Emperyalizm, Çin Uygur Özerk Bölgesi…

EMPERYALİZMİN ENERJİ KAYNAKLARINA SAHİP OLMA SAVAŞI

UYGUR ÖZERK BÖLGESİNDE

HALKLARIN KANI ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR

Doğu Türkistan olarak adlandırılan Şincan Özerk Bölgesi, 30 Haziran tarihinden itibaren etnik çatışma haberleriyle gündeme geldi. Toplam 184 kişinin öldüğü, 1000’in üzerinde yaralının olduğu ve çok sayıda tutuklamanın yaşandığı Şincan Özerk Bölgesi’ndeki çatışmaları kavrayabilmek için bölgenin fotoğrafını çekmek gerekir. Yaşanan olayları bilgi kirliliğine dayanan egemen yönlendiricilikten kurtarıp, duru ve anlaşılır kılmak için görünene değil, saklanmak istenene bakmak gereklidir.

Çin Uygur Özerk Bölgesi, tarih boyunca stratejik önemi nedeniyle sömürgeciler tarafından hep ilgi görmüş ve istilalara uğramıştır. Savaşlara konu olmasının en önemli sebebi, tarihi İpek Yolu üzerinde önemli bir kavşakta olmasıdır. Son yüz yıllarda da Çin’in egemenliği altında olmuştur. Ancak Uygur Türkleri, 1949’da Çin Halk Devrimi’yle özerkliğe ve ulusal kimliğine kavuşmuştur. Bunun yanında bölgede feodalizmin her boyutta tasfiyesine girişilmiştir. Kültür Devrimiyle birlikte Uygur ve diğer ulusal topluluklar, Çince resmi dil eğitiminin yanında anadilde eğitim hakkına kavuşmuştur. Dünya nüfusunun 1/6’sı Çin’de yaşamaktadır. Bu nedenle nüfus planlaması, devlet politikası haline gelmiş ve tek çocuk sınırlaması getirilmiştir. Buna rağmen Uygur bölgesinde bu kural uygulanmamış, birden fazla çocuk yapma hakkı tanınmıştır. Eğer asimilasyon politikası uygulansaydı, Uygur nüfusunu azaltmak için bu kuralın daha sıkı uygulanması gerekirdi. Ayrıca Uygur kökenli yurttaşların üniversite eğitimindeki kimi ayrıcalıkları da küçümsenemez. Bu ayrıcalık daha çok feodal geri kültürün kırılması ve bölgenin bilimsel, kültürel gelişimine katkıda bulunabilmek amacıyla hayata geçirilmiştir.

Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de Çinli nüfus daha fazladır. 2000 yılından sonra bölgeye Çin nüfusunun göçü ve yerleşmesi gözlenmektedir. Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin ve Uygur nüfusu eşitlenmiştir. Bunların dışında Müslüman Çinliler Huiler, Kırgız, Kazak ve Rus nüfus da mevcuttur. 2000’li yıllardan sonra işsizlik ve ticari kaygılarla yapılan göçler Uygurlar’da rahatsızlık yaratmaya başlamıştı. Aynı dönemde Kültür Devrimi ile kazanılan ana dilde eğitim hakkı da kısıtlanmaya başlanmıştır. 2000’li yıllardan sonraki bu gelişmeler Uygur halkında ekonomik ve sosyal tepkilerin artmasına yol açtı ( Uygur Özerk Bölgesi’nin yüzölçümü Çin topraklarının 1/6’i kadardır. ). İşsizliği sistemden kaynaklı bir sorun olarak algılamayıp iş göçü üzerinden (yabancı işçiler) açıklamak oldukça yaygın bir yöntemdir. Avrupa’da artan işsizliğe paralel olarak yabancı düşmanlığının ve raşizmin (ırk ayrımcılığı) artması rastlantı değildir. Aynı şekilde 2006 yılında Kazakistan’da Türk işçilerinin Kazaklar tarafından saldırıya uğraması bu duruma başka bir örnektir. Böylesi bir tepkinin ortaya çıkması genellikle sistem tarafından bir devlet politikası olarak sistem karşıtlığı yerine tercih edilir. Çünkü işsizlik sisteme tehlike oluşturmaktan çıkar, milliyetçilik üzerinden devlete yedeklenmeye yol açar. Çin Uygur Özerk Bölgesi’ndeki gelişmelerin başlangıçtaki karakteri bu yönde olsa da, gelinen aşama, bugün ki durumu açıklamaya yetmemektedir.

