Emperyalistlerarası Çelişkiler Derinleşirken Mücadele de Sertleşiyor

IMF, DB, G20 gibi emperyalist odaklarca “Kriz bitti, tünelde ışık gözüktü” biçiminde yapılan açıklamaların üzerinden çok zaman geçti. Kriz, bitmediği gibi artık kangrenleşti. Bırakalım şirketleri ve bankaları artık ülkeler batıyor. Kredi derecelendirme kuruluşları sürekli ülkelerin notunu düşürüyor. Emperyalistler irtifa kaybını engellemek için ağırlıkları aşağı atmaya başladı. Almanya, Fransa ve İngiltere’nin krizin en çok etkilediği Yunanistan ve İtalya’ya teknokratlar kabinesi atamasının ardından şimdi de AB ülkelerine yerel makamların yerini bir Komiserliğin (sömürge valisi) almasını dayatıyorlar. Emperyalistler, finans şirketleri ve bankalar aracılığıyla bir yandan zor durumdaki ülkelerin üretim tesislerini, fabrikalarını, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalarken diğer yandan yüksek faiz oranlarıyla ilgili ülkelerin tahvillerini alıp bağımlılık ilişkilerini daha fazla artırmaktadır.

Dünya’da milyonlarca işçi sokağa atılmış durumda. Refahla anılan ülkelerde bile yoksulluk hızla yayılıyor. Sosyal haklar budanıyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin tepkileri/eylemleri protesto niteliğinden çıkıp sistemle hesaplaşmaya doğru ilerliyor. Yunanistan’ın ardından İtalya, İspanya, Portekiz gibi pek çok ülkede eylemler artıyor. İşçi sınıfının siyasal talepleri yükseliyor. Krizi salt ekonomik göstergelerle tarif etmek eksik kalır. İnsanların yaşam standartlarının hızla düştüğü, açlıkla, yoksullukla yüz yüze gelindiği koşullarda, tavır alışlarda da radikalleşmeler olur. Siyasal yapıların güçlü olduğu ülkelerde sisteme alternatif seçenek (sosyalizm) gündeme gelirken, örgütlülüğün düşük seyrettiği yerlerde faşizmin yükseldiği görülür. Kriz dönemlerinde egemenler, kitlelerde oluşan tepkilerin bir kalkışmaya dönüşmemesi için ilgiyi, tepkiyi başka yönlere çekerek nötralize etmeye çalışır.

IRAK VE AFGANİSTAN’DA YAŞANAN BAŞARISIZLIK ABD’Yİ İŞGAL BİÇİMİNDE DEĞİŞİKLİKLERE ZORLUYOR

Kriz derinleştikçe emperyalistler arasındaki pazar kavgası da sertleşiyor. Kapitalist ekonomiyi düzenleyen yasaların işlememesi, emperyalistleri, zor yöntemlerini daha fazla devreye sokmaya zorluyor. Rekabet arttıkça mücadele de keskinleşiyor. ABD, 11 Eylül sonrası BOP kapsamında adeta tüm askeri kapasitesini Afganistan ve Irak’a yoğunlaştırmıştı. Bu strateji, ABD’nin dünyanın diğer bölgelerindeki askeri varlığını zayıflatırken rakiplerine hareket serbestliği sağlıyordu.

ABD, açık işgalin kalıcı başarı getirmediğini görüyor. Obama, Irak’tan çekileceğini seçilmeden önce belirtmişti. ABD, göstermelik de olsa 2011 sonunda Irak işgalini bitirdiğini resmen açıklamasının ardından, askerlerinin bir kısmını oradan çekerek ihtiyaç duyulan başka alanlara kaydırdı. Ancak Afganistan’ın işgalini sonlandırmak için bir başarı hikâyesine ihtiyaç vardı.

ABD, açık işgallere ‘meşruiyet’ kazandırmak için kendi yarattığı El Kaide’nin lideri Usame Bin Ladin’i 2 Mayıs 2011 tarihinde Pakistan’da sağ yakalamasına rağmen artık işi bittiği için öldürdü.

