İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı-I

Tarihi sınıflar mücadelesi tarihi olarak anlamak gerekir. Üretim araçları ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, yeni sınıfların ve üretim biçimlerinin ortaya çıkışıyla sonuçlanır. Tarihin dünya tarihi haline gelmesi kapitalizmin ortaya çıkışıyla mümkün olmuştur. Egemenler tarihi her zaman kendi pencerelerinden yansıtmaya çalışmıştır. Kitlelerin gerçekleri görmesini engellemek için resmi tarih anlayışı geliştirilmiştir. Olayların kökenine inip, neden-sonuç ilişkisi üzerinden değerlendirme yapmak yerine subjektif, keyfi gerekçelerle toplumsal bilincin çarpıtılmasına özen gösterilmiştir. Tarih kitaplarında anlatıldığı gibi, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın başlangıcını Sırp milliyetçisi bir gencin suikastına indirgemek, savaşın arkasında yatan, emperyalist-kapitalist sistemin pazar alanları için çatışma ve çelişmelerini görmemezlikten gelmeye ve adli bir olaya indirgemeye çalışmak anlamına gelir. Aynı bakış açısıyla İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı Hitler’in deliliğiyle ya da sadistliğiyle açıklamak da yine burjuvazinin resmi tarih anlayışının, halkın tarih bilincini çarpıtarak toplumsal bir hafızanın oluşmasının önüne geçme isteğinin ifadesidir.

Resmi tarih anlayışının yerleşmesi için burjuvazi hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor. Bu amaçla akademik unvanlı kişilerden, yazarlara kadar her türden kişi ve kurum devreye sokulmaktadır. Burjuva yazarlardan, Anarşist, Troçkist vb. yazarlara kadar her renkten anti-marksist kişi ve akım resmi tarih anlayışının yerleşmesinde bilinçli ya da bilinçsiz rol almaktadır.

Bilgiye ulaşmak kadar ulaşılan bilginin de güvenilirliği karşılaşılan zorlukların en başında gelmektedir. Bilimsel bir çalışma için doğru bir metod kullanmak önemlidir ancak kaynak sıkıntısı bir başka engeli oluşturmaktadır.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı inceleyeceğimiz bu yazımızda savaşın her yönüyle ele alınması başta yer sorunu olmak üzere çeşitli engeller çıkarmaktadır. Tarih çarpıtıcılarının savaşı incelerken kronolojik boyutuna yaptıkları aşırı vurgu, savaşın asıl yükünü çeken Sovyetler Birliği’nin önemini gizleme amacı taşımaktadır.

Örneğin, onlarca küçük çatışmanın arasına Moskova Savunması veya Stalingrad Savunması, yalnızca bir gün olarak eklendiğinde önemi ve kapsamı gözlerden gizlenmiş olacaktır. Bir yandan tarih çarpıtıcılarının, bağlamından koparılmış ya da sahte ‘belge’ler aracılığıyla özellikle Stalin şahsında SSCB’ni karalamaya dönük çabalarının amacını ortaya koyarken diğer yandan yaşanan gerçekliği göz önüne sermeye çalışacağız. SSCB’nin; İspanya İç Savaşı, Alman- Sovyet Antlaşması, Polonya’nın işgali vb. konularda itham edilmeye çalışıldığı kara propagandanın niteliğini teşhir edip yaşanan gerçekleri tüm detaylarıyla incelemeye çalışacağız.

EMPERYALİSTLERİN SORUNLARINI ÇÖZME YÖNTEMLERİNİN BAŞINDA SAVAŞLAR GELMEKTEDİR

Tekeller çağı denilen emperyalizme geçişle beraber sermayenin yoğunlaşması, krizlerin de niteliğinde değişime yol açmış ve krizler dünya krizi haline gelmiştir. 1929 krizinin ardından dünyanın her yerinde milyonlarca işçi açlık ve yoksulluğa terk edilmiş; kapitalist sistemin devamı açısından tıkanıklığı aşmanın yolu olarak militarizm devreye sokulmuştur. Faşizmin yükselişini sadece işçi sınıfının zayıflığına ve sosyal demokrasinin ihanetine bağlamak eksik bir tanımlama olur. Dünya çapında baskı ve zor aygıtlarının devreye sokulmasının arkasında, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği yönetilenlerin ise eskisi gibi yönetilmek istemediği koşulların oluşmasının olduğu açıktır. Burjuvazi, egemenliğini sürdürebilmenin yegâne yolu olarak faşizmi devreye sokmak zorunda kaldı.

