Dün-Bugün Diyalektiği ve Geçmişe Dair Analizler

Konumuza verdiğimiz bu başlık, okurlarımıza tanıdık gelecektir. Anımsanacak olursa, Emperyalizme Faşizme Karşı DEVRİMCİ HAREKET ismiyle çıkan dergilerimizin 11 ve 12. sayılarının orta sayfa konusu, aynı başlığı taşıyordu. Türkiye Devrimci Hareketi’nin bugünkü durumunu anlamak açısından, 1980 12 Eylül’ünü önceleyen süreci doğru değerlendirebilmek önemli bir ölçüdür. Ayrıca o günlere tanık olmamış genç kuşaklar için de bu tür çalışmalar önemli ve gereklidir. Subjektif nedenlerle dünü kendi aynalarında kırarak yansıtan ve bugünkü duruşlarına haklılık kazandırmak amacıyla “ resmi tarih” yaratan kesimlerin yanıltıcı bilgilerine karşı da doğru bir tarih yorumunun gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle dönem dönem feneri geçmişe tutma ihtiyacı duyuyoruz/duyacağız. Bu çalışmamızı da soru-yanıt şeklinde hazırladık.

SORU: Aradan 23 yıl geçtikten sonra bugün 12 Eylül 1980’i daha doğru değerlendirebilmenin imkanları çoğalmıştır. Özellikle sol açısından 12 Eylül, neyin ifadesi oldu? Solun taşıdığı hangi eksikleri açığa çıkardı?

YANIT: 1970’li yılların ikinci yarısına damgasını vuran süreçte devrimciler, aktif ve etkili öznelerden biriydi. Kapitalizmin kendi iç şekillenmesinden, ilişkilerinden, yapısal niteliğinden kaynaklanan sorunlara, toplumsal muhalefet dinamiklerinin devrimci öncü ile buluşması gibi bir tehdit de eklenmiş ve o günü karakterize eden sosyal, siyasal, ekonomik sebeplerle Türkiye egemenleri, askeri faşist bir darbe tercihinde bulunmuşlardır.

Sistemi emperyalizmin talepleri doğrultusunda şekillendirmek üzere teşkilatlanan askeri diktatörlük; oldukça güçlü bir potansiyel kazanmış olan sistem karşıtı dalganın önünü kesmeyi, özellikle yön verici konumdaki devrimci yapıları yok etmeyi ve sindirilmiş bir toplum yaratmayı öncelikli hedefleri arasına aldı.

Sorumuza bağlı olarak 12 Eylül müdahalesine sebep olan bileşenler içerisinde özellikle toplumsal muhalefet ile ilintili olanı üzerinde durmak gerekirse; yetmişli yılların ikinci yarısında toplumsal muhalefetin hızla geliştiğini ve sistemi tehdit eder boyutlara ulaştığını söyleyebiliriz. Ancak burada dikkatle üzerinde durulması gereken nokta, potansiyel olarak sistemi tehdit eder boyutlara gelmekle, sistemi tehdit edebilecek bir nitelik kazanmanın aynı şeyler olmadığıdır. İçinde konum sarsılmasını,Sözünü ettiğimiz müdahale/saldırı 12 Eylül ile başlamış, ancak bugüne dek varlığını çeşitli biçimlerde sürdürmüştür. Örneğin bugün meclisten peş peşe geçirilmeye çalışılan yasalar da aynı çerçevede ele alınabilir. Yani emperyalist saldırılar varlığını sürdürüyor.

arayış ve tepkiyi barındıran söz konusu toplumsal kabarış; sistemi tehdit edebilecek bir potansiyeli gerçekten barındırıyordu. Ancak, yaşanan olaylar içerisinde yer alan kişiler dahil, sürecin böyle bir olgunluk düzeyine ulaşmadığını bugün rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani o dönemde çok kısa sürede örgütlenen eylemlere yüzbinlerin katılmış olması, Türkiye çapındaki bazı eylemliliklere milyona yakın katılımların gerçekleşmiş olması, o günkü hareketin boyutları hakkında bir ölçü vermiş olsa da, nitelik yeterliliğinden söz etmek mümkün değildir.

Ülke genelini kapsayan çatışmalar başlangıçta antifaşist temelde basit boyutlarda eylemler olarak yansımış, ancak giderek devletin resmi güçleriyle karşılaşmayı ve onlara karşı mücadeleyi içerecek tarzda boyutlanmış ve daha iradi bir nitelik kazanmıştır. O boyutuyla sistemle çatışma olgusunu içerse de, sistemi tehdit edebilecek ve onun alternatifi bir yapılanma dayatabilecek bir niteliğe hiçbir zaman ulaşmamıştır. Dışarıdan bakanlarca veya kimi sol yapılar tarafından, genellikle öznel nedenlerle, o günkü sol potansiyelin, olduğundan daha güçlü gösterildiği/abartıldığı görülüyor.

Aslında hareketlerin kısa erimli duruşlarına rağmen o gün ayaklanma beklentisi veya sistemi altüst edebilme inancı oldukça yaygındı.

12 Eylül öncesinde yaygın sol potansiyel, sadece yakın devrim hayallerini beslemekle kalmamış, aynı zamanda karşıdevrim güçleri tarafından bir şantaj, bir istismar unsuru olarak da kullanılmıştır. O günlerde A. Türkeş’in ağzından “ Bu kış komünizm gelebilir” biçiminde yansıyan tehdit iktidar güçleri tarafından toplumda korku ve panik yaratarak teslim alma amaçlı olarak da gündemde tutulmuştur.

SORU: Mademki solun niteliği buydu ve iktidar tarafından biliniyordu; o halde 12 Eylül’ün sola müdahalesini nasıl açıklamak gerekiyor?

