Açlık ve Yoksulluk Bir Kader Değil Emperyalist-Kapitalist Sistemin Özüdür

Emperyalist kurum ve kuruluşların aldıkları kararlar işçi ve emekçileri daha fazla açlığa ve yoksulluğa itiyor. Geçen yıl Haziran ayında Kanada’nın Toronto kentinde düzenlenen G20 toplantılarında çok az ilerleme sağlandı. Önceki toplantılarda IMF’nin dünya merkez bankası gibi yeniden örgütlenerek sermayesinin 1 trilyon dolara kadar artırılması karara bağlanmış ve ülkelerin ekonomik ağırlıklarına göre oy dağılımlarının yeniden düzenlenmesi sonraki toplantılara ertelenmişti. Ancak yine anlaşma sağlanamayarak kasım ayında yapılacak toplantıya ertelendi. Seul, emperyalistler arası ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde önemli sonuçlara gebe gibi gözüküyor.

Toplantıda öne çıkan kararlardan biri de bütçe açıklarının 2013 yılına kadar yarı yarıya indirilmesi idi. Ancak bütçe açıklamalarının azaltılması bir yana önümüzdeki süreçte çok daha fazla artması beklenmeli. AB üyesi ülkelerin bastırmalarıyla böyle bir kararın alındığı ancak temenniden öte bir sonucun çıkmayacağı anlaşılıyor. Bilindiği gibi ABD, krizi aşmak için piyasaya bol para sürüp harcamaları artırmaya, büyük teşvik paketleriyle ekonomisini canlandırmaya çalışıyor. Doların rezerv para özelliği dış ticaret açığının azalmasına olanak tanıyor. AB ise tersine üst üste tasarruf paketleri açıklayarak yatırımları azaltıp halkın harcamalarını ve dış ticareti küçülterek, bankalar, finans kuruluşları ve borsa üzerindeki denetimini artırarak krizi aşmaya çalışıyor. AB’de Yunanistan’ı mumla aratacak patlamaya hazır ekonomiler var. Kısacası ABD ile AB’nin kriz reçetesi birbiriyle çelişiyor. Japonya ise uzun yıllardır krizde. Yüksek iç borç oranı ekonominin canlanmasını engelliyor. Borçların faizini dahi kapatabilmek için yeniden borçlanmak zorunda. Yüksek borç oranları sebebiyle yurtdışından kaynak bulması zor, bulsa bile riskin büyüklüğünden dolayı faizi yüksek. Geriye iç kaynaklar kalıyor. Parası olanlar yatırım yapıp riske girmektense devlet tahvili vb. üzerinden tatlı karlar sağlayacak. Yen’in yüksek değeri ihracat gücünü zayıflatırken iç pazarın da daralmasına yol açıyor. Böylece kar marjları düşüyor. Japonya topun ağzında olan ülkelerden biri olarak görülmeli.

G20 toplantılarında AB’nin bankacılık ve reel sektörde Basel-III diye adlandırılan düzenlemelerin onaylanması için bastırmasının arkasında üye ülkelerin risklerinin yüksek olması yatıyor. 1989’da Merkez bankaları ve diğer büyük banka yöneticilerinin katılımıyla Basel-I anlaşması hayata geçirildi ve zaman içinde tüm dünyada yaygınlaştı. Bankaların sermayeleri belli kriterlere bağlandı. Basel-II 2004 yılında uygulamaya sokuldu. Kredi derecelendirme kuruluşlarının raporları doğrultusunda firmanın riskleri ve teminat türlerine göre kredi limitinin belirlenmesi yöntemine geçildi. Bankaların kullandıracağı krediler karşılığında oluşacak riskler için rezervlerinde bulundurmaları gereken sermaye miktarları belirlendi.

Basel-III’te ise bankaların bulundurmaları gereken sermayenin risk taşıyan varlıklara oranı %2’den %7’ye çıkarılıyor. Deutsche Bank’ın %7 oranını karşılayabilmek için 1 trilyon Euro’luk bir ihraç gerçekleştirmesi gerektiğini bilmek küçük gibi gözüken bu oranın aslında ne kadar büyük olduğunun anlaşılmasını sağlıyor. Ayrıca bankaların likidite (Döviz, menkul kıymet, gayrimenkul vb.) riskine karşı da sermaye ayırmaları gerekecek. AB üyesi ülkelerin çok istediği Basel-III’ün Seul’de karara bağlanması bekleniyor. Bankalara 2018 yılına kadar süre tanınması Basel-III’ün uygulanabilirliği konusunda şüpheleri artırıyor.

BORÇLANMA ÇÖZÜM DEĞİL YENİ SORUNLAR ÜRETİR

Emperyalistlerin daha fazla borçlanma yoluyla kaynak yaratmaya çalışmaları krizin şiddetinin artmasına, süresinin ise uzamasına yol açıyor. Borçlanma sorunların aşılmasına katkı sağlamadığı gibi toplumun tamamını içine alan bir girdabının oluşmasına yol açıyor.

Borçla ekonominin çarklarını döndürmeye çalışmak emperyalistlerin kriz öncesinde de sıkça başvurduğu bir yöntemdi. 2008 yılı verilerine göre dünyanın toplam borcu 50 trilyon doları bulurken toplam GSMH’nın %80’inden fazlasını kapsıyordu. Bugün görüntünün daha ağır olduğunu söyleyebiliriz. ABD’nin toplam dış borcu 12 trilyon dolar, İngiltere’nin dış borcu da 10 trilyon doların üzerindedir. Bu iki ülke toplam dış borcun %45’ini oluşturuyor. Almanya ve Fransa’da eklendiğinde bu oran %60’ın üzerine çıkıyor. Ülkelerin dış borcunun GSMH’ya oranı incelendiğinde ürkütücü oranlarla karşılaşıyoruz. ABD’nin dış borcunun GSMH’ya oranı %95 iken; İngiltere’de bu oran %404’e, Fransa’da %200’e, Almanya’da %150’ye, Türkiye’de ise %36,4’e çıkıyor. Bir ülke bir yıl boyunca ürettiği mal ve hizmetleri devretse bile borç yükünden kurtulamıyor.

