Çay’da Sömürüye Son

ÇAY-KUR YÖNETİMİ, ULUSAL ÇAY KONSEYİ VE RİZE TİCARET BORSASI NE YAPMAK İSTİYOR?

Ülkemizde özelleştirme furyasından nasibini alan ancak uzun yıllardır farklı etkenler nedeniyle özelleştirmesi gerçekleşmeyen alanlardan biri de çay sektörü.

Çay-Kur’un özelleştirilmesine yönelik düşüncelerin yaklaşık 15 yıldır gündemde olduğu bilinmektedir. Hatırlanacağı gibi 2001 yılında IMF’ye verilen iyi niyet mektuplarında da Çay-Kur’un özelleştirilmesi gündeme alınarak satılacak KİT’ler arasına dahil edilmişti. Bunun amacı diğer üretim ve pazar alanlarına yapılan devlet destekli müdahalelerde olduğu gibi emperyalist tekellerin önünü açmaktı. Türkiye’nin çayda iç tüketim açısından emperyalist tekeller için cazip bir Pazar olduğu biliniyor. Bu nedenle Unilever ve Lipton gibi emperyalist işletmelerin uzun zamandır çay piyasasını ellerine geçirmek için çeşitli atraksiyonlara başvurması şaşırtıcı değil. Çay-Kur’un özelleştirilmesini sağlamak da bu atraksiyonların başında geliyor. Zira Çay-Kur yıllardır uyguladığı yanlış politikalara rağmen hala üreticilerin en büyük kalesi olma avantajını elinde tutarken söz konusu şirketler için doğal rakip olarak görülüyor.

Söz konusu çay üretiminin Karadeniz bölgesinin neredeyse tamamını kapsaması, özelleştirilmesi planlanan diğer sektörlerde olduğu gibi Çay-Kur’un özelleştirilmesinde hızlı ve kararlı adımlar atılmasını büyük oranda engelledi. Bunda şüphesiz üreticiler ve çalışanlardan gelen tepkiler de önemli rol oynadı. Ancak bunun belirleyici etkeni çay üretiminin Karadeniz emekçisinin temel geçim kaynağını oluşturması ve alınacak kitlesel tepkinin çok büyük olacağının bilinmesiydi.

Bilindiği gibi çay üretimi Doğu Karadeniz bölgesi halkının geçimini sağlayan en önemli alan. Örneğin 2008 rakamlarına göre bölgedeki 204 bin üreticinin geçimini çay üretiminden sağladığı bildiriliyor. Bunun yanında Çay-Kur’da çalışan işçi ve memurların sayısının ise 14.826 olduğu belirtiliyor. (İşçi Personel Sayısı 13.524 / Memur Personel Sayısı ise 1.302) Dolayısıyla bölgedeki diğer sektörlerinde bu alanla birebir ilişkide olması, (nakliyecilik, tarım aletleri satışı vb. gibi) neredeyse 2 milyon insanın geçimini çay üretiminden ve yetiştiriciliğinden sağladığı gerçeğini ortaya koyuyor.

ÇAYKUR KAMUCU DEVLET POLİTİKALARININ ÖRNEĞİDİR

Doğu Karadeniz’de yaşanan yoğun göç ve işsizliğe çare aranırken gündeme alınan çay üretimi, ülkemizde ilk denemelerin sonuç vermesinin ardından yaygınlaşmaya başladı ve çıkarılan kanunlarla güvence altına alındı. 1940 yılında çıkarılan Çay Kanunu ile Türkiye’de çaycılık ve çay üretimi güvence altına alınmış ve çay bahçesi kuracaklara ruhsatname alma zorunluluğu dahi getirilmişti. Bu yasal gelişmenin ardından çay tarım alanları giderek genişlemiş ve üretim miktarı hızla yükselmişti. Bundan sonraki yıllar içerisinde çay kanunu olarak bilinen kanunlar gözden geçirilerek yürürlüğe girmiş ve belirli oranlarda Karadenizli üreticiyi destekleyen bir rol oynamıştı. 1983 yılında çıkarılan 2929 sayılı kanuna dayanılarak Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (Çay-Kur) adında tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve sermayesi ile sınırlı bir Kamu İktisadi Kuruluşu kurulması karar altına alındı. Çay-Kur’un kuruluşuna kadar ise bu görev farklı devlet kurumlarınca, farklı yetkilerle yürütülmekteydi. Buna göre Türkiye’de çay tarımı ve sanayi faaliyetleri 1938-1948 yılları arasında Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumunca, 1949-1973 yılları arasında ise Tekel Genel Müdürlüğü ve Tarım Bakanlığı işbirliği ile yürütülmüştü. Çay tarımı ve sanayisinin ekonomik ve sosyal yönden daha etkin hale getirilmesi amacıyla ise 1971 yılında 1497 sayılı Çay Kurumu Kanunu çıkarılmış, bu kanunla çay ile ilgili tüm faaliyetler, bir İktisadi Devlet Kuruluşu olarak kurulan Çay Kurumuna devredilmişti.

