Ekim Dersleri

Yıl 1917

Finlandiya Körfezi’nden Petrograd’a dolan

gri tenli bulutlar

kara bir kışın haberini veriyordu Petrograd’da Ekim, kış demekti Ta ki,

göğün rengini değiştiren işaret fişeği

semalarda patlayıncaya dek… Ekim, artık bahar demekti insanlığın ilk baharı…

O gün ekilen umut hâlâ göğeriyor

özgürlüğü kendine yakışık gören her ülkenin toprağında.

Birkaç sayfadan ibaret bir yazı için Ekim Dersleri başlığı biraz büyük gelebilir. Ancak, konunun bir de özgünlüğü var. Hemen her devrimcinin kafasında, belirli ölçülerde Ekim Dersleri vardır. Benim yaptığım bu çalışmanın, Ekim Devrimi’nden çıkarılması gereken tüm dersleri peş peşe sıralamak yerine; bugünün ihtiyaçları açısından yapılmış bazı anımsatmalar olarak kabul edilmesi daha uygun düşecektir. Kimi olgular vardır ki, aynayı bütüne tuttuğumuzda, dikkat çekilmesi gereken figürler bütünün içinde kaybolur. Ve her şeyi gösterme kaygısı, hiçbir şeyin görülememesiyle sonuçlanır. Bu nedenle, ben aynayı seçtiğim görüntülerin üzerine tuttum.

1.Krupskaya, John Reed’in Dünyayı Sarsan On Gün üne yazdığı önsözde Bu kitabın, ülkenin dilini ve törelerini bilmeyen bir yabancı, bir Amerikalı tarafından yazılmış olması ilk bakışta garip gözükebilir. Her adımda en gülünç yanlışlıklara düşebileceği, olayların en büyük faktörlerini unutabileceğini düşünülebilir.

Yabancılar, Sovyet Rusya konusunda böyle yazılar kaleme almazlar. Ya olaylardan hiçbir şey anlamamakta ya da hiç bir zaman tipik olmayan bağımsız olayları genelleştirmektedirler . diyerek vurgulamaya çalıştığı gerçeklik; farkında olunsun veya olunmasın, pek çok insanın sıkça düştüğü bir durumu yansıtmaktadır. Bırakalım dil, töre vs.nin bilinmemesini, değerlendirmelere konu edilen gelişmelerin asli dinamiklerinden habersiz olmak dahi, kesinleme yapmayı ve yargıda bulunmayı önlemiyor…

Olayları, gerçekleştikleri tarihsel kesit içerisinde ele almak ne denli gerekliyse, o denli de zordur . Aynı önsözde Krupskaya, Ekim Devrimi’nin artık bir tarih olacağı gelecekteki insanlar dan söz ediyor. Gerçi John Reed, kitabında Krupskaya’nın çekindiği türden hatalara düşmüyor; ama, Ekim Devrimi’nin artık bir tarih olduğu bügünkü koşullarda kimi insanlar tarafından yapılan değerlendirmeler, yönteme dair söz konusu kaygının ne denli haklı olduğunu gösterir örneklerle doludur. Ekim Devrimi’nin sadece özgünlükleri sıralanmak istendiğinde dahi, bunun kitaplar dolusu bilgi demek olduğu görülecektir.

İşte böyle bir hazine içinde cımbızlanmış bir bilgiyi, onu vareden tüm bileşenlerinden bağımsız olarak ele alıp değerlendirme konusu yapmanın, yöntemde bilimsellikten uzaklaşmak anlamına geleceği, tartışma götürmez bir gerçektir.

DEVRİMİN KOLAY OLDUĞU HİÇBİR COĞRAFYA YOKTUR; AMA, DEVRİM HER COĞRAFYADA MÜMKÜNDÜR

Kurulu düzenler, sahip oldukları askeri güçler kadar, toplum yaşamında oluşturdukları kurumlaşmış alışkanlıklarla da varlıklarını güvenceye alırlar. Öyle ki, köy ortamının kayıtsızlığı içerisinde siyasal bilinçle buluşmada geç kalmış insanlardan, başını ağrıtmadan yaşama kanaatkârlığını tercih edenlere kadar toplumun önemli bir kesimi, günlük yaşamın olağan seyri içerisinde bile sistemi her gün yeniden üreten çarka dişli olurlar. Açlığın, yoksulluğun tek başına devrim yaptığı görülmediği gibi, devrimin altın bir tepsi içerisinde, devrimci güçlere sunulduğuna da tanık olunmamıştır.

Elverişli gibi görünen koşullara rağmen, insanları kavga saflarına çekmek kolay değildir. Aynı şekilde kazanılanların kalıcı bir güce dönüştürülmesi de yoğun bir çabayı gerektirir. Bu, salt ülkemize özgü bir durum değildir. Halkın devrimci saflara kendiliğinden yönelmesi güçtür. Devrimini yapmış ülkelerde, devrim arifesinde bile bu türden zorluklara tanık olunmuştur. 1917 Temmuz’unda ayaklanma girişiminde başarısızlığa uğrayan Bolşevikler’in durumunu ve halkla ilişkilerini yansıtan veriler, eylül ayında oluşan verilerle büyük farklar gösterir. Büyük çoğunluğu Menşevikler’den ve Devrimci Sosyalistler’den oluşan Sovyetler içinde ibre Bolşevikler’den yana dönmeye başlar. Böyle bir başarı, halkla devrimciler arasındaki mesafeyi kabullenmenin değil, kendi lehine bozmaya çalışmanın ürünüdür.

