Bir “Grev”in Düşündürdükleri

Geçtiğimiz günlerde yaptığımız açıklamada,”Sol, zayıf düştükçe kahramanlık hikayelerine daha çok öykünür, içeriği değil biçimi öne çıkarır hale geldi. 1 Mayıs’ta olduğu gibi kimi yapıların büyük oranda kendisinin moral ihtiyacını gidermek üzere dönem dönem ortaya koyduğu dar pratikler, o dar çerçeve içinde anlam taşısa da dönemin mücadele ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.”demiştik. Mücadelenin değil yapıcılarının ihtiyacı olan türde eylemlere/etkinliklere bu açıklamamızdan sonra da çeşitli biçimlerde tanık olduk. Belki geçmişte de öznellikle malul bu türden eylemler oluyordu. Ama bir süredir bu konuda hiç görülmediği denli bir yoğunlaşma söz konusu; adeta hemen tüm sol yapılar böyle bir rüzgara şu veya bu oranda kapılmış durumda.

Son olarak 16 Haziran’da yapılan, Limter-İş’in organize ettiği “Tersane grevi” bu açıdan oldukça düşündürücüdür. Eylemi önceleyen günlerde, “Görüşme masasından kaçanların hesap vereceği yer, grev meydanı olacaktır.” (Limter İş, 14 Haziran) biçiminde hak almaya dönük bir grevin başlatılacağı mesajı verilirken asıl dikkat çeken boyut destek bağlamlı duruş ve açıklamaların eylemin kendisinin önüne geçmesiydi. Gerçekte grevden çok sınırlı sayıda işçi ile bir çeşit miting ve demokratik kamuoyu ile birkaç saatlik moral etkinliği yapma biçimindeki tasarı, kimi yapıların kendi öznel duruşu ve algılayışı sebebiyle çok farklı yansıtıldı. Örneğin etkinlik günü yapılan ” Tuzla’da sabahın erken saatlerinden itibaren toplanan tersane işçileri, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve öğrenciler greve başladılar.” (Sendika.org) biçimindeki açıklamalarda da görüldüğü gibi “grev” kelimesi bir anlamda “etkinlik” kelimesinin yerine kullanılmış ve destekçi tüm yapılar grevci olarak yansıtılmıştır.

Destekçi kurum sayısındaki bolluğa rağmen çok sınırlı sayıda tersane işçisinin katıldığı etkinliğin Hilmi Yarayıcı, Kardeş Türküler, Koma Çiya, vb grup ve sanatçıların verdiği konsere rağmen kitlesellik kazanamaması, üzerinde ayrıca durulması gereken bir boyuttur.

Saat 19.00’de bitmesi öngörülen etkinliğin saat 15.00’te Limter-iş Genel Sekreteri Kamber Saygılı’nın grevin doruğa ulaştığını belirtmesinin ardından sona ermesi de eylemin niteliğini açığa vuran bir başka göstergedir.

Sınıflar mücadelesinde radikal söylem ve tutumların özel bir yeri/anlamı vardır. Ne var ki mücadelede rutin olanın dışında/üstünde daha ileri bir içerik taşıyan bu tanım, sözde kalıp fiile taşınmadığında ve hemen herkesin ağzında sıradanlaştığında bu kez ters etki yapar, ciddiyeti de yaptırım gücünü de zayıflatır. Bu bağlamda biz, 16 Haziran eylemini değerlendirirken, “eyleme katıldığı için işten atılan bir işçi olursa patronlara Tuzla’yı zindan edeceklerini” söyleyen Çelebi’nin veya”Tuzla’da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” diyen Kamber Saygılı’nın sözlerini değil, öznellikten arındırılmış gerçekliği dikkate alacağız. Örneğin, eylemden hemen sonra işten atılan Niyazi Tepeli adlı işçinin grevi takip eden günlerdeki durumu(ne denli sahiplenileceği) bizler için ölçü olacaktır.