Emperyalist güçlerin kriz koşullarında daralan pazar alanları ve sömürgeler için mücadelesi de aralarındaki çelişmelerin şiddetlenmesinde rol oynayan bir başka faktördür. İngiltere, Fransa ve ABD gibi geniş sömürgelere, pazar ve nüfuz alanlarına sahip ülkelerin yanı sıra Almanya, İtalya ve Japonya gibi sınırlı sömürge ve pazar alanlarına ve görece yüksek üretici güçlere sahip güçler arasındaki çelişme yeni bir paylaşım savaşını dayatıyordu.

Faşizmin tırmanışının arkasında yatan en önemli sebeplerden biri de Sovyetler Birliği’nin varlığı ve komünizmin yükselişidir. Kapitalizmin tarihinin en büyük çöküntüsüyle karşı karşıya olduğu koşullarda SSCB başta ekonomi olmak üzere her alanda müthiş başarılar kazanıyordu.

Fransa’da ve İspanya’da ortaya çıkan halk cephesi deneyimleri, Çin’de ÇKP ve Guomintang’ın iç savaşı kazanmaları gibi, ilerici güçlerin uluslararası başarıları militarizmin dünya çapında yükselişinin bir başka sebebini ortaya koymaktadır. Faşizmin yükselişi burjuvaziye hem kendi içinde işçi sınıfı ve emekçilerin taleplerini susturma, örgütlülüklerini dağıtma imkanı verirken diğer yandan uluslararası çapta sosyalizmin yükselen prestijine darbe vurmayı da amaçlıyordu.

Versailles Antlaşması ile Almanya’nın topraklarının bir kısmı çevre ülkelere bırakılıyor ve böylece buralarda yaşayanlar da kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülüyordu. Ayrıca mecburi askerlik kaldırılarak 100 bin kişilik küçük bir ordu kalmasına izin verilirken; denizaltı, uçak, gemi yapması yasaklanıyordu. Almanya yüklü bir savaş tazminatı ödemekle yüz yüze de bırakılıyordu. Böylece Versailles ’ı dayatan güçler yeni anlaşmazlıkların ve çatışmaların da tohumlarını ekmiş oluyorlardı.

FAŞİZMİ EMPERYALİST-KAPİTALİST SİSTEMİN DIŞINDA DÜŞÜNMEK BÜYÜK BİR YANILGIDIR

Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür”. (Dimitrov, Komünist Enternasyonal) Faşizmi emperyalist-kapitalist sistemin dışında ve tekellerden bağımsız olarak görmek doğru mudur? Tersine faşizm, emperyalizm tarafından özenle beslenen, büyütülen ve işçi sınıfı ve emekçileri sindirmek, bilinçlerini çarpıtmak, örgütlülüklerini dağıtmak, kısacası halkı terör yoluyla sindirmek için başvurdukları rejimdir. Faşizmi, sadece miğfer (Almanya, İtalya, Japonya) kuvvetlerinden ibaret görmek bir yanılgıdır. Başta ABD, İngiltere, Fransa olmak üzere Avrupa’da hemen her ülkenin burjuvazisinin başvurduğu militarist yöntemleri görmezden gelmek bir yanılgıdır. Ayrıca Avusturya, Bulgaristan, Romanya vb ülkelerde kurulan ya da faşizmin beşinci kolu gibi çalışan pro-faşist iktidarların/örgütlerin de bir rastlantı olmadığını görmek gerekiyor.

Emperyalist güçler faşizmin ortaya çıkışında nasıl bir rol almış olabilir? Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ile yakılıp yıkılan ve Versailles antlaşması ile toprakları ve ordusu dağıtılarak silahsızlandırılan Almanya’nın tekrar toparlanmasının arkasında yine ABD, İngiltere ve Fransa’yı görmek gerekiyor. Savaş sonrası dönemde Alman ağır sanayi ve ekonomisi, başta ABD ve İngiltere tarafından yeniden kurulmaya başlandı.

