Bölge Çalışması

HER DEVRİMCİ HAREKET, BÖLGE ÇALIŞMASINI ÖNÜNE ” OLMAZSA OLMAZ” KOŞUL OLARAK KOYMALIDIR

Devrimcilerin hangi durumda hangi mücadele biçimine başvuracağı veya hangi kesime hangi araçlarla gideceği önceden bir reçete ile tanımlanamaz. Bu nedenle devrimcilerin gittikleri çalışma alanında halkla hangi bağları nasıl geliştirecekleri, çeşitli araştırmalar ve önbilgiler neticesinde açığa çıkar. Ama genel anlamda söylemek gerekirse; çalışma tarzı, devrim anlayışı ve örgütlenme tarzı ile doğrudan ilintilidir. Bir devrimci hareketin nasıl bir çalışma tarzı uygulayacağını belirleyen, ülkenin somut koşullarıdır. Ülkedeki mevcut ekonomik ve siyasal yapı, egemen sınıfların egemenliklerini sürdürmedeki tercihleri, ülkedeki devrimin niteliği ve aşaması, mücadelenin gelişim düzeyi, devrimci hareketin örgütlenme düzeyi gibi etmenler, çalışma  tarzını etkiler.

Daha önceki çalışmalarımızda da belirttiğimiz gibi devrimciler için çalışma alanı halkın olduğu her yerdir.        Tabii ki öncelikler vardır/olacaktır. Ne var ki mesele “işçi sınıfına gitmek sorunu çözmek için yeterlidir” kolaycılığına sığdırılamayacak bir ustalık gerektiriyor. Lenin’in de belirttiği gibi devrimciler, işçi sınıfına bilgi götürmek için de olsa, “nüfusun bütün sınıfları arasına gitmek zorundadırlar”.

Bu bağlamda akla, en geniş kitle çalışması içinde en dar kadro çalışması gelmelidir. İşte bunun alanlarından biri de mahalli bölgelerdir.

İnsanlar, zamanının bir kısmını işyerinde, okulda, vb. yerlerde geçirirken, önemli bir kısmını da oturdukları bölgelerde geçirir. Öyleyse devrimci mücadelenin örgütlenmesi, işyerlerinden veya okullardan ibaret olmamalı, insanın zamanının büyük bir kısmının geçtiği mahalli bölgelerde de yürütülmelidir.

Mahalli bölgelerde çalışmaların sürdürülmesi çeşitli nedenlerle önemlidir. Eğer insanların sadece birkaç saatinin değil bütün zamanının geçtiği bir bölgede örgütlenme yapılıyorsa, orada egemen sınıfların kullandığı bir başka aracı etkisiz hale getirme şansı doğar. Görsel ya  da yazılı medya ile toplumun yukardan aşağı şekillendirilmek istendiği koşullarda devrimciler, hayatın her alanında farklı düşüncelerini  söyleyebilmeli, alternatif geliştirebilmelidir. Egemen sınıfların muazzam bir araç zenginliği eşliğinde yürüttüğü manipülasyon çalışmalarının önüne geçmek, kafaları da fethetmeyi amaçlayan yayılma ve egemenlik çabalarını boşa çıkarmak her devrimcinin görevidir. İşte bu görev, her an bir ideolojik çatışma halinde olmayı ve yukarıdan empoze  edilmek istenen her fikri olguyu deşifre ederek karşıtını üretebilmeyi  gerektiriyor. Bu da insanlardan, onların yaşam mekânlarından uzak  durarak başarılamaz. Halkın bir gün toplanma ziline karşılık vererek alanlara koşacak olması fikri/beklentisi de doğru değildir. Bugün adım adım da olsa, doğru hedefler etrafında alanlara taşınmayan kitleler, mücadeleden uzak duran insanlar giderek mücadele ve itiraz refleksini yitirir ve istemese de sistemin devamını sağlayan dinamiklerin bir parçası haline gelir. Çünkü devrimciler hangi nedenle olursa olsun beklerken, halkla arasındaki mesafeyi kapatma çabalarını ertelemişken,  egemen sınıflar hiç boş durmamakta ve insanların psikolojisini, doğal eğilimlerini biçimlendiren (gerçekte çarpıklaştıran) bir çabayı,  yukarıdan aşağıya sistemli biçimde yürütmektedir.

Bugün konjonktürel dezavantajların da etkisiyle kimi yapılar, egemenlerin elindeki televizyon, gazete, radyo, vb araçların etkisini abartmakta ve ancak bunların dengi araçlara sahip olunması halinde karşılık verilebileceği, alternatif üretilebileceği, düşüncesiyle, mücadeleyi adeta bir bilinmeze erteleme yolunu seçmektedir. Gerçekte ise egemen sınıfların bu türden araçlara sahip olması yeni bir durum değildir. Ve sınıflar mücadelesi tarihi boyunca pek çok yerde ve biçimde  bu araçların devrimci mücadele karşısında yenilgiye uğratıldığı, boşa çıkarıldığı görülmüştür. Eğer teknik imkan, araç açısından bir güç kıyaslaması yapılacak olursa, egemen sınıfların her zaman için bu türden araçlara devrimcilerden daha fazla sahip oldukları görülür. Ama bu, doğru sonuç veren bir kıyaslama değildir. Diğer bir ifadeyle, devrimciler, gücünü haklılığından alır ve araç seçimini buna göre yapar. Halka 24 saat propaganda ve yönlendirme yapan televizyonun alternatifi,  gerektiğinde halkın yanında 24 saat olabilmektir.

