ABD Başkonsolosluğu’na Saldırı

ABD BAŞKONSOLOSLUĞU’NA YÖNELİK SALDIRININ

EKONOMİ POLİTİĞİ

Bilindiği gibi 9 Temmuz’da İstinye’de ABD Başkonsolosluğu’na bir saldırı düzenlendi. Şu an’a dek saldırıya dair yapılan değerlendirmeler büyük oranda Türkiye ve ABD yetkililerinin tepkilerinden ibaret oldu. Polisiye bilgiler, cenaze törenlerine dair TV görüntüleri, “Kahramanlara veda” manşetleri ve çeşitli spekülatif haberler eşliğinde yapılan yönlendirmeler, eylemi anlamayı kolaylaştıran değil güçleştiren bir işlev gördü.

Halka gerçekleri açıklamakla yükümlü devrimci yapıların son dönemlerde hemen her konuda yaşanan tutukluğu bu olayda da gözlendi. Bizler bu nedenle, daha önce Hrant Dink cinayetinden Cumhuriyet Mitingleri’ne kadar çeşitli konularda yaptığımız gibi bu konuda da olayın arka planını okumaya ve egemen yönlendirmelerin dışına çıkmaya yardımcı olacak içerikte bir çalışma hazırladık; saldırının ekonomi politiğini yazdık.

Genelde sistemin özelde ABD’nin yaşamakta olduğu krizi bugüne dek çeşitli yönleriyle değerlendirdik. Burjuva iktisatçılar genellikle bu krizi bütün öngörülerine rağmen dönemsel, kısa süreli olarak ortaya çıkan ve çok kalıcı etkileri olmadan kısa sürede aşılabilecek bir kriz olarak görmüştü. Hatta Nisan-Mayıs aylarında krizin en dip noktasına vurduğu ve geçici bir duraksamadan sonra artık krizin etkilerinin yavaş yavaş ortadan kalkacağı öngörüsü vardı. Ancak giderek daha net biçimde ortaya çıkan sonuçlarla beraber krizin, emperyalist kapitalist sistemin işleyişine ilişkin globalleşme sürecinin kendi iç çelişmelerinden kaynaklanan oldukça uzun süreli/kalıcı bir krize doğru evrildiğini artık yavaş yavaş bütün iktisatçılar görmüş durumda. Yapılan değerlendirmelerde bırakalım 2008’i, 2009’a dahi kayıp gözüyle bakılıyor.

Kapitalizm bugüne dek defalarca dönemsel krizlerle karşılaştı. Devresel etkilerden kaynaklanan bu krizler, bilinen mali politikalarla; kimi şirketlerin batması, el değiştirmesi sonucunda kolaylıkla aşılabiliyordu. Ancak bu kez kapitalizm, sürekli ertelenen krizlerin sonucu ortaya çıkan ve çok köklü değişimler, altüst oluşlar yaşanmadan atlatılması mümkün görünmeyen bir krizle karşı karşıya.

Bütün dünyada emekçi sınıfların satın alma gücünde bir düşüş gözleniyor. Sürekli enflasyon, bunun araçlarından sadece biridir. Daha önce de belirttiğimiz gibi emeğin maliyetinin uluslararası ölçekte aşağıya çekilmesi süreciyle birlikte, emperyalist ülkelerde de ücretlerin ihracat ekonomilerindeki düzeylere yaklaşması doğrudan doğruya satın alma gücünün düşmesine ve emperyalist kapitalist sistemde pazarın daralmasına yol açıyor. Gerçekte krizin özü budur; kredi köpüğü de Mortgage de bunun yansımalarından ibarettir. Bu bağlamda, giderek derinleşen kriz, yeni sömürge ülkelerdeki çelişmelerin keskinleşmesinin yanında gelişmiş kapitalist ülkelerde de emekçi sınıflarla egemen sınıflar arasındaki çelişmeleri derinleştirebilecek hatta giderek yeni arayışları gündeme getirebilecek niteliktedir.

 Anımsanacak olursa, daha önce Avrupa Birliği Anayasası Fransa’da halk tarafından reddedildiğinde bunun, halkın globalleşme sürecine tepkisiyle doğrudan ilintili olduğuna dikkat çekmiştik. Aynı şekilde bugün aldığı 32 milyar dolarla Avrupa Birliği fonlarından  en fazla yararlanan ve yaşama standartlarını üst düzeye çıkarmış olan İrlanda bile, Lizbon Anlaşması’nı reddedebildi. Buna bağlı olarak Almanya ve Polonya da anlaşmayı imzalamıyor. Öyleyse önümüzdeki süreçte kriz derinleştikçe bunun çok daha ötesinde noktalara varan pek çok siyasal sonuç beklenmelidir.

