Dünyada Yükselen Özgürlük Mücadelesi, Potansiyeller ve Bize Düşenler

Önümüzde sorun olarak duran olayları/olguları çözmek için her zaman kullandığımız bir yöntem vardır. O sorunu oluşturan nedenleri, içinde bulunduğu tarihsel süreci, diğer etmenlerle ilişki ve etkileşimlerini inceleyerek çeşitli çözümlemelerde bulunuruz. Yaptığımız çözümlemelere uygun araç ve yöntemlerle de o sorunları aşmaya çabalarız. İnsanlığın bugün gelmiş olduğu noktaya baktığımızda; ilkel-komünal yaşam modelinden çıkıp, sınıflı topluma geçişinden bugüne biriktirdiği, temelinde mülkiyetçilikten gelen yığınla sorun birikmiştir. Bu yığınla birikmiş sorunun adı; insanlık için açlık, savaş ve yıkım demek olan az sayıda tekelin dünyanın her tarafını yoğunluğuna sömürü düzeni Emperyalizmdir. Geçmişten bugüne insanlık, hak ettiği daha iyi ve ileri bir yaşam için sürekli mücadele etmiştir.

Feodalitenin bağrından devrimci bir misyonla çıkan burjuvazi, hakimiyetini kurdukça ilericiliğini yitirmiş ve tıpkı önceli olan sistemler gibi toplumsal üretimin ve ilişkilerin ilerlemesinin önünde engel olmuştur. Kar ve sömürüye dayalı mülkiyetçilik sistemi olan kapitalizm, her alanda bir yıkım düzeni olmuştur. Bugün, az sayıda tekelin hakimiyeti demek olan kapitalizm gericidir ve yok edilmelidir.

Çünkü; bir avuç insan dünyanın bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kendi çıkarları için kullanırken, dünyanın geri kalan çoğunluğu açlık, yoksulluk ve sefalet içinde kıvranmaktadır.

Çünkü; insanları makineleştiren ve onları kölesi haline getiren kapitalizm sürekli kazanırken, insanları emeklerinin ürününe yabancılaştırır, üretilenden pay vermez ve onları işsizler ordusuna yedekler.

Yine kapitalizm; insanların temiz yüreklerini, bedenlerini meta olarak görür ve onları çürümüşlüğün içine çekip kullanır sonrada ruhsuz ve mutsuz bir halde öylece bırakır. Kapitalizm; ne insanı, ne doğayı ne de başka canlıları düşünmez. Sadece, daha fazla sömürü, daha fazla kar ister. 21. yüzyılın eşiğinde Emperyalist-Kapitalist sitem hakkında genel anlamda şu değerlendirmeyi yapabiliriz: “1970”li yılların başında yaşanan kriz, bugüne sarkan müdahalelerin sebebi olmuştur. Düşen kar oranlarının yeniden düzenlenmesine dönük müdahaleler; devlete ekonomiden el çektirme, korumacılık tedbirlerine son verilmesi, KİT’lerin özel sermayeye devri v.b biçimlerde gündeme getirildi. Bu arada buradaki “devlet müdahalesine son verme” olayı “sosyal devlet” biçimindeki duruma son vermektir. Yoksa gerçek devlet müdahalesinden muaf tutulmuş kapitalizm olmaz. Düşen kar oranlarını yeniden düzenlemeye yönelen kapitalistler, her türlü engelden muaf istediği ve en ucuz olan yerde üretip en pahalı yerde satmak için küreselleşirken, işsizliği, yoksulluğu, sefaleti ve ekolojik denge bozukluğunu da küreselleştirmiştir. Değiştirmek ve kurtulmak istediği teknolojiyi ve yükleri yeni sömürgelere kaydırır. Bu da sistem için ucuz işgücü, pazara yakınlık, çevresel sorunlardan kurtulma, vergi ve ticaret kolaylıkları sağlar. En yüksek kara en yüksek hızda ulaşmak isteyen emperyalizm, kimi zaman Yugoslavya gibi askeri, kimi zaman da İMF, AB, DB yollu ekonomik ve siyasi müdahalelerde bulunur. Sosyalist bloğun çökmesi ile, hem sosyalist blok sınırları içinde hem de etki ettikleri alanlarda boşluk ve pazar alanları oluşurken bir tarafta da ideolojik alternatifsizlik, kalan diğer ülkelere de (Küba, Kore, İran, Irak gibi) tahammülsüz ve pervasız, ekonomik abluka, siyasal tecrit, teslimiyete mahkumiyet küreselleşme satrancının “oyuncuları” içine alma çabaları emperyalizmin geldiği boyutu göstermektedir. (DH sayı-1) Tarımsal alanda yeni sömürge ülkelere “az sayıda üründen büyük miktarlarda üretme” tarzında dayatmalarla tasfiye sürecini hızlandırmaktadır. İlk önce teşvik edip sonra aynı ürünü üreten ülkelerle rekabete sürüklüyor. Sonrasında da düşük fiyatlarla satın alarak, tohumluk v.b temel gereksinimlerle ülkeleri tamamen kendine bağımlı kılıyor.