İnsanlar neredeyse orada olunmalı, mücadele ve örgütlenme çalışması orada yürütülmelidir. D evrimcilerin televizyon, radyo, vb araçları olsa dahi, bunlar, halkla bire bir ilişki kurmanın, halkın yanında olmanın alternatifi olarak görülmemeli; her devrimci hareket bölge çalışmasını, önüne olmazsa olmaz koşul olarak  koymalıdır.

Alanlarda olmayan, mahalli bölgelerde, insanların yoğunlukla yaşadığı bölgelerde örgütlenme çalışması yapmayan hiçbir siyasi hareketin uzun vadede ayakta kalma koşulu yoktur. Ne kadar güçlü bir geçmişi ve dünden devraldığı bir halk sempatisi olursa olsun, alanlara çıkıp o sempatiyi örgütleyecek, geliştirecek araçlara sahip değilse, var olanı dahi uzun süre koruma şansı olmaz.

Devrimciler için bugün kaçınılmaz olarak gördüğümüz bölge çalışmasının başarısı, ona yüklenen anlamla ve yürütülüş biçimiyle doğrudan ilintilidir. Birincisi, bölge çalışmasında devrimciler, burjuva ideolojisinin karşıtı bir ideolojinin güncel politikaya yansıyış biçimini insanlara alternatif olarak sunabilmelidir.

 Burjuvazinin her türlü dayatmasının, önerme ve uygulamalarının alternatifi üretilebilmeli; gazetede okunan bir haberin, bir duyumun, bir kahvehane sohbetinin beyinleri çelmeleyen etkisinin önüne adım adım geçilirken, giderek kişinin kendi yolunu bulması, görmesi sağlanmalıdır.

İkincisi, burjuvazi, genelde kapitalist üretim biçiminden de kaynaklanan nedenlerle insanı makine ile özdeşleştirerek yalnızlaştırmayı, birey olarak sadece kendi sınırlı tercihleri içersinde bir kısır döngüye sokmayı, toplumdan ve hatta aileden kopararak atomize  etmeyi amaçlar.

Dikkat edilirse bugün bir asgari ücretin hesaplanması bile bireye göre ele alınıyor ve aile olgusu dahi yok sayılıyor. İşte sistemin yukarıdan aşağı bombardıman ile insanları yalnızlaştırdığı; ekonomik ve kültürel bir kuşatma altına alıp direnme potansiyelini ve umudunu zayıf düşürdüğü bu koşullarda, insanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek; birbirine benzer sorunlarla yaşayan insanların ortak tavır alışında mücadelenin daha yüksek başarı şansının olduğunu kavratmak; yalnızlık duygusunu da atomize olma eğilimini de ortadan kaldıracak; böylece hem bireyselleşmenin önüne geçilmiş hem de güçlü ve örgütlü bir duruş için zemin hazırlanmış olacaktır.

Üçüncüsü, mahalli bölgeler, insanların vakitlerinin büyük bir kısmını geçirdikleri, pek çok sorunla yüz yüze kaldıkları yerler olduğu için de en önemli örgütlenme alanlarından biridir. Özellikle varoşlar, yeni sömürge ülke olmanın sorunlarını birim düzeyinde yansıtan bir kesit sayılırlar. Ve orada çocuklardan ev kadınlarına, yarı-işsizlerden işsizlere kadar uzanan büyük bir  potansiyel vardır. Özellikle işsizler, önümüzdeki  süreçte en önemli toplumsal dinamiklerden biri olmaya adaydır. Üstelik bunlar okul, fabrika, vb yerlerde olmayan ve mutlaka yaşam alanlarında ulaşmak durumunda olduğumuz bir kesimdir. Bölgelerde örgütlenme yaparken  hangi yöntemlere başvurulacağı ve gerekmesi halinde, siyasal kazanım öncesi ne türden ara örgütsel evrelerden geçilmesi gerektiği, çalışma yürüten yapının çalışma tarzıyla olduğu kadar, birimdeki öznelerin  yaratıcılığı ile de ilintilidir.

Dördüncüsü, devrimciler çalışma yaptıkları her alanda muhatap kitlenin sorunlarını dikkate alıp, diyalog için bir vesile sayar ve elinden geliyorsa çözümünde yardımcı olur. Tabii işin bu boyutu genellikle tanımayı ve ilişki geliştirmeyi kolaylaştırır. Yoksa devrimci çalışmanın özü bu değildir. Okuldan demokratik kitle örgütüne kadar hemen her çalışma alanı örgütlü zemine yeni kazanımları amaçlasa da bu kazanımın bilinçlenerek olması önemli bir kıstastır. Özellikle mahalli  bölgeler, devrimcilerin              alternatif yaşam için somut  göstergeler oluşturmasına uygun alanlardır. İçinden geçilmekte olan tarihsel kesitte sorunun bu boyutu özellikle önemlidir. Çünkü, yaşanan yanlış deneyimler ve yapılan yönlendirmeler sonucu halkın devrimcilere ve sosyalizme dair kanaatlerinde bir bozulma/aşınma oluşmuş ve bu bozulma, aradaki mesafeyi büyütmüştür. Bu bağlamda, sahip olunan içsel güzelliği dışavurmak, bire bir ilişkiye geçilen mahalli bölgelerde devrimcilerin önünü açacak ve çalışmalardaki başarı oranını büyütecektir.

