Bir miting iki sonuç – Eylem Emek

Bilindiği gibi 28-29 Mayıs tarihlerinde Eğitim Sen’in öncülüğünde dokuz yerde bölge mitingleri gerçekleştirildi. Laiklik ve iş güvencesini temel alan mitingler, katılım ve coşku açısından oldukça geri düzeyde gerçekleşti. Mitinglere konu olan her iki talep de oldukça yakıcı ve güncel meselelerdi. Peki, bu kadar önemli olan gündemler niçin kitlelerde karşılık bulmadı? Ya da bu başarısızlığın sorumluları kimlerdir? Genellikle başarılar sahiplenilir ancak başarısızlığın öğretici bir yanı olduğu unutulur. Ufkunu bugünle sınırlı tutmayanlar için başarısızlığı üstlenmek ve dersler çıkarmak siyasi olgunluğun gereğidir. Bize göre bu başarısızlığın bir sendikal sorumlusu bir de siyasi sorumlusu vardır.

Alanlara çıkma işi bir iddia işidir. Dosta güven, düşmana korku verme amacını güder. Güven tesis etmenin yolu da hiç kuşku yok ki planlı ve örgütlü çalışmayı zorunlu kılar. Sözü hiç uzatmadan ilk sorumluyu açıklayalım: Eğitim Sen!

Bölgeler düzeyinde organize edilen mitinglere ortalama 6-7 il katılmıştır. Sadece bu illerde bulunan şube yöneticileri katılsa dahi katılım sayısı daha yüksek olurdu. Örneğin İstanbul’da bulunan Eğitim Sen’in 8 şubesinin yürütme kurulu üye sayısı, kabaca yüz kişiye tekabül ediyor. KESK’in diğer bileşenleri de hesaplandığında ortaya can sıkıcı bir gerçek çıkıyor. Alanda bulunan kamu emekçilerinin sayısı yürütme kurulu üye sayısını dahi vermiyor. Sözün kısası şunu demek istiyoruz: KESK, iş yerlerindeki örgütlülüğünü adeta sıfırlamış durumda. Eylemlere sadece politik kadrolarını katabiliyor.

KESK, sermayenin topyekün saldırısını püskürtmek istiyorsa, bu gerçekle yüzleşmek ve tabanı ile arasındaki yabancılaşmayı aşacak çareler üretmek zorundadır. Aksi halde üyelerinin % 10’nu dahi harekete geçiremeyen bürokratik bir sendika unvanını kazanacaktır. Amacımız KESK’te hakim olan anlayışı eleştirmek değil. Eğer böyle olsaydı kapsamı daha geniş tutmamız gerekirdi. Burada yalnızca sorunun bir yanına dikkat çekmeye, Eğitim Sen’i gerçekliğiyle yüzleşmeye davet ediyoruz.

Eylem vardır örgütlü mücadeleyi yükseltir, eylem vardır ivmeyi düşürür. 28-29 Mayıs mitingleri, yapıldığı dönemin özellikleri de düşünüldüğünde ivmeyi düşürmüş ve özgüven azaltıcı bir rol oynamıştır. İktidarın bombalı saldırılarla emekçileri, muhalefeti eve hapsetmeyi hedeflediği bir dönemde bizim görevimiz bunu tersine çevirmektir. Devrimciler, sokakta daha çok görünür olmaya ve kitlelerin yaratıcı gücünü açığa çıkarmaya çalışmalıdır. Olaya buradan bakıldığında miting başarısızlığının siyasi sorumlusu Haziran Hareketi’dir.

13 Şubat boykotundan bu yana laiklik mücadelesinin öncüsü hiç kuşku yok ki Haziran Hareketi’dir. Haziran Hareketi, gericiliğe karşı laikliği kazanalım şiarı ile sokaklara çıkmış, kitlelerin bu konudaki enerjilerini sahiplenmiştir. Gerek Ensar Vakfı’nda ortaya saçılan vahşet, gerekse TBMM başkanının açıklamalarına verdiği tepki, ülkenin gündemini belirledi. Hiç alçak gönüllülük etmeye gerek yok. Genelde solun bu konudaki duruşunu ve dilini etkilemeyi başarmıştır. (Haziran dışındaki dostlarımızın pankartlarına ve sloganlarına dikkatle bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.)

Ülkemizde son dönemlere kadar tersten işleyen bir ilişkiden söz etmek mümkündü. Sendika ve meslek örgütleri gündem oluşturur, siyasi özneler arkadan yürürdü. 13 Şubat boykotunun bir önemli başarısı da bu durumu düzeltmek olmuştur. Yine açıkça belirtmek gerekir ki 13 Şubat’ta olduğu gibi 28-29 Mayıs mitingleri kararının alınmasında Haziran Hareketi’nin ideolojik ve siyasi önderliğinin önemli bir payı vardır. Kısacası Eğitim Sen’in laiklik denildiğinde Kemalizm’i anlayan tutumunu değiştiren irade, siyasi atmosferi yaratan öznelerdir. Çünkü Haziran Hareketi, laikliği sınıfsal zeminlerine oturtmuş ve bu sorunu sınıfın asıl mücadele alanlarından biri olarak değerlendirmiştir.

Tüm bunlara rağmen Haziran Hareketi’nin kusurlarını ve yetersizliklerini de konuşmak zorundayız. Bir eylem yalnızca katılım yönüyle ele alınamaz. Eylem öncesi hazırlık, eylem anı ve sonrasında yapılacak çalışmalar olarak üç aşamasını da değerlendirmek gerekiyor.

Miting öncesi Haziran’ın herhangi bir hazırlığına rastlayamadık. Öyle ki net bir çağrı ve toplanma yeri dahi yeterince duyurulmadı. Kitlelerle temas kurulmamış ve mitingin önemi anlatılamamıştır. Kaldı ki işin bu kısmı uzun soluklu çalışmalar için daha önemlidir. Deyim yerinde ise kitlelerle kurulan temas, siyasi bir yatırımdır.

Eylem anında ise görsellik ve coşku ile alanın moralini yükseltmek mümkündü. Ancak bu da olmadı. Ön çalışması iyi yapılamadığı için katılım da Haziran potansiyelini yansıtmaktan uzaktı.

Eylem sonrasında ise esaslı bir değerlendirme yapmak ve sonuçlar çıkarmak halen elimizdedir.

Amacımız moralleri bozmak değil. Ancak eksiklerle yüzleşmeden yol alma şansımızın olmadığı da bilinmelidir. Faşizmin bunca saldırısı karşısında kitlelerin yaratıcı ve kahredici gücünü açığa çıkartıp örgütlemekten başka çaremiz yoktur. Eğer milyonların senfonisini kuracaksak, eğer milyonlarla sokağa çıkacaksak, buna uygun bir ciddiyete ve kararlılığa ve dolayısıyla da araç ve yöntem zenginliğine ihtiyacımız vardır.Bu kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Bilindiği gibi Haziran düşüncesi aynı zamanda Meclis’ler üzerinden büyüyen ve bunu toplumun geneline yayacak bir fikriyatın dışavurumudur.

Bu nedenle; Faşizm, gerici vakıflar vb. üzerinden kitle tabanı oluştururken bu oyunu bozmanın yolu meclisleri güçlendirmekten geçer.

Haziran bağlamında devam edecek olursak, Meclisler hem mücadele araçları hem de geleceğin toplumunu kurma araçları olarak daha bir ciddiyetle ele alınmalı ve elle tutulur, gözle görülür bir hale getirilmelidir.Dolayısıyla bugün Haziran’ın önünde duran en önemli görev de budur.