Emperyalizmin İhtiyaçlarına Göre Yapılan Düzenlemeler Demokratikleşme Değildir

Ülkemizde faşizmin etki alanı öylesine geniş, demokratik hakların kullanım alanı öylesine dar ki, demokratikleşme; oligarşi dışında kalan hemen tüm kesimler için şu veya bu oranda bir taleptir. Bu talebin şiddeti ve yaygınlık oranı, çözüm için mücadeleyi zorunlu ve çeşitli kılarken; azla yetinme eğilimine de doğru zeminde gelişen mücadelelere de tanık olunmaktadır.

Özellikle ‘89 sonrasında, reel sosyalist zeminde yaşanan çözülme ile beraber ülkemizde de sistemin değişebilirliğine, özgürleşme amacına ve bu konudaki mücadelenin başarı şansına olan inancın aşınmaya uğradığı ve küreselleşen değer erozyonunun karşılık bulduğu görüldü. Bunun genel boyutlardaki yansıması, sisteme dönüş olurken; sınıfsız-sömürüsüz bir dünya düşünün yerine, emperyalizmin ihtiyaçlarına göre yapılabilecek düzenlemelerle yetinme “akılcılığı” (!) geçirildi.

Emperyalizmin ideolojik aygıtları tarafından pompalanan bencillik, bireycilik, köşe dönmecilik, kendini kurtarma figürlerine “ hiçbir değer uğruna ölmeye değmez ” fikri eşlik etti. Solda, erozyon öyle hızlı yayıldı ki burjuva anlamda bile demokratik sayılmayacak biçimsel düzenlemeler, umutla karşılandı ve demokrasi için yeterli görülebileceğine dair teoriler yapıldı.

Peş peşe açılan ve içinden halk yararına hiçbir şeyin çıkmadığı uyum paketlerinin de gösterdiği gibi demokrasi, “Avrupa baskısı” ile sağlanabilecek bir olgu değildir. Amerikan ve İngiliz emperyalizminin; Irak halkları için kan, gözyaşı ve yıkım demek olan müdahalesini bile demokrasi götürme” makyajı eşliğinde gerçekleştirdiği bilinmektedir.

İşte kavramların da, içeriklerinin de alabildiğine bulanıklaştırıldığı böyle bir dönemde Radikal Gazetesi’nin; ilk defa duymuş ve yeni bir şey keşfetmişçesine, MGK Genel Sekreterliği’ne bağlı Toplumla İlişkiler Başkanlığı’nın Türkiye’de psikolojik harekat yürüttüğüne dair bir çeşit kampanya başlattığı görüldü. Radikal’in internet sitesinin çökertilmesine kadar varan bu gelişme, özellikle ufku Radikal kadar dar olan “sol” kesimlerde bir heyecan yarattı. Bu gelişme, nasıl okunmalıydı; yoksa, yıllardır düşlenen demokratikleşme gerçek mi oluyordu?

Bilindiği gibi Türkiye’de rejimin en temel taşları, sosyalist alternatif de dikkate alınarak, ABD yönlendiriciliğinde antikomünizm ekseninde döşenmiş ve buna, Türkçülüğün/milliyetçiliğin

“Adriyatikten Çin Seddine kadar” uzanan beklentileri eşlik etmiş; bu iki olgu beraber yoğrulmuştur. Amerikanın makro düzeydeki politikalarıyla da çelişmeyen; Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’da somut sonuçlar veren bu yapılanma, ona kaynaklık eden olgunun (sosyalizmin somut tehdidi) ortadan kalkmasıyla beraber, emperyalizmin dönemsel çıkarları açısından uygunsuzluk arzetmeye başlamıştır.

Kosova’da tayin edici rol oynayan, Makedonya’daki çatışmaların müsebbibi olan, Azerbaycan’da ayaklanmayı kışkırtan, Kuzey Irak’a yerleşen Türkiye’ye yeni sürecin yeni gerçeklerini anlatma ihtiyacı duyan ABD, bunun ilk ve etkili mesajını Süleymaniye’de “çuval” meselesiyle verdi. Türkiye’de geleneksel yapı, mümkün olan hız ve oranda değişmeli, sadece tezkere meselesinde değil, ABD’nin Ortadoğu’daki projeleri dahilinde her konuda figüranlığa/taşeronluğa hazır olmalıydı.

Radikal’in hedefine koyduğu MGK Genel Sekreterliği; devletin en tepe noktası sayılan, etkili ve yetkili unsurlardan oluşan bir yapılanmadır; MGK’nın beynidir. Asker gönderme meselesi dahil, hemen her konuda tayin edici role sahip olan bu kurumda “revizyon” ihtiyacı duyan ABD, görünen o ki bu işin psikolojik yıpratma, zemin hazırlama görevini Radikal’e vermiştir.