Bugün mahalli bölgeler dahil, çeşitli çalışma alanlarında gündeme gelen sorunlara çözüm üretmekte rol alabilen ve her alanın kazanımlarını bir  toplam oluşturacak şekilde yönlendirebilen siyasal bir iradenin eksikliği, kendini hiç olmadık denli hissettirmekte; bu eksiklik egemen çevreleri cesaretlendirirken, emekçilerin içinde bulunduğu örgütsüzlüğün ve alternatifsizliğin aşılmasını geciktirmektedir. Demokratik kitle örgütlerinin etkinlikleriyle de aşılamayacak olan bu eksiklik, bağımsız siyasal çalışmanın önemini, bunun gereği olan örgütlenmelerin kaçınılmazlığını bir kez daha öne çıkarmakta ve hemen her çalışmanın beslemek zorunda olduğu         temel siyasi görevin ne olması gerektiğini öğretmektedir.

Geçmişten bugüne uzanan birikimin de öngördüğü gibi, devrimci bir partinin (yolgösterici nitelikte yeterli bir örgütlülüğün) olmadığı koşullarda tüm çabalar böyle bir örgütlülüğün oluşmasına hizmet etmek durumundadır. Bugün solda adı konmuş tüm yapılara rağmen fiilen böyle bir eksiklik yaşanmakta ve sonuçta yeterli donanıma sahip devrimci bir parti (örgüt) olmadığı için, devrimci parti veya yapılar ya görevlerini demokratik kitle örgütlerine havale etmekte ya da fiilen böyle bir işlerlik doğmakta ve sonuçta; hem demokratik kitle örgütleri yanlış işletilmiş hem de devrimci bir yapının oluşumu için gerekli olan mücadele verilememiş olmaktadır. Bu objektif durumun tetiklediği sorunlardan biri de, halkla devrimciler arasında oluşan mesafeyi kapatmak ve kitlelerin sempatisini kazanmak için, kestirme yollar ve kolaycı yöntemler arama eğilimidir. Son zamanlarda bir devrimci yapının “yozlaşmaya karşı mücadele ” adıyla yürüttüğü kampanya, böyle bir yöntem sorununu çeşitli açılardan dışa vurmaktadır.

BÖLGE ÇALIŞMASININ AMACI ORADAKİ İNSANLARI MÜCADELE ÖRGÜTLERİNİ

YARATMAYA VE KENDİ TALEPLERİ İÇİN MÜCADELE ETMEYE TEŞVİK ETMEKTİR

Mücadelenin kazanım açısından gerilediği, örgütsel yapıların çeşitli açılardan zayıf düştüğü dönemlerin en belirgin özelliği, devrimci çalışmanın önüne amaç olarak konamayacak kimi hedefleri amaç haline getirmek ve dolayısıyla araç-amaç ilişkisini yanlış kurmaktır. Devrimciler kapitalizmi “insanlık öncesi son toplum biçimi” olarak tanımlar ve tüm kötülüklerin, anti-insan tüm dışavurumların kaynağı olarak görür. Bu nedenle de hedefine kapitalizmin yansımalarını değil bizzat kendisini koyar. Yani uyuşturucunun, kumarın, yalanın, fuhuşun, genel anlamda yozlaşmanın, sömürü ve baskının, mafyalaşma ve  düşkünleşmenin sebebi kapitalizmdir.

Devrimciler, bu sorunların değil kaynağının peşine düşer. Yanlış bir mücadele algılaması sebebiyle, kimi  filmlerde de rastladığımız gibi bazı kişi veya yapılar “kötülerle  mücadeleyi” önüne amaç olarak koymakta ve deyim yerindeyse, enerji ve imkanlarını, bataklığı kurutmaya değil, tek tek sineklerle mücadeleye  harcayabilmektedir.

Devrimciler geçmişte de çalışma yaptıkları bölgelerde karaborsa, kumar, uyuşturucu, vb. olgularla mücadele etmiş, faşistlerle çatışmaya girmiş; ama bunu, mücadelenin önündeki engelleri kaldırma bağlamında yapmıştır. Bugün de bir bölge çalışmasında mücadelenin önündeki engelleri temizlemek bir görevdir. Ancak salt birileriyle çatışmak için (buna egemen sınıflar da dahil) bölge çalışması yapılmaz. Benzer bir durum, “yozlaşmayla mücadele” için de geçerlidir. Bir bölgeye, “ben yozlaşmayla mücadele etmeye geldim” diyerek girilmez. Veya bu, mücadelenin amacı haline getirilemez.  Kaldı ki yozlaşma, doğrudan niyetle ilintili olan veya salt irade eksikliğinden kaynaklanan bir durum da değildir.