YANIT: Evet doğru, akla böyle bir soru gelebilir. Mevcut istihbaratıyla egemen güçler, solun durumunu biliyordu ve buna rağmen özellikle sol örgütlenmelerin üzerine şiddetle gidilmiş, yok edilmeye çalışılmıştı. Bunun sebebi, Türkiye’de devrimcilerin, mevcut eksikliklerine rağmen önemli başarılar sağlamış ve özgün nitelikte üretimlere damgasını vurmaya başlamış olmasıdır. Türkiye solu, dünyada sosyalist sistemin çöküşünü de içeren gelişmelerin ve tartışmaların içinde gelişti. Bu belki bir yanıyla da Çin-Sovyet kutuplaşması tarzında yansıdı ama, aslında sadece ona indirgenmemesi gerekiyor. Yani mevcut sosyalist sistemin kendi iç çelişmelerindeki zaaflar, Türkiyeli devrimciler tarafından görülebilmiş ve sorgulamaya alınabilmişti. Hatırlanacak olursa, sosyalizmin Sovyetler dahil, uygulamada olan biçiminin açmazları, zaafları ve bunun aşılabilmesinin yolları tartışma konularımız arasında yer almış; bu konuda küçümsenmeyecek üretimlerde bulunulabilmişti. Mesela, direniş komiteleri, iktidarın parça parça alınması, alternatif örgütlenmeler, yerel yönetimlere insiyatif verilmesi gibi olgular hep devrim sonrasında, Sovyetler’de karşılaşılan türden sorunların nasıl aşılabileceğinin nüvesini içeriyordu. İşte bu, sistem açısından bir tehdit kaynağıydı. Ve rahatlıkla söyleyebiliriz ki, sekteye uğramaması halinde dünyada Marksizm’in yaşadığı tıkanıklığı aşmaya aday bir gelişim seyri içindeydi. İşte yapılan müdahale, bu gelişimin önünün kesilmesine yönelikti.

SORU: Türkiye’de solun 12 Eylül öncesinde, amaçlanan niteliğe ulaşamamış olmasının nedenleri nedir?12 Eylül’ün arifesinde sol hareket artık ülkenin hemen her köşesinde varlığını hissettirir boyutlara gelmiş, antifaşist mücadele sistemle mücadeleye evrilmiş ve çok geniş kitleleri kucaklayabilecek bir nitelik kazanmıştı. Bu durum genellikle niceliği tarif ediyor da olsa, güçlü niteliksel yapıda örgütlenmelere doğru da bir evrilme söz konusuydu. İşte 12 Eylül, bu evrilmeye ve yukarıda saydığımız niteliklere bir müdahale olarak gündeme geldi.

YANIT: Türkiye’de sol, güçlü bir mücadele geleneğine ve köklü bir örgütsel geçmişe sahip değil. TKP gibi oldukça eskiye dayanan bir örgütlenme deneyimi olmakla birlikte, bu örgütlenmenin Türkiye’deki solun en geniş kitleleri kucaklayabilir hale geldiği dönemlerde bile, çok dar bir kadro hareketi olmaktan öteye geçemediği; özellikle işçi sınıfı içerisinde sendika yönetimlerini ele geçirmenin ötesinde geniş bir potansiyele sahip olamadığı biliniyor. Bu durum, TKP’nin kendi hatalarından ve yanlış bakış açısından kaynaklanıyordu.

TKP’yi dışta tutarsak, Türkiye solunun köklü bir mücadele ve örgütlenme geleneğinin olmadığını söyleyebiliriz. 1968-70’lerde oluşan deneyim ise Kızıldere katliamı ve tutsaklık süreci ile beraber kesintiye uğramış ve ancak 1974’ten sonra; deneyimlerin aktarılabildiği, örgütlenme için ön adımların atıldığı bir süreç başlatılabilmiştir.

Sürece olumsuz etkide bulunan gelişmelerden biri de Sovyetler’de çökmeye yüz tutmuş olan sistemdir. Afganistan müdahalesiyle ilgili olarak ve sonrasında yazılan yazılarda bunu rahatlıkla gözlemek mümkündür. Sovyetlerden yansıyan bu durum, yani Leninist örgütlenmenin anavatanından gelen çöküntü haberleri, Türkiye’de Leninist tarzda bir örgütlenme oluşturma çabaları üzerinde olumsuz etkide bulundu; ideolojik belirsizliğin aşılması, netleşme zaman aldı. Tabii her şeye rağmen belirleyici olan, ülkedeki sınıflar mücadelesinin dayattığı örgüt biçimi oldu.Köklü bir deneyimin olmaması ve bir yenilgi sürecinden geçilmiş olması sebebiyle, pek çok şey tartışma konusu ediliyor; yenilgiden çıkarılması gereken derslerden, mücadele ve örgütlenme biçimine kadar farklılaşmalar ve ayrışmalar gündeme geliyordu. Kimisi mücadelenin aynı biçimde devamında (tekrarında) ısrarcı olurken, kimisi de modern revizyonizme, sosyal emperyalizme karşı mücadeleyi savunuyordu. Gerçekte ise siyasal pratiğin, canlı hayatın değerlendirilmesine ve farklı bir çıkışa ihtiyaç vardı. Çatışmanın özü doğru değerlendirilmeli ve buna uygun yöntem ve araçlarla müdahale edilmeliydi. Tabii bu zaman aldı ve ancak 1976’da “ Süreç, faşist saldırılara karşı antifaşist mücadele temelinde gelişecek bir mücadele doğrultusunda yükselecektir.” tarzında bir belirleme yapıldı. Ne var ki bu belirlemenin geniş kitlelerde karşılık bulması 78-79’larda gerçekleşebildi. Çünkü Devrimci Hareket, bu dönemde hemen her şeyi, siyasal pratiğin içinde, “ yaparak” öğrenmek zorunda kaldı; tekrarlanabilecek, aktarılabilecek önemli düzeyde bir birikim/deneyim yoktu. Bu gerçekler bilinerek bakıldığında; Marksist temelde bir örgütlenme için bir siyasal hareketin teorik temellerinden siyasi bir tavır alışına, örgütlenme ve mücadele biçimlerine kadar hemen her şeyin netleşebileceği bir hazırlık dönemi için; yani çok kalıcı, uzun erimli örgütlenmeler yaratabilmek için 5- 6 yıl, çok kısa bir süredir. Latin Amerika’da mücadelenin sürekliliği içerisinde bugüne gelmiş 100 yıllık örgütler var. Bizde ise bu, çok kısa bir zaman dilimi içinde gerçekleşti.