Biz, ülkemizde devrimin demokratik bir nitelik taşıyacağını, dolayısıyla geniş ittifak yelpazesi eşliğinde siyasal temsilin de sayıca çok olacağını öngören bir yapıyız. Bu nedenle eylemleri değerlendirirken her şeyi düzenleyicilerinden ibaret görmemeye ve sonuçları yarar ve zarar toplamı içinde ele almaya özel bir gayret sarfediyoruz. Birçok yapı gibi bizler de eylemin onlarca demokratik kitle örgütü, siyasal yapı ve sanatçı tarafından desteklendiğine, ses getirdiğine, vb işaret edip geçebilirdik. Ne var ki bu, sanıldığının aksine ne tersane işçilerine ne de mücadelenin geleceğine “iyilik yapmak” anlamına gelmezdi. Günü kurtarmakla yetinmemek ve geleceği, genelde emekçiler özelde devrimci yapılar açısından tüm boyutlarıyla ele almak her devrimci yapının sahip olması gereken bir sorumluluktur. Derslerin doğru çıkarılması, gelecek sınavların başarısının koşuludur. Yoksa tekrara düşmek kaçınılmaz hale gelir. Ayrıca söz ile eylem arasındaki açının büyüklüğü giderek büyüyen oranda bir güvenilirlik sorunu oluşturacağı için ondan özenle kaçınılmalıdır.

Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi bugün mücadelenin ihtiyacı, gerçekliği aşan demeçlerde bulunmak değil, mütevazı bir duruş eşliğinde sözden çok fiili büyütmektir. Ne var ki olgulara sahip olduklarından öte işlevler yükleme alışkanlığının pek de terk edildiğini söyleyemeyiz.  Örneğin 1 Haziran Kadıköy mitingi öncesinde Mustafa Karasu’nun yaptığı açıklama bu niteliktedir

“1 Haziran’da Kadıköy’de yapılacak miting Türkiye tarihinin en işlevli mitingi olacaktır. Bu miting kadar toplumsal ve siyasal sonucu önemli olacak başka bir miting şimdiye kadar gerçekleşmemiştir. Kadıköy mitingi güçlü geçerse tarih değiştiren bir miting olarak tarihe geçecektir. Türkiye’de sorunlarda öncelik ilk defa bu kadar isabetli yapılmıştır. Kördüğümün ucundan yakalanmıştır. Türkiye’nin kördüğüm olmuş tüm sorunları, Kürt sorununu çözmeyle bir bir çözülecektir. Bırakalım sorunların çözümünü, Türkiye her alanda birkaç kat daha fazla güce kavuşacaktır. Kürt sorununun demokratik çözümü ve adil bir barış Türkiye’ye sihirli bir değnek değmiş gibi çok olumlu gelişmeler yaratacaktır.”

Bu örnekte görüldüğü gibi atılacak adımların amacını büyütmek başarıyı büyütmüyor. Zayıf olunan noktada “ben zayıf değilim” demek, hastayken sağlıklılık iddiasında bulunmak, çözüm üretme potansiyelini de zayıf düşürmektedir. İşte tam da bu nedenle 16 Haziran “Grev”i, öznelliğe düşmeden objektif ölçülerle değerlendirilmelidir.

Öncelikle belirtelim ki, eylemin 16 Haziran 1970’le tek benzerliği aynı güne denk getirilmesiydi. Bunun dışında yapılacak tüm benzetmeler zorlama olacaktır. Hatta grev tanımının bile eyleme uyduğunu söylemek zordur. Niceliğe dair tartışma görelilik taşısa da bizler o gün için orada bulunan tersane işçisi sayısının çok az olduğunu; eylem öncesi ve sonrasında yapılan açıklamalarla bir çelişme oluşturduğunu düşünüyoruz. Katılım azlığının tabii ki çeşitli nedenleri olabilir; ama bu kabul edilmediği sürece o nedenleri ortadan kaldırma şansı olmaz. Biz burada ne Atılım Gazetesi’nin “16 Haziran’da üretim yüzde 70 durdu” iddiasını ne de kimi tersanelerde patronun o günü tatil saymasının etkisini veya işe gitmeyip evde oturmayı tercih eden işçinin ne denli eyleme katılmış sayılabileceğinin tartışmasını yapacak değiliz. O gün oradaydık ve mevcut kitle içinde tersane işçisinin oranına bizzat tanık olduk.