Afganistan’da işler emperyalistler için iyi gitmiyor. Bırakalım Taliban’ın bitirilmesini, savaş Pakistan’ı da içine alacak biçimde genişledi. ABD, Afganistan’dan çekilme tarihini 2014 sonu olarak açıklamasına rağmen Bin Ladin “başarısı” ardından takvimi öne alıp gelecek yıl içinde çekilmek istiyor. Taliban, İSAF güçlerini büyük oranda şehir merkezlerinde bir kale haline çevrilmiş yerlere sıkıştırmış durumda. Taliban’ın 14 Nisan 2012 tarihinde Kabil, Logar, Celalabat, Paktia ve Nangarhar şehirlerine aynı anda yaptığı saldırılar, oraların bile artık güvenli olmadığını gösteriyor. Yalnızca başkent Kabil’e yapılan saldırıda Alman ve İngiliz büyükelçilikleri, NATO merkezi, Meclis binası, Star Hotel ve başkentin dışındaki Darul Aman sarayı hedef alındı. Emperyalistler bataklığa her geçen gün daha fazla saplandıklarının farkında. ISAF, Afganistan’dan açık bir yenilgiyle kovulması halinde dünya ölçeğinde birçok denge değişir bunun yaşanmaması için ellerinden geleni yapacaklardır. Oraya başka türlü yerleşmenin koşullarını zorlayacaklardır.

ABD’nin Irak ve Afganistan’dan tamamen çekileceğini düşünmek zaten saflık olur. ABD, güçlerini şehir merkezlerinde inşa edilen güvenli üslerde toplarken, operasyonları özel şirketlere ya da işbirlikçilere havale edecek. Afganistan içinde halen 450 civarında üste konuşlanan İSAF güçleri sadece insansız hava araçları, uçak, helikopter vb. ile özel operasyonlar gerçekleştirecek. ABD, bölgede irili ufaklı kurduğu üslerle bir yandan İran’ı kuşatırken diğer yandan Rusya, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın tam kesişme noktasını denetiminde tutmuş olacak. Afganistan’da işlerin yolunda gitmemesinin yanında ABD, pasifik bölgesinde Çin’i kuşatmak için oluşturduğu üsler ve askeri faaliyetler için ihtiyaç duyduğu askerin bir kısmını da bu bölgeden kaydırdığı birliklerden sağlayacak.

YENİ NATO KONSEPTİ VE ABD’NİN DEĞİŞEN STRATEJİSİ

Emperyalistlerin kriz sürecinde militarist yöntemlere daha çok başvuracağını çeşitli defalar ifade etmiştik. NATO’nun 19 Kasım 2010 yılında yapılan Lizbon zirvesinde füze kalkanından siber teröre, deniz korsanlığından küresel teröre kadar pek çok başlık çerçevesinde yeni bir strateji belirlenmişti. ABD bu yeni strateji çerçevesinde askeri birliklerini birkaç ülkenin işgalinde çakılı tutmak yerine, dünyanın çeşitli yerlerinde mevcut ve yeni kurulacak üslerde toplayarak operasyon kabiliyeti yüksek çabuk sonuç almaya dönük bir örgütlenmeye gidiyor. Geçen yıl Obama,”Günümüzün savaşlarını bitirdiğimizden, ulusal güvenlik ekibime, Asya Pasifik’teki varlığımızın ve görevlerimizin en üst önceliğimiz yapılması konusunda talimat verdim ” dedi. (Cnnturk, 17/11/2011)

Güneydoğu Asya ülkelerinin büyük çoğunluğu sömürge olmaktan ancak 2.Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra kurtulmuştu, ancak aralarındaki toprak anlaşmazlıkları hala çözülmüş değil. Ayrıca tarihsel sorunlardan kaynaklanan güvensizlikler de aşılmış değil. Emperyalistlerin çelişmeleri sürekli kaşıması, durumu zaman zaman gerginleştiriyor. ABD, bu çelişmelerden faydalanarak bir yandan askeri varlığını kalıcılaştırırken; diğer yandan, silah satışı ile büyük karlar elde ediyor. KDHC’nin kendini savunmak için aldığı önlemleri sürekli savaş tehdidi olarak yansıtan ABD, Güney Kore ve Japonya’ya bir yandan büyük silah satışları gerçekleştirirken diğer yandan mevcut üslerini korumak ve geliştirmenin yanısıra daha fazla asker bulundurma ve ilgili ülkeleri derinlemesine sömürmeyi hedeflemektedir. ABD, Pakistan’a karşı Hindistan’ı ya da tersini kullanarak her iki ülkeye sürekli silah satmakta. Ya da Çin’i hedef gösterip Tayland, Tayvan, Hindistan, Endonezya, Avustralya vb. ülkelere silah satmakta.

