Birlik Üzerine

BİRLİK BİR DEVRİMCİLİK ÖZELLİĞİDİR

Yeryüzünde zorbalık, kıyım ve gözyaşı olmadan varlığını sürdüren bir kölelik tarzına rastlanmamıştır. Spartaküs’ten günümüze dek her başkaldırı, kölelik sisteminin egemenleri tarafından imha bilinci ile karşılanmış ve caydırıcılık oluşturmak amacıyla şiddeti çeşitlendirme yoluna        gidilmiştir. Yine Spartaküs’ten günümüze dek, rastlanan bir diğer olgu da başkaldıran güçlerin “bir avuç” olduğunun iddia edilmesi, bu kanaati besleyecek yönlendirme yapılması ve tecrit/yalnızlaştırma yoluna gidilmesidir. İşte, zorbalık sistemlerinin değişmeyen bu gelenekleri karşısında, devrimcilerin ve öncelleri olan isyankar güçlerin tarzı da isyan çığlıklarını birleştirip, tek bir ses haline dönüştürmeye çalışmak biçiminde olmuştur. Devrimcilik her ne kadar, en ağır bedelleri ödemeye hazır olmak ve yalnız kalmayı göze almak anlamına geliyor ise de; güç ve olanakların birleştirilmesi, ayak seslerin ortaklaştırabilmek, özgürlük koşusunu daha etkili ve sonuç alıcı kılmıştır. Aynı zamanda komünizm hedefi, ortaklaşmayı başlı başına bir değer haline getirmiştir.  Bu sebeple; birlik, bir devrimcilik özelliğidir.

Birlik, her dönem devrimcilerin gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Öyle ki, tüm eksiklerin “bir”  olamamaya bağlandığına veya “bir”  olununca, tüm eksiklerin giderileceği intibaı ile hareket edildiğine çokça tanık olunmuştur. Bu, ülkemiz solunda gelenek olarak addedilebilecek bir niteliktir. Aslında böyle bir gelenek, ilk elden bir zaafa çağrışım yapsa da biz bunu hiçbir zaman zaaf olarak düşünmedik. Coşku seviyesini yüksek tutmanın, sıcakkanlılığın, başarı için hızlı çarpan ve sahibini de hızlandıran yüreklerin belirtisi olarak algıladık.

Birlik konusunda iyimser olmak için neden çok. Eğer birliği, hemencecik bir çatı altında toplanıp, aile varlığımızı tüm dünyaya ilan etmek olarak algılamıyorsak; biz (devrimciler) şimdi de birlik halindeyiz.  Hem de birlikte hareket ettiği düşünülen veya öyle kabul edilen pek çok sosyal çevre veya oluşumdan daha fazla birlikteyiz. Bir futbol                takımının taraftarlarını düşünelim; sağlam bir birlik görüntüsü verirler;  gerçekte ise, maç anında ve özelliklerinin sadece bir tanesinde buluşurlar. Devrimciler ise, her faaliyetlerinde ve günün her anında ortak özellikler yansıtırlar. Bu nedenle onlar, en dağınık göründükleri durumda bile bir aile niteliği taşırlar.

Devrim,  acilen ihtiyaç duyduğumuz; ama, aceleye getiremeyeceğimiz bir olgudur.  Nihai hedef itibarıyla devrim uzaktır; yakın olan, güncel olan, her gün yaşadığımız devrimler de vardır. Kendimizde, çevremizde, etkinliklerimizde nitelik sıçramalarıyla iç içe yaşarız. Bizi toplumun diğer kesitlerinden ayıran bir özelliktir; bir devrimcilik avantajıdır                bu… Tercihleriyle, iradesi ve bileğiyle iş yapmaya yabancılaştırılmış; “başkası” olmuş ve başkalaştırılmış insanlar, başarıya ve özgüvene de yabancıdırlar. Küçülme ve edilgenleşme, yaşamdan beklentileri de küçültmüştür. Yaşamlarındaki en ufak bir pozitif değişim, abartılı bir sevince sebep olur. Azla yetinmeye alıştırılmıştır. Hatta “eşeğini kaybettirip buldurma” oyununda bile minnettardır. İşte böyle bir dünya içinde devrimciler, kendi dünyalarını oluştururlar; bu, abartılı bir tanımlama değildir. Dikkatli bakılırsa, oyunda kullandığımız taşlar gibi, oyunun kendisi de farklıdır.