İlk kurulduğu dönemlerde Çay-Kur’un misyonu Türkiye’nin Tarım Politikasına uygun olarak çay ziraatını geliştirmek, çay kalitesini ıslah etmek, işlenmesini teknik esaslara göre yürütmek, iç ve dış pazar isteklerini karşılamak üzere, verimlilik esasına dayalı işletme politikasıyla sermaye birikimine yardım ederek yatırım kaynağı yaratmak olarak belirlenmişti.

Esas alınan bu politikalar sonucunda Çay-Kur’un kurulmasıyla birlikte ülkedeki Çay Sektörü oldukça iyi bir ivme kazandı. Üreticinin temel ihtiyaçlarının karşılanması ve ulusal ekonomik işleyişin temeli olan KİT’lerin destekleyici politikaları ile birlikte 1985 yılına kadar, çay fabrikası sayısı 32’den 45’e, kuru çay üretimi ise 42 bin tondan 132 bin tona çıkmıştı. Üretimde bu işleyiş aynı zamanda Karadeniz bölgesi ekonomisinin canlandırılmasıyla birlikte Türkiye’nin çay ihtiyacını karşılaması anlamında oldukça başarılı da olmuştu.

Kamucu devlet politikası olarak kamu işletmelerinin genel bakışını yansıtan bu misyon ise 1980 24 Ocak kararlarının yarattığı yıkım sayesinde Çay-Kur’u da hedef tahtasına oturtacak ve niteliğini tekelci sermayeyi finanse etmek anlamında değişecekti. 1984’e kadar kanunlarla güvence altında olan çay tarımında, 84’te çıkarılan yasayla, Çay-Kur’un tekel olma niteliğine son verilerek serbest piyasa döneminin başlaması sağlandı. 04.12.1984 tarih ve 3092 sayılı Çay Kanunu ile çay tarımı, üretimi, işletmesi ve satışı özel sektöre açıldı. Bu dönemde 300’den fazla yeni tesis kuruldu ancak bunların yaklaşık %40’ı ilk 10 yıl içerisinde kapanmış ve sektörde beklenen “gelişme” sağlanamamıştı. Bu bağlamda aradan geçen 25 yıllık süreye rağmen Çay-Kur’un önemi azalmamış, tam tersine artmış, sektörde çay üreticisinin güvencesi olma algılaması giderek daha da kuvvetlenmiştir. Bölge’de halen üreticinin ve halkın özel şirketlere büyük ölçüde güvensizlik duyması da bu tespiti doğruluyor. Bugün itibariyle ÇAYKUR, biri organik çay olmak üzere 47 yaş çay işleme fabrikası, 1 paketleme fabrikası, 2 pazarlama ve üretim bölge müdürlüğü, 7 bölge müdürlüğü, bir Anatamir fabrikası ve bir araştırma enstitüsü ile faaliyetini hala sürdürmektedir.

ÖZELLEŞTİRMEYLE GELECEK YIKIM

Çay-Kur’un özelleştirilmesiyle birlikte kuru çay pazarının özel sektöre ve emperyalist tekellerin eline geçmesinin hedeflendiği artık açıkça biliniyor. Kaldı ki bu güne kadar Karadenizli üretici için adeta can damarı haline gelen bir sektörün emperyalist tekellerin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi bölge halkının bir yıkımla karşı karşıya kalacağının işareti. Özelleştirme ile birlikte onca çalışanın işsiz kalacak olması bölge halkı açısından işsizliğin varacağı boyutları da yükseltecek bir rol oynayacaktır. Aynı zamanda çay piyasasının kamusal ihtiyaçlar bağlamında hazırlanması değil özel şirketlerin ihtiyaçlarına göre belirlenmesi ise alınacak çay miktarından ödenecek bedele kadar tekelci sermayenin ihtiyaçlarına göre belirlenecektir. Dolayısıyla yıkımın asıl yükünü üretici çiftçi yüklenecektir.