Sovyetlerin çözülmesi ve sosyalist alternatifin etkisizleşmesi ile “alternatifsiz” kalmış olmanın verdiği güçle, emperyalistlerin dünyanın geleceğini ve kaderini etkileyen Ortadoğu üzerinde hakimiyet kurma çabaları ve yaşanan çatışmalar en önemli sorunların başında gelmektedir.

Emperyalist Saldırganlığın Kuşatmasında Ortadoğu

Bir tarafta Rusya, Çin diğer tarafta Almanya, Fransa gibi ülkeler öte tarafta da İngiltere ve de Amerika’nın bölgedeki emperyalist rekabetçi saldırganlığı, Türkiye, İran ve Suriye devletlerinin varlığı, Filistin ve emperyalizmi çıkmaza sokan Irak Direnişi bölgede dengelerin karışık, zeminin çok kaygan olmasını sağlayan etmenlerdir.
Bölgedeki bu karışıklığı anlayabilmek için biraz açılmamız gerekiyor. Dergimizin önceki sayılarında da çeşitli gündemler gereği anlattığımız gibi Ortadoğu’nun gün-demden düşmeyen yarası Filistin sorunu vardır. Uzun yıllara yayılan savaş sürecinde Ortadoğu coğrafyasına yayılan, Ortadoğu’daki bütün devletleri kendine bağlayan, çoğu durumda bölgedeki işbirlikçi rejimler tarafından kendi politikalarına malzeme de yapılabilen ve de bitmeyen direnişi ile Filistin, hala en önemli “sorunlardan biri” olmaya devam ediyor.

Bileşenlerin bir tarafında Filistinli örgütlere ve Irak’taki direnişe destek olmasıyla ve Lübnan üzerindeki varlığı ile emperyalist sisteme sorun teşkil eden Suriye vardır.

Her ne kadar ülke içinde çeşitli faaliyetlerde bulunmaktan rejim aleyhtarı yapıları beslemeye ve kimi emperyalist devletler aracılığı ile çözülmüş olsa da, son seçimlerde Ahmedinecad’da somutlaşan iradesiyle İran, bölgede en “problemli” devlet-lerden biri olmaya devam ediyor. Emperyalist sistemin başını çeken, yıllardan beri ekonomik, askeri, siyasi her türlü yaptırımı uygulayan ve bütün bunlara rağmen sonuç alamayan ABD’nin girmek zorunda olduğu Irak bataklığı vardır.

Dünya genelinde kendisi karşısında güçlü, köklü yapısı olan ulus devletleri istemeyen emperyalizm, dünyanın kaderi olan Ortadoğu ve Kafkaslar’da bu “sorun”unun özelliklerini taşıyan devletleri çözmenin adımlarını atıyor. Rekabet ve kara dayalı sömürü düzeni, karşısında sorun çıksın istemez. Kar sağlayacak olan her şeye sorunsuz ve en hızlı bir şekilde sahip olmak ister. Kapitalizmin işleyiş yasasıdır bu. Peki, dengelerin bu kadar hassas, zeminin böylesine kaygan olduğu bölgeyi bu kadar önemli kılan nedir ?

Birincisi; dünyanın en önemli ticaret yollarından biridir, bir kesişim noktasıdır. Asya, Avrupa ve Amerika arsındaki en önemli ticaret güzergahı Ortadoğu’dan geçmektedir. Mal ve hizmetlerin değişiminin global düzeyde yaygınlaştığı, artığı bir dönemde; ulaşım ve ticaret yolları ve bunlar üzerindeki tam ve kesin denetim önem kazanmıştır.
İkincisi; bütün tartışmalara ve farklı arayışlara rağmen enerji konusunda emperyalist-kapitalist sistem, hala alternatif olabilecek bir enerji kaynağı ikame edememiştir.