1980 başlarına gelindiği zaman, 24 Ocak kararları, generallerin açıklamaları, vb. nedenlerle darbenin ayak sesleri duyulur olmuştu. Bu süreçte Devrimci Hareketin çok daha kalıcı, dar, yenilenmiş bir örgütlenme modelini hedeflediği görülüyor. Bir yanıyla, böyle bir iradi müdahale için geç kalınmış izlenimi doğuyor; ancak süreç dikkatle incelendiğinde bunu tercihen değil, mecburen böyle olduğu görülür. Belirsizliklerin aşılması, netleşme, vb. sorunlar dışında bir de kadro sorunu vardı. Böylesine genç bir hareketle kalıcı ve uzun erimli örgütlenme için gerekli kadroların yetişmesi doğal olarak zaman alıyor. Ayrıca, Devrimci Hareket’in önderlerinin ve nitelikli kadrolarının mücadelenin ön saflarında yer alması gibi bir tercihe sahip olması, mücadele içerisinde önderlerini yitirmek gibi bir sorunu beraberinde getirdi. O süreçte en iyi kadroların çatışmalarda kaybedildiği görülür.

Devrimci Hareket’in o günkü biçimlenişi, yapılanışı için; netleşme ve kadrolaşma eksiğinin yanında heterojen bir bileşimden de söz etmek mümkün. Yani çok nitelikli devrimci kadrolarla, gelenekçi/pasifist unsurların iç içe bulunduğu, süreç içinde yaşanması gereken netleşmenin, önder kadroların yitirilmesi oranında, ilerde tasfiyeciliğin başını çekecek unsurlar lehine bir durumun doğurduğunu, süreç içerisinde statükocu/gelenekçi kesimlerin insiyatifi ele geçirdiğini söyleyebiliriz. Bugün kamuoyu önüne kamuflajsız biçimde çıkan kişilerin sergiledikleri performansın (her açıdan), 1980 öncesinde mücadeleye önderlik edip şehit düşen kadroların performansının yanında ne denli kısır kaldığı görüldükçe; 12 Eylül öncesinde kimlerin önder olduğu ve hareketi kimlerin sırtladığı daha iyi anlaşılıyor.

SORU: Özellikle, 90’lı yıllarda yaşanan yol ayrımı sonrasında, Devrimci Yol geleneğine/kültürüne yakışmayan tarzda birilerinin; dergilerdeki fikirlerin üreticisi ve hatta hareketin sahibi gibi davranmaya başladığını gördük. Devrimci Yol’un yazılı ürünleri, siyasal pratikten bağımsız olarak, birilerini zihninde mi oluştu? Ayrıca Devrimci Yol’da önderlik sıfatı kime aittir; bu nasıl oluşur; bu sıfatı hakketmek için ne yapmış olmak gerekiyor?

Bugün, dünkü ürünlerin sahibi olarak kendilerini gösterenler, o ürünleri tasfiye hakkını da kendilerinde görüyor. Dünü referans alarak geliştirilen örgütlenmeler karşısında endişe ve hırçınlık duyabiliyor. Ancak bugün artık “takke düşmüş, kel görünmüştür” . Kendilerine uzatılan bir mikrofona, çok somut güncel bir konuda dahi söyleyecek iki cümlesi olmayanlar, dünü üretmiş olamazlar. O üretim, boylarını da çaplarını da aşıyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Devrimci Yol’un isimsiz önderleri çoktu ve önderlik nitelikleri gereği kavganın bizzat içinde yer almışlardır. Devrimci Yol’u Devrimci Yol yapan Nizamettin Orhangazi, Behçet Dinlerer, Necdet Erdoğan Bozkurt, Gökalp Çiftçi, vb. şehit önderlerdir.Devrimci deneyim ve birikimin ortaya koyduğu bir gerçektir; önderler, hareketler tarafından yaratılır. Devrimci Yol’da da yönverici kadroların doğru karar almalarına doğru önermelerde bulunmalarına yol açan, onlara o güçlü olanağı tanıyan örgütlü yapıdır. Bilim çevrelerinden de pratik yaşamın içinden de sürekli olarak bir bilgi akışı vardı. Toplumun bu canlı, dinamik kesimi ile diyalog kurabilmeyi başarmak, Devrimci Yol’un farklılıklarından biriydi. Ve birilerinin doğru şeyler yazmalarını sağlayan da Devrimci Yol’un bu niteliği idi. Temel teorik tezlerin oluşumunda bütünlüklü bir çaba söz konusu idi.Yaşamın hemen her alanından aktarılan deneyimler ve gelen öneriler; kollektif dar bir çevrede tartışılıyor, sonra o tartışmanın ürünü kaleme alınıyor, redaksiyonu yapılıyor ve tekrar tartışılıyordu. Sonunda da daha geniş bir çerçevede tartışmaya açılıyordu. O dönemin en önemli özelliği bu demokratik işleyişti. Yani Devrimci Yol’un teorik mirasını oluşturan yazılar ciddi yazılardı ve birilerinin zihninden dergiye aktarılan kişisel ürünler değildi. Mesela Direniş Komiteleri, anımsayabildiğimiz kadarıyla ilk defa Elazığ’da ortaya çıktı. Çatışmaların yoğunlaşması ile beraber bütün siyasal yoğunluklar faşistlere karşı beraber, omuz omuza dövüşmeye başladı. Yani antifaşist mücadelede bütün halk güçlerinin birliği düşüncesi fiilen ortaya çıktı. Ev ev, sokak sokak örgütlenmek; farklı bir yaşama biçimini ve yönetim anlayışını hayata geçirmek; pratikte öğrenilen ve orada mücadelenin özneleri tarafından hayata geçirilen bir tarzdı. Ve pratikten elde edilen sonuçlar yazılı ürünler haline getirilerek, bu, vb. deneyimlerin tüm ülkeye yayılması sağlandı.