16 Haziran’da tersanelerin önünde grev değil destek mitingi vardı. İşte tam da bu noktada eylemin grev değil de devrimci demokrat yapıların ortak mitingi biçiminde organize edilmesi halinde sayının birkaç katına çıkma olasılığı akla geliyor. Kısacası oradaki nicelik solun mevcut gücünü de yansıtmıyordu.

Evet, sol her gün farklı ölçeklerde tanık olunan biçimde giderek kan kaybediyor. Ne var ki bu, yalnızlaşmayı peşinen kabullenmenin ve kuşatılmışlığı kadermiş gibi algılamanın sebebi olmamalıdır. Eksiklikler devrimci bir samimiyet ve sorumluluk bilinciyle saptanabilirse, bunun ilgili her kişi ve yapıya yararı olur.

Sınıfsal çelişmelerin keskinleştiği, yaşam koşullarının kitleleri radikal siyasal tavır alışlara doğru zorladığı koşullarda, sadece tersane coğrafyasında 300 bin kişiyi doğrudan ilgilendiren ve günlerce medyada da yer alarak tartışmalara konu olan bir sorun karşısında dahi yeterli duyarlılığın sağlanamamış olması, şu veya bu yapının sırtına yüklenip aşılacak türden bir sorun değildir.

Düne kadar kitlelerin Cumhuriyet Mitingleri’ne milyonlar halinde akmasının ardında, biriken ve çözülmeyen sorunlarının yattığı düşünülürse; o mitinglerin yönlendirici öznelerce umut olmaktan çıkarıldığı bu koşullarda, kitlelerin yüzünü devrimcilere dönme potansiyelinin arttığı görülür. İşte bugün bu potansiyele ve zemin uygunluğuna rağmen kitlelerin ilgisi çekilemiyorsa, akla ilk gelen neden devrimcilerin sübjektif konumu olmalıdır. Bunun dışında 1 Mayıs’ta olduğu gibi güvenlik adına estirilen polis terörü kitlelerde bir tedirginliğe sebep olmakta ve çatışma ihtimali olan kitlesel eylemlere katılımı etkilemektedir. Gerçekte bu tür tedirginliklerin aşılması için en uygun zemin örgütlü ilişkilerdir. İnsanlar birey olarak bu tür etkinliklere katılmada zorlanabilirler. Zaten baskı ve zorun uygulayıcılarının hedefleri arasında özellikle örgütsüz (veya yarı örgütlü) kesimler yer alır. Örneğimizde de örgütlü çalışmayı önlemek için taşeronlaştırma yaygılaştırılmakta, işçilerin yerleri sık sık değiştirilerek kalıcı ilişki kurulmasının önüne geçilmektedir. Gerçekten de taşeronlaştırma mücadelenin önünde ciddi bir engeldir. Çünkü bir işyerinin örgütlenmesi aylar, yıllar alabilen bir süreçtir. Ancak buna rağmen, taşeronlaştırmayla işçilerin yerlerinin sık sık değiştirilmesini kalıcı ilişki kurmanın ve örgütlenmenin sonu olarak görmek doğru değildir.

Aslında işçilerin fabrikalarda/işyerlerinde örgütlenmesi ile oturdukları mahallelerde örgütlenmesi birbirini dışlayan değil tamamlayan olgulardır. Bu nedenle örgütlülük sendikaya üye olmaktan, mücadele de sendikal mücadeleden ibaret görülmemelidir.

Devrimciler için her duruma uygun mutlak eylem biçimlerinin olmaması gibi, koşullar üstü sihirli örgütlenme yöntemleri de yoktur. Ancak bilinir ki farklı dönemlerde karşılaşılan sorunları çözebilecek alternatif politikalar üretmek devrimcilerin temel yaşam felsefelerindendir; kimliklerinin ve yaratıcı niteliklerinin bir gereğidir. Aslında sözünü ettiğimiz sorun devrimcilerin yabancısı olduğu bir sorun değildir, dolayısıyla da önemli keşifler gerektirmiyor. Yeter ki mücadele geçmişinden öğrenmeyi ve bugüne diyalektik bağlam içinde taşımayı bilelim.

Devrimciler geçmişte de faşist abluka, ilişki yetersizliği, vb nedenlerle kimi mahallelere, işyeri ve okullara girme güçlüğü çekmiştir. Bunun yanında grev erteleme dahil, egemenlerin atraksiyonlarının benzerliği düşünülürse; o gün için uygulanan yöntem ve araçlara dair bir anımsatmanın yararlı olacağı görülür.