Yozlaşma, emperyalist sömürü aracılığıyla yerel kültürlerin yok edildiği ve bütünlüklü biçimde burjuva kültürünün dahi oluşturulamadığı koşullarda ortaya çıkan bir kültürsüzlük toplamıdır. Yani hiçbir yerleşik kültürde bizim tanımladığımız tarzda yozlaşma yaşanmaz. Eğer bir yozlaşma varsa bu, değerlerin yozlaşmasıdır. Ortak kültürel değerlerin toplumda oluşmamasıdır. Ortak kültürel değer yoksa yozlaşma vardır ve bu gerçekte sistemin bir uzantısıdır; hatta sistemin bir  biçimde bilinçli tercihidir.

Mevcut sistem, toplumun bütününün benimseyebileceği, öne çıkarabileceği ortak değerlerin yerleşmesini sağlayan bir nitelikte değildir. Çünkü böyle bir ortaklık, toplumu ortak tavır alışa yöneltir. Bu da emperyalizm ve egemen sınıflar için önemli bir handikaptır. Öyleyse çürüme/yozlaşma yukarıdan aşağı bilinçli bir şekilde tercih edilen, önü açık tutularak teşvik edilen bir politikadır. Özellikle yazılı ve görsel medya bu konuda önemli bir işlev yüklenmiştir. Kimi acılı örnekleri üçüncü sayfa haberi olarak yansıtmak, basını aklamamakta aksine o haberlerin veriliş biçimi bile yer yer teşvik edici olmaktadır. İşte bu çürüme, yukarıdan aşağıya örgütlenen bir süreçtir. Bunun verili koşullarını değiştirmeden, emperyalizmle girilen ilişkilerin niteliği, kültürel üst yapıda egemen sınıfların tavır alışları olduğu gibi dururken, bunun yaşamın çeşitli kesitlerinde yansıyan dışavurumlarına yönelmek, mücadele hedefi olarak bunları seçmek doğru değildir.

Bu arada mücadelenin önündeki engelleri kaldırmak için de olsa, devrimciler cezalandırmalara başvururken belirli bir etik ölçü içinde hareket etmek zorundadır. Örneğin, aşağıda bir bölümünü  aktardığımız haber, bu konuda özenli olunmadığını gösteriyor.

“İstanbul Gazi semtinde, 13 Eylül akşamı, Cepheliler, kendi karısını satan ve evinde fuhuş yaptıran bir pezevengi ve karısını evlerinden alıp döverek cezalandırırken, fuhuş evini de dağıttılar. Gazi Mezarlık bölgesinde bulunan fuhuş evi dağıtılırken, ibret olması için karısını satan pezevenk ve karısı cezalandırıldıktan sonra caddeye atıldılar. Kadının saçları da kesildi. Caddede yapılan konuşmalarda Gazi’de fuhuş  istenmediği ve buna izin verilmeyeceği belirtildi.”

Devrimciler, kafalarında ne denli güzel/alternatif toplum modelleri olursa olsun, bugün yerleşik bir toplumda yaşadığını unutmamak ve belirli hassasiyetleri dikkate almak zorundadır. Daha da önemlisi devrimciler, seçtikleri ceza yöntemleriyle de sınıf düşmanlarından ayrılmak durumundadır. Bir kadının saçını kesip dövdükten sonra sokağa atmak onur  kırıcıdır.

Devrimciler, birilerine ceza verecekse, hedefledikleri toplum biçimine ve sahip oldukları değerlere yakışacak türden bir biçim bulmak zorundadır. Diğer bir ifadeyle devrimciler, her gelişmeden olumlu bir sonuca varmayı amaçlamalı, cezalandırma dahi olumluluk çağrıştıracak bir biçimde verilebilmelidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, yozlaşmış bireyler, kapitalizm bataklığının ürettiği bir çeşit sinek sayılır. Bu nedenle onlardan çok bataklıkla uğraşmak devrimcilere daha çok yakışır ve daha kalıcı  sonuçlar almayı sağlar. Devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla, çok  kapsamlı ve

sistematik biçimde geliştirdiği yozlaşma, ancak halkın içinde alternatif yaşam biçimi geliştirilerek önlenebilir. Halk, bilinçlendiği oranda yozlaşmanın her biçimine karşı direnci büyütür ve yozlaş ma tohumlarının filiz vermeyeceği bir toprak haline gelir. Bunun dışında yozlaşmayı, fuhuşa, fuhuşu da bu işi tekil düzeyde sürdüren birkaç zavallıya indirgemek sonra da o zavallıları sistemin yöntemlerini çağrıştıracak şekilde cezalandırmak devrimci  çalışma tarzının gerekleri olamaz/olmamalıdır.

Halkla ilişki kurmanın, daha kolay ve doğrudan sempati toplamanın da yolu bu değildir. Devrimcilerin kendilerini sevdirmesi, halkla kopmaz bağlar oluşturması çalışmanın sonucu ortaya çıkan kazanımlardır. Bu kazanımlara giden yol uzun ve zorludur. Öncelikle halkla barışık olunmalı ve değişimi amaçlayan çalışmanın özünü, “ceza”dan çok bilinçlendirme oluşturmalıdır.

Halka nasıl gidileceği, insanların nasıl kazanılacağı veya bir bölge çalışmasının nasıl yapılacağı konusunda evrensel bir tarz, tüm ülke ve koşullara uygun bir şablon yoktur. İnsanların tek sıkıntıları açlık  değildir ve kimi sorunları sistemle ilişkilendirmek sanıldığı denli  kolay değildir.

