Devrimci Ayıklanma

İnsanlarda umutsuzluk, kadercilik, baş eğme ve baş edememe hali var. Bu, kavgaya da sevda ya da yansıyor. Kavgada büyük oynamak, hedefi büyük koymak, engellerin büyüklüğü karşısında yılgınlığa düşmemek, yani ısrarcılık nasıl gerekiyorsa; sevdada da kanaatkarlık değil; yaşam kalitesini yukarıya çekme, hedefi büyütme gayreti olmalıdır.

Özellikle  televizyonun etkisiyle toplumun algılamasında, bir magazinleştirme/parodileştirme gözleniyor. Gerçek ile onun magazinleştirilmiş hali arasındaki açı, aynı zamanda toplumsal yozlaşmanın, yabancılaşmanın  şiddetini ele veriyor. Bu, bir anlamda  etken değil edilgen, üreten değil tüketen, kendisi yapmayan veya verilenle yetinen bir toplum demektir. Ve sonuçta bu durum karşımıza, yaşamın her alanında bir kısır döngü olarak çıkar. Sinema filmleri, gerçeklikten koptuğu oranda ilgi görmeye başlar. Mizahın, “belden     aşağı” ve kişiliği aşağılayan türü daha çok rağbet görür. Gerçekleri yansıtan değil, seçilmiş resimlere uydurulmuş altyazı geçen gazeteler daha fazla tiraj yapar. Ayaküstü tüketilen hızlı yiyecek gibi bilgi edinme ve düşünme süreçleri dahil, yaşamın her kesitinde bir “kısa devre” hali gözlenir. Aşklar, ayaküstü başlar ve “ayaklar yere ermeden”  tükenir.

Toplum içerisinde, bu teslim alıcı, kısırlaştırıcı ve kişilik tüketici dalgaya karşı en korunaklı,  dolayısıyla da en şanslı kesim  devrimcilerdir. Onlar hala;  kaderini eline alabilme, bilgiyi doğru yerden edinme, ticarileşmemiş bir aşk yaşama, bir romanın satır aralarında sörf yapabilme veya bir dava/amaç için mücadele etmenin o müthiş doyuruculuğunu yaşama  avantajlarına sahiptir. Fakat, son yıllarda giderek artan biçimde;       yemyeşil bir bahçeye giren “zararlı”nın o pürüzsüz yeşile leke düşürmeye başlaması gibi devrimci yaşam alanlarında da kısırlaşma boy göstermeye  başladı.

Diyalektik ve tarihsel materyalizmi kendine yöntem edinen, dolayısıyla yaşamının her kesitinde bilimin eşliğinde yürüyen (yürümesi gereken) devrimciler, kimliğin gerekleri karşısında uyguladıkları perhiz, düştükleri hantallık sonrasında dışsal faktörlerin etkisine maruz kalmakta, kendisi olmaktan çıkmakta ve kitaplardaki tanım ile fiili görüntü  arasındaki açı giderek büyümektedir.

Öznellik, yöntemden çalmak, kurallardan kaytarmak, kavgaya da sevdaya da gölge düşürür . Hele ki bu, kavgasını sevdası gibi, sevdasını kavgası gibi yaşayanlar üzerinde çok daha fazla bozucu bir etki yaratır. Devrimciler, sistemin yaşama ve insana yönelik geliştirdiği kelepçeleri olduğu kadar, özgürlük olgusunun öneminin ne denli büyütülebileceğini ve dolayısıyla  bugün ne oranda kısır kaldığını bilebilecek, görebilecek bir yönteme            sahip olmaları sebebiyle, “azıcık aşım ağrısız başım” diyerek  kenara  çekilemez. Muhalif olmakla yetinemez. Olayların nedenlerine  inebildiği için,  sonuçları daha sakin ve olgunca karşılar.

Sanata, estetiğe öncelik verir; ama, bunu hiçbir zaman şaşaa, gösteriş olarak algılamaz. Mücadele ettiği sistemin ideolojik-kültürel kodlarına mesafeli durur, ona öykünme ihtiyacı duymaz. Çünkü bu alanda kendisinin çok daha fazla verimli olma şansı vardır. Dostlarıyla, yoldaşlarıyla  veya halkla kurulan ilişkilerde; rekabet, yarış, didişme durumuna                düşmez; çünkü o alanda üretilen her artının aynı havuza aktığını,  kendisini ve  bastığı toprağı geliştirdiğini bilir.

Devrimciler, karşıtlarının iddialarının aksine, birey olabilmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek, kendi yolunu kendi güç ve imkanlarıyla açabilmek için en elverişli kimliğin özneleridir. Bu bağlamda, bireye ayrıca vurgu yapma ihtiyacı duymaz. Toplumsal olanı öne çıkarır;  bireyciliği  ise yargılar.

