Honduras’taki Darbe

HONDURAS ÖZELİNDE DARBEYLE MÜCADELE

SİSTEMLE MÜCADELEDEN AYRI ELE ALINAMAZ

Dünyadaki siyasi gelişmeleri izlemek, arka planını doğru kavramak, devrimciler için birçok açıdan yaşamsal öneme sahiptir. Birincisi, gelişmelerin niteliğini saptayarak enternasyonalist dayanışmayı geliştirme şansı yakalanabilir. İkincisi, dünyanın farklı coğrafyalarındaki siyasal deneyimleri devrimci hafızaya aktarabilmeyi gerektirir. En az bunlar kadar önemli olan bir boyutu da emperyalizmin dünya genelindeki yönelimlerini anlamak ve anti-emperyalist mücadelenin eksenini doğru tanımlamak açısından önemlidir.

Ortadoğu’daki gelişmeler, İran’daki seçim sonuçları, Afganistan ve Pakistan’daki gelişmeler Türkiye’yi birebir etkilemektedir. Bunlara ek olarak coğrafi anlamda uzak olsa da Orta Amerika’daki gelişmeleri devrimci hazineye doğru cümlelerle aktarma siyasal bir görev  olarak algılanmalıdır.

Latin Amerika’da sol rüzgar sloganlarıyla anılan gelişmeler, Bolivarcılık olarak tanımlanmış ve sol tarafından da bu haliyle eleştirel süzgeçten geçirilmeden kabul edilmişe benziyor. Öyle ki kimi sol yapılar, bu oluşumu 21.yy sosyalizmi olarak tanımlamakta sakınca görmüyor.

Latin Amerika’daki pek çok gerilla hareketi dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle silah bırakma eğilimini göstermişti. Ancak kitle tabanını yitirmeden ve prestijlerini koruyarak siyasal partiler kurup seçimlere girdiler. Küresel sermayenin saldırısı sonucu, başta tarım kesimi olmak üzere emekçi halk kitlelerinde oluşan tepkiyi de arkasına almayı başaran bu eğilim, ülkelerinde hükümet olma başarılarını yakalamıştır. Venezüella, Ekvador, Nikaragua, Bolivya, Brezilya ve El-Salvador gibi ülkelerde arka arkaya benzer süreçler yaşandı. Bu ülkelerin ortak yanlarından biri de İspanya ve Portekiz sömürgeleri olmalarıdır.

Kendisi de bir toprak sahibi olan Simon Bolivar, Fransız devriminden etkilenerek bu ülkelerin bağımsızlığını kazanmalarına önderlik etmiştir. Ulusal bağımsızlık çizgisi olarak özetlenebilecek bu duruş, bugünkü Latin Amerika ülkeleri arasındaki oluşuma da adını vermiştir. Başını petrol zengini Venezüella’nın çektiği oluşumun adı ALBA’dır (Latin Amerika Bolivarcı Alternatif). Emperyalist tekellerin ve yerli işbirlikçi tekellerin varlığını ve ekonomik faaliyetlerini reddetmeyen bu yapı, kimi ülke zenginliklerini halka dağıtarak yaşama standartlarını kısmen yükseltmeyi başarmıştır. Ancak bunun adı sosyalizme yöneliş olmadığı gibi halk demokrasisi olarak bile adlandırılamaz. Bu konuda sözü Chavez’e bırakalım:

Chavez bir soru soruyor ve şu tespiti yapıyor: “Geçenlerde emekli albaylarla biraraya geldik; bana, Venezüella’da yaklaşık 30 yıl önce sürdürdükleri anti-gerilla savaşın amacı hakkında sorular yönelttiler. “Kim haklıydı” diye sordular. Sözde demokratik hükümetler için savaşanlar mı yoksa dağlara çıkan ve komünizmin bayrağını yükselten gerillalar mı?” Chavez’e göre Bolivar’cı yanıt “her ikisi de değil” Her iki taraf da Soğuk Savaş tuzağına düşerek dışardan model aradılar. Bolivarcı anlayışın sosyalizmin yerine konulamayacağı buradan da anlaşıldığına göre tekrar konumuza dönebiliriz.

