Bugün Seçim, Yarın 2 Kasım – Mehmet Yeşiltepe (BirGün)

Mehmet Yeşiltepe

“Bir tarihsel olaylar zincirindeki halkaların ardışıklık düzeni,
biçimleri, bir araya gelmeleri ve onları birbirinden ayıran şeyler,
bir demircinin elinden çıkan zincirdeki kadar basit değildir.”

Lenin

Bugün, sonucu baştan belli olsa da, halkların hiçbir yarasına merhem olmayacağı, birikmiş hiçbir soruna çözüm üretmeyeceği bilinse de halklar milyonlar halinde sandığa akacak; içten içe bir beklenti taşıyacak ve akşam seçim sonuçlarının yansıdığı ekran karşısında, daha önce belki de onlarca kez olduğu gibi hayal kırıklığı yaşayacaktır.

Sonucu baştan belli bir seçime sol, çözüm üretecekmiş gibi umut vaat ederek neden girer? Bu sorunun cevabı, tüm yumurtaları seçim sepetine doldurmuş olan sol kesimlerce büyük oranda verilmiş durumda; bugünün koşullarında yapacak başka bir şey olmadığı için!

Gerçekten yapacak başka bir şey yok mu?

En yakın alternatif örnek HAZİRAN. Haziran 2013’te İstanbul’da 100 binler, Türkiye’de milyonlar, solun bugünkü seçim duruşundan ve gündeminden çok daha ileri bir içerikle sokağa döküldü. Tepki şekli de talepleri de işaret ettiği alternatif de seçimden daha ileriydi. Halk adeta ezilenler adına bugüne dek yaşanmış/birikmiş her şeyi, öznesi kendisinin olduğu bir pratikte güncelliyordu. Devrimcilerle yaşanan fiziki buluşma ve değer örtüşmesi bu nedenleydi. Ve sonuçta sokak pratiği; Gezi’nin fiziki ve fikri enerjisi bir partiye doğru değil forumlara-meclislere doğru aktı. İnsanlar, yarın ufkuyla bugünü örgütleme arayışına girdi.

Gezi/Haziran belki eksikti, umut edilen düzeyde bir devamlılık da sağlayamadı ama alternatifi doğru yerde arayanlar için bir deneyim hazinesiydi. Böyle bir pratikten; 1848’de “Yaşasın Şubat Kahrolsun Haziran” diyen veya Paris Komünü’nden yol göstericiliği bugüne dek uzanan sonuçlar çıkarabilen dönemin Marksistleri gibi doğru dersler çıkarıp ileriye taşımak, niceliği ve niteliği buna yönlendirmek yerine, çubuğu seçime doğru bükmek kimin ihtiyacıdır ve neyin sonucudur?

Seçim tek seçenek mi?

Bugün diyebiliriz ki, sisteme alternatif iddiasında olan güçler tarafından seçime hiç olmadığı denli önem atfediliyor. Özellikle son zamanlarda gördük ki, seçimler söz konusu olduğunda, devrimci sol güçlerin önemli bir kısmı, mücadelenin hiçbir zemininde olmadığı kadar, adeta ne biliyorsa bir kenara bırakıp sınıf karşıtlarına öykünüyor; onlarla aynı yöntemleri kullanıyor ve hatta yer yer aynı değerlere işaret ediyor. Böylesi anlarda temel teorik tezler, ideolojik politik hatlar kenara bırakılmakta ve reelpolitik, ilkeli siyasetin yerini almaktadır.

Seçimin bu denli önemsenmesi, pragmatizm ve uzlaşmaya bu denli yatkınlık, solun adı konmasa da itiraf edilmese de yaşamakta olduğu özgüven problemiyle doğrudan ilintilidir.

Ehvenişerden de öte

Gelinen aşamada mesele, birbirinin muadili hükümetler arasındaki farkı abartıp bu farktan çözüm ummayı, yani azla yetinmeyi veya kötünün iyisini tercih etmeyi aşmış durumda. Artık normalleşmeden, istikrardan sermayenin normları ve istikrar tanımı anlaşılıyor. Sermayenin “büyük koalisyon” tanımının içinde bir bileşen olarak yer alma olasılığı, sisteme alternatif iddialı yapıları rahatsız etmiyor. Ankara gibi bir saldırının failleri tanımlanırken, sınıfsal izler sürmek yerine tekilleştirilmiş/magazinleştirilmiş bilgilere daha fazla rağbet ediliyor.

