Emperyalist Kampta Zirveler, Hesaplar ve Yıkılmaya Yüz Tutan Hayaller Uşaklık, Köle Ruhluluk ve Özgüven Yokluğu; Aynı Sürecin, Değişik Kesimlerde Dışavuran Niteliğidir

Efendi ve uşak ilişkisi, biri olmadan diğerinin de olamayacağı bir karşılıklı koşullanma durumunu tanımlar. Efendilik gibi uşaklık hali de kanıksanabilir ve bir karakter oluşturur. Bir özgüven taşımayan, kendine ait başarıları olmayan ve giderek bir uşaklık haline kendini alıştıran kişi, grup, çevre veya devletler; “alkış” veya “sevinç” halindeyken de bu durumun izlerini yansıtırlar. Örneğin Clinton, Türkiye’yi mi övmüş; al sana mutluluk sebebi… Clinton kim? Türkiye’yi neden övmüş? Gerçekte övdüğü Türkiye midir? “Ben büyüğüm, benim söylediğimi yaparsan; dünyanın hakimi olan benim yanımda, hizmetkarlar bölümünde senin de adın geçer.” anlamına gelen söz konusu övgü sözlerinin hangisi yeni? Üstelik Türkiye’de toplanan AGİT zirvesi öncesi, Türkiye’ye gelmek için yola çıkmaya hazırlanan bir ABD başkanın, Türkiye’nin ağzına bir parmak bal çalmak kadar doğal ne olabilir ki? Gerçekte bu; bağımlılığın, uşaklığın, düşmüşlüğün ifadesi değil mi?

Gerçi, fotoğraf çektirirken Clinton elini omzuna koydu diye mutlanan ve kendini değerlenmiş hisseden “devlet yetkilileri”nden başka bir şey beklenmezdi. Ası mesele; kimilerinin solculuk, devrimcilik, demokratlık, vb. sıfatlarla hareket edip kendilerine bu onursuzluğu yakıştırabilmesindedir. Demokrasiyi, insan haklarını ve hatta özgürlüğü, söz konusu odaklardan bekleyebilecek kadar yönünü şaşıranlar; insanlık düşmanı emperyalistlerin ve onların işbirlikçisi faşist rejimlerin işini kolaylaştırmakta; değirmenlerine su taşır duruma düşmektedirler. 

İstanbul’da gerçekleşen AGİT zirvesi öncesinde, Türkiye’ye yönelik bir “övgü” mesajını etekleri zil çalarak” haber yapanlær, dünya halklarının başına örülmek istenen çoraba, gönüllü ve istekli biçimde ilmik atmışlardır.

Kafkaslarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da emperyalist çıkarların gerçekleşmesinde bir koçbaşı olarak kullanılmak istenen Türkiye’yi, iftihar edilecek bir konumda göstermek, “uşaklık” olgusunun başka türden bir tanımıdır.

Orta Asya Cumhuriyetleri’nin sergilediği istikrarsız görüntü, Irak ve İran’nın durumu, Kafkaslar’daki gerginlik gibi olumsuz nedenlerin yanında; Türkiye’nin verdiği “olumu” görüntü, bölgede işbirliği için tercih edilebilirliğini artırıyor. Bilinen özelliklerine ek olarak enerji geçiş yol ları açısından bir jeostratejik konuma sahip olması ve taşeronluktaki tecrübesi, bu tercihi güçlendiriyor. Hatırlanacağı gibi, Clinton Türkiye’ye geldiğinde, yapılan gösterilen karşısında sergilenen sertlik ve alınan önlemler, Yunanistan ile kıyaslanarak “Türk farkı” olarak nitelenmişti. Zirvede, bir taraftan demokrasi nutukları atılırken, diğer taraftan, halklara karşı şiddet ve müdahale olanaklarını arttıran Avrupa Güvenlik Şartı” imzalandı.

İdeolojik ve askeri üstünlüğünü egemen kılma çabası içinde olan ABD, kendi hareket sahasında karşılaştığı her gücü ya etkisizleştirme, ya da uyumlu kılma hesapları yapmaktadır. AB, Japonya, Çin, vb.’nin küresel veya bölgesel rakip olma olasılığını çeşitli önlemlerle bertaraf etmeye çalışıyor. Aynı şekilde; BM’in, ABD politikaları çerçevesinde hareket eden bir yapılanma olması için çaba harcanmaktadır. NATO’nun yeniden yapılandırılması ve eski Varş ova Paktı ülkelerinin bu kapsama alınması da aynı egemenlik hesaplarının bir devamı olarak düşünülen adımlar.