Çay-Kur’un, 1940’larda oluşturulan misyonu, bölgede çay ziraatını geliştirmekti. Bu nedenle bir kamu kuruluşu olan Çay-Kur Çay tarımından başka geliri olmayan bölge halkı için ayrı bir önem taşıyor. Ayrıca, özellikle çay bahçelerindeki yaşlanma ve iklim nedenleriyle maalesef Türk çayı dünya kriterlerine göre çok kaliteli de değil. Yani ürettiğimiz çayı büyük oranda biz üretiyor ve biz içiyoruz. Bu nedenle pazardan Çay-Kur’un çekilmesi, çay üreticisini gerçekten de zor durumda bırakacaktır.

Saydığımız birçok sorun nedeniyle Çay-Kur’u ilk elde özelleştirmeye gitmek egemenler için riskli görülüyor. Bu anlamda uzun vadede farklı politikalarla özelleştirmenin önünü açma fikri daha ağır basıyor. Hatta bilinen en klasik uygulamalardan biri olan “bilerek zarar ettirme”, “üreticiyi zarara sokma”, “ödemelerin yapılmaması ve bunun elde olmayan nedenlerle gerçekleştiği” gibi girişimlerle çiftçilerin Çay-Kur’un özelleştirilmesi konusundaki düşünceleri maniple edilmeye çalışılıyor. Örneğin bugün Rizeli çay üreticilerinin Çay parası, işçilik ve diğer alacakları Çay-Kur ve özel sektörce ödenmemekte ve ödenememektedir. Bankalarda işçi, memur ve çay parası ödemelerindeki kredi kartlarının promosyon ödemeleri – işlem ve kart paraları ile üreticilerin soyulmasını sağlamak vb. gibi uygulanan yöntemlerde cabası. Böylelikle özelleştirme konusunda verilecek olan tepkilerinde önüne set çekilmeye çalışılıyor.

ÇAY-KUR YÖNETİMİ, ULUSAL ÇAY KONSEYİ VE RİZE TİCARET BORSASI ÖZELLEŞTİRMENİN YOLUNU AÇIYOR

Bugünlerde çay üreticisini yakından ilgilendiren ama ne çay üreticisi derneklerin ne Sendikaların nede ziraat odalarının fikir dahi belirtmediği bir dönemden geçiyoruz. Bu dönem yeni çay politikalarının belirleneceği ve meclisten çay üretimi ve Çay-Kur ile ilgili yeni yasaların çıkacağı bir dönem. Özelleştirme konusunda farklı argümanlarla harekete geçen AKP hükümeti yeni yasa tasarıları adı altında çayda yıkım projelerini geliştirmeye çalışıyor. Bunun için yeni tasarıların hazırlanmasından tutalım da işadamları derneklerinin (MUSİAD)girişimleri ve sivil toplum örgütlerinin de propagandası ile Çay-Kur’un örgütlü bir şekilde tasfiyesi hedefleniyor.

Göstermelik olarak soruna ilişkin halkla birlikte çözüm arama gayreti içine düşen AKP hükümeti, meclise çay üretimi konusunda yeni yasa tasarılarının hazırlanması konusunda görev verdi. Bu konuya ilişkin ilk çalışmalar ise Çay-Kur, Ulusal Çay Konseyi ve Rize Ticaret Borsası’ndan geldi.

Yakın zamanda Çay-Kur ve Ulusal Çay Konseyi tarafından hazırlanan Çay Kanunu taslağı adı altında iki taslak hazırlandı. Bu taslakların ise Meclis’te olduğu önümüzdeki aylarda yasalaştırılması düşünülüyor. Her iki taslakta da çay üreticilerini çok yakından ilgilendiren ve adeta geleceklerini ipotek altına alan fikirler hakim. Özellikle Çaykur’un hazırladığı taslakta adeta kendini tasfiye edecek türden önermelerin bulunması ise çok şaşırtıcı.