Mücadele tarihinde öyle direnişler vardır ki yenilgiyle sonuçlanmış gibi görünmesine rağmen öğretici yanları sebebiyle kazanım hanesinde yer alır. Benzer şekilde kimi direnişler, büyük sıçramalar için basamak oluşturur, görünür çapını aşan sonuçların sebebi haline gelir. Devrimciler gibi egemenler de bu gerçekliğin bilincinde olduğu için, bazı eylemlerin kazanımla bitmesini önlemek üzere her yola başvurur. Örneğin 1976’da yaşanan DGM direnişini çokça önemseyen egemenler, bu direnişe katıldığı gerekçesiyle Jak Kamhi’ye ait Profilo’da biri baş temsilci, üçü temsilci olmak üzere toplam 18 işçinin işlerine son verilmesini sağladı. Bunun üzerine başlayan direnişin bastırılması için Mecidiyeköy civarındaki bütün işyerleri boşaltıldı ve sadece basın mensuplarının giriş çıkışına imkan verecek şekilde bölge ablukaya alındı. Jak Kamhi’nin “Olay beni aşmıştır. MESS’in ve emniyetin işi olmuştur. MESS ve emniyet güçleri benim işyerimi ve bulunduğu bölgeyi pilot bölge seçmişlerdir. Burada her olaya müdahale etmek, düğümü burada çözmek kararındalar.” biçimindeki sözleri, direnişin kırılmasına verilen önemi özetler niteliktedir. Bu önem paralelinde işçilere ateş eden polis Yakup Keser adlı işçiyi öldürdü. Bunun üzerine polis geri çekildi ve devreye jandarma girdi. Albayın şeref sözü üzerine evlerine bırakılmak üzere cemselere binen 500 işçi Gayrettepe’deki Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Bölgede olduğu gibi orada da çevredeki binalar boşaltıldı. Cemselerden coplanarak indirilen işçiler yaklaşık 100 metrelik bir polis koridorundan dayak yiyerek geçirildi. Bu sürecin sonunda 6 işçi tutuklandı. Hapishaneden gönderdikleri mesaj ise, gerçekte yenilmediklerinin göstergesiydi. “…Bir Yakup ölmüş, bin Yakup var savaşacak. Bu olay ne ilktir, ne de son. İşçi sınıfımızın mücadele tarihinde bu gibi olaylar çoktur. Binlerce işçi kardeşimiz vurulmuş, işkencelere tâbi tutulmuş, ama hakim sınıfların baskılarına rağmen sınıf mücadelesi durmadan ilerlemiştir. Profilo olayları neticesinde biz altı işçi tevkif edildik. Ama biliyoruz ki, ne işkenceler, ne hapishaneler bizleri yıldıramaz. Tam tersine sınıf mücadelesini pekiştirir. Hapishaneler bizler için birer okuldur ve bizler bu okulda bulunmaktan dolayı gurur duyuyoruz.”

Bu direniş gibi grev ve toplusözleşme yasalarının henüz çıkmadığı ve grevin yasak olduğu bir dönemde yapılan ve grev hakkının 275 sayılı Toplu İş sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile yasalara geçmesinde büyük rol oynayan Kavel Direnişi; en çatışmalı ve uzun direniş olarak bilinen Tariş Direnişi, bugün öğretici yanıyla özellikle anılmayı hak ediyor. Bu şekilde hafızamızı zorlarsak hapishanelerden Filistin gibi ülkelere, fabrikalardan okul ve mahallelere kadar koşulların bütünüyle aleyhte olduğu durumlarda demirin nasıl tersine bükülebildiğini gösteren pek çok örnek bulabiliriz.

