Hangi Anayasa, Kim İçin Başkanlık? – Mehmet Yeşiltepe (BirGün)

Mehmet Yeşiltepe

En kısa ifadeyle anayasa, sistemi tanımlayan hukuksal çerçevedir. Bu hukuksal metinler, genellikle onları önceleyen, dolayısıyla da içeriğini belirleyen iktisadi gelişmelerle ilintili olarak gündeme getirilir.

1215’te kralın yetkilerini aristokrasi ile bölüşmesine dayanan Manga Carta’nın imzalanması, ticaretin gelişmesiyle birlikte, iktidarın güç dengesine göre yeniden şekillenmesi ihtiyacının devamıdır.

1789 Fransız devrimi sonrasında oluşturulan anayasa, feodalizme sığmayan burjuvazinin yeni sisteminin hukuksal çerçevesidir.

1924 Türkiye anayasası, 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kapitalistleşme kararıyla doğrudan ilintilidir.

1982 cunta anayasası, tekellerin ihtiyaçları temelinde ülkenin tepeden tırnağa yeniden biçimlendirilmesini hedefleyen, 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesine imkan tanıyan bir rejimin hukuksal çerçevesidir.

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi sistemin sorunlarının aşılması için sık sık yeni ekonomik programlar geliştirilir, bu programlar da yeni hukuksal metinleri ihtiyaç haline getirir. Bu bağlamda hukuksal metinlerin, egemen sınıfların ihtiyaçları çerçevesinde değiştirildiğini, her anayasa değişikliğinin sistemin ekonomik yönelimindeki değişikliklerin yansıması olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün de sürece yeni düzen perspektifiyle küresel boyutta müdahale eden emperyalist odaklar, krizin yükünü bağımlı ülkelere yıkmak amacıyla hareket edecekse, bunun ülkelere göre gerektirdiği içsel düzenlemeler (anayasa değişiklikleri) olacaktır. Bu bağlamda, bölgede emperyalizmin hukuksuz ve tavizsiz saldırganlığı ile Türkiye’de faşizmin güncellenerek tahkim edilmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Anayasa ve başkanlık tartışmaları da bundan bağımsız değildir.

Anayasa değişikliği ve başkanlık kimin ihtiyacı?

Bugün Türkiye’de var olan anayasa, 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından egemen sınıfların dönemsel ve gelecekteki ihtiyaçları dikkate alınarak yapıldı. O anayasada dönem dönem değişikliğe gidilse de özünün korunduğunu ve yapılan hiçbir değişikliğin demokratikleşme yönünde olmadığını söyleyebiliriz.

Bugün ne oluyor? Egemen sınıfları tekrar bir anayasa yapmaya zorlayan nedenler nelerdir? Veya başkanlık, kişisel boyutta Erdoğan’ın ihtiyacı değilse, kimlerin ihtiyacıdır; nedeni nedir?

Düşünün ki cunta anayasası, egemenlerin bugün için rejim bağlamında halklara biçtiği gömlekle kıyaslandığında geniş geliyor. Sağının solunun biçilip daraltılması isteniyor. Bunun bir yanında, AKP’nin Orta Vadeli Program’ında (2016–2018) görüldüğü gibi “istihdam piyasasının daha esnek hale getirilmesi” ve örneğin kamu çalışanlarının da güvencesizleştirilmesi yer alırken, diğer yanında kıdem tazminatı gibi kökleşmiş hakların gaspı yer alıyor. Burada anılan esneklik, kuralsızlıktır; hiçbir yasaya ve tanıma sığmamak, hiçbir sınırı tanımamaktır. Bu da istihdam piyasasında artık sermayenin orman kanunları geçerli olacak demektir.

Sermayenin kimi ihtiyaçları, açıkça itiraf edilemeyeceği için, anayasada yer almadan fiilen uygulanır. Yani faşist anayasanın dahi yetmediği durumlarda sermayenin çıkarlarının gözetilmesi için, kontrolsüz, taraflar üstü görünümlü bir irade gerekir. İşte gerçekte başkanlık bir yanıyla da budur. Örneğin, doğa tahribatı açıkça savunulamaz, çevreyi koruma bağlamındaki en genel yasalar hukuksal metinden çıkarılmaz. Ama fiilen işlemez hale getirilmesi için ek önlemler alınır.