Emperyalizmin giderek derinleşen ve her boyutta kendini hissettiren krizi atlatabilmedeki tercihleri neler olabilir?

Krizin, bilinen parasal politikalarla (faizlerin yükseltilmesi, düşürülmesi gibi) aşılması mümkün olmayan ve giderek her ülkedeki siyasal istikrarı (egemen sınıfların egemenliğini sürdürmedeki istikrarı) sarsabilecek boyutlardaki çelişmeleri ortaya çıkarabilen bir noktaya gelmiş olması, emperyalizmi bugüne kadar sürdürdüğü politik tercihlerden öte açılımlara zorlayabilir.

Dünya genelinde kendi ulusal çıkarlarını bir bütün olarak emperyalist kapitalist sistemin çıkarlarıymış gibi göstermeye aday böyle bir potansiyel güce (askeri, ekonomik, siyasal olarak) sahip olan tek ülkenin ABD olması, ABD’nin bu süreçteki tercihlerini önemli kılıyor. Bu bağlamda ABD’nin kendi ülkesindeki krizi aşabilmek için temel tercihlerinin dünyadaki pek çok dengeye etki edeceğini söyleyebiliriz.

ABD’nin krizi aşabilmek için muhtemel manevra alanlarından birisi de çok geniş üretim kapasitesine sahip başka ülkeleri bu krizden en çok zarar görecek hale getirmek ve kendi zararını asgariye indirmektir. Diğer bir ifadeyle kendisi yerine başkalarını batırmaktır. ABD’nin böyle bir çözüm için geliştirdiği alternatif, özellikle enerji kaynakları üzerindeki güvenliği sarsmak ve enerjiyi temin etmedeki güçlükleri istediği ülkelere yaşatmaktır.

ABD’nin enerji kaynakları üzerindeki güvenliği ortadan kaldırabilmesinin ve bazı ülkeleri bu kaynaklardan mahrum edebilmesinin yöntemi ne olabilir?

ABD donanmalarının bütün deniz yolları üzerindeki egemenliği, kontrol edebilme özelliği düşünülürse, söz konusu yöntem için akla ilk gelen,  Bush’un hemen hemen iktidar olduğu günden beri sürekli gündemde tuttuğu İran saldırısı oluyor. Dolayısıyla ABD’nin mevcut krizi aşmada en önemli araçlardan birisini İran saldırısı olarak gördüğünü mevcut verilere dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz.

Böyle bir saldırının petrol üzerinde ne tür etkileri olur?

Öncelikle, petrolün fiyatı 200 doları geçer. Emperyalist kapitalizmde bir özelliktir; pahalı ürün, olmayan üründür. Eğer bazı ülkelere petrol akışında önemli bir güçlük ortaya çıkabilecekse, o andan itibaren söz konusu güçlüğü aşabilmenin bedeli sınırsızdır. Ama ABD büyük petrol şirketleri aracılığıyla her koşulda dünyanın hemen her ülkesinden ihtiyaç duyduğu kadar petrolü istediği fiyattan edinebilme koşuluna sahiptir. Bu avantaj doğal gaz, petrol gibi enerji kaynaklarını ABD’nin elinde bir çeşit silaha çeviriyor. Benzer bir süreç olarak 1970’leri anımsayabiliriz. O süreçte de ABD, içine girilen krizi dünya petrolü üzerindeki denetimini kullanarak erteleme yoluna gitmişti.

“İşte tam bu süreçte kapitalizmin krizi derinleştiği oranda birdenbire kapitalizmin gerçek krizini gizleyebilecek tarzda başka görüngüde bir kriz yaratıldı. Bu, 1974 petrol krizi olarak ortaya çıktı. Gerçekte ise petrol krizi, emperyalist tekeller arasında rekabetin ürünü olarak suni biçimde yaratıldı. Çünkü OPEC ülkeleri olarak ortaya çıkan ve petrol fiyatlarını aşırı derecede yükselten ülkelerin nerdeyse tamamına yakını ABD işbirlikçisi siyasal iktidarlar tarafından yönetiliyordu. ABD tekelleri bu ülkedeki siyasal yapılara tümüyle egemendi. Dolayısıyla OPEC olgusunu kesinlikle ABD politikaları dışında düşünmemek gerekiyor. Petrol fiyatlarının bu dönemde en az iki üç kat yükselmesiyle birlikte, petrole bağımlı olan ABD dışındaki ülkelerin ekonomileri gerilerken ABD ekonomisi krizi bir biçimde erteleyebildi.” (Devrimci Hareket, sayı:26)

