Eski Sovyet Cumhuriyetleri
Cumartesi, 31 Aralık 2005 14:02

ESKİ SOVYET CUMHURİYETLERİ'NDE YENİ SÖMÜRGECİLİĞE GEÇİŞ SANCILARI
VEYA
ABD'NİN ELİNDE HER ÜLKEDE YÖNETİMİ DEĞİŞTİREBİLECEK
SİHİRLİ BİR DEĞNEK YOK

Gürcistan ve Ukrayna'dan sonra Kırgızistan'da da ABD eliyle tezgahlanan darbenin sonuç vermesi, olumladığı gelişmeyi “devrim” olarak tanımlamayı seven medya tarafından “Orta Asya'da halk devrimi” (Milliyet), “Bişkek'te pembe devrim”(Radikal), “Kapitalist Lenin”(Sabah), “Domino taşı gibi” (Hürriyet) biçiminde yansıtıldı. Ve bu durumun domino etkisi yaparak devam edeceği iddia ve beklentisiyle, Küba'dan Kore'ye, Venezuella'dan İran ve Suriye'ye kadar yayılacağı; bu ülkelerin sırada olduğu yazıldı; iddia edildi.

Bu gerçekten mümkün mü? Soros ismiyle de anılan söz konusu iktidar değişiklikleri, ABD'nin her ülkede iktidarı değiştirmeye muktedir olduğunun göstergesi midir? Bunun böyle anlaşılmasını özellikle isteyen, bundan çıkar uman emperyalizmin yalan üretme mekanizmalarının nasıl işlediğini bilmek, genelde emperyalizmin özelde Soros'un faaliyetlerinden haberdar olmak, sorunun yanıtını da kolaylaştıracaktır.

ABD'nin Irak sürecindeki propaganda işini, kendini “algı yöneticisi” (perception manager) olarak tanımlayan, Rendon Group adlı bir danışmanlık şirketi üstlenmiştir. John Rendon, şirketinin işlevini, 29 Şubat 1996'da, ABD Hava Kuvvetleri akademisi öğrencilerine yaptığı konuşmada şöyle tarif etmişti:

Körfez Savaşı'nın bitiminde Kuveyt kentine giren Amerikan birlikleri, ellerinde küçük Amerikan bayrakları tutan yüzlerce Kuveytli tarafından karşılanmıştı. Bu sahne, televizyon ekranları aracılığıyla bütün dünyaya yayılmıştı. Hiç, yedi uzun ve acılı ay boyunca esaret altında tutulan Kuveyt halkı, bu küçük Amerikan, ya da diğer koalisyon ülkelerinin bayraklarını nereden bulduğunu düşündünüz mü? İşte şimdi yanıtı biliyorsunuz. Bu, benim o zamanki işlerimden biriydi .”

Ahmet Çelebi'nin INC'sinin (Irak Ulusal Kongresi) kuruluşu da aynı şirketin marifetlerinden sadece biridir. Tabii Irak'ın dışına çıktığımızda, özellikle Soros'un Açık Toplum Vakfı ile ilişkili STK'ların (Sivil Toplum Kuruluşları), kimi ülkelerde darbelerle nasıl ilişkili olduğunu ve tabii bunun Soros'un kişisel tercihinden öte bir emperyalist operasyon olduğunu , daha somut örnekler üzerinden görebiliriz.

Gürcistan'daki darbenin ortaya koyduğu kimi motifler, sadece Gürcistan ve sonrasının değil, geri dönüşlü olarak, Yugoslavya'da Miloseviç hükümetine karşı düzenlenen Ekim 2000 darbesinin de niteliğini açıklığa kavuşturan bir işlev gördü. Süreci dikkatle izleyenler, ABD'nin “darbe örgütleyicisi” gibi çalışan Richard M.Miles'ın 1996'dan 1999'a kadar, yani Yugoslavya darbesinin örgütlenme aşamasında, Belgrad Misyon Şefi olarak görev yaptığını ve 1999-2001 arasında Bulgaristan Büyükelçiliği yaptıktan sonra 19 Nisan 2002'de Tiflis Büyükelçiliği'ne getirildiğini bilir. “Özgürlük Enstitüsü”nün başkanlığını yapmakta olan ve USAID (Amerikan Kalkınma Ajansı) tarafından desteklenen Mikhail Şaakaşvili'yi iktidara getiren sürecin etkili öznelerinden biri de ABD'nin o günkü Tiflis Büyükelçisi Miles'tır. Darbe sürecinde Rus Exile dergisinde çıkan bir makale, ilginç bir benzerliğe dikkat çekiyordu.