İç borçlar konusunda da emperyalist ülkelerin çıkmazı gözden kaçırılmamalı. Japonya Başbakanı’nın “devasa boyuttaki borçlar yüzünden ülkenin batma noktasına geldiğini” (BBC- Ağustos) açıklaması gelinen aşamanın ciddiyetini gösteriyor.

Dünya borç içinde yüzerken ülkemizin de akıntıya sürüklendiği söylenebilir. Türkiye’nin iç borcu AKP’nin iktidar olduğu dönemde (2002-2009) %117 artarak 200 milyar doları; dış borç tutarı da %100’ün üzerinde artarak 266 milyar doları aşmıştır.

Borç yükü arttıkça bütçe açıkları da büyür. Açıkları kapatabilmek için ek vergiler, zamlar vb. halkın sırtına bindirilir. Bütçe açıkları kriz süreciyle birlikte tırmanışa geçmiştir. İngiltere’nin bütçe açığının GSMH’ya oranı %11,5’e, ABD’nin %53’e, Japonya’nın ise %200 gibi rekor bir seviyeye çıktığı görülüyor. ABD hükümetinin 3,8 trilyon dolar civarındaki 2010 yılı bütçesinde 1,6 trilyon dolar açık öngörülüyor. Türkiye’de bütçe açıkları kriz döneminde ayyuka çıkmıştır. Maliye bakanı Mehmet Şimşek “2008’de 17,4 milyar TL olan bütçe açığının geçen sene 52,2 milyar TL (%300) ye çıktığını söyledi.” (Eko politika- Ağustos)

Büyüme rakamları burjuva gazetelerinde krizin aşıldığına kanıt olarak gösteriliyor. 2009’da tarihinin en büyük küçülme rekorlarını kıran kapitalist ekonomiler bu yıl başında rakam oyunlarıyla halkın gözünü boyayarak, “Tünelde ışık gözüktü”, demeye başladılar. Obama’dan Merkel’e kadar emperyalistleri bir bahar havası sarmış durumda. Büyüme rakamlarından hareketle artık krizden çıkılmaya başlandığı, bundan sonra daha güzel günlerin bizi beklediği müjdesini veriyorlar. Dahası da var: Ali Babacan “ Böylece 2010 yılının ilk yarısında GSYH büyüme hızı yüzde 11 olmuştur. Bu oran, Türkiye ekonomisinin küresel krizden çıkış sürecinde dünyada en hızlı büyüyen ekonomilerden birisi olduğunu ortaya koymaktadır. 2010 yılı ikinci çeyreğinde Türkiye, Çin ile aynı oranda büyüme kaydederek G20 ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ülke olmuştur.” dedi.

Peki Babacan’ın açıklamaları doğru mu yanlış mı? Hem doğru hem yanlış. Türkiye bu yılın ilk yarısında %22 oranındaki büyüme gerçekleştirerek kırılması zor bir rekora imza attı. Geçen yılın ilk yarısında ise %22.2 oranında küçülerek kırılması zor bir başka rekora daha imza attı! Yani elde var sıfır. Türkiye gerçekten Çin’in ardından en çok büyüyen ikinci ekonomi mi? Kağıt üzerinde evet bu yıl Türkiye Çin’in ardından ikinci. Ancak Çin 2001-2008 yılları arasında %261 gibi bizim hayal bile edemeyeceğimiz bir büyüme rekoruna imza atmakla kalmamış geçen sene dünya küçülürken yılın ilk altı ayında %14 oranında büyüme kaydetmişti. 2010’un ilk yarısındaki %22.2 eklendiğinde toplam %36,2lik dev bir büyüme rakamı ortaya çıkar. Türkiye bu anlamda ne kadar büyüdü kocaman bir sıfır!

ABD AÇISINDAN KARŞILIKSIZ PARA BASMAK EKONOMİSİNİ TÜM DÜNYAYA FİNANSE ETTİRMEKLE ANLAMDADIR

Bir ülkede merkez bankası altın olarak karşılığı olmayan para bastığında onun sadece kağıt değeri vardır. Yani değersizdir. Ancak söz konusu ülke ABD, merkez bankası da FED olunca işler değişir. Dünya’nın rezerv para birimi olarak kabul edilen doları sadece FED basabiliyor. F ED’in bastığı karşılıksız doların ABD’ye maliyeti sadece kullanılan kağıdın fiyatıdır.

Piyasaya sürülen paranın maliyeti ise tüm dünya ülkelerince paylaşılır. Bu avantaj kriz sürecinde ABD’nin piyasaya sürekli karşılıksız para sürmesini sağladı.

Böylece dolar diğer para birimleri karşısında tarihi değer kayıplarına uğradı. Japon Yeni’nin değeri ağustos ayında dolar karşısında 15 yılın en yüksek düzeyine çıkmıştı. Aynı dönemde euro da iki ayda %10 değer kazandı. Doların değeri düşerken elinde dolar ve tahvil bulunduran Çin, Hindistan gibi ülkeler kur farkı dolayısıyla zarar etmeye başladı. ABD adeta sahte para basarken AB ve özellikle Çin kuru dolara sabitleyip düşük tutuyor. Japonya Merkez bankası piyasaya müdahale edip yenin değerini düşürmeye çalışıyor. Dövizde yaşanan kur savaşları dalgalı kur politikalarının iflas ettiğini gösteriyor. Dalgalı kur sadece yeni-sömürge ülkeleri baskı altında tutabilmek için onlara dayatılıyor.