Emperyalizmin Ortadoğu’daki petrol kaynakları üzerinde uzun dönemden beri bir etkisi var ise de , bunun şu veya bu nedenle bir kaç aylık gibi kısa süreli bir kesintiye uğramasına dahi tahammülü yoktur. Bu nedenle; çok uzun dönemli, kesin ve kalıcı bir denetim istiyor. (DH sayı- 27)

20.yüzyılın özellikle 2.yarısından sonra emperyalizmin petrol kaynakları üzerindeki denetim çabaları, sosyalist sitemin varlığı nedeniyle istenen düzeyde sonuç vermiyordu. Sosyalist sistemin çözülmesi ve etkisizleşmesi sonrasında bu “sorun” büyük oranda ortadan kalkarken; hem eski sosyalist ülkelerin hem de etki alanında bulunan diğer ülkelerin emperyalist sistem için pazar alanı oluşturmaları bölgenin üzerindeki müdahaleleri yoğunlaştırmıştır. Kuşkusuz burada en güçlü araç ve olanaklara sahip olan, etkisini hissettiren ABD emperyalizmidir. Tek başına İsrail’in varlığı bile bir karışıklık yaratmakta, sorunlar çıkartmakta tehdit ve müdahalelerde bir avantajdır. Ekonomik, askeri, siyasi vb. yöntemlerle kendisine bağımlı hale getirdiği işbirlikçi rejimlerle, ekonomik yatırımları, askeri varlığı ile ABD bu güçlülüğü sağlamaktadır. Bütün bunların yanında yeni sömürge ülkesi olan Türkiye’nin varlığı da başka önemli bir avantajıdır.

Bölgede, karmaşık tablonun diğer önemli bir bileşeni de etkisi ve ilişkisi olduğu eski Sovyet Cumhuriyetlerinden, Türkiye de dahil çeşitli düzeylerde ilişkisi ve üzerlerinde etkisinin olduğu Ortadoğu ülkelerine, Çin’den Avrupa ülkelerine kadar çok yönlü ve uzun vadede politika yürüten Rusya’dır. Ortadoğu ve Kafkaslar; emperyalist devletlerin kapışmalarının yaşandığı dengelerin hassas, zeminin kaygan olduğu bir coğrafyadır. Bu tablonun diğer parçalarını da yıllara dayanan ekonomik, askeri, siyasal her alanda çıkar ilişkileri olan AB içerisindeki emperyalist güçler oluşturur.

Kuşatmanın ve Kapışmanın Ortasında Türkiye

Derinlemesine ve yoğunluğuna sömürü düzeni, bizim ki gibi çok verimli olanaklara sahip olan, emperyalist sistemden devrimsel bir kopuş sonrasında sadece kendi ayakları üzerinde durmakla kalmayıp başka ülke halkalarına da yardımcı olabilecek ülkeler üzerinde özellikle yoğunlaşır. Bu gibi ülkeleri türlü yöntemlerle kapitalizmin anaforuna çekmek zorundadır.
TC’nin kuruluş aşamasında sosyalizme mesafeli durarak “muassır medeniyet” (kapitalist devlet) olmayı çabaladığı süreç, bugünkü yeni sömürgeciliğin temellerinin atılmasına zemin hazırlayan süreçtir. Ülkenin yabancı sermayeye açılması ile başlayan, NATO üyeliği, BM üyeliği, Marshall Yardımları vb. araçlar ile çekilen, ekonomik yaptırımlarla, uluslararası tekellerle bağlanan ve askeri darbelerle şekillenerek bugünkü yeni sömürge haline gelen Türkiye, Ortadoğu ve Kafkaslar coğrafyasında emperyalist politikaların tam da ortasında bulunmaktadır. Süreç artık eskisi gibi işlememekte, çıkarlar çatışmakta çelişkiler keskinleşmektedir. Mesela, içsel bir olgu olan emperyalizm, geçmiş süreçte sermaye ihracı, bilgisel, teknolojik yardım ve yerli işbirlikçi tekeller aracılığı ile ülkeye girerken, bugün kar edinmesinin önündeki bütün engelleri kaldıracak hamlelerde bulunmaktadır. Küçük burjuvalar ülkesi olan, kapitalistleşmenin içsel değil, dışsal dinamiklerle geliştiği ülkemizde emperyalist tekeller artık doğrudan varlık göstermeye başlamıştır. İşte son dönemde yaşanan, ülkenin en önemli şirketlerinin dahi hızlı ve “ucuzdan” giden satışları, ülkenin sahillerinden topraklarına her şeyin özelleştirilmesi, eğitim ve sağlık dahil kamusal alanda yaşanan tasfiyeler, ülkenin her tarafında askeri üsler açması emperyalist saldırganlığın çapını, niteliğini ve niyetini göstermektedir. Öte yandan bu gelişmeler ülke içinde az sayıda burjuvaziyi tekellerin hamiliğinde büyütecek, kimi burjuva kesimleri yok olmamak için biraraya getirerek ortaklaşmaya itecek, (ki bu da zamanla kendi içinde ayrışacak, dağılacak) çoğu küçük işletme sahibi kesimleri de yutarak yok edecektir.

Emperyalizm ile ilişkisinde bu aşamaya gelen TC. yine emperyalizmin Ortadoğu ve Kafkaslardaki çıkarları bağlamında zor bir dönemecin içindedir. Kapitalizmin özünden gelen rekabet, azalan kar oranları, daralan sömürü alanları ve dünyanın geleceği için büyük bir öneme sahip olan enerji ve doğal kaynaklar üzerindeki hakimiyet çabası bölgeyi ve bölge ülkelerinin konumunu hayli önemli bir hale getirmiştir.

