edilebileceğini yani emperyalizmin/sermayenin bu bağlamda alternatifsiz olmadığı gerçekliğini ıskalamaktır. Ve niyetten bağımsız olarak, AKP operasyonlarına olumluluk atfetmeyi beraberinde getirir; farklı bağlamda da olsa “yetmez ama evet” eğilimini besler.

Sahte uzlaşı, AKP’nin sorumluluğunu gizliyor

5- AKP’nin uzlaşma havası estirmesinin nedeni nedir?

Gerçekte AKP’nin, muhataplarını kendi politikalarına yedeklemek dışında bildiği bir uzlaşı yöntemi yoktur. Bunun en somut ifadesi, darbe girişimine karşı TBMM’de temsil edilen tüm siyasi partilerde ortak irade belirmesine rağmen AKP’nin alelacele OHAL kararı almasıdır.

Aslında AKP açısından yeni bir durum yok. O en iyi bildiği şeyi yapıyor. Onun “cadı avı” fırsatı yakalamışken ne yapacağı, bugüne kadarki uygulamalarından biliniyor. Daha sürecin ilk etabında operasyonların Cemaat’in dışına taşması, demokratik kitle örgütlerine, barış akademisyenlerine, sosyal medyadaki muhalif hesaplara dek uzanması, ne yapmaya çalışıldığının işaretidir.

Uzlaşı sürecinin bir diğer özelliği, AKP ve Erdoğan’ın bu süreçteki sorumluluğunun gizlenmesidir; böylece vaktinde Cemaat’le beraber yürümüş oldukları gerçekliğinin öne çıkarılması ve bugünkü “sivil darbe” uygulamasının teşhiri önlenmiş oluyor.

Özetle, AKP’yi 14 yıldır tanımayanlar, sınıfsal olarak nasıl bir parti olduğunu, kimlerin programını hayata geçirmek üzere ölçüsüzce saldırdığını, birlik-uzlaşı vb. derken demagojiden başka bir şey yapmadığını, beklentisinin herkesin onun ardından sıraya/hizaya girmesi olduğunu anlamayalar onunla uzlaşabilir. Biz mücadele edeceğiz.

KHK’lı OHAL, “Yaptım oldu” rejimidir

6- Peki nasıl mücadele edilecek; umut var mı?

Sorunun en önemli boyutu budur. Bir taraftan insanlara bir darbeyi önlemiş olma bağlamında demokrasi nöbeti tutturulurken, diğer taraftan TSK dahil devlet tepeden tırnağa yeniden yapılandırılıyor. Bir taraftan “toplumsal uzlaşı-barış” havası estiriliyor diğer taraftan sokağa çıkarılan yönlendirilmiş kesimler, bir çeşit iç savaş provasından geçirilerek cesaretlendiriliyor.

Eve kapanan kesimlerde de sokağa çıkanlarda da bir travma hali gözleniyor. Özgüven problemi ve gelecek kaygısı öne çıkmış durumda. Kılıçdaroğlu, “ben yaptım oldu türü yaklaşımlar tehlikeli” diyor. Halbuki KHK’lı OHAL, “yaptım oldu” rejimidir. Bu koşullarda uzlaşma illüzyonunun uzun sürmesi mümkün değildir. Uygulamalar eşliğinde gerçek amaç ortaya çıktıkça, iktidar sahipleri daha da saldırganlaşacak ve “cadı avı”nın muhalif kesimlere doğru genişlemesi dahil, niyetlerin/kimliklerin üzerindeki örtünün kalktığı bir süreç yaşanacaktır.

Böylesi dönemlerde sola düşen öncelikli görev, sürecin doğru kavranmasına ve ne yapmak gerektiğine dair yol göstericiliktir; güven veren, umudu büyüten, uygulanabilir önerilerle çaresizlik hissini dağıtmaktır. Bunun için çok net ve kapsayıcı tanımlara ihtiyaç vardır.

Kısa sürede bu şenlik havasının dönmesi ve toplumun umulmadık kesimlerinden tepkinin yükselmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Tam da bu nedenle solun görevlerinden biri de bu türden tarihsel anlara hazırlıklı olmaktır. Bunun için Haziran Hareketi, güne dair sorumluluklarını yerine getirirken, aynı zamanda bağrında sınıfsal ölçeklerle taraf olmayı taşıyan daha kapsayıcı birleşik zeminler zorlanmalıdır.

Unutmamak gerekir ki gerçek kardeşlik sınıf kardeşliğidir, ezilenlerin safıdır; taraf olmamak adına eve kapanmak, sokakta bulunana taraf olmaktır. “Çünkü taraf olmamız dışında kendimizi hiçbir yerde evimizdeymişiz gibi hissedemeyeceğiz.” (Direnmenin Estetiği, Peter Weiss)

Bu yazı ilk olarak 7 Ağustos 2016 tarihli BirGün Pazar ekinde yayımlanmıştır.