Konumuz bağlamında özellikle üzerinde durulması gereken çalışma taktiği, hedef kitleye iş yerlerinde ulaşılamadığı durumlarda, iş yaşamı dışındaki zamanlarda kalıcı olunan mekanlarda ulaşmaktır. Bu, geçmişte de denenmiş ve sonuç almış bir yöntemdir. İşçilere evlerinde, mahallelerinde, akşam veya hafta sonu vakit geçirdikleri kahvehane, vb mekanlarda ulaşarak ilişki kurulabilir. Ayrıca okulda çocuklarıyla kurulan ilişki de işçilere ulaşıp örgütlemenin bir diğer biçimi olabilir. Bu durum Tuzla için de geçerlidir. İşçilerin 10’ar 20’şer kaldığı bekar evlerinden çocuklarına, eşlerinden mahallede vakit geçirdikleri yerlere kadar bir çok imkan değerlendirilerek işyerlerinin adeta dışarıdan kuşatılması ve giderek kalıcı ilişkilerin geliştirilmesi sağlanabilir.

Aslında bugün devrimcilerin örgütlü ilişki geliştirme sürecinde karşılaştıkları güçlükler içerisinde bir anlamda akıl ve yüreklere ekilmiş egemen tohumların da büyük rolü vardır. Özellikle 12 Eylül sonrasında bireycilik öylesine pompalandı ki, bir süre sonra toplumsal olan her şey, kişiye uzak veya gereksiz gelmeye başladı. Yeni kuşaklar büyüme ve öğrenme sürecini bütünüyle böyle bir yönlendirmenin eşliğinde yaşadı. 1980 öncesinin deneyimli kadroları büyük oranda tasfiye edilirken, yaşanan kuşak kopması bilgi ve deneyim aktarımını önledi. Bu gelişmelerle paralel olarak solda geliştirilen AB eksenli demokratikleşme perspektifi; bedel ödeyerek, dolayısıyla örgütlenip mücadele ederek hak kazanma yöntemine dair tereddüdü özel gayretlerle büyütmüş ve devrimcilerin tohumlama alanlarının bir anlamda zehirlenmesinde rol almıştır.

Geçmişte emekçiler arasındaki ortak hareket refleksi çok güçlüydü. Başlı başına işçi olmak bile pek çok ortak değerin paylaşılması için bir nedendi. Bugün değerlerde yaşanan çözülme ve bireycileşme ilişkilerde de bir çözülmeyi beraberinde getirmiş, ortak hareket refleksini zayıflatmıştır. Bugün bu nedenle sorunların kaynağına inmek ve sadece bir kesimin demokratik talebini değil, genelde emperyalizmle özelde sistemle sorunu olan tüm kesimlerin taleplerini bir program dahilinde öne çıkarmak; çözüm önerilerini daha inanılır kılacak ve imkanları arttıracaktır.

Daha önce söylediğimiz gibi “Kürt halkının kayıp ve kazanç tablosu; işçiyi, köylüyü, memuru, küçük ve orta burjuvaziyi kapsayan bütünün kayıp ve kazanç tablosunun bir parçasıdır. Bu kapsam içindeki talepler, çelişmeli gibi görünse de, karşılıklı gözetme temelinde uzlaştırılarak bir arada aşılabilir. Örneğin Trakya köylüsünün talepleri ile Kürt halkının özgürlük talebi, aynı programın bileşenleri olarak, karşı karşıya getirilmeden aşılabilir. Böyle bir çıkar ortaklaşmasında, Trakya köylüsü, Kürt halkının taleplerine karşı çıkmayacak; “alma-verme” ikilemi yaşamayacaktır. Bunun tersine, sadece bir kesimin demokratik talebini öne çıkarıp yüceltmek, bütün toplumun buna göre davranmasını istemek; çıkar ortaklaşmasının, uyumun kanallarını tıkar; ayrışma ve çatışmayı tetikler. Bu nedenle, demokratik talepler, toplumun tepeden tırnağa demokratikleştirilmesini amaçlayan bütünlüklü bir program içinde ele alınmalıdır. Bunun dışında, ne yüksek sesli ajitasyonlar ne de Kürt sorununda yapıldığı gibi taleplerin kabul edilebilirlik sınırına çekilmesi çözüm değildir.”

Bu perspektif, tersane işçisinden kamu emekçisine, köylüden esnafa, Kürt halkından ezilen cins olarak kadına kadar tepeden tırnağa bir demokratikleşmeden yana çıkarı olan tüm kesimlerin sorunlarının çözüm perspektifidir.

22 Haziran 2008

DEVRİMCİ HAREKET