ABD’nin NATO’daki ağırlıklı etkisi , çeşitli vesilelerle ortaya çıkmaktadır. Almanya Askeri İstihbarat Servisi eski Başkanı Schmling’in bu konudaki açıklamaları dikkat çekicidir: Nato’nun içinde sadece ABD’ye ait bazı birimler var. Örneğin NATO komutasının bulunduğu ana karargahtaki Karşı İstihbarat Birimi(Counter İntelligence Chor) sadece ABD’ye aittir.

NATO’nun sadece ABD’ye ait olan başka birimleri de var. Ne zaman NATO’nun, ne zaman ABD’nin harekete geçeceği belli değil.”(Özgür Bakış, 29-11-1999)

EMPERYALİZMİN SORUNLARI, ZİRVELERLE AŞILAMAYACAK DENLİ KAPSAMLIDIR

AGİT zirvesinden, emperyalistlerin en önemli beklentisi, sovyetlerin dağılması ile oluşan koşullarda kurmaya çalıştıklærı ve tüm dünyaya dayattıkları yeni dengeleri, uluslararası bir konsensüsün ürünüymüş gibi sunmaktı. Bu yeni dengeleri –ya da dengesizlikleri- bir yandan görünürde uluslararası sivil toplum kuruluşlarının talebiymiş gibi sunarken, diğer yandan da katılan siyasal odaklara bunu onaylatmak eğilimindedir. Tüm hesaplar bu doğrultuda yapılmıştır. Ancak, unutulmamalıdır ki AGİT’in tarihinde, SSCB’ye karşı oluşturulan bir yapı olmak gibi bir özellik de vardır. Sovyetlerin dağılması ile birlikte, onun nüfuz bölgelerindeki toplumları, emperyalist-kapitalist sistemin kopmaz bir parçası haline getirme işlevi AGİT’in perde arkasındaki temel işlevi idi. Bu nedenle daha ilk saatlerden itibaren Yeltsin-Clinton çekişmesi, oldukça sert bir biçimde ortaya çıktı. Bu gelişme(Yeltsin’nin sert çıkışı) aslında beklenen bir gelişmeydi. AGİT zirvesinden çok kısa bir süre önce yayınlanan Taşkent Deklarasyonu ile Rusya’nın, Çin ve Kazakistan’ın da desteğini alarak böyle bir çıkış yapacağı biliniyordu. Görünen o ki AGİT zirvesinde iyi bir turistik gezinin ötesinde pek fazla bir sonuca ulaşabilmiş değil. Alınan kimi kararlar, beklentileri karşılamaktan uzaktır.

AGİT sonrasında Clinton’ın çeşitli ülkelere yaptığı ziyaretler, siyasi sonuç almaktan çok, bir süredir yerleştirmeye çalıştıkları ve son zamanlarda çatırdayan yeni dengeleri pekiştirmeye yönelik bir şov niteliğini taşıyor. Dünyada “tek kutuplu” bir siyasal görünümün sonuçları artık daha iyi görülüyor. Yeni Dünya Düzeni, globalleşme gibi “gözde” kavramlar bile, artık çok ciddi eleştiriler alıyor. Ve tam da bu noktada Clinton’ın şovları başlıyor. Ama bu şovlar, Seattle’daki DTÖ protestolarını engelleyemedi.

MEVCUT DENGE(SİZLİK)LER, ABD’NİN ÜSTÜNLÜĞÜNE İŞARET EDİYOR

ABD ekonomisinin son yıllarda beklenenden de iyi bir performans gösterdiği görülüyor. Bunun kaynağında ABD’nin pek çok uluslar arası dengeyi kendi lehine çevirmesi, olumsuzlukları büyük oranda engellemesi yatıyor. Bunu en net biçimde Clinton, DTÖ konuşmasında açıklıyor.

“Dünyanın %61’ine ürünlerimizi satamazsak, bugünkünden daha kötü koşullara katlanmak zorundayız.” derken, şu anda kurulan dengenin neye dayandığını, neyi hedeflediğini ortaya koyuyordu.

Sanıldığının aksine, Japon ekonomisinin ABD ekonomisine önemli bir rakip olmadığı ortaya çıktı. Güneydoğu Asya’daki ihracat ekonomilerinin ABD’nin basit para ve borsa operasyonları ile kolayca batırabileceği ve bu bölgede önemli yatırımları olan Japon ekonomisinin de aynı akıbete uğrayabileceği görüldü.(*) AB de kendi içindeki ve yakın genişleme alanlarındaki pek çok sorunu henüz aşabilmiş değil.