ABD’nin, doların değerinin düşmesinden sağladığı fayda ithalatın azalması ihracatın ise yükselmesidir. Böylece iç pazarı kontrol altına almanın yanı sıra dışarıda yeni pazar alanları ele geçirmek için avantaj elde etmiş oluyor. Ayrıca yüksek dış borcun kontrolden çıkmasına da engel oluyor.

Karşılıksız para basmak enflasyonu artırır. Basılan sahte paranın hacmi enflasyon oranının yükselip alçalmasında etkili olur. Japonya’da enflasyon son bir yıldır sürekli düşerken euro bölgesinde sürekli yükseliyor. ABD’de yaklaşık 30 yıldır enflasyon sürekli artış gösteriyor.

KUR SAVAŞLARININ DIŞ TİCARETE ETKİLERİ

Ulusal paranın değeri yükseldiğinde ihracat düşer, ithalat artar. ABD’nin Çin’e sürekli yuan’ın değerini yükseltmesi için baskı yaptığı biliniyor. Çin ise para birimini dolara endekslemiş durumda. ABD’nin bu yılki dış ticaret açığı %32 artarak 495 milyar doları bulacağı söyleniyor. Böyle bir açık sürdürülebilir olmaktan uzaktır. ABD’nin onlarca yıldır üretimi maliyetin düşük olduğu coğrafyalara kaydırması sonucu tüketim toplumuna dönüştüğü biliniyor. ABD, doların değerini düşürerek kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığı iç pazarı korumaya çalışıyor.

Türkiye’de krizin etkilerinin daha fazla hissedilmeye başlandığı 2009 yılında ekonominin küçülmesine bir de doların yükselmesi eklenince ithalatın hızla düştüğüne tanık olduk. 2010 yılında doların düşmeye başlamasıyla ilk 7 ayda dış ticaret açığı %250’ye çıktı. “2010 yılının ilk altı ayında Türkiye’nin dış ticaret açığı 8,87 milyar dolardan 20,82 milyar dolara çıktı.”(Dünya Gazetesi-Ağustos).

Bu kara tablo karşısında hükümet yetkilileri illüzyona başvurarak rakam oyunlarıyla işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Başbakan Erdoğan’ın “Değerli TL benim kişisel meselemdir. Ve değerli TL onurumuzdur.”, diyerek bir yandan emperyalistlerin dayattığı para biriminin değerini olması gerekenden yüksek tutmuş oluyor, diğer yandan kişiselleştirerek onur meselesi gibi göstererek algıları yönlendiriyor, bilinçleri çelmelemeye çalışıyor. Yine külhanbeyi, kabadayı bir üslupla toplumun geri yönlerini kaşıyarak sonuç alma çabasıyla yüz yüze olunduğu görülüyor. Tersten sorarsak dünyanın en büyük ihracatçısı olan Çin onursuz mudur?

Dış ticaret açığı bir ülkenin cari açığının en önemli nedenidir. Cari açığını ise doğrudan yatırımla, bono, hisse senedi ve dövizle kapatırsınız ya da bol bol borçlanarak. Başbakan onur deyince nabız atışları zayıflayan ekonomiye emperyalist kuruluşların suni teneffüs yaparak hayata döndürmesini anlıyor.

2009 yılında küçülmede neredeyse dünya şampiyonu olan Türkiye’nin, kredi derecelendirme kuruluşlarınca kredi notu artırılmakla kalmayıp, bütçeye kaynağı belirlenemeyen para girişi sayesinde açıkların kapatılması sağlanmıştır. 2010 yılında ise kaçan yabancı sermaye aniden ülkemize dönme kararı almıştır!

“…dışarıdan sermaye girişi ise 32 kat artarak 21,59 milyar dolara fırladı.” (Dünya- Ağustos 2010).

Emperyalizmin hükümete açıktan destek vermesinin arkasında ne var acaba?

HÜKÜMETLERİN AÇIKLADIĞI EKONOMİK PAKETLER HALKIN KISITLI İMKANLARININDA YAĞMALANMASIDIR

Ekonomiyi canlandıracağı iddiasıyla açıklanan paketlerin büyük oranda finans, banka ve sanayi tekellerini kurtarma adımları olduğu görüldü. Açıklanan paketler ekonomiyi iyileştirmekten ziyade pansuman işlevi görmektedir. Ekonomik paketler halkın sınırlı birikiminin yanı sıra geleceğinin de tekellerce yağmalanmasıdır.

Ülkelerin açıkladığı kurtarma paketlerinin toplamı 13 trilyon 394 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, 3,6 trilyon doların kül olduğu İkinci Dünya Savaşı’ndaki kaybın yaklaşık 4 katı…

Eurostat’ın 2009 ocak raporuna göre ABD’nin açıkladığı kurtarma paketi tutarı 5,06 trilyon dolar, İngiltere’nin ise 1,557 trilyon dolardır.”

(Zaman Gazetesi- Ercan Baysal 06 Mart 2009).

Krizin henüz başında bu iki büyük emperyalist gücün açıkladığı ekonomiyi kurtarma paketlerinin maliyetinin toplam içindeki payı %50 civarındadır. Herhangi bir karşılığı olmadan sadece para basma, borçlanma vb. yollarla devreye sokulan bu paketlerin işsizlik, enflasyon, vergi vb. yollarla halka çok yüksek fatura edileceğinden şüphe duyulmamalı.