Siyasal pratik içerisinde, çatışmalarda veya faşist saldırılarda önder kadroların yitirilmesine ek olarak, 12 Eylül sonrasında Güney’deki tartışmalarda despotça bir tutum takınılmış ve karşı duranların tasfiye edilmiş olması; hareket içerisinde, farklı çözümler sunabilme yeteneği olmayan ve direnme eğilimi bulunmayan kesimlerin öne çıkmasını beraberinde getirmiştir. Aslında, 90lı yıllardaki Tartışma Süreci’nde de benzer bir durumun olduğunu söyleyebiliriz. Yani Tartışma Süreci, örgütleniş biçimi ve özü itibariyle, gerçekten birtakım sorulara yanıt oluşturan bir çaba değil, tasfiye için gerekli olan maddi ve ruhsal zeminin olgunlaşmasını hazırlayan, tasarlanmış bir çaba olarak gündeme geldi.

Devrimci Yol’da pratiği örgütleyen nitelikli kadroların sayıca çokluğu ve örgütlülüğün yaygınlık boyutu, tasfiye sürecinin de uzun ve zorlu geçmesine sebep olmuştur. Özellikle 12 Eylül sonrasında daha önceki yayınlarımızda da belirttiğimiz gibi tasfiye için her yol denenmiş, dağdaki gerilla örgütlenmesi, devrimcilik dışı hemen her yöntem mubah görülerek, maddi ve ruhsal kaynakları kesilerek geriye dönüşü ve sonuçta dağılması sağlanmıştır. Aslında bu bağlamda Devrimci Yol, düşman karşısında askeri bir yenilgi almamış, içsel saldırılarla dağılmıştır.

Biliyoruz, Devrimci Yol’un özünü gizleyip onu konjonktürel bir hareket olarak yansıtan, onun sahibi gibi davranan ve bugün artık kendi subjektif konumu sebebiyle Devrimci Yol’u tarihe gömmek isteyen kesimler (kişiler), Devrimci Yol’un, öldürülemez nitelikte tekrar karşılarında boy vermesinden rahatsız olacak, hırçınlaşacaktır. Ama bu, Devrimci Yol’un daha iyi anlaşılmasını sağlarken, o şahsiyetlerin yüzünü açığa çıkarmaya yarayacaktır.

Bugün birilerinin ortalıkta Devrimci Yol’un sahibi gibi dolanmasına, “Devrimci Yol’u ben yazdım ben silerim” dercesine kendinde müdahale hakkı görmesine belki gülüp geçmek gerekiyor. Devrimcilerin mirasındaki çokluk, gereği yerine getirilebiliyorsa, bizi sevindirir. Ancak yine de bu sahiplenme için, vaktinde çeşitli fırsatlar olduğunu, sınav ortamları oluştuğunu; o sınavlardan kimin tarih karşısında ve halkların nezdinde nasıl bir not aldığını anımsatma ihtiyacı duyuyoruz.

SORU: 12 Eylül öncesinde solun bu denli kitleselleşebilmiş olmasının nedeni nedir?

YANIT: Aslında Türkiye genelini ölçü alacaksak, solun değil, Devrimci Yol’un kitleselleşmesinden söz etmek gerekiyor. Çünkü genelde sol yapıların çok güçlü bir kitleselleşmeye ulaştığı söylenemez.

Mesela TKP, çok köklü bir hareket olmasına rağmen ve elverişli koşullar bulunduğu halde olması gereken düzeyde bir kitlesellik oluşturamamıştır. Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu, vb. örgütlenmeler de kimi bölgelerle sınırlı bir kitleselliğe ulaşmıştır. Bu da genellikle, devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirebildikleri yerlerde olmuştur. Yani o merkezi yapıdaki geleneksel duruşun ötesinde, siyasal pratiğin dayatmış olduğu görevleri birimlerdeki insanlar yerine getirebildiği oranda bir kitleselleşme sağlandı. Öyleyse 1980 öncesinde Türkiye’deki solun güçlenmesindeki birinci neden, mücadele çizgisinin hangi eksende gelişeceğinin çok iyi gözlenmiş olmasıdır. Ve özellikle bu tespiti yapan Devrimci Hareket’in sola bunu zamanla maletmesi, yani antifaşist mücadele ekseninde gelişecek bir mücadele hattına çekmiş olmasıdır.

Dikkat edilirse, mücadeleyi 70’lerdeki gibi antiemperyalist temelde vur-kaç eylemleriyle sürdürmeye çalışan yapıların hiçbiri kitleselleşememiş, çok dar bir çerçevede kalmıştı. Demek ki sorun, o dönemde doğru noktada bir çözüm önerebilmekte yatıyordu.