Bu alana dair sorular her ülke devrimcisinin karşısına çeşitli konjonktürlerde çeşitli biçimlerde çıkar.

 Aslında bölge çalışmalarında başvurulabilecek taktikler konusunda genelde dünya özelde ülkemiz devrimci pratiği zengin bir deneyim sunmuştur. Önemli olan bu deneyimleri uygun bir süzgeçten geçirerek  doğru yer ve zamanda değerlendirebilmektir.

HALKIN HAREKET ALANLARINI DARALTAN VE SOLUK ALMA KANALLARINI TIKAYAN BASKI VE UYGULAMALAR HALKA GİTMEMENİN GEREKÇESİ OLMAMALIDIR

Bugün konjonktürel dezavantajların yanında yasaların, cezai yaptırımların ve hapishane koşullarının büyütülmüş bir tehdit halinde halkın karşısına çıkarılması, devrimcilerin işini zorlaştırıyor olsa da bu, kitleler içinde çalışmamanın veya kalıcılaşmış başarısızlığın gerekçesi haline getirilmemelidir. Ülkemizde halkın da devrimcilerin de zor koşullardan geçtiği doğrudur. Ne var ki bu salt  Türkiye’ye ve içinden geçtiğimiz döneme özgü bir durum değildir.

Egemenlerin her dönem ve her coğrafyada birbirinden öğrendiği, birbirine tecrübe aktardığı bilinir. Bu nedenle de baskı ve zor uygulamaları da benzerdir. Bu benzerlikten egemenler nasıl öğreniyorsa, devrimciler de  direnç örneklerinden öğrenmeli ve kendi koşullarının mücadele dilini geliştirebilmelidir.

Koşullar ne denli zor olursa olsun, halka ulaşmanın ve güven ilişkisini adım adım örmenin olanakları yaratılabilir. Hiçbir koşulda, halkla devrimciler arasındaki iletişim “sıfır” noktasına çekilemez. Bu konuda dünya devrimci pratiği bağrında öğretici pek çok deneyim taşır. Örneğin, Vietnam pratiği bu konuda oldukça öğreticidir.

1954 sonrasında, özellikle 1954-59 döneminde, Diem polisi, Fransızlara karşı girişilen direnişe katılan hemen herkesi dosyalamış ve etkisizleştirme yoluna girmiştir. Hele ki 1956’da Diem, referandum  yaparak ülkenin başına geçince şiddet daha da arttı. Mayıs 1959’da  çıkarılan 10/59 kanununa göre, “devlete karşı suç işlemeye” niyetli olanlar bile ölüm veya müebbet hapis cezasına çarptırılacaktı. Direnişçilerle en ufak bir ilişkide, bir sempati belirtisinde bile 10/59 kanunu uygulanıyordu. Bu durum, halka zarar gelebileceği kaygısıyla da ilişki kurmayı güçleştirdi.

Dağa ilk çekilenler, uzun bir süre sadece “hayatta kalabilme” çabası verdiler. Stratejik köylerin dışına çıkıp kendilerine yiyecek getirecek  olan köylü, ölümü göze almış demekti. Buna rağmen yardım ediliyordu.

Stratejik köylerde herkes, bir yabancı gördüğünde saldırmak ve onu bağlamak için sopa, ip ve fener taşımak zorundaydı. Çan çalarak veya tahtaları birbirine vurup “Vietkong” diye bağırmalı ve herkes ellerindeki meşale ile “Vietkong”u yakalamak için harekete geçmeliydi. Direnişçiler, kendilerinden birinin görülmesi halinde halkın bu kuralı nasıl uygular gibi yaptığını, şu şekilde anlatırlar:

“İçimizden birisi görüldüğünde, genellikle yaparlardı bunu. Ancak, değişmez bir şekilde birbirlerinin üzerine düşer, beşi-on’u birden bağırmaya başlarlardı. ‘Bu yöne gitti…Hayır şu yana..!’ gerçek hariç her yana koşuyorlardı. Ancak, 1957’den 1959’a dek geçen yıllar Diem’in polis ağından kurtulan kadrolar için bile zor yıllardı. Yalnızca ayakta kalmayı becerebiliyor, devrim için pek bir şey yapamıyorduk. Yukarıdaki politik çizginin (Kuzey Vietnam’daki-çn) ne olduğunu bilmek çok güçtü ve ilişki kurmak için akıl almaz zorluklara katlandığımız gibi halka da açık seçik bir yol göstericilik yapamıyorduk.” (Vietnam Kazanacak, sf 32)

Yoğun baskı ve takip koşulları sadece halkı değil, devrimcileri de etkiler. Özellikle, halka ulaşma ve orada bir politik taban oluşturma işinin adeta olanaksızlaştığını düşünenler olur. Hatta bu bazen, yanlış  bir mücadele hattının izlenmesine sebep olur.

Devrimcilerin, kitlelere ulaşmak için hazır ve her koşula uygun reçeteleri yok ise de, kitlelere güvenmek gerektiği bilinmeli ve maddi zeminin (açlık, yoksulluk, baskı, v.s.) oluşturduğu potansiyelin varlığı dikkate alınarak hareket edilmelidir. Aksi takdirde, rejimin manevraları ve kitlelerde yansıyan kimi görüntüler, yanıltıcı etki  yaratır.