Asya-pasifik bölgesinde silahlanma yarışı son yıllarda iyice hızlandı. SIPRI (Stokholm Barış Anlaşmaları Enstütüsü)’nin 2011 yılı raporunda dünyada en fazla silah alan ülke listesinde Hindistan, %10 ile ilk sırada bulunuyor. KDHC ile sorunlar yaşayan Güney Kore %6 ile ikinci sırada. Pakistan ve Çin %5 ve Singapur’un ise %4 olduğu görülüyor.

2011 yılında ABD’nin (%30) ardından Rusya (%24) dünyanın en büyük ikinci silah satıcısı durumunda idi, ancak ABD’nin silahlanma harcamalarında tartışmasız bir üstünlüğü var.

Dünya’da toplam silah harcamalarının (1,63 trilyon dolar) %43’ünü ABD tek başına gerçekleştiriyor. ABD, kendisini izleyen 25 ülkenin toplamı kadar, silahlanmaya kaynak ayırıyor. Rakipleri arayı ne kadar kapatmaya çalışsa da bu, çok uzun yıllar alacak.

ABD, İran ile ilişkileri sürekli gergin tutup, her an savaşacakmış gibi yaparak bir yandan petrol fiyatlarının astronomik bir şekilde yükselmesine yol açmakta, diğer yandan Ortadoğu ülkelerinin kendi etrafında daha fazla kenetlenmelerini sağlamaktadır. İran’ı hedef göstererek başta S.Arabistan, Katar, Kuveyt, Yemen, BAE vb. ülkelere yeni askeri üsler kurarken diğer yandan silah satışında tarihi rekorların kırılmasını sağladı. 2011 yılında ABD, sadece S.Arabistan’a 60 milyar dolarlık bir satış yaparak dünyada son yirmi yılın en büyük silah satışını gerçekleştirmişti. ABD, İran kartını o kadar iyi oynamıştır ki sonunda Türkiye’deki füze kalkanı sisteminin bir benzerinin kurulmasına Körfez ülkeleri yeşil ışık yakmıştır. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Medelyn Creedon “ Ortadoğu ve Uzak Asya’da iki yeni füze kalkanı daha kurmak istediklerini… Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin oluşturduğu Körfez İşbirliği  Konseyi ile Washington yönetiminin işbirliği çerçevesinde gerçekleşeceğini ” (Haberturk- 28 Mart 2012) belirtti.Füze savunma sisteminin kurulacağı ülke olan Bahreyn’in Dışişleri Bakanı ise ‘Bizim için İran’dan başka tehdit yok. ” açıklamasıyla işbirlikçilikte sınır tanımadıklarını gösterdi. Türkiye’ye kurulan füze sisteminin aynısı olan system 1 AN/TPY-2 radarı, 114 füze ve 6 fırlatma rampasından oluşuyor. Radar, hedef füzeyi 3000 km uzakta iken saptayıp ilgili bilgileri sisteme yüklüyor ve füzeleri harekete geçiriyor.

ABD’nin sürekli kışkırtma ve gerilim üzerinden yürüttüğü politika, halkları birbirine düşürürken bu durumdan en karlı çıkan kendisi oluyor. 1990’ların başında Filipinler’de Clark Field ve Subic Bay’deki üslerinin kapanmasıyla ABD’nin Güneydoğu Asya’daki askeri varlığı zayıflamıştı.

NATO’nun yeni konseptinin ardından ABD, Pasifik’teki Guam adasında 12 milyar dolara mal olması beklenen çok büyük bir askeri tesis yapmaya başladı. Ayrıca Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia üssü de geliştirilmeye başlandı. Günümüzde ABD ‘nin, Güney Kore’de 28 bin ve Japonya ‘da 50 bin askeri bulunuyor ve bu sayı daha fazla artırılmaya çalışılıyor. ABD en son Nisan ayında Avustralya’dan Darwin Limanı’nı alarak Güney Çin Denizi’ne ve Hint Okyanusu’na ulaşımda büyük bir imkana kavuştu. Darwin üssünde uçak gemileri, nükleer denizaltılar ve insansız hava araçları bulunacak. Türkiye’ye kurulan füze kalkanı projesinin bir benzerini pasifik bölgesinde kurmak için ABD Savunma Bakan Yardımcısı Madelyn Creedon “Japonya, G.Kore ve Avustralya hükümetleriyle görüşmeler yaptıklarını ” açıkladı. ABD ; Güney Kore, Japonya, Guam, Avustralya ve Pasifik’teki diğer askeri üsleri ile Çin’i çevrelemeye çalışıyor.