Cumartesi günü meclis binasının basılmasını izlediyseniz, benim gördüğüm adamları görmüşsünüz demektir. Sokaklarda, farklı bir bayrak dikkatimi çekti. Siyah-beyaz içinde, sıkılmış bir yumruk ve altında Gürcü dilinde bir slogan. Yumruğun tasarımı; 1999-2000 yıllarında Yugoslavya'da Miloseviç'i deviren gençlik örgütünün bayrağındaki yumruk ile aynıydı. Adı ‘Otpor' (Direniş) olan bu örgütün sloganı ‘Gotov Je' ‘Yeter'di.

Başarılı darbenin ardından Otpor, ABD'den mali destek aldığını kabul etti. Otpor benzeri bayraklı gençlerden biri, ‘Örgütümüzün adı Kmera' dedi. “Yani ‘Yeter' demek.”

‘Bu bana Sırbistan'daki Otpor'u hatırlatıyor' dedim.

Yanıtı, ‘Evet, biz Otpor'la aynıyız' oldu .” (Mark Ames'in Rus Exile dergisindeki makalesinden)

Yukarıda verdiğimiz örnekler dışında, ABD'nin kolay iktidar değiştirebildiği söz konusu ülkelerin bir diğer ortak özelliği hepsinin eski Sovyet Cumhuriyeti olmasıdır. Bu tür gelişmelerin yaşandığı ülkelere bakılırsa, kapitalizmin bu ülkelerde geç geliştiği görülür. Bu ülkeler, Sovyetlerin dağılması ve sosyalist ekonomi modelinin çözülmesi sonrasında, yukarıdan aşağıya devlet bürokrasisinin kapitalistleşmesi sürecine denk düşen bir ekonomi modeli içerisinden gelmiştir. Hatta, Sırbistan ve Romanya'daki (Çavuşesku'nun devrilmesi) gelişmeler de aynı modelin ortaya çıkardığı (imkan verdiği) sonuçlardır. Aradan uzunca bir zaman geçmiş olması ve Irak işgalinin yaşanması sebebiyle, yakın tarihteki Gürcistan olayı bir ilk olarak algılanmış ve hatta Irak savaşına alternatif bir müdahale tarzıymış gibi görülmüştür. Gerçekte ise bu süreç yeni değildir ve eski Sovyet cumhuriyetlerinin geçiş halindeki ekonomileriyle doğrudan ilintilidir. Bu sürece yol açan gelişmeler, sosyalist ekonominin kilit noktalarında yer alan parti ve devlet bürokrasisi kadrolarının, devlet mülkiyetindeki üretim araçlarına el koymasıyla ortaya çıkmış ve iç dinamiklere dayanmayan, başından beri oligarşik nitelik taşıyan çarpık bir kapitalistleşmeye doğru hızlı bir gelişim yaşanmıştır. Süreç bir taraftan, devlet imkanlarını da kullanarak emperyalist tekellerle şu veya bu şekilde işbirliğine giden ve tekelci nitelik kazanan bir burjuva sınıfını ortaya çıkarırken, aynı zamanda üretimde de kapitalist bir dönüşüm gözlenmiştir.