Bütünlüklü bir reddetme, bir başkaldırı söz konusu; bu, başlı başına bir devrimdir. Bu bağlamda, devrime doğru yürürken, devrimle beraber yürümek bir çelişki değildir. Görünür veya görünmez pek çok bağla oluşan buradaki ilişkinin diyalektiği, devrimciler arasındaki birliğin de diyalektiğidir.

Devrimcilerin bulunduğu her yerde, devrimciliğin yaydığı “manyetik bir alan” vardır. Ve alanların oluşturduğu bu elektrik, bir toplam oluşturmak için  “davet” beklemez.

Meseleye bu perspektif içinde bakabilirsek, Endonezya’daki öğrencinin heyecanının bizlerde hızlanan yürek                atışlarıyla, Kolombiya’daki gerillanın tetik hareketlerinin bizlerin hareketiyle toplanabildiğini görürüz. Ve “biz ne büyük bir aileymişiz”in mutluluğunu yaşarız. Biz bunları söylerken, kimse Bizi olumsuz örnekler diyarına götürmeye veya o diyardan habersizlikle suçlamaya çalışmasın. Çünkü Bizim asıl amacımız, o diyarda fazla konakladığımıza işaret etmektir. Bizi anlatan başka diyarlar, başka özellik ve kesitler vardır. Yoksa biz, birlik konusunda bir terminoloji sorununun dahi yaşandığını bilerek bunları yazıyoruz. Ancak, biliyoruz ki bunlar “vahim” veya aşılmaz meseleler değildir. Örneğin “cephe” kavramının “ittifak” veya “eylem birliği” kavramı ile karıştırılması, hiçbir şeyin birlik yapabilmenin de sonu değildir. Farklı ama önemli bir kesit olarak, cezaevlerinde gösterilen birlik refleksi; yaşamı ve kavgayı el ele, yürek yüreğe örebilme başarısı özel olarak incelenmelidir. Bu, farklılıklara rağmen mümkün oluyor.

Kavgada, ayaklardaki ayrıntı bağları koparken; rahatlayan ayakların aynı yöne koştuğu ve aslında “Kutup Yıldızı”nın, hepimiz için Kuzey’i gösterdiği tüm somutluğuyla ortaya çıkıyor.

Bu tür deneyler öğreticidir. Uzun ve karmaşık bir metni özetleyerek önümüze koyar. Pek çok tartışmanın veya daha alt seviyede seyreden çeşitli pratiklerin üretemediği sonuçların, karşımızda bir anda somutlandığını görürüz.

Yakın geçmişe ait bir başka örnek, PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’a yönelik saldırılar ve tutsaklık karşısında gösterilen sahiplenme ve dayanışmadır. Bu dayanışmayı, Türkiye Solu’ndaki pek çok tutsağın da süresiz açlık greviyle somutlaması, hatta bunun için farklı siyasal yapıların feda eylemi geliştirmesi, ender rastlanan bir özgünlüktü ve                sahiplerini güzelleştirici bir etkisi vardı. Gerektiğinde, farklılıkların kenara konulacağı ve saldırılar karşısında tek vücut olunabileceği anlamında bir olgunluğun/gelişmenin ifadesiydi.