Devrimin kaçınılmaz hale geldiği durumlarda ise, olağanüstülük tüm bir toplumu sardığı için; rüşvetten karaborsaya, stoktan sabotaja kadar pek çok gelişme, engelleyici bir unsur olarak sahneye çıkar. Karşı-devrimci güçler, her türden alternatifi devrime yeğ tutacağı için, çok daha büyük ve tehlikeli bir güçle direnir. Kaybetmek kesinleştiğinde ise, kurulu tesisleri bir enkaza çevirmek yine karşı-devrimin geleneklerindendir.

Kadet Partisi’nin Petrograd seksiyonu şefi, bana ekonomik çöküntünün, devrimi küçültmeyi içeren bir kampanyaya dahil olduğunu söyledi. (…..) Harkov yakınlarında kömür madenlerinin ateşe verildiğini ve sahipleri tarafından ocakaların su baskınlarına açıldıklarını, Moskova’da mühendislerinın, fabrikaları terk etmeden önce makinaları kullanılmayacak duruma getirdiklerini ve demiryolu memurlarının lokomotiflere sabotaj yaparken suçüstü yakalandıklarını biliyorum . ( Dünyayı Sarsan On Gün, John Reed, s: 34 )

Bu türden sahneler. doğaldır ki, her ülkede aynı biçimde gerçekleşmeyecektir. Süreci devrime taşıyan olumlu sahneler gibi, devrime direnen olumsuz sahneler de birikmiş bir tecrübenin izlerini taşır.

Devrim gibi, karşı-devrim de deney biriktirmekte ve devrimcilerin yaratıcılığının karşısına yeni yöntemlerle çıkmaktadır. Emperyalizmin dünya ölçeğinde merkezileştirip, geliştirdiği yöntem ve araçlar karşısında; ezilen halkların kurtuluş mücadelesinin zorlandığı ve çözüm geliştirmekte güçlük çektiği dönemler olmuştur/olmaktadır. Ancak bilinir ki, savaşlarda araçlar ne denli önemli olursa olsun her şey değildir; devrimciler, sahip oldukları yaratıcı üretkenliğin yanında, haklı olmanın ve zafere olan inancın avantajlarını her ülkede kullanacak ve mutlaka ipi göğüsleyecektir.

DEVRİMDE HER ÜLKE KENDİ DİLİNİ KONUŞUR

John Reed, kendi kitabına yazdığı önsözde, Ekim Devrimi’ni Rus asker ve işçilerinin başındaki Bolşevikler’in devlet gücünü ellerine geçirip onu sovyetlerin ellerine bırakmaları biçiminde ifade ediyor. Bugün halen üzerinde fırtınalar koparılan parti-devlet-halk ilişkisini özlü bir biçimde tanımlayan bu ifade, aynı zamanda meselenin, birtakım tanımlamalara takılıp kalmaktan daha kapsamlı kavrayışlar ve uygulamalar gerektirdiğini gösteriyor.

Tek tek ülkelerde, kitlelerin örgütlenmeye yatkınlığından, sosyalizmin teori ve pratiğine dair taşınan açıklığa kadar çeşitli özellikler, farklılıklar gösterir. Devrimi hazırlayan koşullarda, mümkün olduğunca gelişkin örgütlülükler temenni edilir. Ancak, bu da her devrimin arifesini benzemez kılan farklılıkların oluşumunu önlemiyor.

Hemen söyleyelim ki, Kasım’dan önce büyük toprak sahiplerinin topraklarının köylülere dağıtılacağı örgütlenme hazırdı; sanayideki işçi denetimini gerçekleştirecek fabrika komiteleri ve sendikalar kurulmuştu; her kent, her köy, her yöre yerel yönetimi sağlamaya hazır, kendi asker, köylü ve işçi temsilcilerinden oluşan sovyetlere sahipti . (age. s:13)

Gerçekte, her ülkenin devrimcileri; karşı karşıya oldukları ekonomik-sosyal-siyasal sistem dahilinde doğru bir tarz geliştirerek halkı örgütleme şansına sahiptir. Ne var ki bu konuda, farklı ülkeler arasında, bir şans/olanak eşitsizliği söz konusudur. Üstelik, gelişmiş ülkelerin eğitimli halkları açısından bu şansın daha büyük olduğunu söylemek güçtür.