Devlet olanaklarının kapitalist üretim aracına dönüştürülmesiyle eski Sovyet cumhuriyetlerinde ortaya çıkan ve tekelci devlet kapitalizmi tanımına uyan model, emperyalizmin bilinen yeni sömürgecilik ilişkisiyle hala önemli farklılıklar taşımaktadır. Emperyalizmin, klasik sömürgeciliği gizlemek üzere kapitalizmi yukarıdan aşağıya geliştirdiği; nakit sermaye ihracıyla yetinmeyerek, teknolojik işbirliği, nitelikli işgücü transferi, üretimin değişik evrelerine katılma (sadece pazar aşamasında değil ara evrelerde de katılma), vb. yollara başvurduğu; kapitalist egemenlik ilişkisini salt devlet gücüne dayalı bir egemenlik olmaktan çıkarıp, kültürel, sosyal vb. alanlarla gizleyen bir modeli tercih ettiği bilinmektedir. İşte böyle bir süreç, kapitalistleşmiş olsalar da eski Sovyet cumhuriyetlerinde tamamlanmış değildir. Bu ülkelerde yaşanan kapitalistleşme, çok geniş bir toplumsal katmanı, bir sarsıntıya sokup, var olan tüm değer ve kazanımlarını yok edip, açlık ve işsizliğe mahkum ederken; bugüne öfke, geçmişe özlem duyan bir yapı/eğilim ortaya çıkarmıştır. Alabildiğine dar bir çevreye kadar indirgenmiş devletle toplum arasındaki uçurumu da büyüten gelişmeler, güçlü parti örgütlenmeleriyle, seçim, vb. yollarla kendini ifade etme imkanı da olmayınca, memnuniyetsizliği, değişim ve katılım beklentisini büyütmüştür.

Söz konusu ülkelerin bir diğer özelliği, kapitalizmin kendisiyle birlikte işbirlikçilerini de geliştirmiş olmasıdır. Sadece büyük sanayi işletmelerini değil, pazarlamadan hizmet alanına kadar ara sektörleri de geliştiren sistem, kendi dinamiği içerisinde bir orta burjuvaziyi de yaratmıştır. İşte, oluşan bu dengeler/dinamikler üzerinde emperyalizmin kendi egemenliğini gizlemenin, sistemin bütün kurumlarıyla yukarıdan aşağıya toplumda egemen hale gelmesini sağlamanın araçları, geniş kitlelerin talepleriyle birleştirildiğinde “Sorosvari çalışma”ya uygun bir zemin ortaya çıkıyor. Çok güçlü demokratik talepleri olan, alabildiğine geniş yığınlarla, burjuva kültürünü özümsemiş fakat tekel konumundaki büyük burjuvazi ile çelişme halinde bulunan yapıların varlığı; tepkiyi istismar ederek iktidar değişikliğine gitme ihtiyacı duyan emperyalizmin işini kolaylaştırıyor. Burada Soros ismi anılıyor ise de gerçekte yaşanmakta olan gelişmeler, kapitalistleşme dahilindedir. Emperyalizmin kültür politikalarını tepeden tırnağa değiştirme, var olan değerleri yok etme, kapitalist değer yargılarını egemen hale getirme; bütün üst yapı kurumlarını, hukuku, eğitimi vb. topyekün değiştirme ve dolayısıyla sosyalizmden arta kalan kazanımları yok etme eğilimi, orta burjuvazinin belirli bir gelişim seviyesine denk düşüyor. Bu örtüşme sağlandığında geriye sadece araçların, ideolojik ve kültürel motiflerin (slogan, vb.) üretilmesi kalıyor. Bu süreç sınırlı bir maddi destekle sonuca götürülüyor.

İşte bu maddi zeminin olmadığı ülkelerde benzer araçlarla yönetim değişikliğine gitmenin pek kolay olmadığının en somut ve öğretici örneği Irak olmuştur. ABD, Irak'ta Sorosvari bir yöntemle yönetim değişikliği yapmak için 1991'den beri uğraşmaktaydı.