Bu birliğe katılan en son ülke Honduras oldu. Honduras, Orta Amerika’da 7 milyon nüfusa sahip, işsizliğin %30, enflasyonun % 15 civarında olduğu ve nüfusun büyük bölümünü tarım kesiminde yaşadığı yeni sömürge bir ülkedir. Küresel sermayenin ‘90’lı yıllardaki dizginsiz saldırısı ile özellikle tarım kesiminde büyük bir yıkım yaşanmıştır. Oligarşinin içerisinde işbirlikçi tekelci burjuvazinin yanında büyük toprak sahipleri de iktidarı paylaşmaktadır. 2006 ‘da yapılan seçimlerde devlet başkanlığını, sağcı Liberal Parti’nin adayı Manuel Zelaya kazandı. (Latin Amerika’da devlet başkanlığına iki dönemden fazla aday olma yasaklanmış bir gelenek gibidir. Honduras’ta ise bu bir dönem (4 yıl) ile sınırlıdır. Büyük toprak sahibi olan Zelaya, sola yöneldi ve Honduras’ı ALBA’ya üye yaptı. Ve ülkedeki birçok işleyişi uluslar arası tekellerin ve oligarşinin çıkarlarına ters düşecek şekilde yeniden düzenledi. Bunlardan en önemlisi; ilaç alımını Avrupalı tekellerden değil, Küba’dan çok ucuza temin etmeye başladı. Orta Amerika ülkelerine üs kurmuş olan Avrupalı ilaç tekelleri bu durumdan rahatsız oldular. Sözgelimi; Panama’da Glaxso Smithkline, Kosta Riko’da Pfizer, Guetamala’da Novartis, Bristol Myer, Aventis gibi ilaç tekelleri tüm bölgenin ilaç pazarını ellerinde tutmaktadırlar. Rahatsızlıkları salt Honduras pazarının ellerinden çıkmasıyla sınırlı değildir. Honduras örneğinin yaygınlaşması, tekellerin asıl tedirginlik sebebini oluşturmaktadır. Avrupa’lı ve Kuzey Amerikalı tekeller bu sürece müdahale etmişler ve açık faşist diktatörlüğün yolunu açmışlardır. Küresel kriz ortamında pazar kaybına tahammülü olmayan emperyalistler ve oligarşinin, verilen tavizler daraldığı oranda saldırganlıkları artmıştır.

            Amerika Devletler Örgütü (OAS) da dahil olmak üzere ALBA tarafından kınanan darbe belki de ilk kez olmak üzere Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da kınandı. Ayrıca BM’nin Zelaya’yı meşru görmesi cuntacıları ne kadar ikna edecek bunu süreç gösterecektir. AB’nin ilgili kurumları ise kınama ve yaptırım kararı yerine üzüntülerini belirtmekle yetindiler. ABD Başkanı Obama ise imajını koruma adına darbecileri kınarken uzlaşıyı önermesi ve barışçıl bir çözümde ısrar etmesi Obama’nın hangi tarafta durduğunun da göstergesi oldu.

            Haberlerin henüz akmaya başladığı Honduras’ta Halkın Direniş Cephesi, süresiz genel grev ilan etti. Sayıları az da olsa kimi topluluklar sokağa çıkma yasağını delmeye çalışıyor. Ancak unutulmamalı ki Zelaya ile birlikte seçilen Kongre’nin büyük bölümü sağcı Liberal Parti’ye aittir.  Bu da halk hareketinin tabandaki örgütlülük seviyesinin ipuçları sayılabilir.

            Dünyanın her yerinde sistemin krizi nedeniyle sınıflar arası çatışma farklı düzeylerde de olsa keskinleşmeye başlamıştır. Subjektif örgütlülük seviyesinin düşüklüğü nedeniyle çoğu zaman sermaye grupları arasında cereyan eden çatışmalarda halk, genellikle egemen kliklerden birisine toplumsal taban yapılmaya çalışılmaktadır. Burada bir kez daha marksizmin yol göstericiliği ihtiyaç haline gelmektedir. İşçi sınıfının ve emekçi halkların bağımsız siyasi örgütlenmesi olmaksızın başarı şansı da yoktur. İşçi sınıfı partisinin olmadığı her yerde temel siyasi görev, devrimin taşıyıcısı olacak aracı yaratmaktır. Bu araç aynı zamanda kitleler üzerinde var olan kendine güvensizliği de aşmada temel kaldıraç görevi üstlenecektir. Tersinden okuyacak olursak halkın öncü savaşçı partisinin olmadığı yerlerde; çelişkiler ne denli şiddetli ve sistemin açmazları ne kadar büyük olursa olsun, proletarya adına başarısızlık kaçınılmaz olacaktır.

            Honduras’ta faşist darbeye karşı halkın iktidarını tesis edebilmenin yolu, tek bir kişinin seçmen topluluğu olma özelliğinden kurtulup örgütlü ve programlı bir yapıya kavuşmakla mümkündür.

4 Temmuz 2009

DEVRİMCİ HAREKET