SORU: Daha önce çeşitli vesilelerle ÖDP’nin yazı konusu yapıldığını biliyoruz. Ancak geçmişe dönüp özellikle tasfiyeciliğe, değer erozyonuna vurgu yaptığımız bu çalışma bağlamında tekrar soruyoruz; ÖDP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

YANIT: Geçmişte aynı mücadele zemininde bulunup bugün farklı tercihlerde bulunan kişi veya yapılara yönelik olarak yaptığımız değerlendirmeler/eleştiriler kimi dostlarımız tarafından yanlış anlaşılmakta ve sanki mücadelenin değil de bizim ihtiyacımızmış gibi algılanmakta ve bir çeşit didişme sayılmaktadır. Bu, eleştiri konusu yaptığımız yapıların niteliğinin ve özellikle sebep oldukları tahribatın yeterince anlaşılamamış olmasının ürünüdür. Hatta biz, eğer eleştirileceksek, ÖDP’ye yönelik yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan dolayı eleştirilmeliyiz. Bu konuda yer yer geri durmamızın (muhatap almamamızın) sebebi, 1997’de çıkan ilk sayımızda da belirttiğimiz gibi“ ÖDP’nin antisi, karşıtı, ona göre şekilleneni” olarak algılanabilecek olma kaygısıdır.

Gerçekten kimi dostlarımızın da belirttiği gibi ÖDP’nin yüzü büyük oranda açığa çıkmıştır. Ancak yine de biz ÖDP’nin tam olarak işlevinin ne olduğu, sebep olduğu tahribatın boyutu vb. açıdan henüz yeterince anlaşılmadığını, kimi iyi niyetli kişi veya çevrelerce “ ailenin bir parçası” bağlamında hala hoşgörüldüğünü düşünüyoruz. İnanıyoruz ki ÖDP’nin nasıl bir tasfiye hareketi olduğu ve bunun bilerek ve isteyerek yapıldığı yeterince kavrandığında; bunu ilk günden beri gören/sezen bizlere, neden daha gürültülü biçimde karşı çıkmadığımıza, sert tutumlar almadığımıza dair eleştiri yöneltenlerin sayısı çok daha fazla olacaktır.

Tabii mesele sertlik, yumuşaklık meselesi değil. Bizler, farklı bir hareketiz. Kendimize ait bağımsız bir programımız var. ÖDP’yi kendimize bir uğraş öznesi yapamazdık. Ancak, 25 sayılık dergi arşivimiz incelendiğinde, vaktinde ve gerekli biçimlerde sol kamuoyunu uyardığımız, yeterli ve gerekli oranda yer verdiğimiz görülecektir. Ve eğer bu tasfiye sürecinin sorumlularından hesap sorulacaksa, bunun salt bizim sorunumuz olmadığını, hatta öncelikle gönülleri ve beyinleri çelmelenen, beklentileri istismar edilerek bugün ÖDP’nin mağduru haline gelen binlerce insana bu konuda görev düştüğünü düşünüyoruz.

Tüm solu toparlama, gökkuşağı projesi oluşturma, farklılıkların birbirine nasıl aynı çatı altında tahammül edebildiğini kanıtlama/gösterme iddialarıyla yola çıkan ÖDP’de bugün, bu spastik projenin baş sorumluları ve onların homojen çevresi kalmıştır. Bir miktar TKP’li ile hala yoldaş kalabilmeyi hazmetmeleri, arada herhangi bir farkın kalmamış olması ile ilintilidir.

Bugün hala, yer yer Devrimci Yol’un anılması, istismar amaçlıdır ve genellikle kişisel ihtiyaçlara hizmet etmektedir. Dün Devrimci Yol’un en önemli dinamiklerinden biri olan; politika üretme mekanizmalarının aşağıdan yukarıya ortaya çıkışı süreci, başlangıçta bolca yapılan örgüt içi demokrasi edebiyatına rağmen, bütünüyle yadsınmış ve ortaya, alabildiğine despot, katı merkezi bir yapı; onların diliyle söylersek, “ şeflik örgütlenmesi” çıkmıştır. Eleştiri getirenlere, “ sen de kim oluyorsun?” diyebilen tarzdaki zihniyetin, “ ufak olsun benim olsun” darlığına hapsedilmiş olan ilişkiler; artık, salt birilerinin konumunu korumasına hizmet eden; biçimsiz, kimliksiz ve kişiliksiz bir hal almıştır. Dönem dönem bize kadar uzanan hırçınlıkların sebebi budur. Gerçekte demokrasiyi, devrimciliği içselleştirmiş, ihtiraslarını yenmiş kişilerde bu tür tutumlara rastlanmaz.

SORU: Bugün artık çok daha net görülmektedir ki emperyalizm, sosyalizme ve devrimciliğe dair ne varsa dünya ölçeğinde tasfiye edebilmek için her yola başvurmakta, bunun için hemen her ülkede gönüllü veya dolaylı tasfiyeciler yaratmakta ve dünden bugüne uzanan deneyimler-değerler zincirini koparmak için, taşıyıcı konumdaki kuşağı etkisizleştirmeye büyük önem vermektedir. Türkiye’de ÖDP’nin üstlendiği rol, emperyalizmin bu amacı ile ne denli ilintilidir; bir kuşağın öldürülmesi (ideolojik olarak) ve kuşak kopmasının sağlanması işinin bizzat ÖDP tarafından gerçekleştirildiğini söyleyebilir miyiz?

YANIT: Bugün ortaya çıkan sonuca bakıldığında çok daha net görüldüğü gibi, Türkiye’de emperyalizmin temenni ettiği gelenek kopması ÖDP kurmaylarınca yerine getirilmiş; ÖDP, böyle bir amaç için adeta bir infaz ekibi gibi çalışmıştır. Kuşak kopması yaratmak için Arjantin’de olduğu gibi devrimcileri uçaklara bindirip uyuşturulmuş halde okyanusa atmak, idam etmek veya kurşuna dizmek şart değildir. Bunun için ideolojik ölüm de bir yöntemdir ve son yıllarda bu, özellikle tercih edilmektedir.