ÇİN’İN “YUMUŞAK GÜÇ” STRATEJİSİ

Çin, yükselen bir değer. 2000 yılında ABD’nin dünya GSMH’ndaki payı %23,6 iken 2010 yılında %19,7’ye gerilemiştir. Aynı dönemde Çin’in payı %7,1’den %13,6’ya çıkmıştır. 2011 yılı itibariyle Çin, yaklaşık 1,9 trilyon dolarlık ihracıyla dünya lideri. Toplam dış ticaret hacmi (ihracat-ithalat) 3,5 trilyon doları aşmış durumda.

Çin, dünya ticaretinden elde ettiği fazlalığı uzun yıllar ABD ve AB pazarına girebilmek için tahvil, bono, dolar, euro gibi araçlara yatırdı. Çin, 3.2 triyon dolarlık rezerve sahip ve bunun 1.2 trilyon dolarını ABD hazine bonolarına (borç) yatırmıştır. Kriz sürecinde ABD ve AB ekonomilerinde yaşanan daralma Çin’i yeni arayışlara itti. Çin artık elinde biriken sermayeyi bir yandan iç pazarı geliştirmek için kullanırken; diğer yandan yeni pazarlara açılıyor.

Çin büyüyen ekonomik gücünü bugüne kadar yumuşak güç stratejisi çerçevesinde sürdürdü. Asya pasifik bölgesindeki ülkelerle girdiği ticari ilişkiler derinleştikçe nüfuz alanı da genişledi. ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) 1967 yılında komünizme karşı ABD’nin öncülüğünde kurulan bir birlikti; ancak zaman içinde değişirek ekonomik bir topluluğa dönüştü. Günümüzde üye sayısı 10 ( Brunei , Endonezya , Filipinler , Kamboçya , Laos , Malezya , Myanmar , Sin gapurTaylandVietnam) olan örgütün toplam nüfusu 500 milyon ve ekonomik büyüklüğü yaklaşık 1,5 trilyon dolardır. Çin, 2010 yılında serbest ticaret anlaşması imzalayarak ASEAN+1 ortaya çıktı.

Afrika kıtası bir milyarlık bir nufüsa sahip. Kapitalist pazar anlamında bakir sayılır ancak zaman içinde pasta büyüyecek, rekabet de kızışacak. 1980’li yılların başında Çin’in tüm Afrika ile ticaret hacmi 1 milyar dolarken yirmi yıl (2000) içinde 10 milyar dolara ancak yükselebilmişti.

2010 yılına gelindiğinde ise Çin’in Afrika ile ticaret hacmi 114 milyar dolara çıkmıştır. Afrika pastasının %40’ı Çin tarafından kapılmışken ABD’nin payı yalnızca %2 civarındadır. Çin’in yatırımları liman, demiryolu, karayolu, okul ve hastane gibi altyapı tesislerini kapsamaktadır.

Latin Amerika geçmişte ABD’nin arka bahçesi olarak görülür ve hiçbir emperyalist güç de bu alanı zorlamazdı. Çin ilk defa bu “geleneği” bozuyor. Latin Amerika ülkeleri ile Çin arasında 1999 yılında 8 milyar dolar seviyesinde olan ticaret, BM verilerine göre 2009 yılında 16 kat artarak 130 milyar dolara ulaşmıştır. Çin, son 6 yılda Latin Amerika ülkelerine 75 milyar dolar kredi açmıştır. Çin, ilgili ülkelerden hammadde, petrol vb. alırken; karşılığında açtığı krediler yoluyla çeşitli altyapı yatırımları gerçekleştirmekte ve sanayi malları satmaktadır.

ABD EMPERYALİSTLER ARASI MÜCADELEDE RAHAT DEĞİL

Kriz, kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasının daha hızlı işlemesine imkân sağlarken emperyalist ülkeler arasındaki dengelerin değişmesine de yol açmıştır. ABD ve AB’nin dünya kapitalist sistemi üzerindeki hâkimiyeti sarsılmakla kalmayıp; ilgili ülkeler astronomik bütçe açıkları, aşırı borçlanma, karşılıksız para basma gibi yollarla günü kurtarmaya çalışmaktadırlar. ABD Merkez Bankası (FED) doların rezerv para olma özelliğini kullanarak trilyonlarca dolarlık karşılıksız para bastı. Böylece; dolar, krizin yükünü diğer ülkelere yıkmak için bir silaha dönüştü. Elinde ABD doları, tahvili, hisse senedi vb. bulunduran herkes ABD’yi finanse etmiş oldu. ABD’nin “yaptım oldu” biçimindeki yaklaşımı kriz sürecinin yükselen “değeri” olarak görülen BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ülkelerini rahatsız ediyor. BRICS üyeleri elde ettikleri ekonomik güç oranında kapitalist sistemde temsil hakkı istemektedirler. BRICS ülkeleri dünya nüfusunun yarısını oluştururken toplam ticaretin yaklaşık %30’unu temsil ediyorlar.

