Faşizm Ve Savaşlar Emperyalizmin Ürünüdür

2. Yeniden Paylaşım Savaşı’nın, aynı zamanda Hitler faşizminin sonunu ilan eden, Sovyet ordularının Berlin’e giriş tarihi olan, 8 Mayıs 1945’in 60. yılında bugün Nazizm kadar Neonazizm de tartışılmaktadır. Bugün dünyada çeşitli biçim ve oranlarda varlık gösteren ırkçı-faşist örgütlenmelerin beslenme kaynakları doğru tanımlanmadığı sürece, onlardan söz etmek çok anlamlı olmamakta hatta yer yer toplumun terörize edilmesinde bir araç olarak kullanılmaktadır.

Yapılacak en temel yanlış, faşizmi Hitler gibi “kötü ruhlu/hastalıklı” kişilerin kişisel nitelikleri ile açıklamak ve dolayısıyla sermaye egemenliğinin bir biçimi olduğunu unutmaktır. Hitler’i (…) özel bir hastalıklı durum gibi koyarak (…) onunla mücadele edilemez. Aynı şekilde faşizm de, ‘sağlıklı’ burjuvaziden (Alman ordusu ve endüstrisi) ayrı tutulmak ve ‘kendi başına’ yok edilmek istenirse, faşizmle de mücadele edilemez. (…) Hastalıklı olan kesinlikle sınıfsaldır.” (Bertolt Brecht, 28 Şubat 1942)

Aynı Brecht, Hitler’in bir fotoğrafı üstüne yazdığı dörtlükte, “ Az kaldı dünyayı fethedecekti bu/ Halklar onun üstesinden geldi/ Ama sevinmeyin hemen, çünkü onu/ Doğuran karın hala verimli der.

Bilinir ki faşizm, bir “terörcü diktatörlük” ise de bu tanımda belirleyici nitelik, söz konusu teröre hangi sınıfsal gücün başvurduğudur.

Örneğin köleci veya feodal imparatorluklar, çok daha açık terör yöntemleri uygulamış ise de o teröre, sınıfsal nedenle, faşizm tanımı denk düşmemektedir. Faşizme dair, bilinmesi gereken en önemli ayırım noktalarından biri de, emperyalizmin bir unsuru olması ve tekelci sermaye egemenliğinin bir biçimi olarak gündeme gelmesidir. Bu bilindiğinde, faşizmin Alman faşizminden (Nazizmden) ve Hitler’in uygulamalarından ibaret olmadığı görülür ve dünya çapında uygulanan neoliberal politikalarla dışavuran ırkçılık, yabancı düşmalığı, vb. arasındaki ilişki daha kolay gözlenebilir. Diğer bir ifadeyle “

Bunun kaynağında rejimin sorunları yatıyor. Sosyal zorluklar, yüksek işsizlik gibi temel sorunlar arttıkça, yabancı düşmanları bu konuları kullanıyorlar.” (Düsseldorf Neonazizm Bölümü Başkanı Prof. Wolfgang Dresser.) Bu, aynı zamanda faşizmin nedeni olan emperyalizmin, dünya ölçeğinde başvurduğu şiddetin, halklara karşı uygulanan zulmün ve sebep olunan yokluk ve yoksullukların doğru anlaşılmasının yolunu gösteriyor.

Hitler öldü, Nazizm yenildi ve dünya büyük bir beladan kurtuldu; ancak, bugün Nazizme rahmet okutan ve “dünyayı fethetme” amacını büyüterek; başvurduğu işkenceden kullandığı şiddet ve silah türlerine kadar her açıdan Nazileri geride bırakan Amerikan emperyalizmi var. Aynı şekilde, anlaşmalarla ve dayatmalarla (inceltilmiş yöntemlerle) ülke kaynaklarının emperyalizmin doğrudan ihtiyaçları çerçevesinde düzenlenmesi; gıdaların zehirlenmesi, kaynakların yok edilmesi, tarım ve sanayiinin öldürülmesi var. Bu arada özellikle belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki, söz konusu saldırıların hiçbiri AB emperyalizminin dışında değildir. Bu birliğin iradesi sayılan “eksen” ülkeler, bu saldırılarda ya doğrudan ya da işbirlikçi bir partner olarak rol almaktadır.