TC’nin tarihi boyunca inkar ve imha politikasıyla yok saydığı ve yok etmek istediği Kürt sorunu, emperyalist sistemin bölgedeki çıkarları bağlamında kendisini zor bir duruma sokar hale gelmiştir. Bu noktada emperyalizm ile sorun yaşayan TC. kendisine karşı atılan adımların farkında hareket ederek; AB atraksiyonlarıyla ve özellikle Rusya, Çin gibi ülkelerle, çok yönlü-uzun vadeli ilişkileri geliştirerek bir yandan olabileceklerin önünü kesecek adımlar atıyor, diğer yandan da yaklaşmakta olan sürecin “sertliğine” hazırlanıyor. 21 Mart Newroz’unda “bayrak provakasyonu”, Trabzon, Eskişehir saldırıları, çeşitli yerellerde faklı bahanelerle düzenlenen saldırılar, okul dönemleri boyunca devrimci öğrencilere karşı yapılan saldırılar bu hazırlığın işaretleridir. Aynı şekilde ülkenin “asıl söz sahiplerinin” yapmış oldukları, “savaşa hazırlık” brifingi ve sonrasında hepimizin gözünün içine sokulan gerçeklik, Devrimci Hareket’in dikkatleri çekmeye çalıştığı bir gerçekliktir. Karşımızdaki güç, her türlü araç ve olanağa sahip, aynı zamanda bunları çok iyi ve istediği doğrultuda kullanabilen bir güçtür. Kaldı ki, açlığın, yoksulluğun pençesinde kıvranan kitleler, milliyetçilik vb. zehirlerle de yönlendirilmeye açık durumdadırlar.

Dünyada Yükselen Özgürlük Mücadelesi, Potansiyeller ve Bize Düşenler

Ülkemizde ve dünyada yaşananlar genel anlamda böyle iken, toplumsal yaşamın ileri taşınması sorumluluğunu yüklenmiş olan bizler görevlerimizi yerine getirmeliyiz. Bugüne kadar yapılmış devrimlerden ve yaşanmış mücadele deneyim ve örgütlülüklerinden dersler çıkarmalıyız. Ülke ve dünya genelinde varlık gösteren devlet ve örgütlerle enternasyonal bağ içinde olmalıyız. Bu devlet ve örgütlerle; askeri, politik her türlü deneyimleri paylaşmalı, mücadelede birbirimize omuz vermeli ve bu paralelde ülkedeki mücadeleyi yükseltmeliyiz.
Büyük bir deneyim ve zenginliğe sahip isyanın kıtası Latin Amerika’da devrimlerin patlak vereceği bir çok ülke vardır. Bugün, Venezüella Küba gibi olmasa da sosyalizme evrilebilecek bir olanaktır, bir avantajdır. Bu şansı değerlendirecek olan o ülkenin devrimci yapılarıdır. Küçük bir belediyenin veya benzeri bir araç ve olanağın sağladığı avantajı düşündüğünüzde, demokratik nitelikte pek çok adım atılan Venezüella’da popülist politikalara, çıkar çatışmalarına alet olmadan süreci, sosyalizm rotasında örgütleyecek yapılar için önemli görevler düşmektedir.

Yine deneyimlerinden yararlanılabilecek olan bir Kolombiya’yı düşünün: beş ülkeye sınırı olan bu coğrafyada, ülkenin % 40’tan fazlasını elinde bulunduran, ülkenin başkenti de dahil çeşitli merkezlerde etkisi olan ve sonuca oldukça yakın gerilla örgütleri vardır. FARC ve ELN gibi hareketlerin yol kontrolleri, büyük askeri eylemleri, baskınlar düzenlemeleri dışında, ülkede yüzbinlerin katıldığı ekonomik-demokratik karakterde etkili eylemlerde yapılmaktadır. Teknolojiye, askeri güce vb. araçlarına ve ABD’nin bütün desteğine rağmen Kolombiya diktatörlüğü, gerilla karşısındaki yenilgiden kurtulamamaktadır. Üzücü bir şekilde ortaya çıkan, gerillanın 470 km.’lik “özel yolu” teknolojinin, diktatörlüğün ve emperyalizmin yetmeyeceğinin bir başka göstergesidir.

Lideriyle, halkıyla bir bütün olmuş devrimin ülkesi Küba, emperyalist ablukanın en ağır kuşatması ile dünyanın bütün özgürlük savaşçılarına umut olmaya devam ediyor. Ayakta durmayı, karamsar olmamayı, insanı temel almayı ve her zaman tükenmeyen bir enerji ile, (78’inde bile) sosyalizm için yaşamayı öğretiyor.