Amerikan bankalarının ve tröstlerinin hükümetin tam onayıyla, Versay sonrası dönemde milyarlarca doları Alman ekonomisine yatırdıklarını ya da kredi olarak Almanya’ya verdiklerini kim bilmez ki? …Bütün uzun vadeli kredilerin toplamının %70’inden az olmayan Amerikan sermaye yatırımları, burada tayin edici öneme sahiptir.”

(Tarih Çarpıtıcıları- SSCB Enformasyon Bürosu – STALİN)

ABD ve İngiltere’nin Alman ağır sanayinin kurulmasını ve ardından silahlanmasını

sağlamalarının arkasında yatan neden; Sovyetler Birliği’dir. SSCB’nin her alanda başarılar kazanmasının uluslararası alandaki yankıları işçi sınıfı ve ezilen halklar arasında prestijinin görülmemiş düzeyde artmasına yol açmıştı. SSCB sadece kendi gücüyle değil uluslararası sempati ve destekle de emperyalizmin karşısına çıkıyordu.

Emperyalist güçler faşizmin yükselişini sağlayarak ateşi maşayla tutmayı planlıyordu. Faşist güçleri SSCB’nin karşısına dikerek birbirlerini zayıflatmaları sağlanacak, ardından taze güçlerle kendileri devreye girerek savaşı sonlandıracaklardı. ABD ve İngiltere milyonlarca insanın hayatına mal olacağını bildiği halde yine de böyle plan yapabilir mi? On yıldan uzun bir süreyi kapsayan böyle bir projeyi uygulamak mümkün mü? Tüm soruların cevabını sonradan ABD başkanı olan Trumann tüm açıklığıyla dile getiriyor: “Almanya’nın kazandığını gördüğümüzde, Sovyetler Birliği’ne; Sovyetler Birliği’nin kazandığını gördüğümüzde Almanya’ya yardım etmeliyiz ki, bu şekilde birbirlerini mümkün olduğunca çok kırsınlar.”

(24 Haziran 1941, New York Times)

ABD ve İngiltere’nin iç kamuoyundan gelebilecek tepkileri göz ardı etmeleri mümkün müydü? ABD, İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği’ne doğrudan tavır almak yerine oyalama taktiğini uygulayarak uluslararası kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Yumuşama politikası adı altında çeşitli anlaşmalarla faşist rejimleri Sovyetler Birliği’ne karşı daha fazla kışkırtan, cesaretlendiren ve onaylayan bir tavır içinde oldular. İç kamuoyuna barıştan yana olunduğu, savaş istenmediği mesajı verilirken, dışarıda savaş için koşulları hızlandıracak adımlar süratle atılmaya başlandı. 1933 yılında daha Naziler iktidara gelir gelmez, İngiliz ve Fransız hükümetinin çabasıyla Roma’da bir araya gelen emperyalist güçler (İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya) “Uyum ve İşbirliği Antlaşması”

imzaladılar. Bir yıl sonra aynı güçler bu kez Almanya ile Polonya arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasını sağladılar. 1938 yılında ise savaşın doğuya kaymasını garantilemek adına İngiliz-Alman ve Fransız-Alman deklerasyonu imzalandı.

Emperyalist ülkeler arasında yapılan sayısız antlaşma ve deklarasyonun anlamı ne? Kime karşı ve ne için? Antlaşmaların içeriği kısa bir süre sonra uluslararası politikada sonuçlarını göstermeye başladı. “1935’te Londra’da Alman deniz kuvvetlerinin Fransız savaş donanmasına neredeyse eşit ölçüde yeniden kurulmasını onayladığı bir antlaşma imzalandı.Japonya, dokuz devlet antlaşmasını, Almanya ile İtalya’da Versailles antlaşmasını yırttılar. Ellerini özgür bırakmak için bu üç devlet, Milletler Cemiyeti’nden çekildiler.” (Tarih Çarpıtıcıları- SSCB Enformasyon Bürosu – STALİN)

Faşist rejimlerin askeri güçlerini yeniden kurmaları için özendirilerek eski anlaşmaların çöpe atılması yumuşama politikası olarak halklara yutturulmaya çalışıldı.