Bilinir ki bir olgu doğru değerlendirilemediğinde, ona karşı verilen mücadelenin doğru zeminde yürümesi ve başarı sağlaması da olanaksız hale gelir. Bugün çeşitli nedenlerle kaydırılan duruş zeminleri ve düşünsel yataklarda yaratılan boşluk, gedik ve çarpılmalar sebebiyle emperyalizme ve faşizme karşı verilmesi gereken mücadelenin doğru biçimlerine de kuşku düşürülmüştür. Bu nedenle, Wolfgang Dresser’in “ Neonazi hareketlerin yükseliş nedenlerinin daha iyi anlaşılması için Karl Marks’ın ‘Komünist Manifestosu’nun bir kez daha okunması gerektiği ” uyarısına katılıyor ve yineliyoruz.

EMPERYALİZM HİTLER FAŞİZMİNİN DE SEBEBİDİR VE DOLAYISIYLA ONA KARŞI KAZANILAN ZAFERDE ETKİN ROL ALDIĞI DA DOĞRU DEĞİLDİR

Her 8 Mayıs’ta veya Nazilerin yenilgisinden söz edildiği durumlarda, insanlığın ABD’ye minnet borcu olduğu, çünkü Normandiya çıkarması sebebiyle Hitler faşizminin sonunu getirdiği, çeşitli burjuva yayın ve ağızlarca ifade edilir. Hatta aynı kaynaklar, ABD’nin hızını alamayarak, dünyayı “sosyalizm belası”ndan kurtardığını da anlatır.

Bugün resmi (gerçekte çarpıtılmış) tarih tezlerinde emperyalizmin veya işbirlikçilerinin, Hitler faşizminin yenilmesinde Stalin önderliğindeki Kızıl Ordunun, dolayısıyla Sovyet halklarının ve sosyalizmin rolünü anlatmasını ve hakkını teslim etmesini bekleyemeyiz. Bu nedenle, gerçekleri mutlaka doğru kaynaklardan takip etmek gerekiyor.

Kendi yalanını gerçek göstermek için, ders kitaplarından çizgi filmlere, Hollywood filmlerinden çeşitli

Savaşın en kızgın biçiminin sürdüğü dönemde Nazilere karşı 2.Cepheyi açmak, tabii ki önemliydi. Ve bu konuda Stalin’in sürekli ısrarcı olduğu, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistlerin ise oyalanarak Sovyetlerin yenilmesini veya önemli boyutlarda yıpranmasını beklediği, artık kamuoyuna da açılan görüşme tutanaklarıyla açıkça ortaya çıkmıştır.

SSCB Dışişleri Bakanlığı tarafından, karşılıklı anlaşmaları tek taraflı olarak bozan ABD’ye misilleme olarak dünyaya duyurulan, 19 Kasım 1937 tarihli Adolf Hitler ile İngiliz hükümetinin temsilcisi Lord Halifax arasındaki görüşme, İngiltere’nin Hitler’e de Sovyetlere de bakışını ele vermektedir. O süreçte Alman Komünist Partisi’ni ve genelde tüm devrimci demokrat kesimleri ezen Nazilerle aynı zaman diliminde İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko faşizminin yükselmesi, emperyalistleri rahatsız eden değil, takdirini alan gelişmelerdi. Söz konusu görüşmede Halifx, “ Führer kendi ülkesinde komünizmi yıkıma uğratarak, ona Batı Avrupa’nın yolunu tıkadı. Bu nedenle Almanya, bolşevizme karşı Batı’nın kalesi olarak değerlendirilebilir .” diyerek takdirini ifade etmiştir. Aynı görüşmede Hitler’in Polonya, Avusturya, Çekoslovakya’nın işgali beklentisine yeşil ışık yakan Halifax; “İngiltere, Almanya, İtalya ve Fransa arasında yakınlaşma ve anlaşma önerir. Beklentisi, Hitler’i doğuya, Sovyetlere yöneltmektir. Nitekim, Hitler’in “

Bolşevizm, işte tek felaket. Geri kalan herşey düzenlenebilir. sözü her şeyi özetliyordu. Bu görüşmeden 4 ay sonra Naziler, Avusturya’yı ilhak eder. Ve bu ilhaka tek karşı çıkan SSCB olur. Peşinden Çekoslovakya’yı da işgal eden Naziler, Batılı emperyalistlerin bir çeşit onayıyla (tepkisizlik, tarafsızlık görüntüsü altında) doğuya doğru ilerler.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da, o koşullarda doğudan Japon faşizmi batıdan Hitler faşizmi tarafından sıkıştırılan Sovyetlerin, zaman kazanmak amacıyla Hitler Almanyası ile saldırmazlık paktı imzalamasının doğru bir taktik ve öngörüye dayandığıdır. Bu anlaşma, Sovyetlere, saldırı öncesinde 1.5 yıl gibi önemli bir süre kazandırmış; Batılı emperyalistlerin Sovyetleri yok etme planını geciktirmiş ve sonuçta boşa çıkarmıştır.