Üstelik Irak'ta nüfusun %60'ını oluşturan Şiilerin ve %20'sini oluşturan Kürtlerin desteği alınmış; kuzey ve güneyde uçuşa yasak bölgeler ilan edilmiş ve uluslar arası ambargo altında tutularak bir çeşit aşındırma sürecinden geçirilmiş olmasına rağmen sonuç alınamamıştır. Bunun başarılamamış olması sebebiyle silahlı müdahale gündeme geldi. Yani Gürcistan veya Ukrayna; Irak'taki başarısızlık sonucu üretilmiş bir model değil, Irak müdahalesinden önce bilinen ve denenen bir modeldir. Ancak Baas Partisi'nin örgütlenme ve olanakları, yukarıdan aşağıya kurulmuş köklü ilişkiler, ABD'nin kolay yoldan iktidar değiştirmesini önlemiştir. Aynı şey Suriye veya İran için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle; Suriye ve İran, Gürcistan ve Ukrayna değildir. Bu eski Sovyet cumhuriyetlerinde, egemen sınıflar, üretim araçlarını ellerinde bulunduruyor ise de sınıfsal bir tabana, halk nezdinde güçlü örgütlenmeler geliştirmiş partilere, devlet-toplum ilişkisini besleyen geleneklere sahip değildir. Siyasal yapılanmalar, tepede kurulmuş çatı örgütlenmeleridir. Dolayısıyla buralarda çok geniş yoksul kesimlerin tepkisini harekete geçirmek ve yönetim değişikliğine gitmek, kolay oluyor. Hatta bir tepkinin istismarından da söz edebiliriz. Harekete geçirilen kitlenin beklentileri ile ortaya çıkan durum arasında kısa sürede ciddi bir açının oluşması bu nedenledir. Devlet-toplum ilişkisinin, kapitalizmin bugünkü ihtiyaçları çerçevesinde yeniden biçimlendirilmesi, harekete geçirilen kitlenin beklentilerini karşılayan bir durum değildir. Gerçekte, kapitalizmden hoşnut olmayan ve geçmişte kaybettikleri için sisteme tepki duyan kitlelerin beklentileri, popülist bir söylemle kamçılanmakta ve emperyalizmin dönemsel ihtiyaçları için yapılacak değişime alet edilmektedir. Ülkemizde Genç Parti'nin sloganları, çalışması ve kitle tabanı oluşturma yöntemleri de bu tarzla bir benzerlik oluşturuyor. Ancak bu çaba, ne Türkiye'de ne de Venezüella gibi Latin Amerika ülkelerinde başarılı olamamaktadır. Latin Amerika ülkelerinde devrimci mücadele, en zengin biçimlerini yaşamış olduğu için, artık orada kitleleri basit sloganlarla, popülist çıkışlarla etkilemek olanaklı olmuyor. Chavez'in de duruşunda popülizm var ise de bu, diğerleri ile kıyaslanamayacak tutarlılıkta bir program eşliğinde gerçekleşiyor.

Kapitalizmin bugünkü ihtiyaçları çerçevesinde, soyut özgürlükler, kavramlar etrafında buluşturulan kitlelerin yedeklenmesi ile elde edilen iktidarlar, kitleleri “kapitalizmden kapitalizm beğenmiş” duruma düşürmektedir. Belirli dalgalanmalar (iniş-çıkış) sonucunda bu ülkelerde klasik yeni sömürgecilik ilişkilerinin hakim olması beklenmelidir. Bu süreçte emperyalizm, kendi işbirlikçileri aracılığıyla sömürüsünü sürdürürken, işgal gizlenecek ve çok geniş yoksul kitleler, işsizlik nedeniyle çok düşük ücretlerle emperyalist sömürünün bir aracı haline getirilecektir. Diğer bir ifadeyle bu süreç, yukarıdan aşağıya gelişen kapitalizm koşullarında yeni sömürgecilik ilişkisini kurma evresidir; yaşananlar da yeni sömürgeleşme sancılarıdır.

LÜBNAN'DA YAŞANAN GELİŞMELERİN
GÜRCİSTAN, UKRAYNA VEYA KIRGIZİSTAN'A BENZER HİÇBİR YANI YOKTUR

Gürcistan'daki olaylardan sonra burjuva medya, gelişmeyi farklı göstermiş ve sanki ABD'nin elinde her iktidarı devirmeye uygun bir sihirli değnek varmış gibi yansıtılmıştır. Bu nedenle, Lübnan'ı da benzer bir gelişme olarak değerlendirip ABD'nin rahatsızlık belirttiği her ülkeyi “devrilmek için sırada bekleyenler” listesine sokmuştur. Gerçekte ise Lübnan'daki olaylar tamamen Lübnan'a özgüydü ve bunları anlamak için öncelikle Lübnan'ı tanımak gerekiyordu.