Geçtiğimiz günlerde İran yetkilileri “saldırı durumunda petrolü bir silah olarak kullanacak mısınız?” sorusuna “Eğer bir ülke açıktan bir saldırıya uğramışsa, bir işgalle yüz yüze kalmışsa bütün kaynaklarını askeri amaçla kullanmak zorundadır. Bundan petrol yatakları da ulaşım yolları da zarar görebilir.” biçiminde yanıt verdi.

Böyle bir saldırı özellikle petrol ulaşımı üzerindeki güvenceyi ortadan kaldıracaktır. İran denizdeki tüm araçları yok edilse dahi, denizi mayınlamaktan füze kullanmaya kadar çeşitli yöntemlerle Basra Körfezi’nden petrol çıkışını hatta Umman Denizi’ndeki petrol sevkiyatını uzun süre engelleyebilir. Bundan öncelikle bu bölgeden gidecek petrole bağımlı olan Hindistan, Çin ve Japon ekonomilerini etkilenecektir.

ABD, saldırması halinde Irak’taki gibi bir işgali değil,  birkaç günlük hava saldırısıyla İran’ın petrol ve doğalgaz alt yapısını çökertmeyi amaçlayacaktır.  Bu olasılık giderek güçleniyor. Çünkü kriz artık doğrudan doğruya ABD’nin dünyadaki varlığını, egemenlik ilişkisini; askeri, siyasi ve ekonomik açıdan tehdit eder hale gelmiştir. Bu bağlamda saldırıyı, kendisine rakip olan ülkelerin ekonomilerini geriletmeye, kendi ekonomisinin önündeki tıkanmayı aşmaya hizmet edebilecek bir araç olarak görüyor. Tabii bu şimdilik bir olasılıktır. Dolaysıyla mutlak olarak görülmesi doğru değildir. Ancak kriz derinleştikçe bu olasılığın güçleneceğini söyleyebiliriz. Sistemi en ince ayrıntısına kadar bilen “akıl hocaları” ve burjuva ekonomistler bugüne dek krizi atlatabilmenin bir başka alternatifini önerebilmiş değildir. İşte ABD’nin böyle bir saldırının alt yapısını oluşturmada en önemli araçlarından birisi Türkiye’dir.

5 Kasım sonrasında Türkiye-ABD ilişkilerinde ne tür değişimler gözlendi?

Bugünkü koşullarda Türkiye, Ortadoğu’da ABD’nin İsrail’le beraber en yakın işbirliği yapabileceği ülkedir. Artık ABD’nin Suriye, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini Irak saldırısında olduğu kadar rahatlıkla askeri manevra alanı olarak kullanamayacağını düşünüyoruz. Yoğun bir Şii nüfusa sahip olan ve İran’la önemli sorunlar yaşamayan bu ülkeler, saldırıda basamak olmayı tercih etmeyecektir. Irak’ın Kuveyt’i işgali, vb gelişmeler o süreçte kutuplaşmaları keskinleştirmişti. Bu nedenle o günkü dengelere bakıp İran’a karşı aynı oranda bir işbirliği beklenmemelidir.

Mevcut tüm veriler, muhtemel bir İran saldırısında ABD’nin, Türkiye hava sahasını ve bazı olanaklarını yaygın biçimde kullanacağını gösteriyor. Örneğin, İran saldırısının büyük olasılıkla bazı taktik nükleer silahların da kullanılmasını gerektirecek olması sebebiyle de Türkiye hava sahası ve İncirlik zorunlu bir tercih olarak gündeme gelecektir.

 Yaklaşık 8 aydır, yani 5 Kasım sonrasında “Türkiye ABD ilişkilerinde ne oluyor?” sorusunu sorduran ve başbakana “ABD ile her konuda anlaştık” dedirten; ABD’nin Kürt politikası dahil ülkedeki egemen sınıf ilişkilerine bakışını değiştiren gelişmeleri anlamak, Türkiye’de yaşanan sıcak gelişmeleri anlamayı ve gündemi doğru okumayı sağlayacaktır.