Yüzyıllardır biriken, pratik içinde süzülerek nitelik kazanan ve kuşaktan kuşağa taşınan devrimci  normlar, bugün özel bir aşındırmaya,  çözülmeye uğratılmadığı  ilişkilerde gerçek karşılığını bulmakta, bocalama için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Ne var ki, devrimciliğin en sıradan ölçeğinin eğilip-büküldüğü, keyfiyetin öne çıktığı, kuralların öznelliğe göre  by-pass edildiği ilişkilerde sonuç çok farklı olmakta; devrimciliğe dair  pozitif  tanımlar fiili karşılığını bulamamaktadır. Bilinmek durumundadır ki, eğer bir kişi, çevre veya yapı; devrimci geleneğe, norm ve değerlere göre değil,  kendi öznel hesap ve ihtiyaçlarına göre hareket ediyor; devrimin genel kazanımlarını değil, kendi daraltılmış kazanımlarını gözetiyor; bununla motive oluyor; bununla sevinip bununla üzülüyorsa, ortada devrimcilik olarak  adlandırılamayacak bir durum var  demektir.

Kimi ölçüler; koşullara, yer ve zamana göre değişmez. Devrimcilerin sekter olma, kabalaşma, tembel davranma, daralma ve duyarsızlaşma,  bencilleşme hakkı/lüksü yoktur.  Bunlar, gerçekte niteliği ele veren göstergelerdir. Devrimcilere sıradanlaşmak da feodalleşmek de yakışmaz; çok daha ileri, rafine bir duruşun gerekleri mümkünken azla yetinmek, tırmanmayı reddetmek  “devrimci” tanımı ile bağdaşmaz. Bu nedenle bugün, ortaya çıkan norm karmaşasını ve bulanıklığı aşmanın, yani netleşmenin yolunu, bir çeşit devrimci ayıklanmada aramak gerekiyor.

Arayış olarak, yenilenme olarak yansıyan ve genellikle devrimcilere mesafe koymakla sonuçlanan kimi çabalarda gözlenen eksiklik, “derinlik” iddiasına rağmen devrimci süreçleri en kabalaştırılmış biçimiyle algılamaktır. Örneğin Mahirlerin, THKP-C’nin salt silahlı propaganda ile anılması, bugün o  değerleri yaşam içerisinde yeniden  üreterek devamını mümkün kılan devrimci yapılanmaların ise dar ve dogmatik bir kavrayış (bir tekrar) içindeymiş gibi görülmesi; gerçekte söz konusu yapıların  değil,  “gözlemci”nin darlığını ele vermektedir.

Devrimin uzun süreli bir halk savaşından (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) geçerek başarıya ulaşacağını savunan ve bu öngörü paralelinde örgütlenen yapılar, sanki savaşı keyfi olarak uzatma eğilimi taşıyormuş gibi yansıtılabilmekte; halk savaşının belirli bir aşamasında gerekli gördükleri silahlı propaganda ise; üç-beş kişinin sağa sola ateş ederek halkı örgütleme gayreti olarak yorumlanabilmektedir. Gerçekte ise, devrimcileri çok genel çerçevede dahi tanıyan her insan bilmektedir ki, devrimciler bırakalım savaşı uzatmayı, tek bir yumruk dahi atmadan özgürlüğün yolunu açabilmeyi en  çok  isteyebilecek kesimdir. Şiddet meraklısı olmak bir çeşit hastalıktır ve bunu devrimcilere yakışık görmek, ya cehaletin ya da kötü bir niyetin ürünü  olabilir ancak.

Sağa-sola ateş etme meselesine gelince; bunu, egemen güçlerin resmi ve sivil uzantıları, pek çok dönem çeşitli nedenlerle yaptılar. Aynı  şekilde  bunu bir serseri veya sarhoş da yapabilir.

Ama, eylemi,    politikanın devamı olarak gören; politik çizgisini de sınıfsız,  sömürüsüz, şiddetsiz, özgür bir dünya hedefine göre oluşturan  devrimciler, hiçbir zaman,  hiçbir nedenle “sağa-sola ateş etmeyi eylem  olarak seçmezler                . Bunda,  kendileri terörün gerçek müsebbibi olan egemenlerin, devrimcilere yönelik kara propagandalarının etkisi var ise de, bir diğer etken solda durduğunu söylediği halde solu tanımayan ve bolca zarar veren; az düşünüp az üreten kesimlerdir.

Mahir, silahlı propagandayı hiçbir zaman askeri bir kavrayışla ele almaz. “Silahlı propaganda, askeri değil politik  mücadeledir. Ferdi değil, kitlevi mücadele biçimidir

” der. Buna rağmen, birileri silahlı propagandayı “bireysel terör” eylemi gibi yansıtmayı tercih eder. Aynı konuda Mahir, “

Silahlı propaganda, belli bir devrimci stratejiden hareketle, emekçi kitlelere elle tutulur, gözle görülür maddi ve somut  eylemlerden hareketle  soyuta gider.” der. Ama tüm bu vurgular veya bu gelenekte, gerillanın bile askeri değil, politik bir kişilik olarak tanımlanmasındaki nitelik ve hassasiyet; çarpıtma maksatlı kafalara bir  şey  anlatmaz; onlar bildiğini okur.