28 Mart 2012 tarihinde Hindistan’da bir araya gelen BRICS ülkeleri ekonomik işbirliğini artırırken gidişattan duydukları kaygıları da deklere ettiler. Alınan kararları incelersek: elektronik ortamda ticaret platformu kurulması, yerel para birimiyle kredilendirme, KOBİ’ler arasında işbirliği, Dünya Bankası’nın muadili ortak bir yatırım bankası kurulması, kendi para birimleri üzerinden ticaret ya da ortak para birimine geçiş gibi konular konuşuldu ve çeşitli kararlar alındı. Ayrıca IMF’deki oy oranlarının düzeltilmemesi halinde Avrupa’daki borç krizi için kendilerinden istenen ekstra katkının unutulması gerektiğini söyleyerek rakiplerine gözdağı verdiler. Siyasal alanda da ortak refleks sergileyen BRICS üyeleri adına Hindistan Başbakanı Manmohan Singh “ Biz Suriye ve İran’da tek çözümün diyalog yolu ile bulunabileceği konusunda anlaşmaya vardık … Suriye’de akan kanın durması için tek çözüm “barışçıl araçlardır. ” dedi. (Günlük Gazeteler, 29 Mart 2012)

NATO’nun yeni konsepti ile ABD’nin yeni askeri üsler ve füze kalkanı projeleri (Türkiye, BAE ve Güney Kore veya Avustralya) ile rakiplerini kuşatma hamleleri karşısında Rusya ve Çin, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü daha işlevsel kılacağa benziyor. ŞİÖ’nün halen 6 üyesinin (Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan) yanında Hindistan, Pakistan, İran, Moğolistan, Afganistan, Belarusya, Singapur gibi aday üyeleri var. Türkiye ise 2011’de başvuru yaptı. ŞİÖ’nün bu yılın ortalarında yapılacak toplantısında Hindistan ve Pakistan’ın tam üye olmak için yaptıkları başvuruya olumlu yanıt verilmesi bekleniyor. Eğer doku uyuşmazlığı olmazsa ŞİÖ, NATO için ilerde çok ciddi bir tehdit olacaktır. ŞİÖ faaliyetleri çerçevesinde üye ülkeler arasında sürekli tatbikatlar gerçekleştiriliyor. 21 Nisan’da ABD ve Filipinler arasında düzenlenen büyük bir askeri tatbikata cevaben bir gün sonra Çin ve Rus donanmaları Sarıdeniz’de uçak gemileri ve anti-denizaltı gemilerinin de yer aldığı büyük bir askeri tatbikat yaptı. Çin ve Rusya’nın gerçekleştirdiği deniz tatbikatı iki ülke arasında bir ilkti.

Rusya ve Çin, savunma bütçelerini artırırken, teknolojik işbirliğini de sürekli geliştiriyor. Rusya, ABD’ye göre savunma bütçesine çok az kaynak ayırmasına (8-9 kat) rağmen silah ticaretinde önemli bir yere sahip. Çin, 2011 yılında savunma bütçesini 107 milyar dolara çıkararak ciddi bir hamle yapmış oldu. 20 yıl önce ABD’nin savunma bütçesi Çin’in 30 katı iken 2011 yılında 5 kata kadar düşmüştür. Çin’in son dönem savunma yatırımları arasında uçak gemileri, anti-gemi balistik füzeleri, J-20 hayalet uçağı ve hayalet helikopteri bulunuyor.