Dünya’da kriz sürecinde ekonomiyi canlandırmak, stokta bekleyen malları eritmek için faizler görülmemiş düzeyde indiriliyor. Amerikan Merkez Bankası, kısa vadeli faiz oranlarını Aralık 2008’den beri sıfıra yakın tutuyor. Türkiye’de de Merkez Bankası kriz teğet geçti söylemlerine rağmen aynı yöntemi uyguluyor. Krizin başında elde avuçta kalanın tekellere peşkeş çekilmesi yetmiyormuş gibi faturanın da emekçilere ödetilmeye çalışılması dünyada tüketimin durma noktasına gelmesine yol açıyor.

Kapitalistler bir yandan tekelleri kurtarmak için emekçilerin kanını emmek diğer yandan ekonomiyi canlandırmak için de tüketimi artırmak zorunda. İşte kapitalizmin açmazı!

Şirketler ve finans kuruluşlarında yaşanan canlanmanın arkasında trilyonlarca dolarlık kaynağın aktarılması yatmaktadır. Hükümetler, finans ve sanayi tekellerine neredeyse sermayeleri kadar para aktararak bilançolarında kar rekorları kırmalarını, halkın ise daha fazla yoksullaşmasını sağlamış oldu. Toplam sermayesi 70 milyar dolar olan General Motor’a hükümet krizin henüz başında 52 milyar dolar harcadı. Türkiye’de büyük şirketlerin 2010 yılının ikinci çeyreğinde %66 kar yapmış olmalarının arkasında yine sırtlarını devlete dayamaları yatmaktadır.

Bugün şirketlerin ara dönem bilançoları açıklanırken kar oranlarının artmış olduğu izlenimi ekonomik gidişatı takip etmeye çalışanların çoğu zaman yanılgıya düşmesine yol açıyor. Kağıt üzerinde yapılan oynamalarla şişirilen bilançolar borsaya bildirilerek hisse değerlerinin yapay bir şekilde yükselmesine hizmet ediyor.

Burjuva yazarlarca adeta bir kaşık suda fırtına koparılması aynı zamanda firmaların açıkladıkları karların kaynağını gizleme amaçlıdır. Şirketlerin gelirleri düşerken kar oranları yükseldi. Bu nasıl sağlandı? Bunun tek bir açıklaması vardır o da maliyetlerin aşağı çekilmesidir. Peki bu durum nasıl sağlandı? İşçilerin sağlık sigortası ve emeklilik primlerinin kapitalistlerin sırtından alınıp işçilerin sırtına yüklenmesi, maliyetlerin düşmesinin ana dayanaklarından biridir. Bir başka sebepte faizsiz krediler, vergi indirimleri ve ücretlerin düşürülmesi olarak sayılabilir.

KRİZ BİR YANDAN AÇLIĞI BÜYÜTÜRKEN DİĞER YANDAN BANKA KASALARININ DOLUP TAŞMASINA YOL AÇIYOR

ABD ve AB bankalarının her birinin varlıkları o ülkede bir yıl boyunca üretilen mal ve hizmetlerin toplamından daha fazla. Fransa’da açlık sınırının altında milyonlarca insan sefalet içinde yaşarken dünyanın en büyük bankasının Fransız BNP olması bir ironi olsa gerek! “Avrupalı bankaların varlıkları 2007’den bu yana yüzde 25 büyüdü. Bu dönemde ABD’li bankaların büyüme oranı ise yüzde 20 düzeyinde gerçekleşti…. Varlıkları açısından dünyanın en büyük bankası olan Paris merkezli BNP Paribas’nın bilançosu yüzde 59 artışla 3.5 trilyon dolara ulaştı. Bu rakam Fransa’nın gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 117’sine eşdeğer büyüklükte. Londra merkezli Barclays’ın varlıkları da yüzde 55’lik bir artışla 2.6 trilyon dolar seviyesine yükseldi. Bu rakam da İngiltere’nin gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 108’ine eşit büyüklükte. İspanyol Santander’in varlıkları ise yüzde 30’luk bir artışla 1.6 trilyon doları geçti. Bu rakam da İspanya’nın gayri safi yurtiçi hasılasına oldukça yakın”(Referans Gazetesi- 03.12.2009.)

Emperyalizm çağında tekelleşmenin eriştiği düzeyi anlayabilmek için çarpıcı rakamlar. Sermayesi ülkelerden daha fazla olan tekellerin hükümetler üzerindeki etkilerini düşünmek bile korkutucu.

Banka karları krizle ters orantılıdır. Banka ve finans şirketleri trilyonlarca dolarlık devlet kaynaklarının kurtarma adı altında yağmalanması sonucu karlılık rekorları kırıyor. Türkiye’de bankalar krizi vurguna çeviriyor. Yoksulluk arttıkça bankaların karı da yükselerek hayallerinde göremeyecekleri karları kriz zamanlarında görüyorlar. Bankalar için kriz fırsata dönüşüyor. Tür kiye’de bankacılık sistemi 2001 kriziyle birlikte çökertilip zaman içinde uluslar arası bankaların birer şubesi haline getirilmiş ve adeta yerel denebilecek banka kalmamıştır. 2001 krizinden bugüne geçen on yıl içinde bankacılık sektörü 10 kat büyürken aynı dönemde Akbank 15 kat, Garanti Bankası 28 kat, Finansbank 60 kat, Fortis ise 22 kat büyümüştür. “ Bankacılık sektöründe ilk dört bankayı oluşturan Ziraat Bankası, Garanti Bankası, İş Bankası ve Akbank…net dönem karının yüzde 62,5’ine, toplam mevduatın yüzde 57,2’sine sahip.” ( ANKA Ajansı- 4 Mart 2010)

Kriz sürecinde bankalar yalnızca karlarını artırmakla kalmayıp krizin yükünü zayıf rakiplerine yıkarak pazar paylarını da arttırdılar.