Emperyalist ikiyüzlülüğü ortaya koyan bir diğer belge de 28 Kasım – 1 Aralık 1943’te yapılan Tahran Konferansı’na ait tutanaklardır. Mareşal Stalin (SSCB), Başkan Churchill (İngiltere) ve Başkan Theodor Roosevelt (ABD)’in katıldığı konferansın tutanakları, emperyalistlerin

Sovyetler karşısında tam bir oyalama içinde olduğunu, 2. Cephe konusunda Stalin ve komutan Varoşilov tarafından yapılan baskıları ikiyüzlüce geçiştirdiklerini açıkça ortaya koyuyor. Emperyalistler “gemi yetersizliği” vb. bahanelere sığınırken; Varoşilov, “ Gereken tek şey iradedir! ” diyerek, oyalama içinde olduklarını açıkça söyler. İkinci cephe için komutanlığa kimin atanacağını dahi kararlaştırmamış olduklarını gören Stalin, bu durumda 2. Cephenin “kuru laftan ibaret olduğunu söyleyerek tepki gösterir.

Bırakalım askeri bilgiyi her akıllı insan bilir ki, böyle bir oyalama, Sovyetlerin yenilmesi veya daha çok kayıp vererek yıpranması içindir. Bu nedenle, Nazilerin kaybetmeye başladığının anlaşılması sonrasında yapılan Normandiya çıkarmasının, atfedildiği gibi bir önemi olmadığını,

“Hür dünya” diye ifade edilen Amerika ve İngiltere’nin Nazilerin yenilgisinde ciddi bir rolünün olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekte 2. Paylaşım Savaşı’nın tayin edici durağı Stalingrad direnişidir. 2 Şubat 1943’te Alman orduları, Berlin’de noktalanacak geri çekilme sürecine girer. Bugün kendilerini, “ dünyayı faşizmden kurtaran güç ” olarak tanıtan Amerika ve İngiltere’nin Normandiya çıkartması ise, 6 Haziran 1944’te yapılır. Arada 16 ay gibi uzun bir süre var. Bu süre boyunca Kızıl Ordu, Nazileri kovalayarak ilerler. Bu somut gerçekler, savaşta 22 milyon insanını yitiren Sovyetlerin rolünün büyüklüğünü, Amerika ve İngiliz emperyalistlerinin rolünün ise küçüklüğünü göstermektedir.

EMPERYALİST KAPİTALİZMİN TEMEL GEÇERLİ YASASI,

“DAHA FAZLA SÖMÜRÜ İÇİN REKABET” İŞLEMEYE DEVAM EDİYOR

Kapitalizmin özellikle son 20-25 yıldır girdiği eğilim, varlığının temel nitelikleri ile bağdaşan bir öze sahip ise de sosyalizm karşısında yaşanmış olan yenilginin ve on yıllarca süren geri düşüşün rövanşını alma niteliği taşıyan bir çeşit kontratak sayılır. Bu eğilimin üzerine oturduğu gelişmelerin başında, reel sosyalist deneyimin çözülmesi sonrasında yaşanan kapitalizme geri dönüş gelmektedir. Aynı sürecin temel nitelikteki bir diğer ayağını Kamu İktisadi Teşekküllerinin özelleştirilmesi oluşturmaktadır. Sürece güç veren bir diğer gelişme de yeni sömürge ülkelerin bir anlamda yeniden sömürgeleştirilmesi anlamına gelen emperyalist yayılma ve işgaldir.

Süreç sadece sosyalist olarak bilinen ülkelerdeki çözülmeyi beraberinde getirmemiş, aynı zamanda, yeni sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluşçu ve devrimci nitelikteki örgütlenmeleri de etkilemiş: dünyada solun halklar nezdinde taşıdığı değerde bir aşınma gözlenmiştir.

Kapitalizm karşısında bir alternatif ve dolayısıyla bir tehdit olarak duran sosyalizmin sahneden çekilmesi, kapitalizme o güne dek yüklenmiş olduğu sosyal sorumluluklardan kurtulma şansı verdi. Ve kapitalizm; eğitim, sağlık, sanat dahil olmak üzere hemen her alana, pazar-piyasa ilişkisini soktu.

Yakın tarihe kadar, emperyalist propagandanın bilinen tüm araç ve imkanları, sosyalizmin mevcut örneklerini bertaraf etmek, ortadan kaldırmak için kullanılırken, başvurulan argümanlardan biri de istikrarsızlık, savaş ve kaosun sosyalizmle ilişkilendirilmesiydi. ’89 sonrasında, reel sosyalist yapılarda yaşanan çözülmeyi de arkasına alan emperyalist odaklar, çatışmaların kaynağının yok edildiğini, insanlığın savaşsız, çatışmasız refah içinde bir sürece girdiğini propaganda etti. Ancak, ortada “günahkar” olarak yansıtılacak Sovyetler de kalmayınca, emperyalizmin yalanı ve dolayısıyla yüzü daha açık biçimde açığa çıktı.