Faşist rejimlerin atacağı adımların yapılan antlaşmalarla önceden belirlendiği ve hedefinde sosyalizmin olduğu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş oluyordu. 1933 yılında burjuva medyanın yönlendiriciliğinde Nazilerin yaptığı “Reichstag Yangını” Almanya’daki tüm devrimci ve demokrat güçlerin tasfiyesi için kullanılmakla kalmayıp; içine Dimotrov gibi önderlerin de karıştırılmasıyla Komünist Enternasyonal de zan altında bırakılarak uluslararası çapta komünist avına dönüştürülmeye çalışıldı. Komünizm ile mücadele adı altında emperyalistlerin elbirliğiyle yürüttüğü propaganda, dünyanın çeşitli yerlerinde pratiğe döküldü.

1931 yılında Japon faşistleri, önce Mançurya bölgesini işgal etti. Ardından Pekin, Şanghay gibi bölgeleri istila ederek Çin’i köleleştirme yönünde önemli adımlar attılar. 1934 yılında İtalyan faşistleri Habeşistan’a (Etiyopya) saldırarak uçaklar ve zehirli gazlar eşliğinde halkı köleleştirdiler.

Tarih çarpıtıcılarının sosyalizme saldırılarından biri de İspanya İç Savaşı’dır. Onlar, Sovyetler Birliği’ni, İspanya’yı yalnız bırakmakla, satmakla itham edecek kadar ileri gitmişlerdir. SSCB İspanya’yı sattı mı? İspanya’da yaşananları yalnızca iç savaş gibi görmek ya da göstermek son derece yanıltıcıdır. İspanya faşist müdahale ve işgale uğramıştır. Yaşananları Halk Cephesi ile Franko (falanjistler) arasındaki bir mücadele, iç savaş olarak değerlendirmek yanlıştır. İspanya’da iktidar emperyalistlerin elbirliğiyle; faşist İtalya ve Almanya’nın doğrudan müdahalesiyle Franko faşizmine armağan edilmiştir. İspanya’nın işgalinde yüzbinlerce İtalyan ve Alman askeri rol almıştır. Almanya İspanya’nın kuzeyini ve İspanyol Fas’ını, İtalya da İspanya’nın güneyini ve Belear adalarını işgal etti. Ayrıca Franko’nun emrinde savaşması için Fas’tan binlerce askerin taşınmasını ve zırhlı araç, tank ve uçaklarla İspanya’nın her yerinin bombalanmasını sağladılar. Pablo Picasso ’nun ünlü tablosu Guernica böyle bir gerçekliğin tuvale taşınmasıdır.

SSCB ve Enternasyonal ne yaptı? Troçkistlerin ve Anarşistlerin iddia ettiği gibi İspanyol devrimcilerini yalnız mı bıraktı? Aslında bu kara propagandanın arkasında da kendi duruşunu gizleme kaygısı yatmaktadır. İddiaların aksine Komünist Enternasyonal’in çağrısıyla dünyanın hemen her yanından komünistler İspanya halkının yanında savaşmak için cepheye koştu.

Uluslararası Tugaylar kurularak binlerce gönüllü, çatışmalara girdi. Emperyalist müdahale sırasında 600 binden fazla insan katledildi ve milyonlarcası yaralandı. Sovyetler Birliği’nden de savaşmak için giden gönüllüler ve subayların yanı sıra silah, teçhizat vb. hiçbir fedakârlıktan kaçınılmadı. İngiltere, Fransa vb. üzerinden tüm ablukalara rağmen Sovyetler Birliği İspanya’ya 1.000’in üzerinde uçak, 900 kadar tank ve 300 kadar zırhlı araç ile 1.500 kadar top, yüz binlerce silah ve 30.000 ton cephane yardımı yaparak önemli rol oynamıştır. Savaşın kaybedilmesinin sebebi; emperyalistlerin bir blok halinde hareket etmesidir. Ayrıca direnişin parçalı niteliği de yenilgide bir başka etkendir. Yenilginin ardından Troçkistler, faşizmin beşinci kolu olarak devreye girip devrimcilerin yok edilmesinde fiilen rol almışlardır.

İspanya’nın işgalinin ardından SSCB ve Enternasyonal hedef tahtasına konuldu. 25 Kasım 1936’da Almanya ile Japonya arasında Anti-Komintern Paktı imzalandı. Bir yıl sonra ise İtalya bu ittifaka dahil oldu. Faşist rejimlerin diğer emperyalist güçlerce cesaretlendirilmesi ve Sovyetler Birliği’ne saldırtmaya dönük hazırlıkları hız kazandı. 12 Mart 1938’de Almanların Avusturya’yı işgal etmesinin sessizce onaylanmasıyla yetinilmeyip 29 Eylül 1938’de İngiliz, Fransız, Alman ve İtalyan emperyalistleri Münih’te bir araya gelerek Çekoslovakya’nın parçalanmasını (Sudet bölgesi) öngören anlaşmayı imzaladılar.