Başta Amerikalılar olmak üzere yabancılar, Rus işçilerinin bilgisizliği üzerinde ısrarla dururlar. Gerçekten onların batı halklarının siyasal tecrübelerine sahip olmadıkları doğrudur. Fakat buna karşın kitlelerin örgütlenmesinde son derece başarılı olmuşlardır. 1917’de tüketim kooperatiflerine girenlerin sayısı 12 milyondan fazlaydı. Sovyetler sistemi, kendi başına bile onların örgütlenme üstünlüklerinin görkemli bir örneğidir. Ayrıca, yeryüzünde sosyalizm teorisi ve onun pratikteki uygulamaları ile böylesine kolayca anlaşılan bir halk yok gibidir . (age. s:10)

Farklı ülkelerde, aynı başarıyı sağlamak kadar aynı yöntemleri uygulamak da güçtür. Örneğin 1917 Şubat Devrimi’nden sonra, Sovyet örgütlenmesi içindeki asker temsilcilerin büyük çoğunluğunun, savaş nedeniyle seferber edilmiş köylüler olduğu görülür. Bu bir özgünlüktür. Ve bunun -doğaldır ki- farklı tarihsel kesitlerde ve mekanlarda tekrar etmesi beklenmemelidir.

Her ne kadar, dünyanın hiçbir yerinde devrimin uzunluğunu tayin ve tahmin etmek olanaklı değilse de; yaşanmış örnekler gösteriyor ki, devrimlerin uzun olmak için çokça sebebi vardır . Sürekli olarak güç ve deneyim biriktiren karşı-devrimin, devrime karşı direnci, hemen her coğrafyada küçümsenmeyecek boyutlardadır. Bunun yanında, devrim tipinin kendisi sürenin uzunluğu üzerinde etkili olurken; aynı zamanda, varolan devrim deneyimleri, devrimlerdeki uzamanın adeta bir gereklilik olduğunu göstermiştir. Geriye dönüşler gösteriyor ki, iktidarı alma öncesinden sonrasına dek uzanan süreçte, devimcilerin önünde iktidarı alır, sosyalizmi inşa ederim formülüne sığdırılamayacak boyutlarda ve çeşitlikte görevler olacaktır. Hatta, uzamayı kendi içinde bir sağlıklılık belirtisi olarak tanımlamak bile mümkündür.

Devrim dramı iki sahneden oluşur.’ diyordu, 14 Ekim’de çıkan ılımlı sosyalistlerin resmi organı. Eski rejimin yıkılışı ve yenisinin kurulması. Birinci sahne oldukça uzadı. Şimdi ikinciye geçmek ve olabildiği kadar hızlı oynamak gerek.’ Büyük bir devrimcinin dediği gibi: Dostlar, devrimi bitirmekte acele edelim, onu fazla uzatan meyvelerini toplayamaz .’ (age. s: 27-28)

İşte, yapılmaması gereken şey, tam da budur. Hele ki, yeni rejimin kurulmasında asıl hızlı oynamak meyvelerin toplanmasını güçleştirir. Öyle durumlar olur ki, ileri doğru çabuk adımlarla mesafe alamamış olmayı eleştirmek yerine, geriye dönmemiş olmayı başarı saymak gerekebilir.

DENEYİMLER DOĞRU OKUNMALIDIR

1917 Ekim Devrimi’nin arifesinde, Bolşevikler’in program dahilinde ifade ettikleri ve amaçladıkları olgulara bakıldığında, sosyalist devrimin doğrudan unsurlarına rastlanır. Hatta, enternasyonalist Menşevikler’le, Sol Devrimci Sosyalistler’in ivedi olarak barış anlaşması yapılması, toprakların köylülere verilmesi ve sanayinin işçilerce denetlenmesi biçimindeki istekleri de Bolşevik/sosyalist programı tanımlıyordu.

Ekim’e gelindiğinde, yaşamın hemen her alanında komite ve konseylerin artan rolüne tanık olunur. Bu, iktidarın Sovyetler’ce devralınması için hazır bir maddi zemin demekti. İşçi denetiminin bir amaç olarak belirlenmesi önemlidir. Ancak bunun, hazır olmayan koşullarda dayatılması zaferi bir bilinmeze doğru sürükler. Yeni sömürge ülkelerdeki sosyal/sınıfsal şekillenme, devrim süreçlerinde proletaryanın tek başına hakimiyetini olanaksız kıldığı için, iktidar, farklı güçlerle paylaşılır. Bu, proletaryanın doğrudan denetimine geçişi geciktiren, ama zorunlu olan bir aşamadır.

Devrim süreçleri, bir kasabadan, mahalle içindeki bir sokağa kadar çeşitli yerlerdeki irili ufaklı pek çok pratiğin toplamından oluşur. Bu nedenle, alışık olunmayan örneklere, yaratıcılığın özgün belirtilerine sıkça rastlamak mümkündür. Dipten gelen dalgaların, devrimi iyice yakınlaştırdığı günlerde Bolşevikler’in, Sovyet Rus Birliği Kongresi’ni toplamaya çalışırken karşılaştığı engeller ve bu engellerin aşılma biçimi de başlı başına bir özgünlük ifadesidir.

Kimi yerlerde, delegelerinin düzenli olarak seçmesine engel olunan halk, kendiliğinden mitingler düzenliyor ve Petrograd’a gönderilecek bir temsilci seçiyordu. Öteki yerlerde, engelleyici eski komiteleri dağıtıyor ve yerine yenilerini getiriyordu. (age. s:55)

Bu örnekler, meşruiyetini haklılıktan alan bir gücün önlenemeyeceğinin; gerektiğinde, biçimden çok öze bağlı kalarak çözüm geliştirileceğini ve kavganın içinde öğrenen bir halkı aldatmanın kolay olmadığını gösteriyordu.