Kan içinde kaldığımızda kanımız, ter içinde kaldığımızda terimiz karışıyorsa, biz birlik halindeyiz. Biz bunları söylerken varolanla yetinmemek gerektiğini biliyoruz. Çok daha ileri ve kapsamlı birlikler, kavganın çeşitli aşamalarında bir ihtiyaç olarak kendini hissettirecek ve gerekli karşılığı da bulacaktır. Bu noktada önemli olan ve bizim asıl vurgulamak istediğim şey, fiili birlik biçiminde de olsa, mevcudun hakkını vermek ve daha ileri birliklerin oluşumunu hafife almamaktır. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da birliği, niceliği arttırma amacına indirgememektir. Sonuçta bilinir ki, devrimci örgütlenmelerde nicel yeterlilik, çeşitli faktörlerin etkisine açık olan göreli bir olgudur.

Yazının buraya kadarki bölümünde anlatmaya çalıştığımız birlik, devrimcilikte içkin olanıdır. Elbette ki bununla yetinmemek, daha ileri ve kapsamlı birlikler geliştirmek devrimcilerin nihai başarısı için zorunlu bir görevdir. İşte bu zorunluluk, çoğu kez devrimcileri sembolik ve ısmarlama oluşumlara iter. Gerçekleşmesi kolay olmayan birlikler, biçimsel oluşumlarla ikame edilir.

BİRLİK, BİR OLGUNLUK İŞİDİR

Birlik için “acele” etmemek ve belirli bir olgunlaşma seviyesini beklemek, çeşitli nedenlerle gerekli olabilmektedir. Örgütlenmenin kendisi nasıl ki bir çeşit aşamalar dizisini ihtiyaç haline getiriyorsa, birlik de çeşitli ön biçimleri gerekli kılar. Bu konuda gerçekçi olmak gerekiyor. Bir arada iş görme kültürünün gelişmediği, birlik jargonunun bile yer yer farklılıklara işaret eden biçimde şekillendiği bir atmosferde, “büyük düşünüp” sonuçsuz kalmak yerine, daha mütevazi adımlarla işe başlamak gerekiyor. Bugün solda çeşitli yapılanmaların, gerektiğinde birbirinin hakkını teslim etmesi, örgütsel varlığa saygı duyması, farklılıkların bir felaket sebebi olmadığının kavranabilmesi çok önemlidir ve bunlar zaman alacaktır.

Hızlı evlilikler, balayı dönemi bitmeden ayrılıklara sebep olurken, aynı zamanda dostlukları aşındırmakta ve birleşebilirlik beklentilerinin üzerine başarısızlıkta tekrarın gölgesini düşürmektedir. Birlikte örgütlenen bir eylemin yakınlaştırıcı etkisi, kendini ne denli somut hissettirirse; birlik adına yaşanan başarısız örneklerin, mesafe      açıcı etkisi de o denli somut olmaktadır. Bu nedenle işe, organik ortaklaşmaları gerektirmeyen eylem birlikleriyle başlamak ve bunları daha ileri adımlar için bir basamak olarak görmek, daha uygun olacaktır. Faklılıkların değil, benzerliklerin öne çıkarıldığı, dostlukların gereklerinin yerine getirildiği bir aşama,  daha nitelikli birliklerin oluşumunu olanaklı hale getirir. Bu nedenle, mücadelenin günlük seyri içerisinde sergilenen dostluk-dayanışma çabalarına özel bir önem verilmelidir.

Birlik, içerisinde ilerlenecek bir süreç olarak algılanırsa; asgari müştereklerle işe başlamanın ve azami ortaklaşmaları, ulaşılacak bir hedef olarak görmenin daha gerçekçi bir yöntem olduğunun kavranmasında güçlük                çekilmeyecektir.

“Siyasette ideal olan, tıpkı savaşta olduğu gibi, bakış açılarının birliği, doktrin birliği, güç birliği, komuta birliğidir. (…) Ama gerçeklik farklıdır. (…) Her şeyde mutlak bir birlik idealine ulaşılamıyorsa, belirli hedefler konusunda anlaşmak gerekir .” (Fidel Castro, Concepcion Üniversitesi’nde 1971’de Şilili öğrencilerle yaptığı bir söyleşiden.)