Bugün silahlı propaganda verilmesi halinde, “devrimci bir stratejiden hareketle” süreç değerlendirilecek, amaç-araç ilişkileri doğru  kurulacak ve bütünlüklü bir çabaya hizmet eden vuruşlar yapılacaktır. Yani 70’li yıllarda bir banka soygunu o günün koşullarında etkili olabiliyor ve silahlı propaganda olarak işlev görebiliyordu diye bugün bu elbette ki tekrar edilmeyecektir. Zaten devrimci eylemin kavranılışına böyle bir kabalık atfetmek hiçbir dönem gerçek devrimcilerin işi olmamıştır.

Silahlı propagandanın “suni denge” ile doğrudan ilintisi olduğu bilinir; hem buna anımsatma yapmak hem de hafızaları tazelemek açısından Devrimci Hareket’ten kısa bir aktarma yapmakta yarar var.

“Suni dengenin kırılması çok karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin herkesi, her sınıfı ve katmanı aynı zamanda ve aynı oranda etkilemesi düşünülemez. Benzer şekilde hangi faktörlerin, eylemlerin suni dengenin  kırılmasında  çok etkili olduğu/olacağı da bugünden belirlenemez. Mesela bu               doğrultuda, Susurluk olayı ölçü alınabilir; yaratıcı bir yaklaşımla yeni                yöntemler geliştirilebilir.   Örneğin, Susurluktaki kamyonun yerine duyulacak bir silah sesi, en büyük propaganda olurdu. Suni  dengenin yarattığı  etkilerin aşılması için halk savaşı süresince mücadele edilmesi zorunludur. (Tersi halde suni denge kırıldığında  karşı devrim saflarında savaşacak kimse  kalmazdı.)

Eğer  mesele, ”suni denge kırıldığında tüm sorunlar  çözülecek,  kırılmadığında ise halk mutlak bir hareketsizlik içinde bulunacak”        biçimindeki kaba kavrayışlar içinde yapay zorlamalara sokulmazsa, anlaşılma güçlüğü çekilmeyecektir. Sonuçta bu, bir yeni sömürge ülke gerçekliğidir ve durağan bir olgu değildir. Bilindiği gibi CHE GUEVARA, Askeri Yazılar’ında ”Bugün Latin Amerika’da, oligarşik diktayla halkın baskısı arasında bir kararsız denge durumu gözlenmektedir” der. (s:163, abç.) Yani ne Mahir Çayan yoldaşımız  ne de biz, bir şeyleri yoktan var etmedik. Varolan bir gerçekliğin adı konmaktadır. Devrimciler önlerini daha rahat görebilmek ve somuta uygun düşecek                politikalar üretebilmek için; yaşadıkları coğrafyaya ait sosyal, siyasal ve iktisadi verilerin taşıdığı ”kendine ait” nitelikleri tanımalı ve değerlendirmelerinde dikkate almalıdır. Aksi takdirde ezberin politikasını yapar duruma düşülecektir”

Bugün, hayatı belirleme ve dolayısıyla düşünce sistematiklerini, algı ve duygu grafiklerini tayin etme şansını belirli oranlarda yakalayabilmiş olan emperyalizm (oligarşi); devrim, muhalefet, sevda tanımını yeniden yaptırma ve bunun insanını (örgütlülüğünü) yaratma şansını belirli oranlarda yakalamıştır. Beyinler gibi kalpler, maddi yaşam gibi   duygular da teslim alınmakta; “böyle düşün, böyle hisset ve geleceğe dair düşler bu sınırlılıkta kalsın” diye yönlendirilebilen bir insan  tipi ortaya çıkmaktadır. Bu, devrimi hayatının her kesitinde yaşayabilen, kavgasını sevdasından ayırmadan yaşam kalitesini büyüten, yerinde saymayı kendine yakıştırmadığı için sürekli bir üst basamağı  zorlayan bir insan tipi (bir kimlik) ile kendini tanımlayan yapıların karşısında; bir direnç noktası, bir gard olarak çıkar, ilerlenen yolda  sürtünmeyi arttırır (dolayısıyla hızı keser).

İçinden geçmekte olduğumuz dönemin özelliği; bir olguyu, bir değeri yaşayarak (göstererek) benimsetmek ve dolayısıyla yaşanıp tadına varılmasını sağlamak biçimindeki öğretme ve öğrenme yoluna yeterince başvurmaya uygun olmamasıdır. Kimi yaşam biçimleri ve duygu ihtimalleri, bir vaat, uzak bir olasılık olarak kalmakta ve dolayısıyla, etkileyicilik gücü zayıflamaktadır. Bu durum dava insanlarını, güzelliğin taşıyıcısı öznelerin sayısını daha az kılmakta; ama, tabii ki özel olma niteliklerini büyütmektedir.

DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 16 (Şubat – Nisan 2005)