Cumhuriyet Nedir? Ne Değildir?

Son zamanlarda tartışılan hemen her konuda olduğu gibi cumhuriyet tartışmalarında da, konunun özgün bağlamı kadar, yöntem sorununun da ele alınması bir ihtiyaç haline gelmiştir. Her olgunun, gündeme geldiği tarihsel bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerektiği bilindiği halde, “Monarşiden cumhuriyete geçilmiş olması, hilafetin kaldırılması, yurttaşlığın hukuki zemininin oluşturulması, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi vs. solun göz ardı edebileceği ve bizi ilgilendirmez diyebileceği olgular mıdır?” diyebilmek, âlemi saf kendini akıllı sanmak değilse, en azından yöntemle alay etmektir.

Yanlış sorulara doğru cevap verilmezmiş. Biz de bu gerçeklikten hareketle, söz konusu sorulara yanıt vermek yerine, konuyu “ne olup olmadığı” bağlamında bütünlük içinde inceleyeceğiz.

Sınıflı toplum tarihinde, egemenin ölçüsüz biçimdeki sömürüsüne, baskı altına alma ve yönetme imkanlarına şu veya bu oranda sınır getiren, hemen her adımın anlamı ve önemi vardır. Ancak seçim, parlamento, anayasa, vb olgular bir süre sonra yine egemen sınıflar tarafından düzenlerinin meşruiyeti, devamlılığı, vb amaçlarla istismar edilebilir hale geldiği için, içinin nasıl doldurulduğuna, kim için ne için kullanıldığına bakılarak değerlendirme yapmak, yöntemsel bir zorunluluk olmuştur. Bu, barış tartışmaları için de devlet olgusu, savaş kavramı, vb için de geçerlidir. “

Parti”nin tarihsel olarak burjuva bir kavram olması, ancak süreç içerisinde ezilenler tarafından da kullanılır hale gelmesi gibi, Cumhuriyet olgusunun da ilerici veya gerici işlevleri, kullanım alanları olmuştur. Bugün devrimciler, “Magna Carta”nın bile tarihteki önemine/rolüne atıf yapabiliyorsa, genel anlamda Cumhuriyet’in, özelde de 1923’ün içerdiği ileri/olumlu yanları da görebilmek/ıskalamamak için gerekli birikime, bakış açısına sahip demektir. “Kurtuluş savaşı yaşanmamıştır” veya “yaşanmış yaşanmasına ama bu savaş iddia edildiği gibi emperyalizme karşı verilmemiştir” diyenler olduğunu biliyoruz. Ancak bu da tartışmanın “Hilafetin kaldırılmasına karşı mısın?” noktasına çekilerek yapılmasını gerektiren bir durum değildir.

Söz konusu olan Marksizm’se, bunun yaşayan bir külliyat olduğunu, gerektiğinde cumhuriyete övgü yapıldığını, ama gerektiğinde de “Birkaç yılda bir, egemen sınıfın hangi temsilcisinin halkı parlamentoda temsil edeceğine ve ezeceğine karar vermek -sadece parlamentermeşruti monarşilerde değil, aksine en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur.” (Lenin, Devlet ve Devrim) dendiğini bilmek gerekiyor.

Cumhuriyet kavramı, her ne kadar feodalizmden kapitalizme geçiş süreciyle (monarşinin yıkılmasıyla) ilişkilendirilse de, eski Yunan ve Roma’ya kadar uzanan bir geçmişi, bir kullanım alanı vardır. Örneğin Roma’da Milad’tan yaklaşık yarım asır önce, aristokratların yönetimi olarak cumhuriyete, krala karşı verilen mücadelenin ifadesi olduğu için pozitif anlamlar atfedilir. Kent devletlerinde, egemenlerin yönetimi kendi aralarında da olsa, daha geniş kesimle paylaşmak üzere seçim yapması, senato oluşturması, söz konusu rejimlerin cumhuriyetle anılmalarını beraberinde getirmiştir. Ancak bugünkü tanıma yakın, modern anlamdaki içeriğiyle cumhuriyet, burjuvazinin feodal sistem içerisinde ekonomik yapıdaki gelişimini siyasal üst yapıya taşımak ve geniş halk yığınlarını kendi etrafında toplamak (yedeklemek) üzere geliştirdiği devlet biçimidir.