Emperyalizmin savaş hazırlıkları tüm hızıyla sürerken Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı önerdiği antlaşma paktları reddediliyordu. “31 Mayıs 1939’da V.M. Molotof… İngiliz ve Fransızlar, saldırganların doğrudan SSCB’ye saldırısı halinde bu ülkelerin yardımına güvenip güvenemeyeceği sorusunu açıkta bıraktıkları gibi SSCB’nin komşusu olan ülkelere güvence vermeyi de açıkta bıraktılar… SSCB’yi belli yükümlülüklerle bağlama, ama kendilerini dışta tutma çabası tümüyle açığa çıktı… 1 Nisan 1939’da Moskova’daki İngiltere Büyükelçisi, İngiltere’nin ortaklaşa bir deklarasyonunun artık söz konusu olamayacağını… 11 Mayıs 1939’da Polonya’nın Moskova Büyükelçisi SSCB ile bir yardımlaşma anlaşmasının mümkün olmadığını…” (Tarih Çarpıtıcıları- SSCB

Enformasyon Bürosu – STALİN) Emperyalistlerin bir yandan faşist ülkelerle çeşitli anlaşmalar yaparken diğer yandan Sovyetler Birliği ve demokratik ülkeleri oyalamalarının, yalnızlaştırma çabalarının arkasında sosyalizmi yıkma planları yatmaktaydı.

SOVYETLER BİRLİĞİYLE ALMANYANIN İMZALADIĞI SALDIRMAZLIK ANTLAŞMASI

Sovyetler Birliği’nin emperyalist güçlerce bir yandan yalnızlaştırılarak çembere alınması sağlanırken diğer yandan faşist rejimlerce askeri gücü sınanmaya çalışılıyordu. 11 Mayıs 1939 tarihinde Çin’i işgal etmiş olan güçlü Japon faşist orduları Moğolistan- Mançurya sınırında Hal hin Gol Muharebesi ile Sovyetler Birliği’nin gücünü sınamak istedi. Kızıl Ordu kısa bir süre içinde Japon faşistlerini bozguna uğratarak gücünü ispatlamış oldu. 23 Ağustos 1939’da Alman Dışişleri Bakanı Ribbentropp, Moskova’ya gelerek saldırmazlık antlaşmasını imzaladı.

Tarih çarpıtıcılarının Sovyetler Birliği’ne saldırılarının yoğunlaştığı konuların en başında belki de

Sovyet-Alman saldırmazlık antlaşması gelmektedir. Diğer konularda olduğu gibi sahte belge ve bilgilerle insanların kafalarını bulandırmaya, sosyalizme kara çalmaya çalışmaktadırlar.

Sovyetler Birliği Almanlarla anlaşarak müttefiklerini yalnız bıraktı iddiasını ele alalım. Sovyetler Birliği’nin yıllarca faşist rejimlere karşı antlaşma ve pakt önerileri uzunca bir süre sürüncemede bırakıldıktan sonra sürekli reddedilmiştir. Emperyalistler reddetmekle de kalmayıp bir yandan faşistlerle çeşitli defalar anlaşmalar yaparak, işgal planlarını onaylayarak faşist orduların Sovyetler Birliği’nin kapısına kadar dayanmasını sağlamışlardır. Ayrıca o tarihe kadar faşistlerle antlaşma imzalamayan tek ülkenin Sovyetler Birliği olduğunu da unutmayalım.