Lübnan, Ortadoğu'nun karmaşık yapısını ve etnik açıdan barındırdığı mozaiği bir bütün halinde yansıtan küçük bir örneğidir. Farklı ırkların, dinsel grup ve mezheplerin iç içe olduğu, bir arada yaşamayı bir biçimde başarabildiği bir coğrafyadır. Özellikle Fransızların işgali döneminde onlarla işbirliği yapmış olan Maruniler ; toplumun %20'ler civarında bir kesimini temsil ediyor. Bunlar, emperyalizmle girmiş oldukları ilişkiler nedeniyle, önemli ayrıcalıklar elde etmiş varlıklı bir kesimdir. Bunun yanında toplumun %40'ını temsil eden, radikal islami tarzda örgütlenmiş bir Şii varlığının olduğu; Ortadoğu'da Şii örgütlenmesinin artık dinsel temeldeki bir örgütlenmeyi/devlet modelini neredeyse bütün kitlesine dayattığı biliniyor. Bunun dışında, bir zamanlar Falanjistlere karşı, George Habbaş'ın önderliğindeki FHKC ile birlikte savaşmış olan Velid Canbolat, bugün Marunilerle işbirliği içerisinde olan bir siyasi kimlikle varlık gösteriyor. Bunların yanında, diğer Sünni grupların ve burada sayamadığımız Hıristiyan grupların varlığıyla beraber Lübnan, çok farklı etnik ve dinsel kesimlerin bulunduğu bir coğrafyadır. Oldukça uzun süren bir iç savaştan geçmiş; iç savaşta yakın zamanda aşılamayacak denli köklü düşmanlıklara sahne olmuş, fiili bir İsrail işgaliyle birlikte uzunca bir süre işgale karşı direnişi yaşamıştır. Bu direnişte Hizbullah, Hamas gibi yapılar, direnişi Şii temelde örgütlemiş olmasına rağmen, İsrail ve emperyalizmin işbirlikçileri dışında toplumun neredeyse bütün kesimleri tarafından kabul edilebilen bir noktaya gelmiş, direnişin simgesi olmuştur. Buna, mevcut siyasal yapıların en az 20-25 yıllık bir geleneğe sahip olmasını da eklediğimizde Lübnan, bütünüyle “Sorosvari müdahale”lerle sonuç alınabilecek bir ülke olmaktan çıkıyor. Burada her kesimin, duruşu ve politikası paralelinde harekete geçirebileceği örgütlü bir kitlesi vardır. Bu kitlelerin oluşturduğu gücün niteliği de niceliği de bellidir/bilinmektedir. Bu bağlamda şova dayalı, besleme ve zorlama ilişkilerle yapılan gösteriler sonuç vermediği gibi, çok daha büyük ve nitelikli karşı gösterilerle yanıt bulmaktadır. Nitekim 1 milyonu bulduğu söylenen ABD ve İsrail karşıtı gösteride Hizbullah lideri “Burası Gürcistan/Ukrayna değildir” diye açık biçimde mesaj vermiştir.

Hizbullah'ın Lübnan'da bu denli güçlenmesinde Suriye'nin rolü yadsınamaz. Suriye, İsrail'le arasındaki tampon bölgede Hizbullah'a ihtiyaç duyarken, Hizbullah da kendisine makro düzeyde koruma sağlayacak bir Suriye'ye ihtiyaç duymuştur. Karşılıklı çıkar, Suriye'yi Ortadoğu'da Hizbullah aracılığıyla politika yapabilen bir güç haline getirirken, Hizbullah'ı da bugün bilinen etkili konuma taşımıştır. İsrail'e karşı yürüttüğü direniş Hizbullah'ı, sadece Lübnan'da değil, tüm Ortadoğu'daki Arap halkları nezdinde bir simge haline getirmiş ve farklı ülkelerdeki örgütlenmesini kolaylaştırmıştır.