Burjuvazi; topraksız köylüler, serflik koşullarında üretim yapan kesimler ve kentlere göç etmiş olanlar dahil, feodal sisteme tepki biriktirmiş hemen herkesi yedeklemek üzere, monarşinin karşısına cumhuriyetle dikilmiştir. 1789 Fransız Devrimi, bunun en somut pratiklerinden biridir.

Daha geri olanı aşmak, tasfiye etmek üzere harekete geçen burjuvazi, ilkin tarihin çarkını değişimden yana çevirmiş, ilerici rol oynamıştır. Aslında seçimlerin hiçbiri, halkın bütününün özgür iradesinin sandığa ve yönetime yansıması biçiminde olmamış, cinsiyetten yaşa ve toplumsal konuma kadar her dönem çeşitli sınırlamalar olmuştur. Burjuvazi, yönetimi paylaşmak yerine paylaşıyormuş gibi yapmıştır. Buna rağmen, monarşiyle kıyaslandığında, çalışma süreleri ve koşulları, sosyal haklar, yerel yönetimler, vb açısından cumhuriyetin daha ileri bir rolü, işlevi olmuştur. Ancak en ileri döneminde dahi olsa, burjuva cumhuriyetlerde “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ifadesi hiçbir zaman gerçek olmamış; cumhuriyet, burjuva diktatörlük biçimlerinden biri (egemen sınıfların elinde bir araç) olmaktan öteye gitmemiş, genellikle sınıf egemenliğini gizlemeye hizmet etmiştir.

Burjuva cumhuriyetlerinin en demokratik olanlarında dahi, halka bahşedilmiş hak yoktur. Ancak mücadele ile alan açmak, hakların sınırlarını genişletmek mümkündür. Bu bağlamda, temsili kurumlar aracılığıyla da olsa, geniş halk kesimlerinin mücadelesini kazanıma çevirme ve güvenceye alma koşulunun olması, bir avantaj olarak görülebilir ve cumhuriyete ancak bu yönüyle sahip çıkılabilir. Yoksa seçim sonucu en gerici parlamentoların oluşması da mümkündür.

Sonuçta bir amaç değil bir araç olan cumhuriyet, içinde bulunulan tarihsel anda içinin nasıl doldurulduğuna ve işlevinin ne olduğuna bağlı olarak değerlendirilmelidir. Burjuva cumhuriyetlerin kuruluşundan neredeyse 200 yıl sonra bugün artık burjuvazinin egemenliğini sürdürme biçimi önemli oranda değişmiş, ekonomik üretim tarzı, üretici güçlerin gelişim düzeyine bağlı olarak farklılaşmıştır. Uluslararsılaşan sermayenin etkisiyle ulus devletin niteliğinde önemli değişimler yaşanmış, emperyalizmin adeta antrenman sahası haline gelen yeni sömürgelerde bağımlılık ilişkisi, doğrudan biçimler kazanmıştır. Söz konusu ülkelerde, seçimle oluşan parlamentoların ve temsili demokrasilerin gerçekte neyi temsil ettiği tartışılır hale gelmiştir.

Üçüncü bunalım dönemiyle ifade edilen nitelikler bugün yeni sömürge ülkelerde güncellenmekte, ülkelerin tepeden tırnağa emperyalizmin ihtiyaçları temelinde yeniden inşası ve sömürünün derinleştirilmesi için ne gerekiyorsa yapılmaktadır. Bu bağlamda devletin nispi demokratik nitelikleri daha da sınırlanmakta, gizli ve açık zor kurumları belirleyici hale gelmekte, dolayısıyla cumhuriyet kavramının içeriği boşalmakta, hiçbir anlamı kalmamaktadır. Tepeden tırnağa faşistleşmiş yapılar, cumhuriyet kavramıyla anılmaktadır.