Küresel krizle birlikte yeni bir dünya savaşının olmayacağını, bunun koşullarının bulunmadığını ancak lokal çatışmaların artacağını ön görmüştük. Daha önceki kimi yazılarımızda enerji kaynakları ve iletişim yolları nedeniyle tetiklenecek savaşların milliyetçi kışkırtmalar üzerinden şekilleneceğini de belirtmiştik. Her şeyden önce emperyalizm, kriz ortamında rakip güçleri zayıflatarak krizin faturasını başkalarına yıkıp karlı çıkmayı hedefler. Nasıl ki 1974 krizini, petrol krizine dönüştürüp fiyatları kontrol altına alan ABD karlı çıkmışsa, bugün de petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol etmek, krizden çıkışı yakalama şansı verecektir. Bu nedenle dünya petrolünün ve doğalgaz yataklarının ağırlıklı merkezi olan Ortadoğu ve Orta Asya’da kontrolü ele geçirenler karlı çıkacaktır. Bundan dolayı Rusya ve ABD arasındaki kapışma adeta satranç oyununa dönüşmektedir. ABD için, Rusya’yı devre dışı bırakarak doğalgazı Avrupa’ya taşımak büyük önemdedir. Avrupa ülkelerinin Rus doğalgazına bağımlı olması enerji savaşlarında Rusya’yı avantajlı kılmaktadır. Bu çerçevede Nabucco projesi devreye sokuldu. Bu projeyle Türkmen ve Azeri gazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya aktarılacaktı. Rusya bunu boşa çıkartmak için 2007 Kasım’ında Türkmenistan ile bütün doğalgazını almayı taahhüt ettiği anlaşmayı imzaladı. Aslında doğalgaz satıcısı olan Rusya’nın asıl amacı Nabucco’yu boşa çıkartarak gücünü korumaktı. Ancak bu ayın başlarında doğalgaz fiyatlarındaki düşüş %70’lere dayandı. Bu durumda Türkmenistan’a gaz fiyatlarında indirim talebinde bulunan Rusya beklediği yanıtı alamadı. Gaz alımını durduracağı tehdidi, tek geliri doğal gaz olan Türkmenistan’ı yeni arayışa itti ve Azerbaycan üzerinden Nabucco boru hattına gaz vereceğini duyurdu. Tam bunlar görüşülürken Çin devreye girdi ve Türkmenistan ile 24 Haziran 2009’da doğalgaz anlaşması imzaladı.

30 yılı kapsayan bu anlaşmayı garantiye alacak krediler dahi verildi. Yılda 40 milyar metre küp doğalgaz verilecek. Türkmenistan ile Çin arasında imzalanan doğalgaz boru hattı, Çin’e ancak Uygur Özerk Bölgesi’nden ulaştırılabilir. Çin ve Türkmenistan arasındaki anlaşmanın imza tarihi ile Uygur Özerk Bölgesi’nde patlayan çatışmaların zamanlaması rastlantı olmasa gerek.

Orta Asya’da sürmekte olan ABD-Rusya çekişmesinde, avantajın ABD lehine döneceği bir süreçte Çin’in devreye girerek planları alt-üst etmesi kabul edilebilir bir durum değildi. Öteden beri Çin’in ekonomik bir güç olarak ağırlık merkezlerinden biri olması nedeniyle CIA bölgeyle zaten yakından ilgiliydi. Pakistan’a sınır komşusu olan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki gerici örgütler CIA tarafından destekleniyordu. Pakistan gizli servisi ISI üzerinden çoğu dinci bu örgütlere (İslami Reform Partisi, Doğu Türkistan Ulusal Birlik İttifakı, Uygur Kurtuluş Örgütü, Doğu Asya Uygur Cihat Partisi), eğitim ve mali destekler sunulmaktaydı. ABD, aslında uzun vadede Pakistan’da çıkartılacak savaşın Çin’e yayılması hesabı içindeyken, enerji savaşı erken doğuma sebep oldu diyebiliriz.(Burada Çin ile bir savaş düşüncesi kesinlikle yoktur. Daha çok Çin’i istikrarsızlaştırma çabaları olarak yorumlamak gerekir.)