Ya kendini korumak amacıyla, Almanya tarafından önerilen saldırmazlık antlaşmasının imzalanmasını kabul etme ve böylelikle Sovyet Devleti tarafından güçlerini olası bir saldırgana karşı daha iyi hazırlamak için kullanılacak…ya da reddetme ve böylece tümüyle tecrit olunacağı, kendimiz için dezavantajlı bir durumda batılı güçler kampındaki provokatörlere olanak sağlama… Nasıl ki SSCB 1918’de Almanlarla Brest- Litovsk barışını imzalamak zorunda kaldıysa bu kez de 1939 yılında da durum aynı… SSCB’nin Almanlarla bir anlaşma imzalamaya hazır olduğunu açıklayan en son güç olduğu bir olgu değil midir? …Hitler birliklerinin saldırılarına Navra-Minsk-Kiev hattından değil de, yüzlerce kilometre batıya düşen bir hattan başlamasının… Belarusya ve Ukrayna ülkelerinin batı sınırında bir savunma hattı çekmek…1920’de Polonya tarafından ilhak edilen Batı Belarusya ve Batı Ukrayna’yı yeniden birleştirmek. 17 Eylül 1939’da bu gerçekleşti…birkaç gün sonra Estonya, Letonya ve Litvanya’ya Sovyet Ordularının yerleştirilmesini öngören antlaşmalar imzalandı…” (Tarih Çarpıtıcıları- SSCB Enformasyon Bürosu – STALİN)

Sovyetler Birliği’nin cepheyi ileride kurmak istemesi anlaşılır bir durumdur. Leningrad, Moskova vb. kentlerin birkaç yüz kilometre yakınlarında ve tepeden tırnağa silahlı milyonlarca askerin saldırısını karşılaması başka türlü mümkün değildir. Ayrıca SSCB’nin cepheyi ileri taşıma çabaları tek taraflı değil, ilgili ülkelerdeki halkların gönüllü desteğiyle gerçekleşmiştir. Bu halklar iç savaş sürecinde 16 ülkenin işgali sırasında Sovyet topraklarından zorla koparılmışlardı.

Faşizmin Avrupa halklarını katlettiği böyle bir ortamda SSCB’den başka sığınacak yer de kalmamıştı.

Bir başka iddia Sovyet Birliği ile Almanya’nın antlaşmasıyla Polonya’nın parçalandığı yönündedir. Alman faşistlerinin 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasıyla İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın başladığı kabul edilir. Yazımızda da görülebileceği gibi aslında savaş yıllar önce başlamıştı. Naziler kısa bir süre içinde ciddi bir direnişle karşılaşmadan amacına ulaştı. İşgalin büyük oranda tamamlandığı ve ortada herhangi bir devlet kalmadığı koşullarda

(16 gün sonra) Kızıl Ordu Polonya’nın bazı yerlerine girmiştir. Peki bu bölgelerin özelliği nedir?

Sovyetler Birliği’nin kuruluşu sırasında İç Savaş’tan yararlanan Polonya askerleri Ukrayna’nın batısını işgal ve ilhak etmişti. İşte Kızıl Ordu’nun Ukrayna’lıların yaşadığı bu bölgelere giriş sebeplerinin başında işgal değil, işgal edilmiş kendi topraklarının ve insanlarının kurtarılması yatmaktadır. İkinci sebep ise faşizmin ilerleyişini durdurarak savunma mevzilerini daha ileri bir noktadan oluşturmak kaygısı yatmaktadır.

1 Ekim 1939’da yaptığı açıklamayla İngiliz Başbakanı Winston Churchill bile Sovyetler Birliği’nin haklılığını teslim ediyordu. “Sovyet Ordularının bu hatta durması, Alman tehlikesi karşısında Rusya’nın güvenliği için mutlak zorunludur.” Emperyalist-kapitalist sistemin en etkili kişilerinin bile Sovyetler Birliği’nin adımlarını haklı, meşru görmesi bile tarih çarpıtıcılarının karalama kampanyalarına engel olamıyor. SSCB’nin cepheyi ileriye taşımasının hem savaşın kazanılmasında hem de faşizmin ezilmesinde doğrudan sonuçları olduğu da görülmüştür.

SAVAŞIN BAŞLANGICI VE FAŞİST ORDULARIN AVRUPAYI İSTİLASI

Faşist Fin hükümeti, emperyalistler tarafından silahlandırılmakla kalmayıp ayrıca çeşitli sığınak, savunma hatlarından oluşan Mannerheim Hattı ’nı (1932) oluşturdu. Sovyetler Birliği Leningrad’ın güvenliği için 32 kilometre yakınlıktaki bir bölgeyi iki katı bir büyüklükteki başka bir bölge ile değiştirerek cepheyi ileriye taşımak için faşist Fin hükümetine başvurdu ancak öneri şiddetle geri çevrildi. Karşılıklı yardımlaşma paktı önerisi de geri çevrilince Sovyetler Birliği’nin fiili bir müdahaleden başka çıkar bir yolu kalmamıştı.