Tam da bu noktada, “1923’teki devlet, bugünkü devlet midir?” sorusunu sorarak, rejimin niteliğinden sınıfsal karaktere kadar aradaki farka dikkat çekmek ve olguyu, gündeme geldiği tarihsel bağlamlar içinde ele almak, konunun daha doğru bir mecrada tartışılmasına yardımcı olacaktır.

Kemalizm’in antiemperyalist tavır alışla anılmasının yanında, sürecin ilk etabında nispeten daha demokratik bir anayasanın oluşması, o sürecin olumlu niteliklerinden biri olarak bilinir. Gerçekte 1921 ile 1924 anayasaları arasında bile, kimi konularda demokratiklik açısından bir gerileme, bir açı söz konusudur.

28 Haziran 1923 seçimleri öncesinde seçim yasasında yapılan değişikliklerle seçmen yaşının 18’e indirilmesi, seçmek ve seçilmek için vergi verme zorunluluğunun kaldırılması olumlu bir adımdır, ancak aynı seçimlere kadınlar, seçme ve seçilme hakkından yoksun olarak girmiştir. Bu bağlamda cumhuriyetin ortaya çıkış koşulları dahil olmak üzere süreç, bütünlük içinde ele alınmalıdır.

Küçük burjuvazinin sol kesiminin antiemperyalist tavır alışı ile anılan eğilim, duruş ve kadroların yerini emperyalizmle bütünleşmiş tekelci bir yapıya bırakması bir anda olmadı. Süreç, tasfiyeyi de içerecek biçimde zamana yayılarak işledi. Hatta diyebiliriz ki 1950’li yıllardaki devlet ile 1985-90’lardaki devlet de aynı değildir. Diğer bir ifadeyle, Cumhuriyet’in ilk yıllarının antiemperyalist tavır alışla anılması, 1923 iradesinin bütünüyle olumlanması olarak görülmemelidir. Özellikle Kürtlere ve genel boyutuyla azınlıklara karşı uygulanan tehcir, tenkil ve asimilasyon, Kemalist kadroların inisiyatifindeki cumhuriyetin akla ilk gelen gerici, tekçi ve tekelleşmeye doğru giden

uygulamalarıdır.

Başlangıçta basit bir organizasyon olarak ortaya çıkan devlet, Türkiye’deki burjuvazinin gelişimine ve emperyalizmle girilen ilişkilerin niteliğine bağlı olarak giderek boyutlanmış; yeni bir sermaye birikimi sürecinin yaşanmasına duyulan ihtiyaçlar doğrultusunda, köylülük alabildiğine yoğun bir sömürüye tabi tutulmuş, hemen tüm kaynakların burjuvaziye aktarılması yönünde bir süreç işletilmiştir.

1950’ler sonrasında emperyalizmle girilen ilişkiler daha da girift bir hal almış, emperyalizm içsel bir olgu haline gelmiş ve burjuvazi gelişerek tekelci nitelik kazanmıştır. Sınıfsal bağlamı itibarıyla faşizm olarak tanımlayabileceğimiz, ancak nispi demokratik öğelerle makyajlanmış yeni rejime, egemenliğin sürdürülemez hale gelmesi sebebiyle, emperyalizmin güdümündeki askerlerle sık sık müdahale etmek zorunda kalınması, cumhuriyet olgusunun tek başına bir anlam ifade etmediğini, içi boş bir kavram olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tam da bu nedenle cumhuriyet, başına getirilen kavramlarla ek özellikler verilerek “demokratik cumhuriyet”, “demokratik halk cumhuriyeti”, vb biçiminde kullanılır olmuştur. Gerçekte içeriği ifade etmesi gereken bu kavramsal değişimin hafife alınması ve başına “sosyalist” vurgusu konularak konunun geçiştirilmesi, olguyu kavramaya dönük bir algı ve geleceği okumaya dönük bir perspektif sorununa işarettir.