30 Haziran’da başlatılan ve 5 Temmuz’da doruğa çıkan çatışmaların ABD tarafından organize edildiği çok açık bir gerçektir. Emperyalist enformasyon merkezleri tarafından yaratılan bilgi kirliliği, algıların yönlendirilmesine etkili bir şekilde hizmet etti. Çin, ABD ve AB medyasının çabalarını akıllı hamlelerle boşa çıkardı. Basın mensuplarını bölgeye alarak durumun anlaşılmasını sağladı. Ve anlaşıldı ki ölü sayısı ve yaşananlar iddiaların tersi yönünde. Toplam ölü sayısı 184. Bunların 137’si Hanlı (Çinli), 46’sı Uygur ve 1’i Hui (Müslüman Çinli). Aslında çatışma bilançosunun böyle olmasına şaşırmamak gerekir. Çünkü bölgede Uygur nüfusu daha fazla ve saldırıya geçen taraf da yine Uygurlar. Egemen medya ABD işbirlikçisi Rabia Kadir üzerinden tüm dünyayı etkilemeye çalıştı. Geçmişi oldukça karanlık olan Rabia Kadir, Çin’in yedinci zengini olduğunu da gizlemiyor. Vaktinde Çin Ulusal kongresi üyesiyken gizli bilgileri ABD’ye vermekten suçlu bulunmuş ve sekiz yıl hapse mahkum olmuştur. Yine ABD’nin özel çabalarıyla altı yıl cezaevinde kaldıktan sonra ABD’ye sığınıp orada yaşamaya başlamıştır. Dünya Uygur Kurultayı ve Uygur-Amerikan Derneği başkanı olan Rabia Kadir, National Endowment for Democracy(NED- SOROS’a ait bir kuruluş) tarafından finanse edilmektedir. Geçen yıl 550 000 dolar aktarıldı (Washington Post 09/07/2009). ABD Kongresi’ne çatışmalardan önce ‘Uygur soykırım önergesi’ verildiği bilgisi hazırlığın boyutlarını göstermesi açısından önemlidir.

Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşanan çatışmalar Türkiye’de de yankı buldu. Birbirinden uzak durması gereken kesimlerin aynı türden tepkiler vermesi bize oldukça şaşırtıcı gelmiştir. Gerici faşist grupların cihat çağrılarına kimi sol kurum ve yapıların Çin’i kınayıcı açıklamaları karışmıştır. Gerici faşist grupların iki yüzlü tavırları burada bir kez daha açığa çıkmıştır. Irak’ta 1,5 milyon insanın ölmesine sessiz kalan bu kesimler tarihleri boyunca emperyalizmden bağımsız hiçbir tepki göstermemiştir. Eğer ABD’nin çıkarları söz konusuysa bunlar, dinlerini de ırklarını da unuturlar. Daha bir hafta önce Telafer’de 70’in üzerinde Türkmen öldürüldü. Ama gerici faşist kesimler bu katliama sessiz kaldılar.

SOLDAKİ AKIL TUTULMASININ SEBEBİ

SINIFSAL DURUŞTAN UZAKLAŞMADIR

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz, kimi demokratik kurumların ve solda duran kimi yapıların tavır alış şeklidir.