Mücadelenin, çeşitli toplum kesimlerini aynı alanda buluşturması, farklı kültürlerin de bir araya toplanması demektir. Buna zorunluluklar ve yoksunluklar eklenince; geniş bir hoşgörü çerçevesi içerisinde hareket etmeyi gerektiren tablolar ortaya çıkar.

5 kapik karşılığında tenekeden maşrapalarda çay veriliyordu. Yağlı tahta kaşıkları bir torbadan kendiniz alıyordunuz. Tahta masaların çevresindeki kerevetlerin üzerinde acıkmış proleterler yemeklerini yiyor, birbirleriyle dedikodu yapıyor ve kocaman salonda bir uçtan bir uca birbirlerine açık -saçık şakalar yapıyorlardı. (age. s:60)

Bu tablo, devrim arifesinde işçi ve asker devrimci örgütlerinin toplandığı Smolny Enstitü’nun yemekhanesinden bir kesiti yansıtıyor. Kitaplarda rastladığımızda, son derece doğal bir kare olarak kafamızda canlandırıp geçtiğimiz bu türden görüntüler karşısında günlük yaşantımızda çoğu kez aynı genişliği/hoşgörüyü gösteremeyiz. Hatta işçinin işçiliği, köylünün köylülüğünü ve gecekondu insanının kendine ait özelliklerini yadırgamadan ilişki geliştirmekte güçlük çekeriz.

Gerçekte, kitlelerle geliştirilecek ilişkilerin kendimize veya kafamızda kurguladığımız arkadaş grubuna benzememek için çokça nedeni olacaktır. Gerçekçi olmak gerekiyorsa, hiç kimsenin, ısmarlama bir sosyal bünye ile ve soyut bir kitleye dayalı tasarılarla devrim yapma lüksüne sahip olmadığı bilinmelidir. Ve zaten önemli olan da somut verilerden hareketle devrime nasıl ve kimlerle yürünebileceğinin tayin edilmesidir. Somutu gözetmeden kurgulanmış mükemmel tasarıların mücadele alanlarında pek bir anlam ifade etmediği, somut ve gerçekçi projelerin tercih edildiği çeşitli deneyimlerle kanıtlanmıştır.

Devrimcilerin, her devrim deneyiminden, özellikle de 1917 Ekim devriminden çıkarmaları gerek dersler, örnek almaları gereken kesitler vardır. Ancak, bu yapılırken, farklı bir tarih ve coğrafya ile karşı karşıya olunduğu; sosyal bileşimden, siyasal ve iktisadî şekillenmeye kadar uzanan başka türden bir yapılanmanın söz konusu olduğu bilinmeli ve diyalektik yöntemin gerekleri yerine getirilerek deneyim taşınmalıdır.

Örneğin, Lenin’in 6 Kasım çok erken. Ayaklanmanın tüm Rusya’ya dayanması gerekir. Oysa ayın altısında tüm delegeler henüz Kongre’ye gelmemiş olacaklar. Öte yandan 8 Kasım da çok geç. Bu tarihte, Kongre oluşacağından kesin ve ivedi kararlar alamazlar. Kongre’nin açılacağı gün olan 7’sinde, harekete geçip, işte iktidar ne yapacaksanız yapınız’ diyebileceğiz o zaman. (age. s:83) biçimindeki ifadesi, o tarihsel konjonktür için çok önemlidir. Buradaki demiri tavında dövme ölçüsü, güçlü bir analiz yeteneğine ve sağlam bir öngörüye dayanmaktadır. Buradan çıkarılması gereken ders, sadece ayaklanma anıyla ilintili olmamalıdır. Kavga süreçlerinde bu türden bir analiz yeteneği her zaman için bir ihtiyaçtır. Özellikle devrimin uzun süreli bir halk savaşından geçeceği ülkelerde böyle bir ihtiyaç daha yakıcı biçimde kendini gösterir. Bu farkı, daha özgün biçimde ifade etmek gerekirse; her şey hazır, yalnızca düğmeye basmak kalıyor ifadesi, ayaklanmayı tanımlarken; halk savaşı için, düğme, başından itibaren basılı durumdadır demek gerekiyor.