1998 yılında SEKA arazisini hukuksuz ve bedelsiz olarak KOÇ’a veren sonra da “Verdimse ben verdim. Gerekirse Çankaya’nın bahçesini bile veririm” diyen Cumhurbaşkanı Demirel’in tavrı, sermayenin bir başkana neden ihtiyaç duyabileceğinin somut örneğidir. Benzer şekilde yakın geçmişte ve bugün, yürütmeyi durdurma karalarına rağmen uygulanmasında ısrar edilen projeler, iradenin tek elde toplanmasının, sermayenin hiçbir engele tahammülü olmayan en saldırgan kesiminin ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Yani başkanlık, bir kişisel niyet veya hırsın karşılanması değil, kapsamlı bir projedir; sermayenin ihtiyaçları çerçevesinde sistemin tepeden tırnağa yeniden biçimlendirilmesi, kağıt üstünde varlığı reddedilemeyen maddelerin ise fiilen uygulanamaz hale getirilmesidir.

Bugün değiştirilmesi düşünülen mevcut anayasada AKP’nin çok sevdiği ve bırakalım değiştirmeyi daha da geliştirdiği maddeler de var. “Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” diyen 24. madde gibi. AKP’nin bu konudaki ısrarı AİHM kararlarına rağmen devam ediyor. AKP’nin dokundurtmadığı bir diğer madde de yüzde 10 barajıdır.

Emperyalizme biat anayasası

Egemen sınıfların istedikleri kararları alıp hiçbir denetim, engel ve itiraza takılmadan uygulayabilmesi için düşünülen anayasanın, “tekellerin anayasası” olarak bilinen MAI’nin yerel boyutta tescillenmesi anlamına geleceğini, dolayısıyla emperyalizme kayıtsız şartsız biat anayasası olacağını söyleyebiliriz.

Bu süreçte Türkiye’ye, Suriye/Ortadoğu dışında Kafkaslarda da Türkî cumhuriyetlerle ilişki bağlamında görevler/roller düşecektir. Dünya ölçeğinde gerilim, saflaşma ve çatışmaların yaşandığı bu krizli ve zorlu koşullarda kararların tek elden alınıp engelsiz, gecikmesiz, sürtünmesiz biçimde yürütülmesi (başkanlık rejimi) gerek emperyalizmin gerekse işbirlikçi sermayenin tercihi olacaktır. Bunun için ne gerekiyorsa yapılacak, basının iliştirilmesi veya susturulması operasyonuna devam edilecek, toplumsal tüm dinamiklerin yedeklenmesi veya etkisizleştirilmesi yoluna gidilecektir. İşte muhtemel anayasanın tüm bu ihtiyaçları karşılayan bir metin olması amaçlanacaktır.

Halkların demokratikleşme yönündeki hiçbir talebini karşılama olasılığı olmayan böyle bir anayasanın satır aralarında olumluluklar aramanın ise, yeni bir “yetmez ama evet” duruşu üretmekten öte bir anlamı olmayacaktır. Tam da bu nedenle, mevcut iktidardan ve hazırlayacağı anayasadan şu veya bu oranda demokratikleşme beklemek; Kürt coğrafyasındaki ablukayı veya artık basın açıklamalarının dahi neden TOMA’yla, gazla karşılandığını anlayamamaktır.

İtiraz ve alternatif

Rejimin niteliğini doğru tanımlamak, ona karşı nasıl mücadele verilmesi gerektiği bağlamında gerekli ve önemlidir. Faşizmi, gelmekte olan bir tehdit olarak tanımladığımızda yapacaklarımız ile gelmiş, yerleşmiş, kurumsallaşmış bir tehdit olarak tanımladığımızda yapacaklarımız aynı değildir.

Mücadelenin iki boyutu olacaktır. Birincisi, varolan faşizme karşı mücadele. İkincisi faşizmin derinleştirilmesi anlamına gelecek adımları önleme mücadelesi. Buna var olanı korumak da, faşizmi geriletip demokratik alanlar açmak da denilebilir. Bunun için iktidarın açtığı sahada kavgayı sürdürmek yerine gündem oluşturan ve sürece irade koyan bir duruş gerekiyor. Bu nedenle, güdeme gelebilecek olan anayasa değişikliği, içerebileceği muhtemel “sahte şekerlere” aldırmadan tereddütsüz reddedilmeli, Haziran Hareketi’nin “Omuz ver değiştirelim, halkın yönettiği bir ülkeyi birlikte kuralım,” perspektifiyle hareket edilmelidir.

Bu yazı ilk olarak 20 Aralık 2015 tarihinde BirGün Pazar’da yayınlanmıştır.