Doğru uygulama için doğru yorum gerekiyor

Öncü savaşı ne değildir?

Bu, bildik bir tarzdır; eleştirilecek olgu önce karikatürize edilir sonra da o karikatür “bir güzel” mahkum edilir. Bunun pek çok örneği vardır. Ama bu konuda belki de en fazla karikatürize edilmeye uğramış, yalan-yanlış biçimde tartışılmış tespitlerden biri de öncü savaşıdır. Vaktinde öncü savaşını “üç beş çakaralmazla” tüm sorunların çözülmesi veya silah sesine halkın koşup gelmesi olarak göstermeye çalışanlar da olmuştu.

Meselenin genel anlamda araç, özelde silah tartışması olmadığını belirterek başlayalım. Hatta belki bugün halk savaşının veya onun stratejik bir aşamasına denk bir taktiğin ayrıntılarının konuşulmasının mücadele açısından güncel bir kazanımı da olmayacaktır. Ne var ki durduk yerde ve tamamen temelsiz/spekülatif biçimde “Siyasal ve örgütsel enerji açığının bir öncü savaşla aşılması ve safları halkın doldurması çocuksu bir hayaldir.”(Aydemir Güler) dendiği zaman, ister istemez öncü savaşı da güncel tartışma konuları arasına giriyor.

Halbuki süreç, 40-50 yıl öncesinin tüketilmiş tartışmalarını tekrar etmeyi veya o zemine atfen mesafe oluşturmayı değil, örneğin “suni denge” denince de “kesintisiz devrim” denince de bir şablondan öte günün ihtiyacı bağlamında güncellenmiş tanımlar eşliğinde bir duruşu gerektiriyor.

Aydemir Güler, toplamda Türkiye’nin Marksizmini anlatan ve bugün hâlâ aşılamamış olan Mahir’in Toplu Yazıları’ndan, temel önemde bir saptamayı tartışmıyor, ona niteliği ile alakası olmayan bir anlam atfederek “çocuksu bir hayal” olduğu sonucuna varıyor.

Öncelikle belirtelim ki öncü savaşını bu şekilde savunan kimse yok. Bir tespitin böyle okunması için kişinin çarpıtma için özel bir gayret göstermesi gerekiyor. Birincisi, Mahir’in tanımının buradaki içerikle ilintisi bile yok. İkincisi halk savaşı, öncü savaşı, gerilla savaşı gibi olgular her tarihsel süreçte aynı biçimde hayata geçirilmez. Bu nedenle doğru uygulama için doğru yorum gerekiyor. Örneğin Che’den de Fidel’den de ve hatta Mao veya Lenin’den de (niyetiniz bu olursa) her şeye namlunun ucundan bakan bir insan çıkarabilirsiniz. Ama örneğin evrensel gerilla Che’nin bile gerillayı askeri değil politik kadro olarak nitelediği bilinirse çok şey değişir. Elbette Solcu her baktığı yerde Gezi’yi görmekten vazgeçmelidir.”(agy) Ama her baktığı yere Gezi’nin öğreticiliğini-deneyimini taşımayı da bilmelidir.

Konunun derinliğine girme ihtiyacı duymayan bu yaklaşım, öncü savaşına dair en genel kuralı dahi ıskalıyor. Bilinir ki eğer parti, yani örgütsel yeterlilik ve ideolojik-politik netlik yoksa zaten öncü savaşı verilemez. Dolayısıyla “Siyasal ve örgütsel enerji açığının bir öncü savaşla aşılması” diye bir durum olamaz. Bunun öncü savaşı tespiti ile bir ilgisi yok. Bu, olsa olsa “Öncü savaşı ne değildir”e örnek verilebilir.

Belki yazımıza konu olan örnek, öznel bir nedene de dayanıyor olabilir. Ancak genel anlamda söylersek, ne yazık ki temel teorik tezlere dair bu türden şeklî veya yetersiz yaklaşımlar hiç de az değildir. Marksist klasiklerden uzaklaşma, bu türden tezlerin bırakalım güncellenerek okunmasını, özünün dahi anlaşılmamasını beraberinde getiriyor.

Yaklaşık 17 yıl önce yine bu konu bağlamında yazmış, yukarıdaki örnekte olduğu gibi mekanik algılayışlara, öncü savaşından veya suni dengenin kırılması denen olgudan ne anlaşılması gerektiğine değinmiştik. Ancak aradan geçen yıllara rağmen bu ihtiyacın varlığını koruduğunu gördüğümüz için yazının ilgili bölümünü aşağıda, Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket’in 1. sayısından özetleyerek aktarıyoruz.

Suni Denge, Bir Yeni Sömürge Ülke Olgusudur

“Günümüzde kitlelerin siyasal tavır alışları çok daha karmaşık bir süreç izlemektedir. Özellikle 12 Eylül ile birlikte tüm topluma dayatılan teslimiyetçilik, bugün için siyasal tavır alışta çok daha büyük bir engeldir. Medya aracılığıyla emperyalizmin topluma dayattığı bireyci düşünce toplumu atomize ederek, sistemin karşısında tek tek bireylerin radikal tavır alışlarını olanaksız kılıyor. Emekçilerin en küçük dayanışma ve örgütlenme eğilimleri zorla engellenerek örgütsüzlük dayatılıyor. Var olan örgütlenmeler işlevsizleştiriliyor.