Çay-Kur’un hazırlamış olduğu taslakta Çay Piyasası Denetleme ve Düzenleme Kurulu kurularak var olan sorunların bu kurul ile ortadan kaldırılacağı öngörülüyor. Kurulun asıl amacının ise sistemdeki aksaklıkları gidermesi ve yeterince denetlenemeyen sektöre çeki düzen verilmesi öngörülüyor. İlk anda kulağa hoş gelen bu kurul ve faaliyet alanının kimleri ve neyi kapsayacağı gerçeği sorulduğundaysa tamamen emekçiyi dışlayıcı bir rol oynayacağı gerçeği su yüzüne çıkıyor.

Örneğin bileşimde yer alacak kurum ve kuruluşların niteliği gerçek niyeti açıkça ortaya koyuyor. Çay-Kur’un önerisine göre kurul üyeliklerinde yer alacak kurumlar şöyle belirlenmiş. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Çay-Kur, Rize Çay Borsası, YÖK temsilciliklerinden oluşacak bir bileşen. Bu bileşene göre hükümet yetkilileri ile özel sektörün hakim olacağı bir bileşen ortaya çıkıyor. Çay üreticisinin, meslek odaların ve sendikaların yer almadığı bir bileşende alınacak kararların ise neyle sonuçlanacağı bizce merak konusu dahi değil.

Taslakta yer alan ve Kulağa hoş gelen bir diğer öneri ise üreticilerin zararlarını karşılayacak bir sigorta fonunun örgütlenmesi. Taslakta şu ifadelere yer veriliyor. “…imalatçıların üreticilerden aldığı yaş çay bedellerinin sanayici tarafından ödenmemesi durumunda üreticinin alacağını garanti altına alacak bir sigorta fonu oluşturulsun. Bu fonun kaynağı da yalnızca çiftçilerin sattığı yaş çay yaprağının parasından yüzde 1-1,5 oranında kesinti yapılarak karşılansın ve bu fona aktarılsın.”

Taslağın gerçek amacı aslında bu ifadeyle egemenlerden yana bir politikanın nasıl sinsice yürütüldüğünün örneklerini gösteriyor. Yıllarca üreticiye kota koyan, alacakları ödenmeyen, çayın niteliğini beğenmeyerek düşük fiyatlarla ödemelerde bulunan, birçok uygulama ile birlikte üreticiyi özel sektöre mahkûm eden ve adeta zararını dahi karşılayamayan politikalar uygulandı. Her mahsulde zarar eden üreticiler oldu. Bugün ise yeni bir şeymiş gibi üreticiyi koruma adı altında sunulan önerinin hangi zararı nasıl karşılayacağı sorusu önem taşıyor.

Bilindiği gibi egemenler üreticinin zararlarını her zaman yine üreticiden karşılama eğilimindedir. Bugüne kadar bu anlamda uygulanmış her yasa bunu işaret eder. Zaten egemen politikalar nedeniyle her yıl zarara uğrayan üreticilerin yine bu zararlarının karşılanması için sigorta fonlarına kendi ceplerinden kaynak aktarması tüm yükü emekçilerin üzerine yıkan bir yaklaşımdır. Aksine bu karar çiftçinin alacağını garanti altına almak değil, batık tüccar ve özel sermayeyi üreticilerin kaynakları ile finanse etmek ve kurtarmak anlamına gelmektedir.

Bir diğer taslak da Ulusal Çay Konseyi ve Rize Ticaret Borsası tarafından hazırlandı. Bilindiği gibi Ulusal Çay Konseyi Çay-Kur’u özelleştirmenin gerçekleşebilmesinin ilk adımı olarak AKP Rize milletvekili ve aynı zamanda özel çay işletmecisi Ali Bayramoğlu’nun girişimleri ile kuruldu. Ulusal Çay Konseyi’nin sunmuş olduğu yasa taslağında ise egemen önermeler açıktan açığa yer alarak üreticiyi özel sermayeye mahkum edecek önermelerle dolu. Konsey’in taslağında