İHD ve Makine Mühendisleri Odası, yaşananları mantık süzgecinden geçirmeden, olayı salt insan hakları çerçevesinde değerlendirip Çin’i kınayan açıklamalar yapmışlardır. Eğer Çin’e tepki gösterilecekse; demokratik değerlerden uzaklaşmasının sonuçları üzerinden, ucuz emek sömürüsünden, askeri diktatörlüklerle işbirliğinden ve emperyalist politikalarından dolayı tepki gösterilmelidir. Yoksa ABD’nin hesaplarını bozduğu için değil. ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ise daha ileri gidip “Hepimiz Uygur’uz” demiştir. Hemen belirtelim ki, biz Uygur değiliz. Bir toplumsal hareket varsa onu desteklemenin asgari koşulu emperyalizmden bağımsız olmasıdır. Emperyalizme kan taşıyan hiçbir hareket, halkları özgürleştiremez. Uygur halkının çıkarı, kültür devriminin kazanımlarına sahip çıkmaktan geçer. Ne zaman ki özgürlüğü, devrimin kazanımlarını geri getirmekte ararlarsa işte biz o zaman “Hepimiz Uygur’uz” diyeceğiz. Soldaki akıl tutulması ve yedeklenme hali, bu kadarla da sınırlı değil. KESK, “Şincan katliamını kınıyoruz.” dedikten sonra, “Türkiye de dahil, ülkeler kendi iç sorunlarının kaşınmaması karşılığında ya sessiz kalıyorlar ya da göstermelik kınamalarla yetiniyorlar.”, açıklamasını yapmıştır. Benzer bir açıklama DTP milletvekili Emine Ayna tarafından yapılmıştır: “Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki olayları kınıyoruz. Türklerin dilleri ve kimlikleri inkar edilerek Çin tarafından katliam gerçekleştirilmiştir.” Aynı kaygılarla ESP tarafından da benzer bir duruşa tanık oluyoruz. Maltepe Gülsuyu Mahallesi’nde “Türkiye’de Kürt Çin’de Uygur Türk’üyüz!”pankartı açarak şu açıklamada bulunulmuştur: ” 5 Temmuz’da yaşanan katliam saldırısının sorumlusu, silahlı, çivili sopalı ve kesici aletlerle Çinlileri Uygur Türklerine karşı kışkırtan emperyalist, sömürgeci Çin devletidir.” Soldan gelen bu açıklama ve tepkilerin bir ortak paydasını da öznellik oluşturmaktadır. Uygur Türkleri ile Türkiye’de Kürt halkının yaşadıklarını benzeştirerek çıkış yakalama çabası kendini gösteriyor. Kürt halkının demokratik talepleriyle Uygur’ların ABD yönlendirmeli tavırları arasında benzerlik kurmak en azından Kürt halkına haksızlıktır. Devleti buradan ikna etme çabası, devletin faşist niteliğini tanımamaktan kaynaklanıyor. Sol, sınıfsallığını yitirdikçe algı körelmesi yaşamaktadır. Benzer bir duruma Abdullah Gül’ün Ermenistan’a maç izlemeye gidişinde de tanık olmuştuk. ABD, Hazar petrolü ve doğalgazını kontrol etmek, Rusya’yı güneyden kuşatmak için; Azerbaycan-Ermenistan-Türkiye hattını sağlama almak istemiş ve “aranızdaki sorunları çözün” talimatı vermişti. Bu hattın aynı zamanda İran’ı da kuzeyden kuşattığı için önemi iki kat artıyordu. Bu arka planı düşünmeyen Evrensel ve Birgün gazeteleri “Halkların kardeşliğine hizmet etsin”, “90 dakikayla sınırlı kalmasın” manşetleriyle duyurdu. Devletlerin barışı ile halkların kardeşliğini aynı yere koyan bu yaklaşım sınıfsallıktan uzaklaşmanın emperyalist politikalara yedeklenmeye yol açtığına örnek olması açısından önemlidir.

Sol, kendini insan hakları savunuculuğu ile sınırlandıramaz. Çünkü bu durum solu sivil toplum kuruluşuna indirger ki, bu çok tehlikelidir. STK’lar iktidar mücadelesi içinde yer almaz, sistemin aksayan yanlarına itiraz ederek bir nevi sistemin nefes borusu işlevini üstlenir.

İnsanlığın kurtuluşu için yola koyulan devrimciler, her şeyden önce emperyalizmi doğru tanımlamalı, yönelimlerini açıklamalı ve buna uygun mücadele anlayışı geliştirmelidir. Karşı duruşu örgütlemeye çalışırken emperyalizmin demokrasi tariflerine boyun eğmemek ve maskesini düşürmek gerekir. Öncelikle kim için demokrasi? Burjuvazi için mi yoksa proleterya için mi? Sorusunu sormak gerekiyor. Bu soruyu genişletip “demokrasi halklar için mi? yoksa emperyalizmin bölgesel çıkarları için mi?” sorularıyla işe başlamak sınıfsal duruşun ilk basamağıdır. Emperyalizme karşı duruşta eksen kayması yaşayan dostlarımıza bir öneride bulunabiliriz. Ne zaman kafaları karışırsa emperyalizme baksınlar. Emperyalizmin tam tersini yapmak sizi devrimci bir yola taşıyacaktır.

13 TEMMUZ 2009

DEVRİMCİ HAREKET