Bugün, kazanılmış haklarını koruma mücadelesi veren Avrupa emekçileri, sermayenin artan saldırıları karşısında zor durumdadır. Ya; işsizlik, hayat pahalılığı, hak gaspları ve ırkçılık zehri ile yaşam düzeylerinin aşağı çekilerek sömürülmelerine boyun eğecekler, yada kazanılmış haklarını korumanın da yolu olan işsizlik ve hak gasplarını içeren bütün saldırı yasalarına karşı ve yeni kazanımlar için mücadele edecekler. AB emperyalizminin de teşhir olduğu, Fransa ve Hollanda da “anayasa referandum” sürecinde somutlaşan potansiyel, Avrupa’nın diğer ülkelerinde yapılan irili-ufaklı eylemler ve Irak sürecinin yarattığı etki, Avrupa genelinde dikkate alınması gereken gelişmelerdir. Bütün bunların yanında Avrupa işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyindeki yükseklik de süreci ilerletecek ayrı bir dinamiktir. Çeşitli ülkelerde yapılan grevlere, düzenlenen savaş karşıtı eylemlere gösterilen yoğun katılım bir örnektir. Yine eğitim haklarına yönelik saldırılara karşı sonuç alan liseli gençliğin ve köylülerin eylemleri, ayrı kanallardan aynı potansiyelde buluşan niteliklerdir. Dünya halkları nezdinde emperyalizmin daha fazla teşhir olmasına neden olan Filistin’den Irak’a, Lübnan’dan İran’a Ortadoğu’da çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır.

Özellikle Irak, emperyalizme ve gerici rejimlere karşı mücadele yürüten kesimler için çok önemli bir ülkedir. Askeri eylemlerden, bunların zamanlamasına, belirli bir politika dahilinde yapılmasından istediği anda istediği yerde istediği hedefe ve de istediği amaca ulaşmasına kadar Iraklı savaşçıların mücadelesi çok şey öğretmektedir. Emperyalistlerin on yıllarca yüzlerce “besleme bilim insanı” ile masa başında ürettiği uzaydan destekli, akıllı füzeli savaş sanayi yerle bir olmuştur. Emperyalist saldırganlığı, işbirlikçiliği, teşhir eden, dünya genelinde solda dahi umutsuzluğun yer kaplamaya başladığı bir süreçte, halkların yüreğinde heyecan yaratmış, genel anlamda da emperyalizmin yenilmezlik imajını yerle bir etmiştir. İspanya’da gerçekleştirdiği “Madrid eylemi”nden, ülke içinde karakol basmalara, İstanbul ve Londra’daki eylemlerden büyükelçi kaçırmalara, işbirlikçi Kürt kesimlerine karşı yapılan askeri eylemlere, Mısır elçisinin kaçırılmasından kapattırılmasına, bir çok işgalci ülkenin askeri varlığını oradan çektirmesine yönelik yaptığı eylemlerle Irak Halk Savaşı özellikle devrimcilerin ilgiyle ve bilgiyle gözlemesi gereken bir yerdir. Gerektiği her durumda; Şii, Sünni, Kürt, Arap, asker, polis, milis, diplomat, ajan, her türlü devlet görevlisi, kamyon şöförü vs. demeden bütün işbirlikçileri cezalandıran direnişçilerin, sadece Wolfowitz’e karşı yapılan eylem bile tek başına çok öğreticidir. İşgalcilerin ve işbirlikçilerin cirit attığı bir yerde içinde roket dolu bir kamyonla, özel korunmuş bir otelin dibine gelmek, o bilginin istihbaratını sağlamak ve hiçbir kayıp dahi vermeden tam 29 kez füze fırlatmak her yönüyle öğretici bir eylemdir. Yine geçenlerde çok güzel ve ülkemizde devrimcilerin adeta unuttuğu yöntemde bir eylem gerçekleşmişti. İşgal güçlerinin 19 Irak’lıyı işkence ile öldürmesi üzerine, Irak Halk Savaşçılarının en aşağı 14 Amerikalı askeri cezalandırdığı eylem, buraya sığdıramayacağımız yüzlerce örnekten sadece biridir.

Emperyalizm Irak’ta bir batağa saplanmıştır. Hele ki, yazının başında da belirttiğimiz gibi “ emperyalizmin birkaç aylık kısa süreli kesintiye dahi tahammülünün olmadığı” bir süreçte, savaşa gönderecek asker bulmakta dahi zorlanmaya başlar duruma düşmek, şirketlerinin Irak’tan çekilmesi, istediği petrol sevkiyatının bir türlü gerçekleşmemesi, Vietnam’daki gibi ülke içinde dahi halk tepkilerinin artar duruma gelmesi ve sürekli kan kaybetmesi emperyalizmi Ortadoğu’nun “kara deliği”ne daha da çekerken, diğer yandan da tahammülsüz ve saldırgan hale getiriyor. TC. ile yaşadığı gerilimin temel nedeni de buradan kaynaklanmaktadır.