Sözünü ettiğimiz kuşak kopması sıradan bir olgu değildir. Bunun önemini emperyalizm çok iyi kavramış durumda; biz de bu önemin ayırdında olmak durumundayız. Çünkü bir siyasal hareket salt yazılanlarla-çizilenlerle değil; insan ilişkileriyle, bu ilişkilere bakışıyla , kültürüyle, yaşattığı bütün değerlerle bir harekettir. Siyasetler, salt yazılı ürünlerle geleceğe taşınamaz. Devrimci Yol, en sıradan ilişkilerden, en organik ilişkilere kadar bir alternatifti. Yaşamın her alanında, sistemin dayattığı normlara karşı durulmuş; özlemlerin, umutların, geleceğin içerildiği normlarda ısrarcı olunmuştur. O kopuştan sonra bugün gelinen noktada insanlar yine boşluğa düşürülmüş; umutsuzluk, değersizlik, hiçlik yaygınlaşmıştır.

Bilinir ki, herhangi bir kuşak kopuşunun sağlanması, bireysel olarak hiç kimseye, hiçbir gruba, düşünce sistematiği ne olursa olsun hiçbir bireye çıkar sağlamaz. Bunun ancak, sola bir bütün olarak düşman olan, solun başarılarına hiçbir zaman tahammül edemeyen, onu mutlaka engellemesi gereken birilerine yararı olur. Öyleyse, böyle bir kuşak kopmasının yaratılmasında kesinlikle emperyalizmin müdahalesi vardır. Başka türlüsü mümkün değildir. Çünkü, bir siyasal yapıya bu kadar kötülüğü hiçbir birey, birey olarak kendi başına yapamaz. Bu nedenle, bunun arkasında mutlaka emperyalizm gibi çok büyük örgütlü bir gücün aranması gerekiyor. “ Çok büyük örgütlü bir güç” derken; her yere her biçimde girebilen, uzanabilen; olanaklara, araçlara, mekanizmalara sahip olabilen bir gücü kastediyoruz.Türkiye’deki kuşak kopmasının öneminin anlaşılması, dünya ölçeğinde sosyalizme dair gerçekleştirilen kopuşun anlaşılmasından geçiyor. Dünya’da bir dönem gerçekten çok güzel şeyler yaratıldı. Ve bugün onların kalıntıları dahi büyük önem taşıyor. Bu çerçevede, dünden bugüne devamlılık bizim için bu denli önemli idiyse, birileri içinde o zinciri koparmak çok önemliydi.

ÖDP’nin oluşumunda kurucularının subjektif konumları dışında, dışsal hangi faktörün ne denli etkili olduğunu, hangi yönlendirmenin hangi ihtiyaçla örtüştüğünü ayrıntılı biçimde bilemiyor olsak da, ortaya çıkan eserin, emperyalizmin dünya ölçeğinde sola yönelik tasfiye operasyonunu tamamlar, ona hizmet eder bir nitelik taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Yıllar sonra Tartışma Süreci’nde insanlara, “ örgütlü ilişki olarak değil, birey olarak gelin” dendi. Hatta, böyle bir süreci başlatmak için “ mevcut tüm örgütlülüklerin dağıtılması” şart koşulmuştu. Biz meseleyi salt geleneklere indirgemiyoruz. Ama o kültürün taşıyıcılarını etkisizleştirmek, değerler zincirindeki sürekliliği koparmaktır. Hedefe konan şey, Devrimci Yol’dan kalan mirastı. Ve mümkün olduğunca herkes “ birey” e dönüştürülerek o sürece nokta konmak istendi. 1982’de nasıl, iradi olarak (tasarlayarak) Devrimci Yol’un özünü kavramış kadrolar tasfiye edilmek istendiyse; 1990lı yıllardaki Tartışma Süreci’nde de aynı şey programlı biçimde yapıldı. O güne dek ayakta kalabilmiş, kendini/değerlerini koruyabilmiş ilişkiler ya dağıtıldı ya da sürecin dışında tutuldu. “ Birey olarak gelin” derken; amaç, örgütlülüğü sıfırlamaktı. Nitekim, sürecin ortaya çıkardığı ÖDP de hiçbir zaman örgütlülüğü savunmadı; tersine, birey olmayı ön planda tuttu. Sadece düdük öttüğü zaman alanlara gelecek; ÖDP’nin çağrısıyla alanlarda toplanacak; ama, düdük olmayınca bir keyfiyet hali sürecek; alabildiğine esnek, yumuşak, gevşek ve hatta şekilsiz ilişkiler üzerine oturmuş bir örgütlülük (gerçekte örgütsüzlük) savunulmuştur.

1980 sonrasında, gelişebilecek örgütlü ve etkili karşı duruşların Cunta tarafından farklı biçimlerde tehdit ve misillemelerle karşılanabileceğine dair somut verilerin olduğu da bilinmektedir. Nitekim daha sonra bu durum generallerce açıkça dile getirilmiş; kendilerine yönelik bir saldırı karşısında tutsakları bir çeşit rehine gibi gördüklerini ifade etmişlerdir. Hatta süreç ve dinamikleri hakkında yeterli bilgiye sahip olanlar, 1984’te Hıdır ve İlyas’ın idamının, tesadüfi bir seçim olmadığını rahatlıkla görebilir. Çünkü o dönemde dışarıda oldukça güçlü bir yapı vardı. Ve bunun politik olarak nerelere varabileceği biliniyordu. İşte Hıdır ve İlyas yoldaşın idamı, böyle bir gelişmenin önünü almanın mekanizmalarından biriydi. Hiçbir yasal dayanağı olmayan alelacele yargılamalarla mahkeme sonuçlandı ve idamlar gerçekleşti. Bu, o gün Türkiye genelinde farklı düzeyde politika yapabilme araçlarına sahip bir yapılanmaya karşı mesaj özelliği taşıyordu. Dağlarda 10 bine yakın insan vardı. Bu boyuttaki bir askeri örgütlenme çok şey yapabilme güç ve imkanlarına sahipti. Ve bu durum, idama karar verenler tarafından çok iyi biliniyordu. Hıdırların bir diğer özelliği, içerde kendilerinin zarara uğrayabilme olasılığı karşısında dışarıda mücadeleyi frenleme yoluna gitmemiş olmalarıdır.