Kriz, kredi ve kredi kartlarına talebi artırırken insanlar çaresizlikten bankaların tuzağına düşüyor. Takibe düşen alacaklar hızla artıyor. Türkiye’de krizin başladığı 2008 sonunda 12,2 milyar TL olan toplam takipteki alacakların oranı %75 artarak 21,4 milyar TL’ye çıkmıştır.

Bireysel kredilerde de büyük bir patlama olmuş %140 artış yaşanmıştır. Halkın, çaresizlikten denize düşen yılana sarılır misali kredi ve kredi kartlarına yüklenmesi elde avuçta ne varsa yitip gitmesine, hatta hapis, intihar vakalarının çığ gibi büyümesine yol açıyor. Bankaların son bir yılda el koyduğu varlıkların oranı yaklaşık %20 artmıştır.

KRİZ; KAPİTALİST EKONOMİLERİN FARKLI TAVIR ALIŞLARINI DAYATIYOR

ABD’de krizin başlamasıyla birlikte banka ve finans şirketlerine trilyonlarca dolarlık paketler halinde kaynak aktarıldı. Ekonomiyi canlandırma adı altında ek paketler aracılığıyla devlet borçları katlanarak büyüdü. Ekonominin iyiye gittiği söylemlerinin makyajdan öte bir yanının olmadığının anlaşılması büyük hayal kırıklıklarının yaşanmasına yol açtı. Amerikan Hazine Bakanı Timothy Geithner, G20 zirvesi öncesinde “Bize bel bağlamayın.” derken, ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke’de ekonominin görünümünün “Olağandışı şekilde belirsiz.” olduğu uyarısında bulunmuştu. ABD’nin krizden çıkma politikalarıyla AB’nin politikaları farklılıklar gösteriyor. Durum böyle olunca ABD’nin krizle mücadeledeki tercihleri partnerlerini zorluyor.

AB’nin kriz sürecinde tavrındaki farklılığın arkasında yüksek borç ve bütçe açıkları gelmektedir. AB üyesi ülkelerin ekonomilerinin batması adeta pamuk ipliğine bağlıdır. Yunanistan buz dağının görünen kısmıdır. AB kriterlerine göre Yunanistan dışında pek çok ülke şu an batık durumda ancak panik yaşanmaması için kredi derecelendirme kuruluşları aracılığıyla, bilanço rakamlarıyla oynayarak öteleniyor. Portekiz, İtalya, İspanya, İrlanda vb. büyüyen bütçe açıkları önümüzdeki bir kaç yıl içinde birçok ülkenin iflasın eşiğinde olduğu biliniyor. Küreselleşme süreci ekonomilerin daha fazla içe geçmesine yol açarken kapitalist sistemin herhangi bir bölgesinde yaşanacak tıkanıklık tüm sistemi içine çeken bir girdaba dönüşerek kestirilmesi zor tahribatlara yol açacaktır. Tam da bu yüzden şimdiye kadar çoktan battığı bilinen ülke ekonomilerinin hala sorun yokmuşçasına göz ardı edilmesi belki günü kurtaracak, fakat kapitalist sistemin krizinden çıkışını geciktirecektir.

AB’nin homojen yapısına dikkat edilmediğinde ulusal ekonomilerin farklılıkları çoğu zaman gözden kaçırılır. AB’de emperyalist ülkelerin yanı sıra yeni-sömürge statüsünde olan ülkelerin de varlığı kriz sürecinde farklı tepkileri beraberinde getiriyor. Almanya ve Fransa yatırımları kısıp vergileri artırırken aynı şeyi Yunanistan, İspanya gibi ülkelere de dayatıyor. AB’de ekonominin merkezileşmesi, özerkleşmesi adı altında bankaların, sigorta şirketlerinin ve borsaların denetimi üye ülkelerin elinden alınıyor. Ulusal ekonominin tasfiyesi, yeni-sömürgeciliğin derinleşmesidir. Kriz pusuda bekleyenler için büyük bir fırsattır. İflasların başladığı tarihte ilk 1-2 ay zarfında Yunan şirketleri 12 milyar € kaybetti. Yunanistan ekonomisinin iflası halkın birikimlerinin yağmalanmasıyla sonuçlandı.

KRİZ KARTLARIN YENİDEN DAĞITILMASINI ZORUNLU HALE GETİRİYOR

Kriz süreçleri rakiplerine karşı avantaj elde edebilmek adına mücadelenin yükseldiği, ayağı kayanların tepe taklak yuvarlandığı dönemlerdir. Tekeller sıkışan kar marjlarını artırabilmek için maliyetleri hızla aşağı doğru çekerken ortaya çıkan ucuz mal da kaliteyi düşürüyor. Kalite düşmesi ise bir bumerang gibi geri dönüp şirketleri vuruyor. Otomotiv sektöründe piyasaya sürülen araçların kaza veya imalat hatası gibi sebeplerle geri çekilmesi hem pazar hem de para kaybına yol açıyor. Kriz süresince pek çok otomotiv tekeli araçlarını toplamak zorunda kaldı. En büyük otomotiv üreticisi olan Toyota yaklaşık 8,5 milyon aracını piyasadan çekti. Ayrıca General Motors (GM) 1,3 milyon, Honda ise 410 bin aracını geri çağırmak zorunda kaldı. Otomotiv tekelleri sübvansiyonların, teşviklerin, vergi indirimlerinin vb. kaldırılmasıyla satışlarında büyük düşüş yaşadı. Ağustos ayında Toyota ve Honda %34, GM %25, Ford ise %11 zarar etti.