Fin hükümeti Sovyet Karelyasından iki misli büyüklükte bir bölgeyi Finlandiya’ya bırakmaya hazır olduğumuzu açıklamamıza rağmen Fin sınırını geri çekme önerimizi geri çevirdi..Ayrıca karşılıklı yardımlaşma Paktını reddetti. SSCB ile savaş başlattı…12 Mart 1940’da Finlandiya ile barış anlaşması imzalandı…” (Tarih Çarpıtıcıları-SSCB Enformasyon Bürosu – STALİN)

Alman faşistleri Avrupa’daki ilerleyişlerini hız kesmeden sürdürüyorlardı. Bir çok ülke faşist iktidarlar ya da örgütlülükler aracılığıyla adeta hiçbir direniş göstermeden birbiri ardına düşüyordu.

1 Mart ’ta Bulgaristan , Miğfer Devletler ’e katılma kararı aldı

9 Nisan ’da Danimarka ve Norveç’in istilasına başlandı.

17 Nisan ’da Yugoslavya teslim oldu.

22 Nisan ’da Yunanistan teslim oldu.

15 Mayıs ’ta Hollanda teslim oldu.

27 Mayıs Belçika ve Lüksemburg teslim oldu.

14 Haziran ’da Paris düştü.

28 Ekim ’de İtalya n faşistleri Yunanistan ’a saldırdı.

1940 yılında kara Avrupa’sı büyük oranda faşizme teslim olmuştu. Alman faşizminin SSCB ile antlaşma imzalamasının arkasında, doğu cephesini açmadan önce tüm imkânların toparlanması, işgal için hem kendisinin hem de diğer faşist ülkelerin askerlerinin silahla donatılarak seferber edilmesi için bir mola dönemi ihtiyacı vardı. Faşizm işgal ettiği ülkelerin sanayini, işgücünü, askeri olanaklarını ve hammadde kaynaklarını kendi ihtiyaçları için kullandı. Fransa, Belçika, Hollanda, Çekoslavakya vb. sanayisi gelişmiş olan ülkelerin tank, uçak vb. fabrikaları ya da teknik elemanları faşizmin hizmetine sokuldu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN SAVAŞ HAZIRLIKLARI

Tarih çarpıtıcılarının bir başka kara propagandası da Sovyetler Birliği’nin savaşa hazırlıksız yakalandığı yönündedir.

Emperyalist savaşları sadece tarih yaprağına indirgemek, burjuva tarihçilerinin işidir. Dünyayı derinden etkilemiş, milyonlarca insanın canına mal olmuş ve 6 yıl süren bir savaşın hazırlıklarının çok daha uzun bir süreci kapsayacağı açıktır. Ekim Devrimi’nden itibaren Sovyetler Birliği sürekli İç Savaş, emperyalist işgal, tehdit ve şantajla yıkılmaya çalışılmıştır. Lenin’in ölümüne rağmen sosyalizmin kuruluşu Stalin’in önderliğinde hız kesmeden sürmüştür. Bolşevik Parti, sosyalizmin kuruluşunda ağır sanayinin kuruluşunun hayati önemini görerek 1929 yılında ilk 5 Yıllık Planı uygulamaya koydu. Planın en önemli başlıklarını kömür, petrol, demir, çelik ve makine yapan tesisler oluşturuyordu. Tarımda kolektivizmi geliştirmek, sanayiye daha fazla kaynak aktarabilmek için traktör ve harman makineleri (biçer döver vb.) imalatı hayati önem taşıyordu.

Lenin’in ölümünden sonra Troçki ve Zinovyev bloğunun parti karşıtı muhalefeti büyük oranda bertaraf edilmişken, 5 Yıllık Plan’ın açıklanmasıyla birlikte, partide bu kez Buharin, Tomski ve Rikov’un başını çektiği ‘sağ muhalefet’ gelişti. 5 Yıllık Plan’ın başarıyla uygulanması ve planlanandan bir yıl önce tamamlanması onların da yenilgisini sağladı.