YANIT: Aslında “ ÖDP nedir?” i bir iki cümleyle yanıtlamak yerine, geçmişe gidip, ÖDP’yi hazırlayan sürece egemen olan ideolojiyi masaya yatırmak gerekiyor. Bilindiği gibi bugün Kürt ulusal hareketi dahil, çeşitli çevrelerde, demokrasiyi AB’den beklemek gibi yaygın bir eğilim var. Gerçekte bu eğilim, 20 yıl öncesine dek uzanıyor. 1982-83’lerde birileri 20-30 yıllık bir gelecek için belirleme yaparken, sürecin temel dinamiğini AB olarak görüyordu. O gün oluşturulan düşünsel sistematiği anımsatmak gerekirse; deniyordu ki:SORU: Bütün bu açıklamalarınıza rağmen soruyoruz; ÖDP nedir?“ Türkiye’nin önünde bir AB süreci vardır. Bu süreçle birlikte AB, Türkiye’ye kendi programını, yani bir burjuva demokrasisini yukarıdan aşağıya dayatacaktır. Türkiye’nin önündeki demokratikleşme süreci; yukarıdan, AB’nin baskısıyla ve AB ile bütünleşerek sağlanacaktır. Bu bağlamda demokratik devrim gibi toplumun demokratikleşmesini sağlayan bir süreç gereksizdir. Mücadele, uzun vadede sosyalizmi kurmak üzere biçimlenmelidir. Bu süreç içerisinde sadece bir taraf olmak, demokrasi talebi olan en geniş kesimlerle (Demirel dahil) bütünleşmek gerekir. Türkiye’de burjuvazinin en gerici politikacıları bile demokrasiyi savunuyor. Öyleyse bizim gündemimizde demokrasi mücadelesi yoktur. Mücadele, çok uzun vadeye yayılmalı; yani güçlü bir işçi sınıfının oluşması, sosyalizmin kitleler nezdinde somut bir talep haline gelmesi, sosyalizme olan güvensizliğin bir güvene dönüşmesi gibi bir sürecin sonrasına ertelenmelidir.”

O gün savunulan sistematiğin özünü, anımsayabildiğimiz biçimiyle tırnak içinde aktardık. O gün demokratlığı keşfedilen Demirel’e yurtdışında çeşitli kesimlerin nasıl can simidi gibi sarıldığını ve bu konuda yazılan yazıları hatırlamak istemeyenler olabilir; ama biz hatırlıyoruz.

Demokrasinin sınırları genişletilerek ileri bir demokrasiye geçilecek ve sonra da süreç, sosyalizme evrilecekti. TKP’nin eski kadrolarıyla ÖDP içinde yaşanan buluşma bu bağlamda tesadüf değildir. İşte , “ ÖDP nedir?” dendiği zaman akla ilk bu geliyor. Herşey AB sürecine bağlanmış durumda. Tabii bu da mücadele gücünü kaybetmiş olan insanların tercihine denk düşen bir önermedir .Asgari Marksist formasyona sahip herkes bilmektedir ki, Türkiye’de devlet biçimi faşizmdir. Ve devrimcilerin görevi, devletin ve toplumun tepeden tırnağa demokratikleştirilmesidir. Bunun için de en uygun siyasal program, demokratik devrimdir. O süreçte TKP, vb. yapılar, bunun barışçıl yoldan gerçekleşebileceğini savunuyordu. “ İlerleme”, “ ileri demokrasi” ile kastettikleri olgu buydu.

ÖDP bugün artık uzatmaları oynamaktadır. Seçimlerde, 3 Kasım’dan farklı olarak, itirazsız ittifaklara dahil olması, sonunu görmüş olmasından kaynaklanıyor. Eğer 28 Mart seçimlerine tek başına kalırsa, sonunun hüsran olacağını bildiği için, Blok içinde gizlenmeyi tercih etmiştir. Ancak bu, bilinen sonu, belki geciktirir ama önleyemez. Devrimin uzun ve zorlu yolunda ÖDP bir noktadır ve belki ilerde ismi dahi anılmaz olacaktır. Ancak, son 10 yıllık sürece baktığımızda, itiraf etmeliyiz ki, boyundan daha büyük zararlar verebilmeyi başarmıştır.

SORU: Dünya’da ve ülkemizde solu nasıl bir süreç bekliyor?

YANIT: Sol, dünya genelinde neredeyse dibe vurmuş durumda; günü yorumlamaktan, buna uygun politikalar geliştirmekten büyük oranda yoksun konumdadır. Gerçekte sol, gücünü toplumun ilerisinde olmaktan alır. Yani devrimcilik, sadece günü anlamak değil, geleceği kavramak, yorumlamak, geleceğe yönelik perspektifler sunabilmektir; insanları politikaya bugünden hazırlayabilmektir. Hatırlanacak olursa ’80 öncesinde bizim gücümüz buradan geliyordu.