Üretici güçlerin gelişim seviyesinden, iletişimdeki gelişmelere ve bunca tecrübeye kadar yaşananlar sonrasında bugün, burjuva sisteme karşı tepeden tırnağa alternatif sosyalist bir sistem geliştirilirken devlet biçiminin cumhuriyet mi olacağı, yoksa üretimin ve yaşamın örgütlenmesi paralelinde doğrudan demokrasiyi ifade eden biçimlerin mi ortaya çıkacağı konusu en azında tartışmalıdır. Bu bağlamda bugün de cumhuriyet kavramının başına sosyalist kelimesini koymak, belki cumhuriyetin anlamını güçlendirmekte ama sosyalizmin anlamını zayıf düşürme olasılığını bağrında taşımaktadır. Bu nedenle, güne özgü olgular tartışılır ve adlandırılırken daha özenli olunmalı, kavram karmaşasına da fetişizmine de düşülmemelidir.

Bu türden (koşulları ve tarihsel bağlamları yok sayan) hatalar, sadece geleceğe dönük tanımlarda değil, geçmişe dönük tanımlarda da yapılabiliyor. “Marks cumhuriyetçiydi” tanımı, bunlardan biridir; değişimi hesaba katmayan ve cumhuriyetin, sınıfsal içeriğinden koparılıp sınıflar üstü (idealleştirilmiş, mutlaklaştırılmış) bir devlet biçimi tarzında anlaşılmasına yol açan bir değerlendirmedir. Hele hele daha ileri gidip “Marx’ın ABD’deki Cumhuriyetçilerin destekçisi olduğunu bilir misiniz? Bush’un partisinin yani…” dendiği zaman, koşulların ıskalanmasından öte bir şey yapılmış, işin içine bilinçli yanıltma girmiş oluyor. Partinin adının aynı, yerin de Amerika olması, Lincoln’la Bush’u yan yana aynı içerikleri atfederek anmayı gerektirmiyor. Günübirlik çıkarlar için tercih edilen kırmızı-beyaz eksenli siyasete meşru görünüm kazandırmak için de olsa koşullar bu denli zorlanmamalı, gerçeklik eğilip bükülmemelidir

Evet Marks, krallığa, işgale, feodalizme, vb karşı olması bağlamında cumhuriyete (ve cumhuriyetçilere) çeşitli biçimlerde olumlu atıflarda bulunmuştur. Amerikan İç Savaşı’nda köleci Güney’e karşı Cumhuriyetçilerin liderliğindeki Kuzey’i desteklemesi de bu kapsamdadır. Bu gerçeklik, aynı Marks’ın, Paris Komünü pratiğinden yaptığı soyutlamalarla burjuva cumhuriyetin çok daha ötesini işaret ettiği gerçekliği ile beraber ele alınmalıdır.

Bugün, bırakalım yerel yönetim ve inisiyatifleri, ulus devletlerin dahi büyük oranda önünün kesildiği, hareket alanlarının kısıtlandığı, demokrasisiyle övünen Avrupa’da hemen her şeyin Brüksel’deki bir bürokrasinin eline teslim edilmiş olduğu bu koşullarda, “serbest oya dayalı cumhuriyet”in kimler için ve ne denli anlamı olabilir? Bugün Yunan halkında ifadesini bulan isyanın nedeni budur. Yıllar öncesinde ilerici niteliklerini yitirmiş olan burjuvazinin, halklara karşı bütünüyle kötülük eksenli olarak küreselleştiği günümüz koşullarında artık cumhuriyetin de içi boşalmıştır. Atina’da yükselen çığlıklara Brüksel sağırdır. Artık o kurumlara anlam atfetmek yerine çözüm, alternatif kurumlarda, yöntem ve araçlarda aranmalıdır. Bugün gelinen aşamada, ayakbağı niteliğindeki tüm faktörlere rağmen Marksizm’in mirası hafife alınmamalı; mücadele içerisinde gelişen, incelen ve daha ileri boyutlar kazanan niteliğiyle, bugünkü sorunlara vereceği yanıtlarda geriye doğru değil, ileriye doğru bakılmalıdır.


Bu yazı ilk olarak Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi’nin Kasım 2014 tarihli 43. sayısında yayımlanmıştır.