İşte bütün bu farklardan sonra, Lübnan'daki müdahaleyi daha iyi anlamak için, “müdahale kimin yararınadır?” biçimindeki anahtar soruyu sormak gerekiyor. Hatırlanacak olursa, Lübnan eski başbakanı Hariri'nin öldürülmesi sonrasında bu işten Suriye sorumlu tutulmak istenmişti. Gerçekte ise bu eylemin siyasi sonuçlarından hangi güçler yararlanmak istediyse, müsebbibleri de onlardır. Suriye'nin mevcut konjonktürde görünür dengeler içinde bu eylemi yapması mantıklı görünmüyor. Geriye, bu eylemin sonuçlarını politik malzeme haline getiren, emperyalizm kalıyor. ABD'nin mi İsrail'in mi yoksa, Ortadoğu'ya yönelik politika yapma araçlarının büyük oranda Lübnan'a ve Lübnan'daki Marunilere bağlamış olan AB ve Fransa'nın mı infazcı olduğu bir ayrıntıdır. Önemli olan, eylemin kimleri hangi politikalar etrafında harekete geçirdiğidir.

Bu noktada, geçmişte yaptığımız bir değerlendirmeyi güncelleyerek buraya taşımakta yarar görüyoruz. Anımsanacak olursa Irak müdahalesi sürecinde ABD ile Fransa ve Almanya arasındaki gerilimin, özde önemli bir farka işaret etmediğini, Avrupalı emperyalistlerin gerçekte ne işgale ne de katliama karşı olmadığını, sorunun bir arada hareket ve paylaşım noktasında ortaya çıktığını söylemiştik. Nitekim daha sonra büyük olasılıkla taktik nükleer silah veya kimyasal silah kullanılarak Felluce'ye düzenlenen imha amaçlı saldırıya sessiz kalmalarının sebebi de budur. ABD'nin Irak'taki yenilgisi, emperyalizmin topyekün yenilgisidir; bunu, en iyi idrak eden de Almanya ve Fransa'dır. İşte bu gerçekliği Lübnan'a izdüşürdüğümüzde; ABD'nin Fransa'ya Maruniler aracılığıyla Lübnan'da, dolayısıyla da Ortadoğu'da politika şansı sunduğunu veya en azından buna göz yumduğunu söyleyebiliriz. Bunun için BM vb. de devreye sokularak Suriye'ye baskı yapılmış ve Maruniler'in Lübnan'daki siyasi iktidarlarının önündeki en büyük engel olan Suriye varlığına son verilmesi sağlanmıştır. Bunda büyük olasılıkla, Maruniler ve Dürziler üzerinden Ortadoğu'da Fransız çıkarlarının tesis edilmesi ve giderek egemenlik için bir araç haline getirilmesi amaçlanıyor. Lübnan'daki çelişme ve dinamiklerin tekrar canlandırılmasının nedeni budur.

Lübnan coğrafyasında Fransa'nın eski etkinliğini dirilterek işbirliğine giden ABD, Ortadoğu'daki (özellikle Irak) politikaları sebebiyle yaşadığı dışlanmayı da aşmayı amaçlıyor. Ortadoğu'daki tüm dengeler üzerinde etkili olan ve giderek büyüyen Irak'taki direnişin boğulması için artık AB de Ortadoğu'daki ABD varlığının bir bileşeni haline getirilmek isteniyor. Bugün Lübnan üzerinden Fransa devreye sokulmuştur. Yarın İran üzerinden, çeşitli atraksiyonlar eşliğinde Almanya'nın da sahneye sokulması beklenmelidir. Bunun sonucunda AB tarafından ABD'nin Ortadoğu politikalarına konmuş olan çekinceler büyük oranda aşılabilir.

İşte Lübnan'da yaşanan süreç, bu gelişmeler ışığında değerlendirilmelidir.