Rekabet koşulları o kadar ağırlaştı ki şirket evlilikleri zorunlu hale gelirken tekelleşme daha fazla yoğunlaşıyor. Şirketler hisse satışı, bölüm kapatma, üretimi durdurma vb. yoluyla ayakta kalmaya çalışıyor. Çin firması Geely, Ford’un Volvo birimini 1,8 milyar dolara satın alarak uçak motorlarından kamyonlara, iş makinelerinden otobüse kadar geniş bir alanda teknolojik imkânlara ulaşırken Volvo’nun pazarını da ele geçirmiş oldu. Yine Volvo’ya ait Aston Martin, Jaguar ve Land Rover vb. markaları da bünyesine kattı. Ayrıca Fransız Peugeot, Mitsubishi’nin yaklaşık %50 hissesini 3,4 milyar dolara almak için görüşmeleri sürdürüyor. Otomotiv sektöründe bir başka önemli birleşme olayı ise Volkswagen’in Japon Suzuki’nin %20 hissesini 2,5 milyar dolara almak için görüşmeleri sürdürmesidir. Bu birleşme gerçekleştiği takdirde Volkswagen Toyota’yı geride bırakarak otomotiv pazarının en büyüğü konumuna yükselecek.

SİLAH; DARALAN PAZAR ALINLARININ YENİDEN TANZİMİNE ZEMİN HAZIRLAR

Krizin hafifletilmesinin yollarından biri de elinde biriken silah stokunu eritmek, böylece o alandaki sermayenin devir hızını artırmaktır. Silah satışları savaşlara, savaşlar tekellere yeni pazar alanları açar. Silahın yaratacağı yıkım kapitalistler için yeni yatırım olanakları anlamına gelir. ABD körfez savaşından bu yana Irak’ın altyapı sistemini tahrip ederken diğer yandan petrol, inşaat vb. trilyonlarca dolarlık ihalelerle tekellere yeni olanaklar sağlamış oldu.

Dünya’da son beş yılda silah satışları önceki beş yıla göre %20’nin üzerinde artarken ABD toplam silah satışının %30’unu gerçekleştirerek liderliği kimseye kaptırmadı. ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya 1,5 trilyon dolar olan 2008 yılı dünya askerî harcamalarının yüzde 60,2’sini gerçekleştirmiş durumda. Türkiye’de ise kriz sürecinde silah ithalatı ekonominin tersine %14 büyüme kaydetti.

Emekçiler açısından sistemle çelişkilerin had safhaya vardığı, tepkilerin doruğa çıktığı kriz süreçleri egemenler tarafından baskının, zulmün dozajının sınırlarının zorlandığı dönemlerdir. İşte bu yüzden silah; egemenlerce iktidarı korumanın, sistemin devamının güvencesi olarak görülür.

ORTA VADELİ PROGRAM VE MALİ KURAL  IMF İLE STAND-BY ANLAŞMALARINI SÜREKLİ HALE GETİRİYOR

Türkiye’nin krizden etkilenmediği, krizin teğet geçtiği söylemleri eşliğinde halkın gözbağı daha çok sıkılaştırılırken ekonomi için tehlike çanlarının uzun süredir çaldığını geçmiş değerlendirmelerimizde sıkça dile getirmiştik. Hükümet, basın ve uluslararası emperyalist kuruluşlar bir yandan koro eşliğinde bağırarak farklı seslerin duyulmasını engellemeye çalışırken diğer yandan da ülke kaynaklarının yağma ve talanı tüm hızıyla sürüyor. Hükümet, ekonominin “şaha kalktığını” söylediği bir dönemde stand-by anlaşmalarından bile daha ağır yükümlülükler içeren programlar bir bir hayata geçiriliyor. IMF, DB vb. temsilcilerinin sevinçle karşıladığı, alkışladığı bu programlar kimin ihtiyacını karşılıyor? Gelmiş geçmiş en başarılı hükümet olarak ilan edilen AKP, neyi başarıyor yakından inceleyelim:

IMF ile yeni bir stand-by anlaşması için yaklaşık bir yıl görüştükten sonra aramızda tüm pürüzler çözüldü, anlaşma yakın mesajı verilirken hükümet aniden çark ederek anlaşma olmayacağını açıkladı. Göklere çıkarılan IMF birden istenmeyen kuruluş ilan edildi. Erdoğan, “A nlaşmaya gerek kalmadığını IMF de anladı.” derken, Ali Babacan ise“Türkiye’nin IMF ile anlaşma yapmak mecburiyetinde olmadığını”, söyledi. 2005 yılında hiç gereği yokken stand-by imzalanmasında ısrar eden hükümet, ne oldu da anlaşma yapmaktan vazgeçti? Hükümetin bir anda sanki IMF karşıtıymış gibi açıklamalar yapmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Aslında hükümet ne IMF’ye ne de onun dayatmalarına karşı. Sadece “anayasa paketi” için yapılacak seçimlere IMF ile anlaşma yaparak elini bağlamayıp, tüm devlet olanaklarını seçim için seferber etmek istemesinden kaynaklıdır. Daha da önemlisi IMF’ye boyun eğen, onun her istediğini yapan bir algının oluşmasından ziyade IMF’ye kafa tutan, onu önemsemeyen bir hükümet görüntüsü daha çok işe yaradığından böyle bir yol izlenmiştir. Hükümet IMF’nin dayatmalarına direniyormuş, karşı çıkıyormuş görüntüsü altında stand-by anlaşmalarından daha ağır bir programı hayata geçirdi. Dikkat edilirse her burjuva hükümet gibi AKP’de sanki iyilik yapıyormuş, baskılara boyun eğmiyormuş edasıyla halka dönük saldırıları gerçekleştiriyor. Orta Vadeli Program (OVP) 2009-2012 yılları arasında devlet gelirlerini daha fazla vergi yoluyla artırıp; giderleri (yatırımlar, personel maaşları) vb. kısarak IMF ile yeni bir stand-by anlaşmasına gerek kalmadan hükümetin kendi eliyle kamu yatırımlarını milli gelirin yaklaşık %3-4’ü oranında daralmasını hedefleyen bir IMF programıdır.