Bugün artık kapitalizm, kendi içinde kendi çöküşünü hazırlıyor. Hızla düşen kar eğilimleri ve alabildiğine merkezileşme; sermayenin hızla çok daha dar kesimlerde toplanması; bunun dışındaki kesimlerde çok hızlı yoksullaşma, bu yoksullaşmanın boyutu; gelişmiş kapitalist ülkelerdeki geniş halk yığınlarının da yoksullaşmasına, satın alma gücünün düşmesine yol açıyor. Bu durum, ister istemez sistemin yeni baştan sorgulanmasını gündeme getirecektir. Sol, işte bu noktada bir dinamizm yakalayabilir. Bunun için çok uzun bir süreç tarifi yapmıyoruz; çünkü, Amerika’da bile son 10 yılda insanların, kullandıkları konutlarının ipoteği karşılığında almış oldukları krediler, bu tür borçlanmalar 1 kat artmış durumda. Bu, insanların gelecekten çalarak, gelecekteki birikimlerinin karşılığıyla günü kurtardıklarını gösteriyor. Avrupa Birliği’ni bile köşeye sıkıştırarak, hızlı bir gelişme içerisinde görünen Amerika da bile bunlar yaşanıyor. Aynı şekilde Avrupa’da, Japonya’da insanların yaşama koşulları hızla geriye doğru gidiyor. Asya ve Afrika zaten biliniyor. İşte bu noktadan sonra, çok uzun olmayan bir süreçte, geniş emekçi yığınları, yeni bir dinamizmin, yeni bir hareketliliğin içerisine girebilir. Bu noktada solun kendisini yeniden şekillendirebilme şansı/olanağı var; ama bu, sanıldığından daha zordur. Çünkü emperyalizmin; medya olanaklarına, kitle iletişim araçlarına olan sınırsız egemenliğini kullanarak, kitleleri istenilen tarzda manipüle edebildiği; düşüncelerini, davranışlarını yönlendirebildiği bir çağda, kitlelere ulaşıp alternatif düşüncelerle buluşmalarını sağlamak oldukça güç sonuç veren bir uğraştır. Ama, maddi yaşam koşullarının insanın düşüncesi üzerinde belirleyici olduğu düşünülürse; yeni bir devrimci dalganın çok uzakta olmadığını da söyleyebiliriz.Sadece ülkemizde değil, dünya genelinde sol; devrimci, dinamik noktalarını kaybettikçe çöktü. Bu süreçte de emperyalizm, sürekli olarak devrimci, dinamik noktalara vuruş yaptı. Kabul edebileceği bir solu hiç eleştirmedi. Ama devrimci özü, sistem karşıtı niteliği olan yapılara, “ sivri” noktalara vuruş yaptıkça; sol, o konulardan taviz verdi, geri adım attı. Bugün solun konumu budur. Dolayısıyla bu niteliği devam ettiği sürece; solun, yakın bir gelecekte, yukarıda tanımladığımız tarzda günü kavrama, yorumlama, geleceğe ilişkin somut önermelerde bulunabilme, dinamik bir yapıya kavuşabilme şansı yoktur. Ancak, bunu kolaylaştırabilecek dışsal gelişmelerin oluşması mümkündür. Ve süreç o doğrultuda yaşanıyor. Yani göründüğü kadarıyla kapitalizm, 10-15 yıl önce sosyalizmin içinde bulunduğu durumdan daha şiddetli bir bunalım yaşıyor. Aslında emperyalist-kapitalist sistem, aynı bunalımı daha önce de yaşıyordu. Ancak, sosyalist sistemin, biraz da dışarıdan müdahaleyle çöküşünü hızlandırarak, kapitalizm günü kurtarmış oldu; ama, sorunlardan kurtulamadı.

Bugün sistemin en etkili olabildiği ve gücünü hissettirebildiği nokta, insanı yalnızlaştırabilmektir. Bunun karşısında, insanların yaşadığı sorunların çözümünü içerisinde gerçekleştirebildiği, sistem karşıtı alternatif örgütlenmelerle durulabilir.

SORU: Düne dair kimi olguların daha iyi anlaşılmasını sağlamak üzere yaptığınız bu açıklamaları, Devrimci Yol’un ideolojik muarızlarının istismar edebileceğini düşünüyor musunuz?

YANIT: Yaptığımız bu değerlendirmelerle, her vesileyle Devrimci Yol’a olumsuzluk atfetmeyi alışkanlık haline getirenlere belki fırsat yaratmış olacağız. Ve belki, bu açıklamalarımızı kendi iddialarının kanıtı sayacaklardır. Ama devrimden yana samimi tüm akıl ve yürekler bilmektedir ki, kendi dışındaki devrimci yapılarda olumsuzluklar varsayarak kendini olumlamak; bunu bir siyaset tarzı, insan kazanma aracı olarak görmek; ne devrime ne de bu çabanın sahibine bir şey kazandırır.

Sayı 12 (Şubat – Nisan 2004)Devrimci yapılar, toplum içinde ortaya çıkar ve tüm iradi yanlarına rağmen, toplumun pek çok özelliğini, alışkanlığını kendi iç ilişkilerine kadar taşır. Bu konuda, bir yapı diğer yapıya oranla birtakım avantajlar taşısa da hiçbiri, sözünü ettiğimiz etkiden muaf değildir. Ve yine hiçbir devrimci yapı zaaf ve eksikliğe karşı kesin sonuç veren bir ilaç bulabilmiş değildir. Genel amaçtan kopup, mücadeleyi bir yarış öğesi olarak algılar hale gelmek; öznelliği belirleyici hale getirir. Ve hatta, devrimin değil, öznelliğin gereklerine göre hareket tarzı oluşturulur. Gerçekte ise biliyoruz ki, tüm devrimci yapılar, aralarındaki önemli farklara rağmen, birbirine benzerdir. Ve hapishane ortamları dahil, yaşamın hemen her kesiti için, hepsinin bolca hata ve eksiklikleri vardır. Bunlar, kapsayıcı bir olgunluk ve öze dair kaygılar dışında ele alınmak istendiğinde her yapı için aleyhte kullanılabilir bir açık bulmak mümkündür; hatta kolaydır. “ Ben hatalar ve eksiklikler üstü bir yapı oluşturdum” diyen varsa, bize başvursun. Biz ona, neden yanıldığını örnekleriyle anlatalım. Ama burada bu tür ayrıntılara yer vermeyi doğru ve gerekli görmüyoruz.