Güngören’de Dökülen Kanın Sorumluları

GÜNGÖREN’DE DÖKÜLEN KANIN SORUMLUSU

ABD VE TÜRKİYELİ İŞBİRLİKÇİLERİDİR

ABD Başkonsolosluğu’na yönelik saldırı sonrasında yaptığımız değerlendirmede, “Irak işgali ile birlikte, ABD karşıtlığının en üst noktaya çıktığı Ortadoğu’da, tepkinin cisimleştiği yer Irak oldu. Çok farklı siyasal eğilimlerin sürdürdüğü direniş, Irak’ı ABD için içinden çıkılamaz bir bataklığa dönüştürdü. ABD’nin Irak bataklığından nasıl kurtulacağını tartıştığı bir dönemde T. Erdoğan’ın, ABD’nin Irak’taki taşeronluğuna soyunması ve 18 yıl sonra gündeme gelen ziyaret, ABD ve Türkiye karşıtlığını zirveye çıkardı. İşte İran’a müdahalenin de tartışıldığı bu günlerde ABD Başkonsolosluğu’na yapılan saldırıyı Ortadoğu’daki ABD-Türkiye işbirliğine duyulan bir tepki mesajı olarak okumak gerekiyor.” demiştik. Özellikle Irak işgali sonrasında bölgede “bombaların patlaması”,  kitlesel katliam ve yıkımlar bir siyaset tarzı haline geldi. Bunun müsebbibinin genelde emperyalizm, özelde ABD olduğunu bilmek için siyaset bilimine dair asgari bilgiye sahip olmak yeterlidir. Tam da bu bağlamda dönem dönem yaptığımız açıklamalarda, BOP çerçevesinde veya Irak’a saldırı anlamında gündeme gelen ABD’nin bölgesel politikalarına yedeklenme olasılıkları karşısında Türkiye’nin o ateş çemberinin içine düşmüş olacağını ve rüzgar ekenin fırtına biçeceğini söylemiştik.

 Ne var ki, “bir koyup üç alma”(gerçekte ise halkın can güvenliği dahil her şeyi paraya tahvil etme) kültürüyle hareket eden egemenler için, insanların doğrudan veya dolaylı olarak zarar görmesi, yaşamını yitirmesi (dökülen timsah gözyaşları dışında) hiçbir zaman sorun olmamıştır. Bu nedenle İstinye’deki Başkonsolosluk saldırısını da “terör” edebiyatıyla geçiştirip işbirliği yolunda adımlarını atmayı sürdürmüştür. İşte tam da bu noktada gündeme gelen Güngören’deki patlamaları/katliamı, konsolosluk saldırısını hazırlayan koşullardan bağımsız düşünmemek gerekiyor.

Türkiye, ABD taşeronluğuna soyunduğu oranda bölgede örgütlü güçlerin hedefi haline geliyor. Anımsanacak olursa, Irak’ta imzalanan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği” anlaşması, T. Erdoğan tarafından “Irak’ın Türkiye’den beklentileri vardı. Bunların karşılanması Irak için de bizim için de iyi oldu” biçiminde değerlendirilmişti. İşte bu gelişmenin sıradan bir ziyaret gibi algılanıp geçilmesi ve başkonsolosluk saldırısının bölgedeki ABD-Türkiye işbirliği ile ilişkilendirilememesi, sonradan gelen Güngören bombalamasının da yanlış okunmasını veya egemen yönlendirmelerin etkisinde kalınarak değerlendirme yapılmasını beraberinde getirdi.

Saldırı sonrasında egemen koronun “PKK terörü”, vb yönlendirmeleri, her zamanki sınıfsal duruşları nedeniyle şaşırtıcı olmamıştır. Bu tür durumlarda halkı aydınlatarak doğru yönlendirmesi gereken devrimci demokrat yapılar ise, saldırıyı kınayıp “kontrgerilla” vurgusu yapmaktan öteye gitmemiştir. Hangi sebeple olursa olsun bu tür eylemlerin savunulamayacağına vurgu yapmak tabii ki bir gerekliliktir. Ne var ki eylemin kimlerin ihtiyacı olduğu vurgulanmayıp bu konuda belirli bir tanımlama ölçüsü ortaya konmadığı zaman, herkes durduğu yerden katliamı kınayıp kendini dışında tutan şeyler söyleyeceği için halkın tepkisi soyut bir tetikçiye yönelmekten öte gidemeyecektir.