Ülkemiz Solunun Genel Durumu ve Geleceği

Genel anlamda gelişmeler böyle iken, ülkemiz solunun durumu da pek iç açıcı değildir. Kürt sorunu temelinde tırmandırılmakta olan savaş sürecinde ülkemiz solu; gelişmeleri yine geriden takip etmekte, toplumsal-siyasal sorunlara müdahale edememekte, sadece sonuçları üzerinden tartışarak sürüklenmektedir. En belirleyici sorun olan Kürt sorunundan kentsel dönüşüm projesiyle gerçekleştirilen yıkımlara, özelleştirmelerden tarımın tasfiyesi ile yoksullaşan köylülüğe, yerellerde halkın sorunlarına çözümler üretememekten kamusal alan da dahil işsizleşen emekçilerle buluşamamaya kadar ülkemiz solu büyük bir kriz içindedir.

Sistem kaynaklı sorunların çözümünü sistem içi çeşitli kanallarda aramak çözüm değildir. Her şeyden önce, doğru bir ülke değerlendirmesi yapılmalı ve ona uygun olarak hazırlanmış askeri, politik, demokratik, akademik her alanda ihtiyacı karşılayan sonuca ulaştıracak devrim programına sahip bir örgütlenme yaratılmalıdır. En yakınımızda bulunan küçük sorunlardan ülkenin geleceğini tayin edecek sorunlara varıncaya kadar çözümler üretmeli, anında refleksler göstermeli, müdahale edip belirleyen olmalıyız. Örneğin; Trabzon’da resmi-sivil karışık olarak devrimcilere yapılan faşist saldırıya karşı yanıt vermemek, üstelik verilecek yanıtı “ekmeklerine yağ sürmek”, “provakasyona gelmemek” olarak yorumlamak bahsettiğimiz sorunun en yakın ve “en solda” yaşanan örneğidir.

Öncelikle temel noktada net olmak zorundayız ve sorunların kaynağı olan sisteme karşı nerde duracağımızı belirlemeliyiz. Dünyanın yer altı, yer üstü bütün kaynaklarını kendi çıkarları için kullanır, insanı ve yararlanabileceği ne varsa her şeyi metaya çevirerek sürekli sömürür. Marks’ın da dediği gibi: “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı dahi keser.” İşte kapitalizm budur. Ezenle sınıf ile ezilen sınıf arasındaki çelişki çok keskin ve nettir. Ama karşı devrim güçleri bu çelişkiyi “yumuşatmak” ve çizgiyi belirsizleştirmek için; “sol” kimliğe sahip partiler, sendikalar, STK’lar, aydınlar beslemekten göstermelik olsa da tuzak adımlar atmaya çeşitli yöntemler kullanır. Sınıf düşmanlarımıza karşı net olmalıyız. Onların ellerinde ölüm kusan son model silahları, bombaları olabilir, değerlerimizi, kültürümüzü yok etmeye yönelik ideolojik-kültürel aygıtları olabilir, uzaydan, TV’den, her türlü telefondan ve kameralardan bizi dinleyebilecek, gözetleyebilecek teknolojileri olabilir. Bütün bunlar bizi yenebilecekleri anlamına gelmez. Aksine 24 saatlerini mücadelemizi durdurmak için çabalayanlar, bu kadar deneyimlerine, araç ve olanaklarına ve de zalimliklerine rağmen başarılı olamıyorlarsa bizlerin ne kadar güçlü ve doğru yolda olduğumuzu gösterir.

Ülkemiz toprakları ise, özgürlük mücadelesi anlamında oldukça zengin bir deneyim ve potansiyele sahiptir. Onca saldırı ve katliamlarla teslim alamadıkları, karşılarında diz çökmek zorunda kaldıkları devrimci tutsakların direnişleri bizlere nerede ne durumda olursak olalım haklılığımıza ve gücümüze güvenmeyi hatırlatmalı.Ülkemizin doruklarını hiç boş bırakmayan yıldızları kendine pusula eyleyen umudun çocukları.geçmişten bugüne mücadele ve kazanımları ile devrimimizin motoru devrimci gençlik, her zaman büyük bir enerji kaynağı olmuş varoşlarımız, adını ve haklarını sokakta kazanmış emekçilerimiz, yoksulluğa itilen halkımız, mücadelemizin temel dinamikleridir. Yıllarca inkar imha ile yok sayılan ve bir yandan da önderliğince yanlış yöne sürüklenen ayağa kalkmış bir Kürt halk dinamiği vardır. Direniş komitelerini, Fatsa’ları yaratmış olan halk hareketimiz devrime olan randevusunu sonuca ulaştırmak için yeniden sahneye çıkmıştır. Bizlere düşen bu görevi yerine getirmek için, herkesin üzerine mutlandıran ve güzelleştiren sorumluluklar düşmektedir.