Bilindiği gibi ABD, Türkiye’de AKP’yi bütün Ortadoğu’daki İslam ülkelerine örnek olabilecek bir ılımlı İslam modeli için pilot olarak belirlemişti. Ancak bu politika sanıldığının aksine ne Türkiye’de ne de Arap ülkelerinde istenen sonuca ulaşmadı. Arap ülkeleri ile Türkiye arasında tarihsel kökenden (Osmanlı imparatorluğu döneminden) kaynaklanan bir karşıtlık vardır. Dolayısıyla Türkiye’nin Arap ülkeleri için ne İslami ne de başka anlamda görünür vadede örnek bir model ülke olma olasılığı yoktur. Çünkü Türkiye’deki egemen sınıflarla Arap egemenleri arasında daima bir güvensizlik oluşmuş ve bu güvensizlik bugüne dek varlığını korumuştur.

Ilımlı İslam’ın, Türkiye’de başarılı olsa dahi, BOP kapsamında diğer ülkelere örnek gösterilebilecek bir model haline gelebilmesi mümkün değildir. Kaldı ki bu modelin Türkiye’deki sınıfların varolan çelişmelerini keskinleştirmekten öte bir işlevi olmadığı geçen yıl yaşanan cumhuriyet mitingleri ve sonrasındaki gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Gerçi ABD’nin AKP’den öte ılımlı İslam’a ve de Fethullah Gülen’e yüklediği işlev yeni değildir. Dünyada ideolojilerin yok edilmesi ve yerine dini ideolojinin konulması gibi bir süreçte, İslam âlemini ortak bir iradenin etrafında toplayabilmek, yani bir tür papalık gibi ortak bir irade oluşturup bu iradenin ortasına bir tarikat liderini (Fethullah Gülen’i) koymak ve onu papayla eşdeğer bir statüde İslam âlemine kabul ettirip çok daha genel bir ideolojik hegemonya sağlamanın aracı olarak bundan yararlanmak, ABD’nin en az 20 yıldır süregelen hesaplarından biridir. Hatta bugün de derinleşen krizin, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelere, egemenliklerini ve sömürülerini sürdürmede çok daha değişik araç ve yöntemleri kullanmayı dayattığı görülüyor. Geleneksel ekonomik, siyasal ve askeri ‘zor’ yöntemlerinin yanında, din de giderek daha büyük oranda, emperyalist sömürünün sürdürülmesinde, uluslar arası ilişkilerin yeniden biçimlendirilmesinde, sınıf çelişmelerinin gizlenmesinde araç olarak kullanılır hale geldi. Özellikle önemli petrol ve doğalgaz kaynaklarına ve temel iletim hatlarına sahip Ortadoğu ve Hazar Havzası’na yönelik politikalarda siyasal İslam, kısa, orta ve uzun vadeli planlarda, yoğunlukla kullanılıyor. Ortadoğu ve Kafkaslar’da, İslam’ı siyasal bir araç olarak kullanan pek çok siyasal odaktan söz edilebilir. İran’daki Mollalar’dan, Afganistan’daki Taliban’a, Suudi Vahabi tarikatından El-Kaide, Hizbullah ve Hamas’a kadar pek çok ülke ve siyasal yapıda din, temel siyasal bir araç olarak kullanılıyor.

İşte bu bölgesel toplam içinde ABD’nin Ortadoğu’ya BOP kapsamında, ılımlı İslam modelini de içeren, pek çok araç ve yöntemi kullanarak yaptığı “yeniden şekillendirme” müdahalesinin, bölgenin siyasal aktörlerince tepkisiz karşılanması mümkün değildi. Özellikle, bölgede hiç sevilmeyen Fethullah Gülen ve Türkiye’yi de kullanarak, ellerindeki en önemli silahı – dini – ellerinden almayı hedefleyen bir müdahale, her an her biçimde yanıt görebilirdi.

Irak işgali ile birlikte, ABD karşıtlığının en üst noktaya çıktığı Ortadoğu’da, tepkinin cisimleştiği yer Irak oldu. Çok farklı siyasal eğilimlerin sürdürdüğü direniş, Irak’ı ABD için içinden çıkılamaz bir bataklığa dönüştürdü. ABD’nin Irak bataklığından nasıl kurtulacağını tartıştığı bir dönemde T. Erdoğan’ın, ABD’nin Irak’taki taşeronluğuna soyunması ve 18 yıl sonra gündeme gelen ziyaret, ABD ve Türkiye karşıtlığını zirveye çıkardı. İşte İran’a müdahalenin de tartışıldığı bu günlerde ABD Başkonsolosluğu’na yapılan saldırıyı Ortadoğu’daki ABD-Türkiye işbirliğine duyulan bir tepki mesajı olarak okumak gerekiyor.