Özellikle Ergenekon davasının yanlış okunmasının özelde devrimci demokrat yapıların genelde halkın yanlış bir tercihle AKP, vb yapılara yedekleneceğine dair yaptığımız tüm uyarılara rağmen bu konuda ısrarlı adım atanların sayısı ne yazık ki artarak çoğalıyor. “Darbeye karşı 70 milyon adım” platformuna katılmayan ESP, Güngören saldırısına dair çeşitli gazetelerde (Taraf Gazetesi dahil) verdiği ilanla aslında Ergenekon’u yanlış değerlendirdiğini ve gerçekte bir temizlik olduğuna inandığını gösterdi. Devrimci yapıların bundan sonra bir kez dahi böyle vahim bir hataya düşmemesi için yazının bazı ayrıntıları üzerinde durmak istiyoruz.

“‘Vatan, Millet, Sakarya/Adapazarı, Beypazarı, Bitpazarı’ hamasetiyle başlattıkları kirli ve kanlı sefer, ‘Yüksekova, Susurluk, Şemdinli/ Ergenekon, Tuğgenekon, Orgenekon’ durağında bitti. Artık yolun sonuna geldiler. Suçüstü yakalandılar.” diyor ESP. Bu yaklaşım niyetten bağımsız olarak Ergenekon davasının etkili olduğu ve Türkiye’de bu tür kirli ilişkilerin sonuna gelindiği imajı üzerine kurulmuştur.

Hayır dostlar, ne yazık ki yolun sonuna gelmiş değiller, çünkü onları yolun sonuna getirecek örgütlü halk gücü oluşmuş değildir. Devlet, yukarıdan aşağı biçimlenmiş faşist bir örgütlenme olduğu için, Veli Küçük ayrıksı değil olağan bir tiptir ve yerini dolduracak binlerce örneği vardır. Bu gerçeklik kavranmadığı sürece burjuva gazetelerin her gün “Veli Küçük Dev Sol’la şunu da yaptı…” biçiminde attığı aklıevvel manşetler de ciddiye alınmaya başlanır.

“Şimdi yaktıkları köylerin, bombaladıkları gazetelerin, öldürdükleri aydınların hesabını verecekler Kürtler’e.” diyor ESP. Öncelikle belirtelim ki bu hesap, sadece Kürtlere değil bütün bir halka verilecektir. İkincisi böyle bir hesabı almak için ne mevcut Kürt örgütlülüğü ne de genelde devrimci demokrat basınç yeterlidir.

Bu şekilde devam ediyor ESP’nin ilanı ve toplamda bugüne dek sistem tarafından halka karşı, hapishaneler dahil işlenen her suçun hesabının sorulabileceği bir an’ın geldiği imajı veriliyor. Böylece sık sık yapıldığı gibi olguya içerdiğinden öte işlevler yüklenmiş ve en hafif olasılıkla halk yanıltılmış, yanlış bir beklenti içine sokulmuş oluyor.

İlandaki bir diğer sorun, eylemin yanlış okunmuş olmasıdır. Son dönemlerde gerek bu tür eylemlerin gerekse Ergenekon gibi olguların yanlış okunuyor olması, solda bir yöntem sorununa da işarettir. Bu durum ya ezberle hareket edildiğinin ya da eyleme dair tekil kimi görüntü ve yönlendirmelerin etkisinde kalındığının göstergesidir. İşte tam da bu nedenle, konsolosluk saldırısında olduğu gibi ortaya çıkan sonucu, onu hazırlayan nedenlerden ve dolayısıyla gerçek müsebbiplerden ayrı düşünmemek için, bütünlüklü bir bakışa ihtiyaç vardır.

Türkiye’de ekonomik ve siyasal kriz giderek derinleşiyor. 2001’deki krizden en fazla etkilenen bankacılık ve finans kesimi, artan “yabancı” payının ve “deneyimin” de etkisiyle bu kez daha hazırlıklı görünüyor. Bu nedenle faiz artırımı, vb. yöntemlerle krizin yükünü diğer kesimlere aktarma yoluna gidecektir.

Daha çok reel sektör olarak tanımlanan üretim ve ticaret kesimini etkileyecek gibi görünen krizin çok geniş kesimlerin yaşamını alt-üst etmesi ve etkilerinin yıkıcı olması beklenmelidir. Ülkemizde bugüne kadar yaşanmamış düzeylere varacak olan krizin siyasal sonuçlarını ise bugünden tahmin etmek güç.

Bugün ülkemizde derinleşen ekonomik krizin yanında, yaşanan siyasal kriz ile birlikte, bir ‘siyasal temsil’ sorunu da yaşanıyor. Ve sanılanın tersine AKP tabanı bu sorunlardan muaf değildir.