Kitlelerin bilinç ve örgütlenme düzeyi, mücadele geleneği gibi etmenler, radikal tavır alış üzerinde rol oynayan olgulardır. Özellikle Kürt halkında ulusal bilincin gelişimine dayalı olarak suni dengenin yarattığı pasifizm önemli oranda kırılıyor.

Devletin ve faşist güçlerin, toplumdaki farklı inanç gruplarından biriyle bütünleşmesi, diğer inanç gruplarında ‘inanç özgürlüğü’ temelinde radikal tavır alışlara neden olabiliyor. Giderek yoğunlaşan faşist saldırılar, faşist saldırılara ve arkasındaki güçlere karşı siyasal tavrın sertleşmesine neden oluyor. 12 Eylül öncesi ve sonrası süreçte faşist hareketin devlet ile bütünleşmesinin giderek toplumda daha rahatlıkla görülmeye başlanması, devlete olan güveni önemli oranda sarsmış durumda. Bu da toplumun ileri unsurlarında suni dengenin etkisini aşındırıyor. Ancak, genel olarak tek tek tüm toplumsal olayları suni denge ile ilişkileri açısından ele almak doğru değildir. Suni denge, çok daha genel ve doğrudan devleti, emperyalist kapitalist sistemi hedef alan tavır alışlar için geçerlidir.

Suni dengenin kırılması çok karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin herkesi, her sınıfı ve katmanı aynı zamanda ve aynı oranda etkilemesi düşünülemez. Benzer şekilde hangi faktörlerin, eylemlerin suni dengenin kırılmasında çok etkili olduğu/olacağı da bugünden belirlenemez. Mesela bu doğrultuda, Susurluk olayı ölçü alınabilir; yaratıcı bir yaklaşımla yeni yöntemler geliştirilebilir. Örneğin, Susurluk’taki kamyonun yerine duyulacak bir silah sesi, en büyük propaganda olurdu. Suni dengenin yarattığı etkilerin aşılması için halk savaşı süresince mücadele edilmesi zorunludur. (Tersi halde suni denge kırıldığında karşı devrim saflarında savaşacak kimse kalmazdı.)

Eğer mesele, ‘suni denge kırıldığında tüm sorunlar çözülecek, kırılmadığında ise halk mutlak bir hareketsizlik içinde bulunacak’ biçimindeki kaba kavrayışlar içinde yapay zorlamalara sokulmazsa, anlaşılma güçlüğü çekilmeyecektir. Sonuçta bu, bir yeni sömürge ülke gerçekliğidir ve durağan bir olgu değildir. Bilindiği gibi Che Guevara, Askeri Yazılar’ında ‘Bugün Latin Amerika’da, oligarşik diktayla halkın baskısı arasında bir kararsız denge durumu gözlenmektedir’ der. (s:163, abç.) Yani ne Mahir Çayan yoldaşımız ne de biz, bir şeyleri yoktan var etmedik. Var olan bir gerçekliğin adı konmaktadır. Devrimciler önlerini daha rahat görebilmek ve somuta uygun düşecek politikalar üretebilmek için; yaşadıkları coğrafyaya ait sosyal, siyasal ve iktisadi verilerin taşıdığı ‘kendine ait’ nitelikleri tanımalı ve değerlendirmelerinde dikkate almalıdır. Aksi takdirde ezberin politikasını yapar duruma düşülecektir.

Devrimci Yol geleneğinden söz edip, bu türden kavramları (suni denge, öncü savaşı, halk savaşı, vb.) bugün ihtiyaç duyulan siyasal perspektife taşıyamayanlar ve dolayısıyla bir ideolojik-politik hat oluşturamayıp bocalama süreci geçirenler gerçekte, geleneğin dışında farklı ve ‘orijinal şeyler’ söyleme merakına kurban gitmektedir. Örgütsüzlüğün örgütlendiği zeminler, Devrimci Yolculuğun yaşatıldığı değil, tüketildiği zeminlerdir. Artık hayat, hiçbir olguyu salt kavramlarla yaşatma fırsatı vermiyor. Devrimciliğin toplum içinde bir çeşit kimlik edinme anlamında ucuz hesaplara alet edildiği dönem artık kendini ‘devrimcilik bedel ödemeyi göze almaktır’ gerçekliğine bırakıyor. Öz örgütlenmeden bir öcü gibi kaçıp salt cephesel örgütlenmenin ön biçimleri ile (sendika, halkevi vb.) yetinenler, kimi kavramlardan dergi sayfalarında söz etmenin Devrimci Yolculuk için yetmediğini ya öğrenecek; ya da hayat, bunun bedelini daha ağır biçimde ödetecektir. İşte suni denge kavramı, bunlardan sadece biridir.” (Bkz. Devrimci Hareket, s:1, Yeni Sömürgecilik)