Tek tek örgütler gibi, oluşturulan birliklerin de devrim yolunda bir araç olduğu bilinci, aracın abartılı kavranışından kaynaklanan sağlıksız eğilimlerin oluşumunu belirli oranlarda önlese de, devrim sonrasına    sarkan eğilimlerin olduğu/olacağı bilinmektedir. Hatta, devrim öncesinde bir zorunluluk olan kimi görev ve sorumlulukların devrim sonrasında, uğraşılması gereken özellikler olarak varlık göstermesi de doğaldır. Fidel Castro, devrim sonrasında, devrimin her türlü aracın üstünde olduğuna dair özel bir vurgu yapar ve bir örgüte üye olmanın, devrimin çıkarlarının önüne konmamasının gerekliliğine dikkat çeker. Ayrıca, “la sierra” (dağ) sekterliği ile “eski komünist, Marksist militan”  sekterliğinin üzerinde özel olarak durur.

“Ben de bir örgüte üyeydim. Ama bu örgütün zaferleri Küba’nın, halkın,  herkesin zaferidir. Ve bir gün artık bu örgüte ait olmaktan çıktım. Hangi gün? Bizim örgütümüzden daha büyük bir devrimi yaptığımız gün; bizim örgütümüzden çok daha büyük bir halkımız, bir hareketimiz olduğu gün; savaşın sonuna doğru, artık zaferi kazanmış bir ordumuz, devrimin ve tüm halkın ordusu varken; zafer sırasında bütün halk toplanıp bize desteğini, sempatisini, gücünü gösterdiğinde. Köylerden ve kentlerden geçerken birçok erkek ve kadın gördüm; yüzlerce erkek ve kadın 26 Temmuz Hareketi’nin kızıl ve siyah üniformalarını giymişlerdi; ama pek çoğu da ne kızıl ne de siyah olan üniformalar içindeydiler: Bunlar işçi, köylü, halktan basit insanların gömlekleriydi. O günden beri, tüm içtenliğimle, kalbimin en derin köşelerinde o sevdiğimiz,  yoldaşlarımızın bayrağı altında mücadele ettiği hareketi terk ettim; halka, devrime ait olmaya başladım, çünkü gerçekten kendimizden daha büyük bir şey yapmıştık .” (Fidel Castro, 1962, abç)

MÜTEVAZILIK, MESAFELERİ ERİTİCİ BİR ROL OYNAR

Tek bir örgütsel yapı içerisinde bile, uyum sıkıntısı çekilebildiği,  organlar arası farklılıklara dayalı sıkıntıların yaşanabildiği bilinmektedir. Doğaldır ki, farklı örgütler arasındaki ilişkilerde bu türden sıkıntılar daha boyutlu biçimde varlık gösterebilmekte, uyum probleminin aşılması, zorlu bir çabayı gerektirmektedir. Örgütsel varlığa olduğu kadar, kültürel varlığa da saygı gösterildiği; tarafların, birbirinin farklılıklarını yok saymaya yönelmediği durumlarda dahi her adımı beraber atma temennisi kolay     gerçekleşememektedir. Yaşamı, çok yönlülüğü içerisinde karşılama tarz ve fiilleri, farklılıklara adeta alışmak gerektiğini gösteriyor; bu bilinç, birlik olmaya engel değildir. Böyle bir kavrayış, birliğin önemini zayıflatmazken,  birlik oluşumları dışında kalanları “daha az eşit” görme yanılgısına düşmeyi de önler. Uzun bir koşu olan devrim yolunda, birlik kombinezonları değişen ve çeşitlenen bir seyir izler. Geniş bir zemine yayılan sınıflar arası ittifaklar gibi, devrimciler arası birliklerin de kapsadığı bileşenler, yolun her aşamasında aynı değildir. Bu değişimi koşullayan pek çok faktör vardır ve bu     faktörlerin tanımı da her örgüt için aynı değildir. İşte, her örgütsel yapıda bir diğerine oranla farklılık gösteren bu türden nedenleri; farklılıkları görmezden gelmeyi veya yer yer de olsa çiğnemeyi değil, farklılıklara rağmen beraber olabilmeyi gerektirir. Bu, bir edilgenlik veya ortak paydada buluşma beklentisinde bir umutsuzluk değildir; sadece ve sadece, bir şeyin potansiyeliyle o şeyin kendisini aynı kefeye koymama hassasiyeti göstermektir.