ABD KAN KAYBETSE DE RAKİPLERİ KARŞISINDA GÜCÜNÜ HALA KORUYOR

Emperyalistler arasındaki rekabet kriz sürecinde daha fazla artıyor. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana ABD’nin dünyanın jandarması rolünü sürdürmesi çeşitli avantajları da beraberinde getiriyor. Yaklaşık 60-70 yıldır hem ekonomik hem de askeri anlamda tartışmasız üstünlüğe sahip olan ABD’nin bu imkanlarını yakın vadede yitirmesi oldukça zor. 1944 yılında Bretton Woods denen anlaşma ile ABD’nin kapitalist sistemin tartışmasız lideri olduğu kabul edilmişti. Toplantıda dolar altının eşdeğeri olarak kabul ediliyor ve diğer tüm para birimlerinin değeri dolara göre belirleniyordu. Doların rezerv para olması yanında IMF ve DB’nın kurulmasına da karar verildi. ABD, yıkılan kapitalist sistemin resterasyonunda çok önemli rol oynadı. İngiltere, Almanya, Japonya vb. emperyalist ülkelerin iflas etmiş, harabeye dönmüş ekonomilerine açık-gizli pek çok yolla ortak olmuş, çeşitli anlaşmalar imzalamıştır. Dünya’nın 1/3’ünün sosyalizmi seçtiği, Ulusal Kurtuluş Savaşları’nın başarıya ulaştığı ve kapitalist sistemin büyük bir tehlike altında olduğu koşullarda soğuk savaşın geliştirilmesinde belirleyici olmuştur. NATO vb. örgütlenmelerin kurulmasıyla emperyalist ülkelerde dahil tüm kapitalist sistemi kontrol etme imkanlarına kavuşmuştur. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından güç ve imkanlarını daha fazla artırmış olan ABD’nin rakiplerine kolay kolay boyun eğeceğini söylemek zor. Buna izin verecek gibi de gözükmüyor.

ABD, dünyanın jandarması rolünü sadece askeri anlamda değil her alanda oynuyor. Askeri kapasite yalnızca bir sonuçtur. Tekeller çağı olarak tanımlanan emperyalizm günümüzde kapitalist pazarın tam olarak entegrasyonunu hedeflemektedir. Sermayenin vatanı yoktur sözü bugün daha fazla karşılığını bulmaktadır. ÇUŞ (Çok Uluslu Şirketler)’lar artık devlet sınırlarını çoktan aşarak uluslar arası bir nitelik kazanmıştır. Kapitalistlerin en öncelikli meselesi kardır.

Tekeller özellikle kriz süreçlerinde maliyetin en düşük karın en yüksek olduğu coğrafyalara yatırımlarını kaydırır. 1980’lerin başından itibaren Çin, Hindistan vb. ülkelerin ucuz içgücü alanları olması ulusarası tekeller için buraları bir cazibe merkezine dönüştürmüş; yatırımlar buralara kaydırılmıştı. Başta Çin ve Hindistan olmak üzere Asya’da bir dizi ülkede meydana gelen dış ticaret patlamasının, üretim artışının arka planında bu gerçeklik yatmaktadır. Asya ülkelerinin açıkladığı büyüme rakamlarının arka planında uluslararası tekellerin karları gizlenmektedir. Bugün başta ABD sermayesi olmak üzere emperyalist ülkelerin tekelleri dünyaya yayılmış durumdadır. Ekonomik anlamda ne ABD’nin şimdiki kötü gidişi ne de anormal derecede büyüme açıklayan ülkelerin durumu gerçekleri tam olarak açıklamaktadır. Evet, BRICS ülkeleri yabana atılmayacak bir güçtür ancak tek başına ABD’nin gerçek anlamda ekonomik, siyasi, askeri vb. gücü bile ilgili ülkelerin çok çok üzerindedir. Ama kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası sürekli çalıştığı için mevcut dengelerin zaman içinde değişmesi her zaman mümkündür.

Emperyalistler arası mücadeleyi ezilenler yararına değiştirebilecek tek güç işçi sınıfı ve mazlum dünya halklarıdır. Dünya halklarının en büyük düşmanı ve katili ABD’nin Irak ve Afganistan gibi işgal ettiği ülkelerde karşılaştığı/karşılaşacağı yenilgiler, ekonomik anlamda yaşadığı tıkanıklığın daha fazla derinleşmesine yol açacaktır. Ortadoğu ve Afrika’da halkların gerici rejimlere karşı tepkisini sömürüp “Arap Baharı” adıyla BOP projesine eklemleyen ABD’nin konjoktürel bir başarı elde ettiği görülüyor. Bu “başarı”nın sürüp sürmeyeceği, Arap halklarının tepkilerini gerçek düşmanları olan emperyalizme ve işbirlikçi/faşist rejimlere yöneltmesine bağlıdır.

Sayı 36

(Mayıs – Temmuz 2012)