“1959’un sonlarına doğru eski direniş liderleri bir araya gelip, silahlı mücadeleyi başlatmaya karar verdikleri zaman, görevimiz köylerde taban oluşturmaya çalışmaktı. Bunun, tüm baskı ve anti-Vietkong şartlandırmalarından sonra çok güç olacağını düşünmüştük. Fakat, gerçekte çok sıcak karşılandık. Halk bizi çoktan beri özlemişti. Katlandıkları eziyet muazzamdı. Ve biz geri gelene dek, hiçbir çıkış noktaları, hiçbir umut ışıkları yoktu. İlk önceleri, yavaş yavaş, şurda burada konuşabildiğimiz kişilere çizgimizi açıkladık. İki kişinin, hatta kardeşlerin bile bir araya gelip konuşması yasaklanmıştı. Bu koşullar altında, işimiz, uzun zaman ve sabır gerektiriyordu. Buna rağmen bir iki ilişki kurarak, geceleri hareket ediyor, birkaç slogan yazıp, elle yazılmış bildiriler dağıtarak her şeyden önce halkın varlığımızdan  haberdar olmasına çalışıyorduk.” (age, sf33)

 1961’de NLF’nin kurulmasından sonra silahlı eylemde bir artış gözlendi. Eylem sonrasında sembol olarak bırakılan bayraklar, açıklayıcı bildiriler, halkı da umutlandırdı. Nguyen Mau, bu durumu “Ancak o zaman herkes anlamıştı ki, daha önceki çizgimiz olan barışçıl-politik mücadele ile hiçbir yere gidemeyecektik      .”  diye ifade eder. Aslında burada yapılmak istenen şey, halkla direnişçileri buluşturma yollarını çoğaltmaktı. Bunun için çeşitli araçlar kullanıldı. Düşman ordusuna katılmak istemeyen gençleri NLF’ye almak ve ailelerinin misillemeye uğramasını önlemek için, köylere bir çeşit “gösteri saldırısı” yapıp, gönüllü olanlar götürülürdü. Halktan gelen taleplere göre de muhbirler ya tehdit ediliyor ya da cezalandırılıyordu.

Halk, hareket serbestisi kazanmak için, kimi kurumların oluşturduğu avantajlardan yararlanıyordu. İki kişinin bile bir araya gelmesi suç sayıldığı için, farklı yöntemlerle bir araya geliş koşulları zorlandı. Örneğin, bunun için “cenaze derneği”, “domuz kesme derneği” kuruldu ve bir araya gelişlere olağan görüntüler verildi. Tabii bunu bile önlemeye çalışan polisin gülünç duruma düşmesi de bir avantajdı.

Dizginlerinden boşalmış bir terörle halkı sindirmeye çalışan bir diktatörlük karşısında, NLF’nin halkı gözeten tutumu, aradaki ilişkileri daha da sıcak kılıyordu. Anne ve babalar önce oğullarını NLF’ye teslim ediyor; sonra da otoritelere “oğullarımız ormana ağaç kesmeye gidip  bir daha geri dönmediler. Belki vietkong askerleri onları kaçırmıştır. Gidip oğullarımızı bulun, ya da belki siz onları hükümet ordusuna  yazdırmışsınızdır. Her ne ise, onları geri istiyoruz.” (age, sf 34) diyerek hem kendilerine yönelecek saldırıyı bertaraf ediyor hem de bazen bu gerekçeyle, stratejik köylerin dışına çıkıp protesto yürüyüşü  yapıyorlardı.

Tüm demagojik söylemlere rağmen, halkın bir “Vietkong askeri”ni bir “Diem askeri”nden ayırması güç olmuyordu. Kendiliğinden yaşanan gelişmeler bile, çoğu kez Vietkong’ların bıraktığı olumlu imajı güçlendirme işlevi görebiliyordu. Gerçekte yaşam, bir çeşit fiili “karakter çözümlemesi” yaptığı için, kimin dostça, kimin düşmanca bir duruş içerisinde olduğunu ele verecek yeterlilikte veri sunuyordu.

YENİ SÖMÜRGE ÜLKE DEVRİMCİLERİNİN EN ÖNEMLİ GÖREVLERİNDEN BİRİ DE HALKIN SEMT ÖRGÜTLÜLÜĞÜNÜ GELİŞTİRMEKTİR

Bağımlı kapitalist ülkelerde, büyük kentlerin yoksul  semtleri, bağrında topladığı nüfusun çelişmelerini de depolar. Ve başkaldırıya en müsait alanı oluşturur. Gecekondu biçiminde de varlık gösteren bu semtler, yeni sömürge ülke gerçekliğinin işaret ettiği çelişmeleri bağrında taşıyan bir kesit/numune gibidir. Nikaragua deneyimi hatırlanacak olursa, devrimde önemli bir rol oynayan kentteki  ayaklanmaların dayandığı asli dinamik bu türden örgütlenmelerdir.