Yeni bir Stand-by anlaşmasının imzalanmamasının sebeplerinden biri OVP ise diğeri de Mali

Kural’dır. IMF ile yürütülen görüşmelerde IMF’nin Orta Vadeli Program’dan ziyade Mali Kural’ı önemsediği görülüyor. IMF’den yansıyan açıklamalarda Mali Kural’ın uzun vadeli OVP’ın ise kısa vadeli bir perspektif olduğu sık sık dile getiriliyor. Peki IMF’nin bu kadar önemsediği mali kural nedir? Birincisi, bütçe açığı GSMH’nın %1’ini geçemeyecek. Bütçe açığının 2009’da %5,5 olduğu bilindiğinde (52 milyar dolar) bunu sağlamanın zorluğu, halkın sırtına yeni yükler yükleneceği daha rahat görülür. İkincisi, bütçenin gelir gider dengesinin yıllık %5 büyüme hedefini aşmayacak şekilde kurulması hedeflenmektedir. Büyüme hedefi aşıldığında ekonominin frenine basılacak, hedef tutturulamadığında ise gaza basılacak gibi bir sonuç çıkıyor. Üçüncüsü; belediyelere aktarılan kaynakların kısıtlanması da mali kural kapsamına alınıyor. Dördüncüsü; vergi idaresinin özerkleştirilmesi. Tüm bu hedeflerin tutturulabilmesi için devletin hesapları incelemeye (IMF vb.) açılacak. Hedeflerden sapma olmaması için de çıkarılacak kanun ile denetleme yetkisi Sayıştay’a verilecek.

IMF ile yürütülen görüşmelerde önce toz pembe bir tablo çizildi. Her şeyin yolunda gittiği hatta Mali Kural’la ilgili yasasın meclise geldiği açıklandı. Ancak Mali Kural’ın bu haliyle yasalaşması AKP içinde çeşitli rahatsızlıkları arttırdı. Başbakan’ın “IMF’den sıyrılan Türkiye’nin kendi içerisinde bir IMF oluşturmasının anlamı olmadığını” söylemesinin demagojiden öte bir anlamının olmadığı gibi düzenlemeden tamamen vazgeçilmediğini sadece ertelendiğini anlıyoruz. IMF ile yapılacak anlaşma seçim sürecinde AKP’nin elini kolunu bağlar. Kamu harcamaları, belediye yatırımları ve yandaş sermayeye ihale kıyağının azalmasına dolayısıyla durgunluğun artmasına ve oy oranlarının düşmesine yol açar. 2011 seçimleri sonrasına erteleneceği gözüken bu düzenlemeler önümüzdeki yıl halkı bekleyen kara tablonun habercisidir.

MB, PPK, BDDK gibi kuruluşların özerkleştirilmesi ardından OVP ve özellikle Mali Kural ile sıranın ekonominin tamamına geldiği görülüyor. Ekonominin kontrolü ulus devletin denetiminden çıkarılıp uluslararası emperyalist kuruluşların (IMF, DB vb.) insafına, denetimine bırakılıyor.

KAPİTALİZM DOĞASI GEREĞİ KRİZ’İN FATURASINI İŞÇİ SINIFINA VE EMEKÇİLERE ÖDETMEK İSTER

Kapitalist sistem özellikle kriz koşullarında maliyetleri azaltmak, zarar eden işletmeleri kapatmak adı altında milyonlarca işçiyi sokağa atar. Kar oranlarının yüksek olduğu dönemlerde işçi sınıfını hatırlamayan burjuvazinin kriz dönemlerini atlatmak için ilk aklına gelen önlemin işçi çıkarmak, çalışma koşullarını ağırlaştırmak olduğu bilinir. 2010 yılı için yaptığımız değerlendirmelerde “…önümüzdeki yıl tüm dünyada işsizliğin görülmemiş boyutlara tırmanacağını daha şimdiden söyleyebiliriz. ABD ve AB’de resmi rakamlar bile çift haneli rakamlara çıkacak” (Devrimci Hareket, sayı-29) AB’de 2010 boyunca işsizlik %10’un altına düşmedi. ABD’de ise %10’larda seyrediyor. AB’de Euro bölgesinde 16 milyon genelinde ise 23 milyon işsiz var. Aslında resmi rakamlar gerçeğin çok uzağında olmasına rağmen durumun vahametini gösteriyor. ABD istatistik bürosuna göre hafta içinde herhangi bir işte kısa süreliğine de olsa çalışan ve aile işçisi olan herkes çalışan sayılıyor. TÜİK istatistikleri iş bulamadığı için iş aramaktan vazgeçenleri işsiz saymıyor. DİSK’in araştırmasına göre de “…%20 olması gereken işsizlik %14’te kalıyor. 5,5 milyon olması gereken işsiz sayısı 3,5 milyon gözüküyor.”