YAŞAMIN ADINI KOYMUŞTUN SEN

MUSTAFA ÖZENÇ

Muhittin Çoban

Yaşamın adını koymuştun sen. Yaşamak yaşama kalıcı ayak izlerini bırakmaktı. Böyle düşündün böyle yaşadın kısacık yaşamını. Unutulduğunu sanma unutanların yanında unutmayanların da var, örnek yaşamını, örnek şekilde sürdürenler de. Bak sana bir anımı anlatayım Özenç. Çorumlu Erhan’ı tanırsın, hem de çok iyi yıllar sonra yani yaklaşık yirmi üç yıl sonra karsılaştım. Çok heyecanlandım, sevindim, coştum. Gözlerindeki o sönmeyen parıltıyı görünce daha bir umutlandım. Evlenmiş, bir kızı olmuş dokuz on yaşlarındaydı adını sordum Özenç dedi, mutlu oldum “Biliyor musun benim oğlumun adı da Özenç.” dedim. Döndü babasına ne dedi biliyor musun “Baba hiç erkek adı olur mu Özenç”. Babası da şöyle dedi “Sana anlatmıştım ya senin adın benim çok değer verdiğim bir arkadaşımın adı, diye işte o kişi, bu arkadaşımın da arkadaşı, adı Özenç’ti, erkekti. Biraz daha büyüdüğünde sana Özenç’i uzun uzun anlatacağım.”

Umutsuzluğa kapılma Özenç, bugün bir çok kavgadaşının yüreğinde, beyninde, çocuklarının adında yaşıyorsun. Yaşayacaksın, yaşamalısın da, yaşamak güzellikleri çirkinleştirmek, çirkinlikleri güzelleştirmekti. İnsanların yaşamında iyi ve kötü, güzel ve çirkin günleri vardır. Dönüp kimi zaman ardlarına aldıkları günlere baktıklarında utanarak pişmanlaşarak, ezilerek ya da hüzünle, acıyla, kederle ya da gururla. Kimileri bu duyguları aynı anda yaşarlar. Hem utanırlar, hem üzülürler, hem gururlanırlar. Ağustos ayının benim yaşamımda böylesi bir yeri var. Her ağustos ayına ayak bastığımda o günleri yeniden yaşıyorum. Cezaevi yıllarıydı baskının, işkencenin, onursuzlaştırmanın sistematik olarak uygulandığı günler. Bununla yetinmiyor dönemin iktidarı bir ağustos genelgesini yürürlüğe koyuyor adalet bakanlığı. Ağır yasam koşulları daha da ağırlaşıyor, saldırılar artıyor olanaklar elimizden alınıyor ve beraberinde direnişler yükseliyor, açlık grevleri başlıyor, insanlar ölüm oruçlarına yatıyor… Bir ağustos genelgesi karanlık olan yaşamı zifiri karaya çevirdi. Bir ağustos aynı zamanda benim ve yüzlerce arkadaşımızın tahliye olduğu yani uzunca zaman önce kapanan kapıların açıldığı esaretten kurtulduğumuz gün. Özal hükümetinin çıkardığı şartlı salıverme yasasından yararlanamamıştık ya. Yasadan hırsızlar, hayali ihracatçılar, tecavüzcüler…Ülkücüler, faşistler yararlanmıştı. Bir dizi itirazlar yapıldı, anayasa mahkemesine denildi ki: anayasanın onuncu maddesinin eşitlik ilkesine aykırıdır. İtiraz değerlendirildi, karar verildi. 146. maddeden yargılananlar bu kapsamın içine alındı tahliye edildi, 125. maddeden yargılananlar kapsam dışı bırakılarak bu kez de anayasa mahkemesi siyasi bir kararla çifte standartlık yapmış oldu.