Ne denli güçlü olunursa olunsun, diğer örgütlerle girilecek ilişkiler küçümsenmemelidir. Yakınlaşmalar, “nezaketen” değil, katkıya açık olma bilinciyle yaşanmalıdır. En zengin deneyimlerin bulunduğu ortamlarda bile, kavganın ihtiyaçları karşısında yetersiz kalınabilmekte, farklı bilgi ve yeteneklere ihtiyaç duyulmaktadır. Başkalarının varlığını yok saymaya dayalı bir öncülük anlayışı, gerçek öncülüğe olanak tanımazken; aynı zamanda, örgütlerin bir araya gelişini güçleştirir ve çeşitli toplumsal kesimlerle girilecek ittifakların üzerine kuşkunun, tedirginliğin gölgesini düşürür. Kendini her şeyin merkezine koyan böyle bir yaklaşım, kitlelerin eğilimini dikkate almaz ve onları ölü bir yığın olarak görür. Bu nedenle, kitlelerle kalıcı/güçlü bağlar geliştiremez.

Tek tek her örgütsel yapının temelinin sağlam atılması, ilerde bir bütünü mayalamaya aday bir şekillenmenin umut verici bir güç ve sağlamlıkta oluşabilmesine imkan tanır. Bu nedenle, “içe dönük” sorunlar her yapılanma için önemlidir ve bunlar hiçbir koşulda ihmal edilmemelidir.

Ancak, devrimcilerin bir başka özelliği vardır ki, onlar süreçleri, yüklendikleri çok yönlü görevler bütünü içerisinde kavrar. Yani hazırlık  dönemlerinde de olsa üzerine düşen yükümlülüğü; içe yönelik zorunluluklarla boğuşurken de devrimci dostluk ve dayanışmanın gereklerini unutmazlar. Çünkü yakınlaşmalar, merkezi komutlara ve ısmarlama adımlara terkedildiğinde, farklılaşmalar büyür ve arada,  aşılması güç mesafeler oluşur.

Birlikte kotarılan her işin,  gerçekleştirilen her eylemin ve dayanışma adına atılan her ilmiğin geleceği dokuyan ve güzelleştiren bir yanı vardır. Devrimciler, güzelliğin devrimcilikte içkin olması gerçekliğiyle yetinmezler. Bunun gereklerinin yerine getirilmesi, geliştirilerek meyvelerinin toplanması,  ortak emekle mümkündür ve bu, hiçbir yapılanmaya “ben kendime yeterim, size ihtiyacım yok” deme hakkını vermez. Bu konuda tüm devrimci yapılar zorlayıcı olmak durumundadır. Yaşamın bir arada sürdüğü ortak mekanlar, doğal geçişler açısından önemli bir avantajdır. Bu tür ortamlarda mütevazılık,  mesafeleri eritici bir rol oynar. Gerektiğinde, “senin bana ihtiyacın olmayabilir, ama benim sana ihtiyacım var” diyebilme olgunluğu, ürünlerini herkesin paylaşabildiği kazanımları beraberinde getirecektir.

Sayı 16 (Şubat – Nisan 2005)

DEVRİMCİ HAREKET