Afganistan, Irak, Somali, Sudan, Libya, Suriye, İran, Venezüella, Kolombiya, Ekvator, vb. ülkelerin uğradığı işgal, müdahale veya tehdidin artık “sosyalizm”le gerekçelenme olasılığı kalmadı. Aynı şekilde Ukrayna’da yaşanan ABD-AB ve Rusya arasındaki gerilmeyi yansıtan gelişmeler, sosyalizm değil, emperyalizm kaynaklıdır. Kapitalizmin yaklaşık 300 yıllık geçmişi; sömürüsüz, baskısız, rekabetsiz olamayacağını, bu öğelerin, kapitalizmin özünde yattığını gösterdi. “Her şey kar için” dürtüsüyle hareket eden sistemin farklı özneleri, karşı karşıya geldikleri her coğrafyaya paylaşımı, rekabet ve çatışmayı taşımaktadır. Sistemin geleceği açısından ortak kaygı ve çıkarlara sahip olsalar da, pazarların ve hammadde kaynaklarının paylaşımı için birbirinin gözünü oymaktan geri durmamaktadır. Bir ülke pazarında rastlanan “büyüğün küçüğü yutması yasası”, uluslararası arenada da işlemeye devam ediyor. Verimli tarım, gelişkin sanayi ve nükleer enerji ülkesi Ukrayna, emperyalist odakların kapıştığı son coğrafyalardan biri olurken, gelişmeler dünyayı son yılların en önemli stratejik çatışmasının eşiğine taşımış görünüyor.

Aynı süreç, tüm sonuç ve ağırlıklarıyla, “bağımlı” konuda da olsalar, sistemin bir parçası olan ülkelere doğrudan yansımaktadır. Örneğin, ülkemizde AKP milletvekillerinin Felluçe’de dökülen kan sebebiyle çıkardığı aykırı sesler “çatlak ses” olmaktan öteye gitmemekte ve ABD’den bizzat özür dilenerek, ne denli temelsiz tepkiler olduğu kanıtlanmaktadır. Tekellerin vatanının olmaması “dininin imanının” kar olması esprisi, işbirlikçi konumda olanlar için de geçerlidir.

Başından beri, Irak’taki sofra artıklarından beslenme hesabı yapan işbirlikçi güruhun duruşunda hiçbir değişiklik olmamıştır. Bugüne dek Irakta öldürülen Türkiyeli sayısı 100’ü aştığı halde, oraya yönelik ticari hesaplarda en ufak bir geri adım söz konusu olmamış, hatta bu yönde daha büyük daha cüretkar adımlardan söz edilmiştir. Gerçekte oraya sağlanan lojistik desteğin öz itibariyle, Felluçe’ye bomba yağdırmaktan bir farkı yoktur. Öldürülmüş Iraklı direnişçinin başında durarak Sabancı’nın ürettiği Hayat Su’yu içen ABD askerinin vermiş olduğu pozda, tekeller aynılaşmıştır.

Yakalamış olduğu konjonktürel avantajı sadece maddi olgularda değil, kültürel hegemonya alanında da değerlendiren kapitalizm, dün solun oluşumuna zemin oluşturan değerler üzerinde de etkileri olmuş ve bir çeşit kültür erozyonu sonrasında bireyciliğin, tüketim kültürünün, saman alevi gibi yanıp sönen değerlerin (geçekte değersizliğin) egemen olduğu bir zemin ağırlık kazanmıştır.

Bu durum örgütlenme ve çalışma tarzı üzerinde de şu veya bu oranda etkili olsa da “ kitlelerin talepleri doğrultusunda politika üretmek ve onların politika içerisinde özne olmalarını sağlamak biçimindeki tarz, her dönem başarı için önemli bir kıstas olmuştur. Sürecin genel yapısı içinde dışavuran tutunma ve sürtünme noktaları, yapıları çeşitli arayışlara iterken, “yeni toplumsal hareketler” olarak cinsel, kültürel ve etnik temele dayanan ve hiyerarşik örgütlenme anlayışını reddeden yapılar öne çıkmıştır. Bundan sınıfsal mücadelenin çözüm olmayışı değil, dar biçimde algılanışı ve çevre, kadın, vb. sorunları kapsadığının kavranılamamış olması etkili olmuştur.

Sayı 17 (Mayıs – Temmuz 2005)