En kötüsü, sisteme alternatif güçler sisteme öykünüyor. Aday seçiminde onlar gibi öze değil biçime önem veriliyor, mücadele edecek olan değil isim yapmış olan tercih ediliyor. Sovyet anayasası dururken Medine Sözleşmesi referans alınıyor. Hiçbir noktada değer örtüşmesi yaşanamayacak Saidi Nursi gibi bir kimlik övülüyor. Daha Ankara Garı’nın önündeki kan kurumamışken ve sorumlular tüm çıplaklığıyla ortadayken, ittifaktan-koalisyondan söz ediliyor. Bu, sınıftan sisteme doğru kaçış değilse nedir; mücadelenin hangi ihtiyacı veya hangi taktik, ezilen halkların ihtiyaçlarıyla Saidi Nursi’nin aynı çalışmada/programda yan yana anılmasını gerektirir?

Özne mi yedek güç mü?

Doğrudan niyet bu olmasa da sonuçta devrimcilerin bir özne değil bir yedek güç, rol alan değil alkışlayan veya reddetmekle yetinen bir toplumsal kesim olması isteniyor. Halbuki örneğin Cizre’nin ihtiyacı, alkış veya yedeklenme değil, oradaki saldırıyı doğru çözümleyip tekrarını ve yaygınlaşmasını önlemektir; dostu da düşmanı da tehditleri de mücadelenin ihtiyaçlarını da doğru tanımlamaktır; mücadelenin kimi kesitlerinde sınıfsal perspektifi kaldırıp kenara koymak değil, Cizre ile Armutlu arasındaki benzerliği görebilmektir.

Bugün artık soyut bir barış çağrısı yerine, devletin Kürt halkına ve örgütlülüğüne yönelik olarak geliştirdiği saldırı ve ablukanın karşısında durmak ve bunu günün ihtiyaç haline getirdiği antifaşist mücadele ile birlikte ele almak gerekiyor.

Tehditler sanıldığından da büyük ve kalıcı

Emperyalizmin ülkemizdeki 70 yıllık işgaline eşlik eden faşizm, özelikle AKP dönemindeki güncellemelerle beraber, hayatın her noktasında hissedilir hale gelmiş, kurumlaşmasını ihtiyaca göre yapılandırmış, buna uygun kitle tabanını oluşturmuş ve kadrolaşmasını tamamlamıştır. Bugün artık gladyo, yer altından yer üstüne taşınmış, meşru ve resmi bir güç haline gelmiştir. Artık ev baskınlarında dahi kar maskeli özel kuvvetler kullanılması, günlük sıradan bir fotoğraftır. Böyle bir süreçten sora, iktidarı Saray’a, faşizmin tehdidini de “Saray’a bağlı gladyo”ya kadar daraltmak, sanıldığının aksine tehdidin gerçek resmini çekmek değil, özelleştirip küçük göstermektir; ağaca bakıp ormanı görememektir.

Sistemsel tehdit, sanıldığından da büyük ve kalıcı. Egemen sınıflar, AKP henüz iktidardan düşmeden onun 13 yıllık iktidarı boyunca sağladığı kazanımları korumanın ve hatta daha da derinleşme emareleri gösteren krizin yükünü halkın sırtına yıkmanın hesaplarını yapmış ve bu çerçevede “büyük koalisyon”u işaret etmiş durumda. Yani sermaye, AKP’nin güç kaybını pek de dert etmiyor, genelde 70 yıllık özelde 13 yıllık kurumlaşmanın sınıf ilişki ve çelişmelerinde yarattığı sonucun kalıcılığını, en azından basit bir hükümet değişikliği ile aşılamayacağını biliyor.

Önümüzdeki süreçte, sınıflar mücadelesinin dalgalı ve fırtınalı denizinde yol alacak olan gemimizin yelkenlerini seçim rüzgarıyla doldurmadıysak, sonuçlar ne olursa olsun umutlu olmak için nedenimiz var. Berkinler Medeniler vurulduğunda, nasıl meydanları boşaltmak yerine onları toplumsal mücadelenin sonsuzluk tohumları haline getirip sayımızı da ısrarımızı da artırdıysak, bugün de 10 Ekim’in 2 Kasım’a devrettiği sorumlulukların bilinciyle hareket emeli, magazinleştirilmiş seçim sonuçlarına aldırmadan, duruşumuzu güçlendirmeli ve saflarımızı sıklaştırmalıyız. Bu, aynı zamanda Haziran’dan süzülmüş devamlılık bilinci ve mirasıdır. Doğru okunduğunda, Birleşik Haziran’da neden ısrarcı olunması gerektiğinin de mesajıdır.

Bu yazı ilk olarak 1 Kasım 2015 tarihinde BirGün Pazar’da yayınlanmıştır.