ise Çay-Kur dahil tüm kuru çayın Borsa’da satılması öngörülüyor. Bu durum diğer bir ifade ile bir kamu kuruluşu olan Çay-Kur’un Çay İhtisas Borsası’na girmeye zorlanması ve serbest piyasa ekonomisi içinde yer almasını gerektiren bir görüş. Böylelikle piyasada yer alacak olan Çay-Kur’un borsada yer alması borsa’dan da zorunlu olarak çay alması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çay-Kur’a özel şirketleri rahatlatacak bir alım şirketi rolü de sunulmaya çalışılıyor. Buna göre Çay-Kur maliyeti dışında çay almak zorunda kalacak. Dolayısıyla çay ücretlerinin şişmesi, özel sermayenin çıkarına olmak ile birlikte, tüketimde özel şirketlerin tercih edilmesini de beraberinde getirecek bir rol oynayacak.

Ayrıca Türkiye’de çay sektörünün tümüyle zorunlu olarak Borsa’ya dâhil edilmesi kısa sürede Dünya Çay Borsaları ile fiyat entegrasyonunun sağlanmasına yol açabilecek ve bu durum üreticilerin gelir düzeyini olumsuz etkileyebileceğinden Türkiye’de çaycılığın geleceğini tehlikeye atabilecektir. Türkiye bugün dünyanın en yüksek gümrük vergisini çay da uyguluyor. Dünya borsalarıyla bir entegrasyona gitmek bu verginin de ortadan kalkacağı bir durumu beraberinde getirecektir.

Soruyoruz?

ÇAYKUR’un ürettiği kuru çayın maliyetleri borsada oluşan fiyatlardan yüksek olması halinde aradaki fark hangi kaynaktan karşılanacaktır?

Bu maliyet çay üreticilerinden mi karşılanacaktır? Ya da bu maliyeti karşılayamayan Çay-Kur’un hızla özelleştirilmesi mi gündeme gelecektir?

Tüm bu uygulamalar ise sonunda üreticiye ve Çay-Kur’da çalışan işçilere fatura edilecek ve zarar nedeniyle özelleştirmenin zorunlu hale geleceği bir zemini de hazırlamış olacak.

Konseyin hazırladığı yasa taslağının kuru çay satışı başlıklı maddeleri ise üreticiye yapılan ödemeler konusuna ayrılmış. Örneğin taslağın 11. maddesinin 7. fıkrasında “yaş çay bedeli, kuru çay bedelinin üreticiye ödenmesini takip eden en geç 15 gün içerisinde üretici tarafından müstahsillerine satın alındığı yaş çay oranlarınca ödenir”. diyor. Yaş çay kotası başlıklı 12. maddenin 5. fıkrasında ise Kuru çay işleyenlere verilen yıllık kota miktarının on ikide biri oranının her üretici o ay içinde borsada satışa arz edebilir …” hükümleri yer alıyor. Buna göre ürün işlenmeden ve kuru çaya dönüşmeden ve satışı sağlanmadan üreticiye ödeme yapılmayacak ve üretici teslim ettiği çayı ancak 12 ay taksitle alabilecek gerçeği ortaya çıkıyor.

Hazırlanılan taslakta dikkat çekici diğer bir konu ise Çay-Kur’un üreticiden ürün alıp almayacağı, ne kadar alacağı konusunda ki belirsizlik. Alıcıların üreticilerden ürün alması esnasında bir sözleşme yapılması zorunluluk olarak vurgulansa da sözleşmedeki alıcılar lehine taraflılık üreticiler anlamında bir şey ifade etmiyor. Buna göre üretici sendikalarının yada kooperatiflerin söz sahibi olmadıkları bir sözleşme üreticilere dayatılmış olunuyor.

Hazırlanan her iki taslakta da Çay-Kur’da çalışan işçi ve memurlara ilişkin bir önermede bulunmamış. Tamamen özelleştirme yada kısmi özelleştirme durumlarında Çay-Kur personelinin ne gibi durumlarla karşılaşacağına ve buna göre nasıl tedbirler alınması gerektiğine dair ise tek bir önerme yok.