1917 EKİM’İNDE DEVRİM İÇİN UYGUN OLAN KOŞULLARI, BOLŞEVİK ÖNGÜRÜ VE USTALIK ZAFERE TAŞIMIŞTIR

İlk gün, Petrograd İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti, devrimi selamlarken, bir özelliğine dikkat çekiyordu; Ayaklanmalar seyrek olarak bu kadar az kanlı ve başarılı olmuştur . Bunun öznel veya nesnel pek çok sebebi olabilir. Ancak yine de küçümsenmeyecek sayıdaki vektörün karşı karşıya geldiği o zorlu koşullarda böyle bir sonuç, Bolşevikler adına bir ustalık göstergesidir. Koşulların, aleyhte potansiyelleri de barındırdığı bir konjonktürde müthiş bir satrancın mata götüren hamlesi Petrograd’da yaşandı. Lenin’in, zamanlama konusundaki o eşsiz öngörüsünü, Troçki’nin devrim gecesine dair değerlendirmesi tamamlar nitelikteydi. Sovyet Rus Birliği Kongresi’nin iradesinden önce bir şey yapamazsınız’ haykırışlarına karşılık; Troçki, soğukkanlılıkla Kongrenin iradesi bu gecedeki işçi ve asker ayaklanmasıyla arkaya itilmiştir’ diyordu. (age. s:115)

Aynı Kongre’de Menşevikler’in aldığı tutum da, yıllar sonra Ekim Devrimi’ne komplo/darbe vb. yakıştırmaları yapanlarla benzerliği açısından özellikle hatırlanmalıdır. Toplumdaki tüm sınıfların desteğinin alınması ve Geçici Hükümet’le görüşmelerin yapılması gerektiğini savunan Menşevik temsilcisi Hinçuk, sözlerini şöyle bitiriyordu: Bolşevikler, Petrograd Sovyeti yardımıyla hiçbir parti ve gruba danışmadan askeri bir komploya giriştiklerinden Kongrede kalmayı olanaksız görüyoruz. Öbür

grupları da bizi izlemeye ve durumu incelemek için toplanmaya çağırarak Kongre’den çekiliyoruz. (age. s:121)

Bolşevik taktiğin en belirgin özelliklerinden biri de koşullardaki özgünlüğü ve çeşitli toplumsal kesimler arasındaki ilişkileri lehte değerlendirebilme ustalığıdır. Koşulların hiçbir zaman kendiliğinden devrim bahşetmeyecek olması nedeniyle, ne denli elverişli olursa olsun, yön verici bir iradeye, örgütlü devrimci bir güce (partiye) ihtiyaç olduğu bir gerçektir.

Devrimciler, devrim süreçlerinde öğrenerek yol alırken, ihtiyaçlara göre yöntem geliştirir ve bu yanıyla gelişmelerin önünde yer alma avantajına sahip olurlar. Bu konudaki üretkenliği belirli ölçülerde, hayatın kendisi de zorlar ve çeşitlendirir. Gerçekte tüm ülke pratiklerini birbirinden önemli ölçüde ayıran farklılıklar söz konusudur. Bu gerçekliğin ayırdına varılması, her ülkenin devrimcilerini kendi problemleri karşısında daha yaratıcı kılarken, aynı zamanda mücadelenin biriktirdiği deneyimleri zenginleştirerek çoğaltır. Özellikle, uzun süreli çarpışmalardan, direniş ve saldırılardan geçerek irili ufaklı pek çok gelişmenin toplamını zafere yansıtacak olan devrim süreçlerinin; iktidar öncesinde organlaşma, deneyim biriktirme ve kültür oluşturma şansı daha fazladır.

Bugün Ekim Devrimi’nin kazanımlarını korumak ve devamlılığını sağlayabilmek, onu aşmaktan geçer. Bu, Ekim Devrimi’ne bir haksızlık değildir; aksine, tarihsel materyalizmin zorunlu bir gereğidir ve Ekim Devrimi’nin anlamını büyütecek türden bir kavrayıştır. Ancak, bu tarzın, 70 yıllık birikimi artık müzeye yakışık gören ve Marksizm-ötesi yolculuklara yelken açan tarzla hiçbir alakasının olmadığını özellikle vurgulamalıyız.

Genellikle yaşandığı tarihsel kesitten koparılarak ve çoğu kez subjektif öğelerle yoğrularak aktarılan deneyimler, özellikle genç kafalarda soru işaretleri yaratmakta ve devrim süreçlerinin ısmarlama kavga sahneleri ile karıştırılmasına, mükemmelliyetçi beklentilerin beslenmesine sebep olmaktadır. Halbuki dünyadan ve kavgadan haberdar her insan bilir ki, pratiğin dili çok daha başkadır. Kışlık Saray’ın ele geçirilmesi anını anlatan John Reed’in yansıttığı ayrıntılar, bu konu için güzel bir örnek oluşturmaktadır.

Sabırsız kalabalık dalgası bizi, çıplak duvarlı ve kubbeli geniş bir salona açılan sağdaki girişe doğru sürükledi. Burası, bir sürü koridor ve merdivene açılan doğu kanadının mahzeniydi. Kızıl Muhafızlar’la askerler, orda bulunan büyük tahta sandıkların üstüne atılarak kapakları dipçiklerle söktüler ve içlerindeki halıları, perdeleri, çamaşırları, porselen ve kristal takımları dışarı döktüler. Bir tanesi, omuzuna oturttuğu bronzdan bir sarkacı gururla gösteriyor, öbürü şapkasına devekuşu tüyü iliştiriyordu. Yağma henüz başlamıştı ki, bir ses işitildi: Yoldaşlar! Hiçbir şeye dokunmayın, hiçbir şey almayın, bunlar halkın malıdır.’ O anda yirmi ses birden tekrarladı: Durun, her şeyi yerine koyun, bir şey almak yasak, bunlar halkın malı.’ Eller suçluların yakasına yapıştı. Şam kumaşları, halıları yağmacılardan geri alındı, iki kişi bronz sarkacı yakaladı. Alınan mallar iyi kötü sandıklara yerleştirildi ve birkaç kişi kendiliklerinden nöbetçi kaldılar. Bu tepki tamamen kendiliğinden doğmuştu. Koridor ve merdivenlerde uzaklığın hafiflettiği sözler işitiliyordu. Devrim disiplini bu. Halkın malı .”’ (age. s: 129-130)