Açlığın ve yoksulluğun gün geçtikçe daha fazla derinleşmesi emperyalist ülkelerde bile halkın yaşam koşullarının dramatik bir hal almasına yol açıyor. ABD’de yapılan araştırmalarda 2009 yılında halkın %16’sının (50 milyon) açlık çektiği belirtiliyordu. AB üyesi ülkelerde de yoksulluk olağan bir görüntü haline geldi. Bu yıl yapılan bir araştırmada Fransa’da halkın %13,4’ünün (8 milyon) yoksulluk sınırının altında yaşadığı vurgulanıyor.

Sosyal devlet uygulamaları için örnek gösterilen AB üyesi ülkelerin halkın en temel hakkı olan yaşam hakkını dahi hiçe sayan uygulamaları artık kanıksanmaya başlandı. İşçi sınıfının örgütlülüğünün cılız olmasından güç alan emperyalistler kırıntı düzeyinde dahi olsa uzun mücadeleler sonucu kazanılmış haklara el uzatıyor. AB üyesi ülkeler birbiri ardına tasarruf paketleri açıklıyorlar. Bu yıl içinde İtalya 25 milyar €, İspanya’da 15 milyar €, Almanya’da 82 milyar €, Fransa 100 milyar € tasarruf paketleri açıkladılar. Bu paketlerin ortak özelliği işçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış haklarını elinden almak, işçi çıkarmak, emekli ve çalışanların maaşlarını dondurmak, ek vergi getirmek, emeklilik yaşının uzatılması gibi uzun bir listeden oluşuyor. Almanya işi daha da boyutlandırıp sosyal yardım maaşı alanlardan emeklilik sigortası kesilmesi, 300 Euro’luk çocuk yardımının kaldırılması, kira yardımı alanlara yapılan yakıt yardımının kaldırılması gibi en temel insan haklarını bile çiğnemeyi planlıyor.

İŞÇİ SINIFI VE EMEKÇİLER ANCAK ÖRGÜTLENEREK KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR

Kriz işçi ve emekçileri seçim yapmakla karşı karşıya bırakıyor. İşçi sınıfı ve emekçiler örgütlenip ya kaderini eline alacak ya da burjuvazinin insafına teslim olacak. Emperyalist ülkelerde işçi sınıfı uzunca yıllardır baskı yasaları ve sarı sendikacılık yoluyla ehlileştirilmeye çalışıldı. Bayağı mesafe kat edildiği de söylenebilir ancak kriz, işçilere burjuvaziyle ancak sınıf savaşıyla mücadele edilebileceğini, uzlaşmacı sendikal anlayışın kendini inkar etmek olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Yunanistan’da ekonominin battığının açıklanmasının ardından işçi ve emekçiler sokakları zapt etti. Bıçağın kemiğe dayandığı koşullarda bu yıl 3 genel grev yaşandı. Aralarında Maliye Bakanlığı binasının da olduğu pek çok kamu binası işgal edildi. Anarşist grupların örgütsüz ve kendiliğindenci tutumu işçi sınıfının haklı eylemlerini zaman zaman gölgeleme riski taşısa da Yunanistanlı emekçiler direnişten başka yol olmadığını gösterdi. Avrupa’nın her yanına yayılan eylemlilikler işçi sınıfının kıpırdanma işareti olarak görülmelidir. İspanya’da aylardır aralıklarla süren eylemler ağustos ayında 2,5 milyon çalışanın katıldığı grevlere dönüştü. Hükümetin tasarruf paketini meclise getirmesinin ardından 8 yıl aradan sonra ilk genel grevle karşılandı.

İngiltere’de havayolu grevinin ardından kamu çalışanlarının ve demiryolu işçilerinin eylemi başladı. Fransa’da ise hükümetin emeklilik yaşını 62’ye çıkarmaya çalışması üzerine 7 Eylül’de düzenlenen greve 450 bin, 23 Eylüldeki greve ise 3 milyon kişi katıldı…

Türkiye’de ise krizin tüm hızıyla sürmesine rağmen örgütsüzlükten kaynaklı olarak eylemsizlik, atalet henüz kırılabilmiş değil. İşçi sınıfı ve emekçilerin dikkatleri uzun süredir ekonominin dışında çoğu zaman yapay gündemlere kaydırılıyor. Tekel işçilerinin uzun ve direngen eylemleri insanların asıl gündeme bir süreliğine de olsa odaklanmasına yol açsa da, sarı sendikacıların uzlaşmacı, işçileri satan tutumu ve hükümetin kara propagandası karşısında somut bir kazanıma dönüşemedi. Özellikle 2011 seçimleri sonrasında işçi ve emekçileri çok daha çetin bir süreç bekliyor. Türkiye’de mülkiyet değişiminin görülmemiş düzeyde artacağı, özelleştirme adı altında kamu varlıklarının yağmalanacağı, kamuda çalışanların 4C statüsüne geçişinin tamamlanacağı, ek vergi, zam vb. yollarla halkın emdiği sütün burnundan getirileceği bir dönem bizi bekliyor.

Kriz bahanesiyle halka dönük ekonomik saldırılara faşizminin renginin daha da koyulaşarak eşlik edeceği bir döneme gireceğiz. Yüreği devrimden yana atan güçlerin bir an önce sorunlarını çözerek sürecin yakıcı atmosferine uygun hazırlıklarını yapma zamanı çoktan geldi. İşçi sınıfı ve emekçilerin örgütsüz, lokal eylemleri biran önce merkezi bir direnişin parçası haline getirilmelidir. Bir yandan uzlaşmacı, sarı sendikacılıkla mücadelenin ivmesi yükseltilirken, diğer yandan işçi sınıfının öznesi olduğu bir örgütlenme hayata geçirilmelidir.

Kriz anları karar anlarıdır!

Süreç devrimcileri göreve çağırıyor!

Sayı 31 (Kasım 2010 – Ocak 2011)