Hazırlanan taslağın amaç kısmı Çay-Kur’u devre dışı bırakan bir düşünceyi yansıtıyor. Taslağın 1. maddesinde şu düşünceye yer veriliyor. “Bu Kanun, çay tarım alanlarının tespitini, yaş çay müstahsillerinin ve çay üreticilerinin hak ve yükümlülüklerini, kuru çayın ürün ihtisas borsası kanalıyla satışını, destekleme şartlarının belirlenmesini, çay piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi ile Çay Piyasası Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun kuruluş ve görevlerini ihtiva eder.” (Madde-1) Bu maddeye göre bütün çay alım, satım, kota uygulaması, ödemeler vb. gibi tüm hükümlerin üreticinin ihtiyacına göre değil tamamıyla serbest piyasa anlayışıyla borsa tarafından hazırlanması ve takip edilmesi öngörülüyor. Ayrıca bu işlemleri yapacak kişilerin tanımlamasında ise Borsa spekületörleri olarak tanımlanan Broker’ların görevlendirilmesi düşünülüyor. Brokerlar kuru çayın akredite (resmi, yetki verilmiş kuruluşlar) alıcılara borsa kanalıyla satış yapacak yetkililer olarak görevlendirilmiş. Peki, bir Anonim şirket olmayan Çay-Kur mevcut statüyle nasıl olacak da bu borsada aktif olarak yer alacaktır? Böyle bir işleyiş için ise Rize Ticaret Borsası Çay-Kur’un bu kamucu niteliğinin değişmesini dayatmayı düşünmektedir. Bu ise düpedüz Çay-Kur’un özelleştirilmesini beraberinde getiren bir durum yaratacaktır.

Madde 5’in (i) fıkrasında ise Dünya çay piyasaları adı altında emperyalist çay tekellerinin çıkarını korunacağına dair taahütlerin bulunması ise gerçek niyeti ortaya koyuyor. İfadede şöyle deniyor; Dünya Çay piyasalarını dikkate alarak özelikle Borsa ve diğer kurumlarla işbirliği içerisinde çalışarak kuru çay veya çay bitkisinden elde edilebilecek uç ürünlerin pazara sunulmasını denetlemek ve gerekli düzenlemeleri yapmak. Peki kim için ve hangi ihtiyaç için böyle bir şey öngörülüyor. Taslağın tamamıyla emperyalist çıkarlar için hazırlanan bir taslak olduğu ortada. Kamusal ihtiyaçlar anlamında üreticinin de ihtiyacını karşılaması için kurulan bir kamu kuruluşunun emperyalist tekellerin çıkarı doğrultusunda hareket edecek bir karar alma mekanizmasında yer alması düşünülemez.

YASA TASLAĞINDA ÜRETİCİYE SÖZLEŞMELİ ÇİFTÇİLİK DAYATILIYOR

Taslakta yer alan bir diğer ifade ise üstü örtülü bir şekilde sözleşmeli çiftçiliğin üreticilere dayatılmasıdır. Buna göre tasarıda müstahsil ve üretici olarak ayrım yapılmış. Ve sözleşme maddesi Yaş çayı toplayan müstahsil (Üretici çiftçi) üretici olarak tanımlanan kuru çay işleyen fabrikalara bağımlı hale gelecek şekilde hazırlanmış. Kanun tasarısının 15. maddesinin 9. bendinde müstahsil sözleşmesi olarak yer alan ifade bunun kanıtıdır. Bu sözleşmeye göre yaş çay üreten çiftçiler ile kuru çay işleyen fabrikalar arasında 1 yıllık sözleşmeler imzalanacaktır. Bu sözleşmelere göre müstahsilden alınacak çay miktarı da kuru çay işleyen fabrikalar lehinde düzenlenmiştir. Çünkü oluşturulacak kurulda yer alan kota uygulamasına yönelik ifade de yaş çay ve kuru çay işleme miktarı yine kurul tarafından sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda belirlenecektir. Buna göre tamamıyla üreticiler sözleşmeli olarak çalışacaklar farklı gerekçelerle sözleşmesi yapılmayan üreticiler ise o yıl içerisinde üretim gerçekleştiremeyeceklerdir.

Taslakta ayrıca yeni pazarlar adı altında kaleme alınan bir madde bulunuyor. Taslağın 8. Bölümünde yer alan 17 maddenin 4. fıkrasında şu ifadelere yer veriliyor. “Uluslararası pazarlarda yeni markalar oluşturmak, imaj yenilemek gayeleriyle, farklı ülke ürünleriyle asgari yüzde 50 oranında Türk çayı ile harman yapmak suretiyle ve sadece serbest bölgelerde paketleme ve satış yapılacak ürünler ve tesisler için ne tip bir ruhsatlandırma yapılacağı, hangi tür teşviklerin kullanılacağı ve bu teşviklerin hangi kaynaklardan temin edileceği, Kurul tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.”