Bu pratikler aynı zamanda kitlelere güvenmek gerektiğine, devrimin kendi doğal akışının içerdiği doğruluk potansiyeli nedeniyle, başlı başına bir güven sebebi oluşturacağına dair önemli örneklerdir.

Elbetteki harekete geçen ve insiyatifi eline geçiren kitlelerin yanlış yapma eğilimi vardır; bu tür örnekler de söz konusudur. Ancak, böyle durumlarda kitleler, tüm asiliğine rağmen, ortak yöne akıyor olmaya dayalı bir olgunluğa sahip olurlar ve deneyimler -genellikle- yol gösterici seslere kulak verildiğini göstermiştir. Yine Kışlık Saray’ın boşaltılma anından bir örnek aktarmak istiyorum:

Üçer, dörder kişilik gruplar halinde junkerler de gözüktü. Komisyon onların üstlerini ararken ince eleyip sık dokuyor ve provokatörler, Kornilovcular, Karşı-devrimciler, halk katilleri’ diye de çeşitli hakaretlerde bulunmasına karşın kendilerine hiçbir kaba kuvvet gösterisinde bulunulmuyordu. Ama ödleri patlamıştı. Her şeye karşın cepleri boş değildi. Tüm çalınanlar sekreterce kaydedilip yandaki odaya taşınıyordu. Ayrıca junkerlerin silahları da alınıyordu ve kendilerine Gene halka karşı silah kullanacak mısın?’ diye sorulduğunda ard arda hayır’ diyorlar ve serbest bırakılıyorlardı. (age. s:131)

TROÇKİST MENŞEİLİ DEĞERLENDİRMELERDE SUBJEKTİF ÖĞELER ÖN PLANDADIR

Üzerinden uzun süre geçmiş olaylar değerlendirilirken, o anı tüm boyutlarıyla canlandırmak olanaksız olduğu için, sahip olunan duruşun yapılan değerlendirme üzerinde şu veya bu biçimde etkisi olur.

Kişi, sadece aradığını bulma gayretiyle tarih sayfalarını karıştırırsa, subjektif bir gözün seçmeci gölgesi, tüm ağırlığıyla kendini hissettirir. Ne oldu? sorusuna ek olarak, neden? nasıl? ve hangi kouşllarda? soruları sorulmadığı taktirde, geçmiş bir olayı bugüne deforme etmeden taşıyabilmek adeta olanaksızdır. Devrimcilerin en çok andığı pratiklerden biri olan 1917 Ekim Devrimi de benzer akibetlere sıkça uğrayan kesitlerinden biridir.

Merceğini o döneme en yoğun biçimde tutan çevrelerden biri de Troçkistlerdir. Ancak, dikkatli bakılırsa, merceğin bütün hakkında fikir vermeyecek tarzda, sadece Stalin’in üzerinde tutulduğu ve görüntülerin, çeşitli istatistiklerle beslenerek bir yorum eşliğinde verildiği görülür. Devrimci süreçler için belki de en yanıltıcı tarz, ölü ve yaralı rakamları ile sonuca gitmeye çalışmaktır. Hele ki bu, dünyada ilk deneyim ise ve Dünya Savaşı koşullarında gerçekleşiyorsa, merceğin çok ustalıklı kullanılması gerekir. Gelişmeleri doğru tahlil eden bir göz, devrimin Stalin ile ilişkilendirilmeyen ilk yıllarında da; Troçki ve Lenin’in adının daha çok geçtiği örneklerde, rakamların yanıltıcı özelliğine tanık olur. Bir yerden bir yere sağ salim ulaşmanın şans sayıldığı, devrim güçlerinin teslim aldığı karşı- devrim askerlerini, halkın yıllarca biriken haklı öfkesinden korumak için de özel gayret sarfetmesi gerektiği düşünülürse bazı rakamlar daha iyi tahlil edilebilir.