Oldukça geniş bir kesimin temsilcisi olarak siyasete başlayan AKP, gelinen noktada, Körfez sermayesi ile de desteklenen oligarşik bir kesimin temsilciliğine kadar daralmış durumda. AKP’nin ‘bilinen’ tabanında artık, ‘cemaat’ olgusu da, ‘AB rüyası’ da yeterince birleştirici değil. Krizin etkisi ve ‘gelecek’ kaygısı bu kesimler için de temel sorun haline gelmiş durumda. (Abdullatif Şener de öncelikle bu kesimlere yönelik politika yapmaya çalışıyor. )

AKP açısından kapatma davasından çok, dayandığı oligarşik yapının ve emperyalizmin çıkarlarının yaklaşan kriz ortamında nasıl korunabileceği daha önemli/öncelikli durumda. Çünkü, sürdürülen ekonomik politikalar büyük oranda tıkandı. Sonbahardaki olası konjonktürel gelişmeler körfez sermayesinin girişini de azaltabilir.

Ne halk yığınlarının beklentilerine uygun politikalar üretebilen, ne de belirli bir sermaye kesiminin desteğini alabilen CHP ise, en ‘tabansız’ parti konumunda. Bu nedenle bir sorun/tehdit olarak görülmüyor.

AKP politikaları ile konumları sarsılan geleneksel oligarşi ise, yaşadığı siyasal temsil sorununda, ‘ergenekon’ senaryoları nedeniyle açmazda.

Emekçi halk kesimlerine gelince, zaten uzun zamandır siyasal düzeyde temsil edilmiyor.

Sonuç olarak, bugün yaşanan ortamda, hiçbir sınıfın siyasal temsilcilerinin, siyasal krizi derinleştirerek, toplumun kontrol edilemeyecek refleksler vermesine yol açabilecek bir hamleden çıkarı yoktur. Bu nedenle, Güngören’deki bombalama olaylarının ülkedeki sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarının bir ürünü, uzantısı olduğunu düşünmüyoruz. Ergenekon tartışmaları ile iyice ayyuka çıkmış ‘Gladyo’ türü yapılar için de, kendisini iyice deşifre edecek bu tür bir eylem, şu an için bir ihtiyaç değildir.

Bu nedenle bombalamada, Türkiye‘nin ABD taşeronu olarak Ortadoğu’da, özellikle Irak’ta daha fazla rol almasının etkili olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye’nin PKK sorununu ve Kuzey Iraklı Kürt oluşumlarla sorunlarını ABD desteğiyle çözme çabası ve Sünni Araplar üzerinden Irak’a müdahalesi, pek çok siyasal yapıyı tedirgin ediyor.

Pratik ve askeri açıdan ise, bu eylem türü, ülkede bugüne kadar yapılan eylemlerden farklıdır. Bugüne kadar yapılan eylemlerde, asıl amaç, eylemin siyasal sonuçları idi ve mesaj daha çok, karar alma mekanizmalarında yer alan yapılara yönelikti. Bu saldırıda ise, son tahlilde yine karar alıcılara mesaj veriliyor olsa da doğrudan ‘katliam’ amacı güdülmüş ve “Türkiye’yi Irak’a çeviririz” güç gösterisi eşliğinde, halkta oluşturulan korku ve yılgınlığın da iktidara baskı oluşturması amaçlanmıştır.

“Çok sıcak geçecek” dediğimiz yaz aylarının içindeyiz. Süreç, sorunları büyüterek ve algı bulanıklığını arttırarak gelişiyor. Bu nedenle “kahrolsun emperyalizm” demek yetmiyor, krizden söz etmek, yaklaşan tehditlerin boyutuna dair yeterli veri sunmuyor. Sistemden ve genelde emperyalist politikalardan soyutlanmış AKP karşıtlığı, bir şey ifade etmiyor. Bu koşullarda devrimcilere ikili bir görev düşüyor. Birincisi, gerçekler çok net ve anlaşılır bir dille anlatılmalı; ikincisi, halkın öfkesinin hedef şaşırmaması için, Güngören katliamı dahil verilen her kaybın ve yaşanan her acının müsebbipleri doğru tanımlanmalıdır.

Ortadoğu’da kan ve gözyaşını yaşamın parçası haline getiren emperyalizmdir. Emperyalizmin bölge politikalarına yedeklenen ve halklara karşı politikaların taşeronluğuna soyunan Türkiyeli işbirlikçi egemenler, ateş çemberinin genişlemesine zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle bundan sonra yaşanacak olan Ortadoğu bağlamlı saldırıların sorumluluğu öncelikle onlara ait olacaktır.

Güngören’de saldırıya uğrayan halkımızın acısını paylaşıyoruz.

31 Temmuz 2008

DEVRİMCİ HAREKET