Bu madde ile birlikte üretilen yerli çay ile Emperyalist tekellerin pazarları haline gelmiş Sri Lanka, Endonezya, Vietnam vb. çay üreticisi ülkelerin çaylarının harmanlanarak yurtdışı ve yurtiçi pazara sunulması hedeflenmektedir. Böylelikle Türkiye pazarı yabancı tekellerin için cazip duruma getirilecek ve Pazar büyük oranda yurtdışı ürünlerle beslenir hale gelecektir.

Görülüyor ki hazırlanan tüm taslaklarda Türkiye’de çay üretimi ve tüketimi emperyalist tekellerin ihtiyaçlarına göre hazırlanmış. Yasaların diğer maddelerinde de yer alan ifadeler bu düşünceyi kuvvetlendiriyor. Doğu Karadeniz bölgesinde 2 milyon toplam nüfusa tekabül eden 204 bin üreticiye, 15 bin çalışana, 5 bin nakliyeciye vb. doğrudan ödemeler yapan, bölge esnafına ve tüccarına dolaylı katkısı olan, sektördeki %60’lık payı ile bölge ekonomisini ayakta tutan

Çay-Kur’u ve sektörün tamamını %100 oranında borsaya tabi tutan mevcut tasarının uygulamaya konulması açıkça Çay-Kur’un tasfiyesi anlamına gelmektedir.

Peki üreticiler ve örgütlülükleri bu duruma ne diyor?

Bilindiği gibi Örgütsüzlük tepkileri minimize etmede en önemli araçtır. Bu nedenle bölgede 1980 faşist cuntası ile yapılanlar büyük oranda devrimcilerin ve üretici örgütlülüklerinin ortadan kaldırılmasını amaçladı. Bugün yaşanılan tepkisizliğin ana omurgasını ise yaşanılan bu örgütsüzlük hali oluşturmaktadır. Özellikle çay üreticilerinin karşı karşıya kaldıkları tüm gelişmelere karşın örgütlü bir tepki verilemiyor. Tek Gıda İş sendikasının yaşanılan tüm sorunlara ilişkin yapmış olduğu eylemlilik yasak savmanın ötesine geçmeyen basın açıklamalarının dışına çıkamıyor. Ziraat Odalarının durumu ise malum. Kurulan Çay Platformu ise bölgedeki üreticiler tarafından dahi bilinmiyor. Üretici kooperatifleri ise büyük oranda kitlesel bir tepki örgütleyecek durumda gözükmüyor. Dolayısıyla süreç muhalif güçlerin edilgen kaldıkları bir zeminde şekilleniyor. Bu şekillenme ise yaşanılan küresel krizin de etkileri ile birlikte emekçilerin yeni yıkımlarla karşı karşıya kalmalarına yol açıyor.

Ancak Karadeniz üreticisi tepkisiz değil. Örneğin geçtiğimiz yaz aylarında Dev-Genç’in yapmış olduğu çalışmalarda halkın gelişmelere ilişkin tepkisinin oldukça yüksek olduğu belirtiliyor. Bu ise hedefli ve doğru bir mücadele hattıyla ele alınan bir çalışmanın kısa sürede başarıya ulaşacağının göstergesi. Yeter ki bölge halkını kapsayan doğru bir mücadele hattı oluşturulabilsin. Dün yaşanılan başarılar gerçekte bugün de nelerin başarılabileceğine dair önümüze zengin örnekler sunuyor. Çünkü Karadenizli emekçiler dünü hala unutmamış durumda! Bu ise Yeni Tekel direnişlerine zemin hazırlayacak en önemli etken.

ÇAY’DA SÖMÜRÜYE SON!

Yararlanılan Kaynaklar

*Çay-Kur Aralık 2009 Genel değerlendirmesi.

*Rize Ticaret Borsası Çay Kanun Taslağı

*Ulusal Çay Konseyi Çay Kanun Taslağı

*Çayda Şirketler Egemen Kılınıyor / Abdullah Aysu / Bianet

Sayı 30 (Haziran – Ağustos 2010)