Radikal’in manşete taşıdığı bu konunun pek çok kesimin ilgisini çektiği, kimilerinin sevindiği kimilerinin ise rahatsız olduğu görüldü. Herkesin kendi durduğu yerden katıldığı bir tartışmaya dönüşen bu meselede Radikal’in niyeti aydınlatılmadığında, eksik ve yanlış anlama olasılığı yüksek olacaktır. Siyasi gerçekleri açıklama, bilinç götürme, yolgöstericilik gibi sorumluluklarla yüklü olan devrimciler için olgunun doğru okunmasını sağlamak, öncelikli olmalıdır. Bu noktada yıllardır bilinen ve defalarca yazılmış olan Psikolojik harekat örneklerini tekrar sıralamak yerine, Radikal’in bu demokrasicilik oyununun üstündeki perdeyi aralamak daha önemlidir. Aksi takdirde Radikal’e dolaylı da olsa olumluluk atfetmiş ve solculuğu Radikal sınırlılığında algılama eğilimi beslenmiş, daha da önemlisi atılmakta olan adımın temelinde yatan gerçeklik ıskalanmış olacaktır.

Yukarıdaki değerlendirmemizden sonra, devrimci basının olaya yaklaşımını anımsayalım; ne yazık ki, Radikal’in yüzünü açığa çıkarıcı değil, onu olumlayıcı bir konumda olduğu görülüyor.

İşçi-Köylü gazetesinden aktarıyoruz: Geçtiğimiz hafta içinde kamuoyunu oldukça meşgul eden ve tartışmalara yol açan konulardan biri de ilk olarak Radikal gazetesinin manşete taşıdığı ve ardından birçok köşe yazısına da konu olan MGK Genel Sekreterliği’nin yetkileri, amaçları ve özellikle de ‘Psikolojik Harekat’ adı verilen birimi oldu. Söz konusu bu gizli yönetmelikte yer alan maddeler ve açıklamaları

bir yandan egemenlerin halkın örgütlenmesinden duydukları tedirginliği ortaya çıkarırken bir yandan da bizimki gibi ülkelerde ‘demokrasi’, ‘parlamento’ vb. konulara da açıklık getiriyor.” (İşçi-Köylü, 12-25 Eylül 2003, a.b.ç)

Altını çizdiğimiz bölümlere dikkat edilirse, niyetten bağımsız olarak, Radikal’e olumluluk atfedildiği görülür. İşçi-Köylü’nün söz konusu yazısı dahi bütünüyle okunduğunda, bu sorunun yıllardır bilindiği ve çeşitli kişi ve yapılarca teşhir edildiği anlaşılacaktır. Bu bağlamda, Radikal’e ne “ilk”lik ne de önem atfetmek doğru değildir.

Aynı hafta, 76. Sayısında “ 27 Ağustos 2003 tarihli Radikal Gazetesi’nde yayınlanan bir belge, MGK’nın Türkiye’nin yönetimindeki yerini resmen bir kez daha herkese gösterirken, Türkiye’nin bugüne kadar ‘demokrasi’ ile yönetildiğini ileri sürenlerin yalanını da belgelemiş oldu diyen ve “ MGK’nın gizli yönetmeliğinin açığa çık(arıl)ması ndan söz eden Ekmek ve Adalet de İşçi-Köylü’den farklı bir çerçeve çizmemiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi MGK Genel Sekreterliği’nin konu edildiği bir tartışmaya girmek ve -biliniyor da olsa- kimi gerçeklerin altını çizmek yanlış değildir. Burada sorun olan boyut, tartışmanın kaynağından (müsebbiplerinden) habersizmiş gibi sürece dahil olmaktır.Radikal Gazetesi 27 Ağustos gününden başlayarak dört gün boyunca yayımladığı dizi yazısıyla MGK Genel Sekreterliği yönetmeliğinin ‘gizli’ belgelerini deşifre etti ” ( Yeni Atılım, 6 Eylül 2003) dendiği zaman, Radikal’e olumluluk atfedilmiş olur.

Ayrıca Ekmek ve Adalet , son dönemlerde bir siyaset tarzı haline getirdiği, “olguları, solu suçlayarak açıklama” yöntemine başvurmuş; “ Peki sol; siyasi hareketler, demokratik kitle örgütleri niye suskun? diye soruyor. Aslında söz konusu olan MGK olunca sol, devrimciler hiç susmadı. Bugün de susmuyor. Ama, mesele Radikal’in yayını ise; MGK’yı bir kez daha teşhir etmenin yanında, daha da önemlisi Radikal de teşhir edilmeliydi. Biz de soralım mı, “Ekmek ve Adalet, Radikal’in atraksiyonları ve sahtekarlığı karşısında neden susuyor? diye.

21. Yüzyılın başında, bir yığın sorunla boğuştuğumuz bir dönemde, birbirimizi siyaset aracı olarak görüp didişmek; halkların devrimcilerden beklediği olgunluğa yakışmıyor gerçekten.

Sayı 11 (Ocak 2004)