Yaşamları boyunca, her zaman için daha ileri bir toplumun gerektirdiği normları pratiklerine içerme gayreti sarfeden devrimciler; devrim anında, tam tersi özelliklerle donanmış bir güçle karşı karşıya gelir. Üstelik, iktidarı kaybetme olasılığı, karşı-devrimi çirkinliğin ve hilenin daha boyutlu biçimlerine yöneltir. Karşı tarafın eline spekülasyon malzemesi vermemek için yaşamını yitiren ve lokal yenilgiler alan devrimcilerin olduğunu bilmek için fazlaca tarih bilgisine ihtiyaç olmadığını sanıyorum. Bu nedenle, 7 Ekim’de Petrgrad zaferinin kansız kazanılması ve Kışlık Saray’ın boşaltılması sırasında gösterilen hassasiyetler, tekil gelişmeler olarak değerlendirilmemeli, devrimciliğin gerekleri ile olan ilintisi sebebiyle genele maledilmelidir. Böyle bir yaklaşım bizlere Kışlık Saray’ın alınmasından birkaç gün sonra yaşanan farklı türden pratikleri de anlama ve kavganın içerisindeki yerini kavrama şansı verecektir. Kışlık Saray’ı boşaltırken, Kızıl Muhafızlar’ın, halka karşı bir daha silah kullanmayacaklarına dair namus sözü alıp bıraktıkları junkerler, bir kez daha karşı karşıya geldiklerinde halka yine aynı düşmanlıkla saldırmıştır.

İmparator Paul Okulu çevrilmiş ve Mişel Okulu’ndaki junkerler ise sokaklara dökülerek çarpışmaya başlamışlardı…

Saat onbir buçukta üç sahra topu geldi. Junkerler ise yeni ültimatoma, beyaz bir bayrak taşıyarak ilerleyen iki sovyet elçisini öldürerek karşılık verdiler. O zaman gerçek bir bombardıman başladı. Okul duvarlarında geniş gedikler açıldı ve junkerler umutsuzca savundular kendilerini. Haykırarak saldırıya kalkan Kızıl Muhafızlar mitralyözlerle delik deşik ediliyordu… Kerenski Çarskoye’den telefon ederek Devrimci Askeri Komite’yle her türlü görüşmeleri yasaklamıştı.

Bıraktıkları ölü sayısı ve başarısız saldırıların kızdırdığı sovyet birlikleri bu kez binaya karşı bir ateş ve çelik fırtınası yağdırmaya başladılar. Başlarındaki subayları bile bu korkunç saldırıyı durdurtamıyordu onlara. Kirilov adında bir Smolny Komiseri durdurmayı denedi ama linç edilmekle tehdit edildi. Kızıl Muhafızların kanı tutuşmuştu bir kez (age. s:228 abç.)

İkinci Dünya Savaşı sırasındaki kayıpları bile Stalin’e fatura etmeye eğilimli olanlar için, benim verdiğim bu örneklerin pek de dikkate değer olmayacağını biliyorum. Zaten bu yazının amacını aşan uğraşlardır bunlar. Ve önemli olan, akıllara daha doğru bir yöntemin ipuçlarını düşürmektir. O noktada, süreci daha bütünlüklü biçimde irdelemek ve sadece Lenin ve Stalin’in karşı-devrime yönelik şiddet içeren sözlerinin değil, Troçki’nin o süreçte Öldürülen her devrimci için, beş karşı- devrimci öldüreceğiz biçimindeki ifadesinin de içerdiği anlamı ve dayandığı koşulları daha sağlıklı değerlendirmek mümkün olacaktır.

Devrim, halkların gri bir dünyaya mahkum edilmişliğine vurulmuş bir kılıç darbesidir. Açılan kanaldan, kan yerine, özgürlüğüne kavuşmuş renkler akar.

Renklerden öğrendik dans etmeyi renklerle dansı ise doğadan Kırmızıyı ilkin çingene düşlerde tanıdık Sonra bayraklarımızda umudun rengi oldu Sarıda yumuşaklığı mavide derinliği tanıdık Gün geldi renklere de yasak konduğunu öğrendik. Biz yol aldıkça renklerle kucaklaşıyoruz Onlar yasakladıkça tükeniyordu Rengarenk bir dünyanın andı kardeşleşmenin de andıdır artık.

DEVRİMCİ DİYALEKTİK;

ÖZNELLİKTEN DE PRAGMATİZMDEN DE NİTELİK FARKIYLA AYRILIR VEYA BREST-LİTOVSK

Fikri niteliğin yerini fikri karmaşaya bıraktığı, öznelliğin ölçeksizliği büyüttüğü günümüz koşullarında, devrimcilerin farklı zaman dilimlerinde gerçekleşmiş olayları da, tüm bulandırma çabalarına karşı doğru yorumlamaya ve halkalar kopuk duruyor da olsa, zincirleme ilişkiyi kurabilmeye ihtiyacı vardır.

Olaylar, zaman ve mekan ilişkisinden koparılarak tekilleştirilebildikleri oranda, yanıltma ve yanılma olasılığı büyür. Gerçekleri değil, amaçladıkları sonucu göstermek isteyenler, ışığı yönlendirir; ışıkla da karanlıkla da istediği gibi oynar. Bu nedenle bilgi, mutlaka doğru kaynaklardan edinilmelidir. Kişi, yanlışları süzebilen bir bakış açısıyla donandığı oranda, işaret edilene değil, doğru olana yönelir.

Geçen sayımızda Stalin’e yönelik kimi iddialara yanıt verdik. Aslında özel bir gayretle hedef tahtasına konduğu için çoğu kez Stalin’e kimi nitelikler atfedilirken gerekçe edilen pratiklerde veya benzerlerinde Troçki veya Lenin’in de bulunduğu bilindiği halde, onlardan ya söz edilmez ya da salt amaca uygunluk ölçüsünde değinilir. Bu nedenle tarihi, seçilmiş görüntüler üzerinden değil, bütünlüklü bir perspektiften incelemek gerekiyor.