Hem yaşamsal zorunlulukları karşılayabilme hem de örgütlenebilme imkanları açısından yaşanan yoksunluklar ve karşılaşılan engeller, mücadele araç ve yöntemlerinde klasik biçimleri aşan bir zenginliği beraberinde getirmiştir. Aynı zamanda sorunların, semt  sakinlerinin bütününü kapsayan yol, su, elektrik, konut ve benzerini de içermesi katılımı en yüksek düzeyde tutarken; mücadele tarzlarında zenginliği ve katılımda demokrasinin çapını büyütmüştür. Bu tür örgütlenmeler geliştirilebilir ve doğru bir organizasyon tarafından  yönlendirilebilirse; çatışmaların şiddetlendiği dönemlerde, gerek sahip olacağı kitlesel katılım avantajları gerekse illegal kadroları izole  edebilme özelliği ile tayin edici bir öneme sahip olacaktır.

Gecekondu bölgelerinde kadınların günlük yaşam içerisinde üstlendiği rol, ailenin yeniden üretiminden semtin şu veya bu sorununa kadar uzanır. Bu uğraş alanı kadınları doğal bir dayanışmaya ve sorunlara hakim bir seviyeye taşır. Hatta denilebilir ki, kadınlar, mevcut sorunların günlük yaşama aksediş biçimini ve şiddetini de daha iyi algılayabilme koşuluna sahiptir. Bu nedenle aslında, verdikleri her çaba bağrında direnme tohumları taşır. Bu gerçekliği dikkate alabilen  bir devrimci hareketin, alışılmışın dışında imkanlarla buluşması pekala mümkün olacaktır. Sözünü ettiğimiz bu ilişkileri ve içerdiği potansiyeli dikkate almayarak, gerçek çelişmelerin/çatışmaların üretim alanlarında yoğunlaşacağı biçimindeki fikri arkasına alarak tüm olanaklarını fabrikalara yöneltenler, neleri ıskalamakta olduklarını ancak pratiğin akışı içerisinde kavrayabilecektir. Ve ne yazık ki bunun envanterini çıkarmak, kavga öncesinde olası değildir.

KİTLELERİN BİLEŞİMİ HOMOJEN DEĞİLDİR

Yaşamın her alanında az gelişmişliğin izlerine rastlanan ve egemen ideolojik araçların etkisinin yoğun biçimde hissedildiği ülkelerde kitlelerin büyük çoğunluğunun düşük bir bilinç seviyesine sahip olması ve toplumsal olaylar karşısında göreli bir duyarsızlık durumu yaşaması doğaldır. Varolan duruma karşı bir memnuniyetsizlik söz konusu olsa da, kaderini zorlayarak risk hamleleri yerine kanaatkarlık tercih edilir. İşte bu genel görüntü,  farklı toplumsal  kesimlere göre değişmekte ve homojen olmayan bir tablo ortaya  çıkmaktadır.

Örgütlenme çalışmalarının aldığı karşılık da bir hayli  çeşitlidir. Örgütlü yaşama geçiş süreçleri genellikle yavaş işler ve niteliğin yanında nicelik de ciddi farklılıklar gösterir. Örneğin bir meslek odası ile sendikanın ve bir devrimci kitle örgütünün çatısı altında toplayacağı nicelik, farklılık gösterir. Aynı şekilde, eyleme katılım çağrısı da eylemin niteliğine göre değişim gösteren bir karşılık bulur.

Ülkeye göre değişen bu verileri hesaba katan devrimci hareketler, kitlelerin motivasyonunu da dikkate alır. Nelerin kimi hangi ölçülerde harekete geçirebildiği, devrimcilerin bilmesinde yarar olan bir durumdur. Çeşitli toplumsal kesimlerin rejimle çelişmelerini tanımlayan talepleri, motivasyon öğesi ile beraber dikkate alan bir devrimci organizasyon, kitle hareketlerini hızlandırma ve radikal bir  nitelik kazandırma konusunda etkili olabilir.

Zaten devrimcilere verilen desteğin salt insan sayısı ile ölçülmesi doğru değildir. Ülkenin genel koşullarından lokal özelliklere kadar pek çok faktör niceliğin üzerinde etkili olur. Örneğin, “Som ut işçi sınıfı örneğini ele alalım. Göreli, demokratik bir ortamda, grev ve iş bırakmaların sayısı, bunların legal ya da illegal oluşları, bu grevlerin sonucunda yaşanan çatışma türleri, elde edilen başarılar işçilerin ruh hali hakkında fikir verici olabilirler. Ama ekonomik bunalım döneminde, iş bulmak gerçek bir ayrıcalık iken ve iş  yerlerindeki en küçük başkaldırı belirtisi bile işten atılmayla  cezalandırılırken, işçi sınıfını iş merkezlerinde harekete geçirmek  zordur.” (Marta Harnecker, Latin Amerika Solu Kendini Sorguluyor, sf 83)

Elbette bu zorluklar, uygun çözümlerin de üretilmesini beraberinde getirecek ve örgütlülüğe farklı biçimler kazandırma ihtiyacı doğacaktır. Açık çalışma alanlarının hedef haline geldiği şiddetli  çatışma koşullarında, illegal kanallara akış artar ve uygun düzenlemeler  gündeme gelir. Böyle durumlarda bir işçi, mahallelerde gizlilik içerisinde süren bir ilişkiyi fabrikada kurulacak bir ilişkiye tercih edebilir. Bu tür gelişmeler bir “kaçış” olarak değerlendirilmemelidir. Dünyanın pek çok yerinde yaşanan zorluklar devrimcileri bu türden  düzenlemelere yöneltmiştir.