Ve 19 Ağustos benim evlilik günüm Özenç. Ya 20 Ağustos.. Yaşamın adını koymuştun sen. Yaşamak insanın insanlaşma kavgasından bir adım geri düşmemektir. 20 Ağustos size neyi anımsatıyor? Dönüp 20 ağustoslarınıza baktığınızda hangi duygular doluyor içinize? Sevgi mi, sevgisizlik mi? Güzellik mi, çirkinlik mi? Ayrılıklar mı kavuşmalar mı? Hangisi? Yoksa aşkınızı ilan ettiğiniz ya da ihanete uğradığınız günü mü? 20 Ağustos bana sevinçlerin, sevgilerin, insanlığın…. Toprağa gömüldüğü, çirkinliklerin, kalleşliklerin, ihanetlerin ekildiği ışıkların ayrılığın olduğu, Mustafa ÖZENÇ’in gecenin
ortasında yani yeni günün ilk dakikalarında hücresinden alınıp darağacına çıkarıldığı gün. İki yağlı zeytin tanesi gözlerinde yaşamı besleyerek yüreğinde umudu, sevgiyi, aşkı yeşerterek; kısacık yaşamına koca bir ömrü sığdırarak gördüğü acılara, işkencelere, ihanetlere, insansızlığa rağmen içinden insanlığı atmadan tıpkı Deniz, Yusuf, Hüseyin, Hıdır, İlyas, Veysel, Erenler gibi darağacına yürüyen yürürken ayak izlerini bırakan, sloganlarını kayalara sıvayan güzel bir insandı ÖZENÇ. 20 Ağustos anlamlı günlere katılan anlamlı bir gündür artık. Yaşamın adını koymuştun sen. Yaşamak, yaşamı şiirle belemektir.

Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da
Gece gündüz fark etmez
Ben her zaman hazırım
Adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da
Hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma
O müjdeyi ben doğadan alacağım …

2 Ağustosun o sıcak akşam üzeri saatlerinde kavgadaşlarınla yanına geliyoruz. Sayımız sayılacak kadar az olsa da bu beni ürkütmüyor. Yine de azala azala çoğalmasını biliriz. Mezarının başındayız mekanını görünce birden içim burkuluyor, soluk alamıyorum. Çevrem aniden kararıyor. Sıkıntı yüreğime çörekleniyor. Kafes içine alınmışsın. Nedenini soruyorum arkadaşlara bu kafes ÖZENÇ’e yakışmamış. İki kez mezarını kırmışlar mermerleri parçalamışlar ölümün bile çıldırtıyor, korkutuyor düşmanı görüyorsun değil mi ? Bakıyorum iyice kafesin ustu çökmüş . Anlaşılan kimsesiz, evsizlerin mekanı olmuş senin mezarının üstü Başucundaki mermer plaka da o büyük gün geldiğinde şiirin yazılı ve hemen altında yumruklu yıldızın kazılı. Bir kavgadaş üstündeki otları koparıyor canım yanıyor dur koparma onları diyorum. O otlarda ÖZENÇ’in canı var o otları besleyen, büyüten, yeşerten ÖZENÇ’in bedeni ve bu otlardan alıyor her haberi mevsimleri bu otlarla yaşıyor. Suluyoruz otları mermer plakayı yıkıyoruz, şiirin daha belirgin okunuyor. Sonra toplanıyoruz etrafında bizi uzaktan izleyen polislerin inadına saygı duruşuna geçip bir kez daha yemin ediyoruz insanin insanlaşması mücadelesini sürdüreceğimize ve seni yaşatacağımıza. Seni tanıyan kavgayı paylaştığın kavgadaşların birer konuşma yaptılar, seni anlattılar. Sıra bana geldi. Ne söylemeliydim. Seni idama yolculadığımız günün gecesini anımsıyorum. Hepimiz ayaktayız. Fraksiyon ayrımı yok herkes seninle birlikte hücresinden alınıyor birlikte yürüyor askerlerin arasında ve herkes seninle birlikte çıkıyor, seninle sehpaya boynuna ilmiği takıyor, sandalyesini deviriyor. Çaresiz hepimiz elimiz kolumuz bağlı en kötüsü de bu. Engel olamamak acı verici kahredici. Yaptığımız, yapabileceğimiz tek şey sloganlarla uğurlamak küfretmek, tükürmek.

17 yürek
17 isyan
17 kavga çiçeği
koparıldı insanlığın dalından.
17 kavga çiçeğiydi onlar
halkın bağrında kök salmış
17 kavga çiçeği..
Umuttu onlar
Geleceği karartılmak istenen halkımızın
sabırla büyüttüğü..
gerçekleştirmek istediğimiz düşlerimizin
somutlaşmış halleriydiler,
üzerine titrediğimiz
sevgimizle büyüttüğümüz
uğrunda öldüğümüz değerlerimizin
korkusuz bayrak taşıyıcılarıydılar.
Onlar düştüğünde Haziran sıcağında;
doğa bir kez daha hatırladı sevdalılarını,
tarih bir kez daha yol verdi,
bir kez daha bastı devrimin kitleleri bağırlarına
evlatlarını..
onlar sonsuzlaşan düşlerimizin teminatı,
kavganın en yalnız zamanında dahi
doruklarda umudu büyüteceklerin yıldızıdır..
ne dökülen kan kalır yerde
ne de düşen silah
. . . . . . . . . . . . . . .
Umut Yaren
Sayı 18 (Ağustos – Ekim 2005)