Muhalefetin (Troçki-Zinovyev-Buharin) ideolojik saldırılarının başarısızlığa uğramasının ardından, saldırılarını politik/ pratik alana yaymaya başlamaları, Sovyetler Birliği’ne savaş açmak anlamına geliyordu. Moskova duruşmalarında ihanetin vahameti gözler önüne seriliyordu. Faşist ve emperyalist güçlerle görüşmeler ve gizli anlaşmalar imzalamaktan partinin üst düzey kadrolarına suikastlar düzenlemeye; sabotajlardan casusluk faaliyetlerine kadar büyük bir ihanetin içine batmış olan hainler suçlarını halka açık duruşmalarda radyolar, televizyonlar ve gazeteler önünde itiraf ediyorlardı. Emperyalist devletlerin en yüksek temsilcilerinin de izlediği duruşmaların şeffaflığı ve gerçekliği karşısında söyleyecek hiçbir söz kalmıyordu.

ABD’nin SSCB Büyükelçisi olan Joseph Davies “Dava süresince insan tabiatına ait tüm temel zayıflıklar ve ahlaksızlıklar (en kötü kişisel hırslar) kendini gösterdi…1939’da Hitler Prag’a yürürken, Çekoslavakya’daki Henlein örgütlerinin aktif askeri desteğini almıştı. Aynı şey Norveç’i işgal ederken de olmuştu. Sovyet tablosunda ise ne Sudet Henleinleri, ne Slovak Tiso’ları, ne Belçika De Grelle’leri ne Norveç Quislingleri bulunmuyordu… 1941’de Rusya’da 5.

Kolcular bulunmuyordu. Onları vurmuşlardı. Tasfiye ülkeyi temizlemiş ve ihanetten kurtarmıştı.” (Stalin Çatışkıların Adamı – Kenneth Neill Cameron) Bolşevik Parti’nin en üst

kadrolarından Menjinski, Kuybişev ve Maksim Gorki’nin ardından, partinin Stalin’den sonra en sevilen lideri Sergey Kirov’un da suikatle katledilmesi kapatılması zor boşluklar yarattı.

Sovyetler Birliği ağır sanayinin hızla kurulmaya başlamasının ve faşizmin beşinci kolunun ülkeden temizlenmesinin ardından Sovyet halklarının kardeşliğini, birliğini ve beraberliğini daha ileriye taşıyacak adımlar peş peşe atıldı. 1935’te Stakhanov hareketiyle işçi sınıfı sosyalizme sahip çıktığını bir kez daha göstermiş oluyordu. 5 Aralık 1936’da yeni anayasa onaylandı. 12 Aralık 1937’de 94 milyon seçmenden 90 milyonu (%96) komünistlere oy verdi.

Sovyetler Birliği ile Almanya arasında yapılan antlaşmanın ardından Sovyetler Birliği ile diğer kardeş ve dost ülkeler arasında karşılıklı yardım ve destek antlaşmaları imzalandı. Bu çerçevede Kızıl Ordu birlikleri 1940 Haziranı’nda Estonya, Letonya ve Litvanya’ya girdiler. 27 Haziran’da, Romanya’nın, Ekim Devrimi sırasında kopardığı Moldovya ve Bukovina yeniden SSCB ile birleştirildi. Böylece Avrupa’nın neredeyse tamamını işgal etmiş olan faşist rejimlerin saldırılarını yüzlerce binlerce kilometre uzakta karşılayabilme imkanı doğdu.

Sovyetler Birliği’nde savaş için seferberlik ilan edildi. Her şey cephe için düzenlenmeye başlandı. “…1940’lı yıllarda 15 milyon ton dökme demir (1913’ün 4 katı), 18,3 milyon ton çelik (1913’ün 4,5 katı), 166 milyon ton kömür (1913’ün 5,5 katı), 31 milyon ton petrol (1913’ün 3,5 katı), 38,3 milyon ton ticari tahıl (1913’ün 2 katı), ve 2,7 milyon ton ham pamuk (1913’ün 3,5 katı), üretilmesini sağladı.” (STALİN Çelik İrade / MARKS- ENGELS- LENİN ENSTİTÜSÜ)

On yıldan uzun bir süreçte kurulan ağır sanayinin yardımıyla, son model tank, top, uçak, zırhlı araç vb. Kızıl Ordu’nun hizmetine sunuldu. SBKP’nin ve Stalin’in önderliğinde faşizmin soykırım ve katliamlarına, Sovyetler Birliği ve dünya halkları insanlığın tek ve son umudu olarak kavgaya hazırdı.

Sayı 33 (Haziran – Ağustos 2011)