“Sandinistaların durumu buna bir örnektir. Komutan Jaime Wheelock sendikalarla bağlantı kurmakta ‘inanılmaz güçlükler’ yaşadıklarını anlatmıştı. İşçiler, çalıştıkları işlerden atılacakları korkusuyla, sendikalar ya da fabrikalar kanalıyla politik etkinliklere  katılmaya korkuyorlardı.

Onları semtlerinde örgütlemek daha kolaydı. Birçok işçi silahlı bir örgütte gizli militanlık yapmayı, politik ya da  yalnızca sendikal etkinliklere katılmaya tercih ediyordu. (…) Devrimci halk komandoları ya da savaş tugayları böyle oluştu; bu örgütlere semtlerinde gizlice bomba koyan ama iş merkezlerinde eylem yapmayan işçiler katılıyordu: çünkü iş merkezlerinde elinde propaganda malzemesiyle yakalanan herkes ölüm cezasına çarptırılıyordu. Ne düzeyde bir baskı yaşandığını düşünün! Özetle, biz yalnız üretim merkezlerinde  değil, semtlerde de çalışıyorduk. Semtlerde işçiyi tüm ailesiyle birlikte örgütlüyorduk. Bu aileden yola çıkıp, köylü ve ataerkil  kökenleri henüz yaşayan bir toplumda çok önemli olan kan bağlarına, aile  ilişkilerine, dostluklara, duygusal yakınlıklara dayanarak başka bir aileye ulaşıyorduk. Ve semtten yola çıkarak, endüstriye yönelik bir  çalışma gerçekleştirmiş oluyorduk.” (age, sf 83-84)

Aslında bu tür örnekler, kafalarda fabrika tabusu yaratan ve bunun dışındaki her çalışmaya kuşku ile bakan çalışma tarzının içerdiği tek yanlılığa işaret etmek açısından son derece önemlidir. Eğer örgütün  bütün zorunlu istikamet levhaları fabrikaları gösteriyorsa, yukarıdaki gibi bir örnek karşısında bocalama yaşanacak ve büyük olasılıkla ortaya, edilgen/hareketsiz bir duruş çıkacaktır. Her şeyi fabrikaya göre düzenleyen bir örgütlenmenin, en azından, manevra sorunu olacak ve  alternatif geliştirmekte sıkıntı çekecektir.

Son yıllarda, işsizliğin artması ve işsiz kitlenin çalışanlar üzerinde bir tehdit olarak kullanılması da sınıf üzerinde olumsuz bir etki yaratmıştır. Dünya ölçeğinde, sınıf örgütlülüğünü zayıflatıcı düzenlemelerin yanında, sahip olunan hakları dahi gaspa yönelik saldırıların artması mücadeleyi daha zorlu kılmaktadır. Özellikle örgütlülüğün zayıf olduğu yerlerde, sırf sendikaya girdi diye  işçilerin işten atılabilmesi, bir örgütlü duruş yaratmayı oldukça  güçleştiriyor.

Var olan sistemin devamından yana eğilim gösteren edilgen kitlelerin varlığı, sistemin devamlılığını sağlamak açısından önemli bir güvencedir. Kitlelerin fiili desteği konusunda sabırsız olunmamasında yarar vardır. Savaşın yoğunlaştığı ve kitlesel biçimler aldığı aşamalarda bile, dolaylı destekle yetinen ve doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınan kitleler çoğunlukta olacaktır. Halkın, savaşa doğrudan katılmayan ama devrimci savaşçılara destek veren bir eğilim içerisinde bulunması genellikle karşılaşılan, doğal bir durumdur. Bu nedenle, gecikmiş veya fiili katılım biçimini almamış destekler; ne harekete ne de halka yönelik olarak negatif değerlendirmelere sebep olmamalıdır.

Bilinir ki insanlardan yapabileceklerinin ötesinde etkinlik istemek; onları başaramayacakları sınavlara sokmak, çalışmayı başarısız, verimsiz kılar. Gidilen bölgelerde, halk içinde yapılan çalışmalarda; doğrudan  düzen karşıtlığı, antifaşizm, devrimcilik beklemek kolaycılıktır.

Değerlerimizi, birikimimizi bir torbaya doldurup halkın önüne döktüğümüzde onları ürkütür veya anlamalarını güçleştiririz. Kimi kazanımlar için acele etmemek, sabırlı olmak her çalışmada gözetilmesi  gereken bir nitelik olmalıdır.

Şili’ye doktor olarak giden, Pinochet döneminin zorbalılarına tanıklık eden Dr. Sheila Cassidy, süreç içinde geçirdiği değişimi şu cümlelerle  ifade eder: “Eğer 1966’da birisi bana, 10 yıl sonra o an için hiç bilmediğim bir ülkede, Kuzey Amerikalı rahibelerin işlettiği bir manastırda, kendi aletlerimi kullanarak, bacağından vurulmuş bir marksisti ameliyat edeceğimi söyleseydi, ona deli muamelesi yapardım .” (İnanıyorum ki Biz Kazanacağız, S: 34) Bu nedenle, kitlelerle temenni edilen türde bir iletişim için acele edilmemeli, sabırlı davranılmalı ve ihtiyaç duyulan  emekten kaçınılmadan çalışma yapılmalıdır.

DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 23 (Kasım 2006 – Ocak 2007)