Bugün emperyalizme veya sömürgeciliğe demokratiklik atfedecek denli değerlerini eğip büker noktaya gelen kesimler, duruşlarını gerekçeleyebilmek için ilkelerin esnetildiğine inandıkları kimi tarihsel örnekleri kendilerine dayanak yapabilmektedir. Mesela pragmatizm ve ilkesizlik karşısında, Lenin’in de Brest-Litovsk Anlaşması ile ilkelerini esnettiği iddia edilir ve bu, ilkesizliğe dayanak yapılır. Bu yaklaşımların panzehiri, olayları kaynağından okumaktır. Bu nedenle biz, Brest Barışına dair kısa bir hatırlatma yapma ihtiyacı duyduk.

İmzalandığı dönem de bugün de üzerinde çeşitli tartışmalar yapılan Brest Barışı’nın doğru anlaşılması, o günkü koşulların doğru anlaşılması ile yakından ilintilidir. Cepheden gelen asker delegasyonlarıyla sık sık görüşen Lenin, Almanlara karşı savaşı sürdürmenin olanaksızlığına inanır. Bu, bir karamsarlık değil, bir gerçeklikti. Hatta Lenin, aynı süreçte ülke savunması için Kızıl Ordu’nun örgütlenmesi kampanyasını güçlendirir.

Lenin, savaşın sürdürülebileceği görüşünde olan yoldaşlarına Cepheye gidin! , Askerlerle konuşun! diyordu. Yedinci Parti Kongresi’nde Lenin, Brest barış görüşmelerinin ilk dönemini şu şekilde tanımlar: Uysal ve evcil hayvan, bir kaplanın yanına uzanmış, onu, ilhaksız ve tazminatsız bir barışın yapılması gerektiğine ikna etmek istiyordu

Ocak ayının ikinci yarısında, Alman emperyalizmi, dayatmada bulunur ve hızla yanıt ister. Barışın imzalanmasına taraf olan Lenin, MK içerisinde defalarca yapılan oylamada her seferinde kaybeder ve düşüncesini benimsetmekte güçlük çeker. Örneğin güzel laflar etmeyi seven Troçki, özel bir pozisyon almıştı. Anlaşılan, onun için, Sovyet ülkesinin savaştan nasıl çıkarılabileceğinden ve yeni güç toplamak ve kitleleri mobilize etmek için gerekli soluklanma arasının nasıl kazanılabileceğinden çok, güzel pozlar önemliydi. Şiarı ne utanç verici barış ne de savaş’tı. İlyiç bu görüşü, eski Polonya asilzadelerine yakışan bir efendiler görüşü olarak adlandırdı; bu şiarın, proletaryanın iktidarı ele geçirdiği, dev bir inşa çalışmasına yöneldiği ülkeyi, yıkıma ve talana terk eden bir serüvenden başka bir şey olmadığını vurguladı. (Krupskaya)

Şubat ayı boyunca defalarca yapılan oylamalarda Lenin’in düşüncesi azınlıkta kaldı. Ta, 23 Şubat’ta Almanlar saldırıya geçip birbiri ardından kentleri işgal etmeye başladığındadır ki, MK içinde güçler dengesi değişti ve bu kez, Almanların koşullarının kabul edilmesinden yana 7, karşısında ise 4 oy kullanıldı. Aralarında böylesine belirleyici bir sorunda hiçbir sorumluluk almak istemeyen Troçki’nin de bulunduğu 4 kişi çekimser oy kullandı.

Bu süreçte Stalin, her oylamada Lenin’in yanında yer almıştır. Brest barışına karşı duranların hareket noktalarından biri de o süreçte bir Alman devriminin patlak verme olasılığı/beklentisi idi. Lenin, bu konudaki yaklaşımını 7. Parti Kongresi’nde şöyle açıklar:

Alman proletaryası eyleme geçecek durumda olacaksa, iyi. Ama bunu ölçtünüz mü, Alman devriminin şu günde başlayacağını belirlemek için bir alet buldunuz mu? Hayır, bunu bilmiyorsunuz, biz de bilmiyoruz. Her şeyi tehlikeye atıyorsunuz. Eğer devrim başlarsa, o zaman her şey kurtulacak.

Elbette! Ama eğer istediğimiz gibi olmazsa, eğer hemen yarın zafer kazanmazsa, o zaman ne olacak? O zaman kitle size şunu söyleyecek: Serüvenciler gibi davrandınız, olayların uygun biçimde gelişmesine oynadınız, ama olmadı, gerçi kaçınılmaz olarak gelecek, ama henüz olgunlaşmamış bulunan uluslararası devrimin yerine geçmiş olan bu durumda, başaramadınız.

Almanya’da devrim ancak 9 Kasım 1918’de patlak verir. Ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, 13 Kasım’da Brest anlaşmasını fesheder.

Sayı 15 (Kasım ‘2004 – Ocak ‘2005)

DEVRİMCİ HAREKET