Bu konjonktürel durum ABD’ye tüm dünya genelinde ekonomik, siyasal –ve askeri- bir üstünlük sağlamış durumda. Ancak bu konjonktürel durumun çok uzun süreli olamayacağı anlaşılıyor. Özelikle bu durumu en fazla tehdit edecek nokta, Rusya ve Çin arasında oluşturulan stratejik işbirliğidir. Şimdilik sadece askeri bir süper güç olmaktan öte bir niteliği olmayan bu işbirliğinin, özellikle Çin ekonomisinde önümüzdeki dönemde yaşanması muhtemel canlanma ile pek çok dengeyi altüst edebileceği görülüyor. Rusya, batı ekonomileri için olduğundan daha çok, Çin ekonomisi için muazzam bir Pazar olabilir; makro düzeyde yeni işbirliği alanları yaratılabilir.

Aynı şekilde, son on yılda ABD ve diğer emperyalistlerin tüm dünyaya dayattıkları politikalara karşı bir süredir cılız da olsa süren tepkilerin, giderek daha üst biçimlere evrilmesi, emperyalist-kapitalist sistem için önemli bir tehdit haline gelebilir. Uluslar arası düzeyde oluşabilecek yeni dengeler de dünya halklarının mücadelesinde yeni olanaklar, elverişli koşullar yaratabilir.

Dikkat çeken bir diğer gelişme de, emperyalist ülkelerin –sanıldığının aksine- artık, yeni devletlerin oluşumuna, pek de sıcak bakılmadığıdır.

Tüm dünyada 2. Paylaşım Savaşı sonrasında oluşan sınırlar, günümüze kadar çok büyük oranda değişmeden kalmış durumda. Bu sınırların da büyük altüst oluşlar yaşanmadan, ya da en azından bu göze alınmadan, değişmesinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Çok basit gibi görünen Kosova batağından ABD’nin, Rusya’nın büyük yardımları ile kurtulduğu biliniyor. Irak sorunu ise hala çözümlenebilmiş değil. Kafkaslar da tam bir belirsizlik içinde. Bu koşullarda ABD –ve emperyalizm-, ancak çok önemli stratejik çıkarları için yeni bir devletin oluşumunu destekleyebilir. Ve bu süreç de Kosova ile tamamlanmış görülüyor. Aynı şekilde, Türkiye’nin en büyük hayali olan “Büyük Arnavutluk” düşüncesi, ABD tarafından pek destek görmüyor.

Dengesizlik içinde dengelediği sorunlarla ayakta kalmayı sürdüren ABD –ve emperyalizm- için, kalıcı çözüm yoktur. Tarihin, her seferinde halkların aleyhine tekerrür edeceğini zannedenler bu yanılgılarının faturasını, tarihe ağır bir yenilgiyle geçerek ödeyecektir.

(*) Borsa mekanizmasının, gerçekte sermeyenin merkezileşmesine hizmet eden bir işlevi olduğu biliniyor. Güçlü mali yapıların, borsa mekanizması içindeki iniş-çıkışlarla küçük sermayeyi kolaylıkla yok edebildiği bir gerçektir. En azından, piyasa kuralları içinde işleyişin böyle olduğunu söyleyebiliriz. Soros’un basit borsa spekülasyonları ile bir günde milyonlarca dolar kazandığı da biliniyor; bunun çeşitli örnekleri yaşandı(Malezya, Endonezya). Az sayıda ürünün bol miktarda üretildiği ihracat ekonomilerinde, her şey çok kritik dengeler üzerine kurulmuştur. Fiyatların minimum değerlerde tutulma zorunluluğu karların da minimum düzeylerde olmasına neden olur. Varolan kritik dengeleri bozacak basit borsa spekülasyonları, tüm ekonomiyi alt-üst edebilir. Örneğin, en sıradan bir bankanın hisselerinde yaratılacak suni bir talep artışı, bir dizi spekülatif haber eşliğinde sunulduğunda, önce bir talep patlamasına, sonra da çöküşe yol açabilir. Yeni sömürge ülkelerde bu tür spekülasyonlarla yaratılan kaynaklar, metropollerdeki krizin daha hafif atlatılmasında kullanılmaktadır.