Eylemi kimin veya kimlerin yaptığı, çatışmada ölen eylemcilerin nerede ikamet ettiği, yurtdışına kaç kez çıktığı, vb bilgiler Vali’nin kendi ihtiyacıdır. Devrimciler ve halk, eylemi politik sonuçlarıyla değerlendirmelidir. Ergenekon davasıyla ilişkilendirmek de bir anlamda Ergenekon’a ABD karşıtlığı atfetmektir ki bu başlı başına bir yanılgıdır. Gerçekte ne Ergenekoncular ABD karşıtıdır, ne de polisle aralarında birbirini vuracak denli çelişme vardır. O dava öncelikle AKP’nin ihtiyacıdır. Ve ihtiyaç değiştiği oranda diğer benzer davalar gibi sönerek ortadan kalkması beklenmelidir. AKP eksenli yayın yapan medyada Sabancı Eylemi’nden Sivas Katliamı’na, Uğur Mumcu cinayetinden kayıplara kadar geniş yelpazede bir aynılaştırma yapılması ve “temiz eller” benzetmesi, davanın kimin ve neyin ihtiyacı olduğunu ele veren bir durumdur.

Daha önce de söylediğimiz gibi bu yaz sıcak geçecek. Dünya, bölge ve ülke sorunları kesişme halinde halkın sırtına binecek yükleri çoğaltan bir içerikte büyüyor. Bu demiri tersine bükmenin birinci koşulu devrimcilerle halkın buluşmasıdır. Bunun yolu ise, sorunları doğru tanımlamak ve örgütsel modeller dahil tüm araçları, halkın sorunlarına çözüm temelinde biçimlendirmektir. Sorunları fotoğraf çeker gibi salt tanımlamak çözüm için nasıl yeterli değilse, hangi soruna nasıl bir çözüm önerdiğini söylemeyen ve gerçekte kurucularının ihtiyacı olan Çatı Partisi biçimindeki örgütsel araçlar da doğru ve yeterli değildir.

Bizleri, dünyanın her köşesinde ezilenlerin tüm sorunları ilgilendiriyor. Ama yarınımıza doğrudan etki yapan Afganistan, Irak, İran daha çok ilgilendiriyor. Vali, daha önceki benzer eylemlerde olduğu gibi eyleme dair kanaatleri yönlendirmek için, hiçbir araştırmaya ihtiyaç duymadan hemen El Kaide’den söz etti. Anımsayalım, benzer bir açıklama 2004’te HSBC ve İngiliz Konsolosluğu vurulduğunda yapılmış ve biz o zaman da uyarmıştık.

“Her eylemi El Kaide ile açıklamaya çalışmak, halkların nezdinde yıpratılması daha kolay olduğu ve hedef şaşırtmaya yaradığı içindir. Kendilerine yönelik her eylemi gayrimeşru ve terörist olarak niteleyen emperyalist güçler ve işbirlikçileri, Irak’ta bir vatan savunmasının olduğu ve bu çerçevede gelişen eylemlerin, yapanın kimliğinden bağımsız olarak bir meşruiyet taşıdığı biçimindeki gerçekliği çeşitli çabalarla gölgeleme gayreti içindedir. Bu nedenle, Türkiye’de patlayan bombalar dahil, eylemler; “balistik inceleme” adı altında yansıtılan bilgilerin etkisine girmeden, hangi politikanın devamı olduğu ve nasıl bir gerçekliğe tekabül ettiği noktasından hareketle değerlendirilmelidir.” (Devrimci Hareket, 2004)

O gün Irak bağlamlı yaptığımız ve bugün tüm bölge için ihtiyaç haline gelen çağrıyı yineliyoruz. 

“Irak’taki direniş, haklı ve gerekli bir direniştir. İşgalciler ve tüm ortakları gayrımeşrudur. Bu, direniş öznelerinin kimliğinden bağımsız bir olgudur. Türkiye halkları, üçüncü sınıf polisiye senaryoların etkisine girmeden, gelişmeleri neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirebildiği ölçüde, gerçek dostlarının; emperyalizme uşaklığı meslek edinmiş bir avuç asalak değil, onurlarını koruyarak emperyalist boyunduruğu reddeden halklar olduğunu görecektir.” (Devrimci Hareket, 2004)

16 Temmuz 2008

DEVRİMCİ HAREKET