LÜBNAN'I BÜYÜK BİR OLASILIKLA İKİNCİ BİR İÇ SAVAŞ SÜRECİ BEKLİYOR

Güçlü örgütlenmeleri bulunan ve bugüne dek silahlı mücadele temelinde varlık göstermiş olan kesimlerin yakın vadede silahsızlandırılmasını beklemek pek gerçekçi olmaz. Aynı şekilde, çok farklı ve çelişmeli kesimlerin ekonomik ve siyasi çıkarlarını temsil edebilecek bir model ortaya çıkarabilmek de güç görünüyor. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte Lübnan'da, çıkarları/beklentileri farklı olan kesimler arasında çatışma beklenmelidir. Bugüne kadar çatışmaların önündeki en büyük engel Suriye varlığıydı. Suriye, Lübnan'da asıl mücadelenin İsrail'e karşı verilmesini sağlamış, dolayısıyla da iç çelişmelerin yumuşatılmasında bilinçli bir politika izlemiştir. Bu süreçte hiçbir zaman Falanjistler ya da Maruniler üzerinde çok güçlü bir Suriye baskısı söz konusu değildi. Suriye ordusu orada bir çeşit polis işlevi yüklenirken öz olarak da İsrail saldırılarına karşı bir güvence konumunda kalmıştır. Yeni süreçte, Suriye ordusunun geri çekilmesi, değişik gruplar arasındaki çatışmaların başlaması için yeterli bir nedendir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Ortadoğu için yaptığımız bu tür değerlendirmeler, bir çeşit olasılık belirtme olarak algılanmalıdır. Yoksa, zeminin kayganlığı, ABD dahil, orada politika yapan her güce sürpriz yapabilme potansiyeli taşıyor. Örneğin Lübnan'daki gelişmeleri, köktendinciliğin egemen kılınması için bir hazırlık olarak değerlendirenler de var. Bu, ABD icazetli, Irak'la da ilişkilendirilen bir tasarımdır. Bilindiği gibi Irak'ta Şii köktendinciliğini iktidara taşıyan bir adım atılmıştır. Seçimlerin galibi olarak sunulan Şii varlığı, devlet ve toplum örgütlenmesinde dini motiflerin ağırlıkta olduğu bir siyasal modeli hedeflediğini açıkça ifade etmiş ve Kürt peşmergelerin bir güvenlik kuvveti olarak varlıklarını sürdürmesini kabul etmek biçimindeki tavizlerle de Kürt önderliğini bu yapılanmaya razı etmiştir. İşte, İran ve Irak'tan sonra Lübnan'da da, yaz aylarında yapılması beklenen seçimle birlikte, Hizbullah'ın toplumdaki prestiji ve inisiyatifi nedeniyle oyların önemli bir çoğunluğunu alarak ilk turda bir Şii iktidarını garantilemesi sürpriz olmayacaktır. Bu da Ortadoğu'da Şii köktendinciliğinin egemen olması demektir. Böyle bir gelişme, ilk bakışta ABD'ye ters bir olgu gibi görünebilir. Ne var ki, Irak'taki Şii önderliğinin yaklaşık 15 yıldır ABD ile şu veya bu oranda temas halinde olduğu, işbirliği kapısının sürekli aralık tutulduğu biliniyor. İşgal sürecinde Şii kesimlerde önemli oranda bir direnişin yaşanmamış olmasının da nedeni budur. Irak'ta sıkışan ABD, Baas Partisi gibi oradaki çıkarlarını tehlikeye atan ve direnişi büyüten yapılanmalar karşısında, Amerikan düşmanlığı/karşıtlığı yapmayan, işbirliğine eğilimli köktendinci islami bir devlete nasıl evet dediyse; çıkarlarının örtüşmesi halinde buna Lübnan'da da evet diyebilir.

Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesi ve masaya doğru sürüklenen Filistin-İsrail ile beraber yumuşamış gibi görünen ortamda, Hizbullah kadroları, kendilerine bahşedilen bir iktidar karşılığında, ABD ile işbirliğini tercih edebilir. Şu ana kadar, İsrail ile sürekli çatışma halinde olması, Hizbullah'ta radikal bir tavır alışı öne çıkarıyordu. Ama çatışmaların bir süreliğine durması/yumuşaması halinde, Suriye faktörünün de devre dışı kaldığı ortamda, vaadedilen siyasi iktidar ve olanaklarla beraber, Lübnan'daki Şii örgütlenmesi böyle bir modele rıza gösterebilir.

Yukarıda tarif ettiğimiz bu olasılık, iç savaş olasılığının yanında zayıf gibi görünse de, üzerinde düşünmek, ABD'nin atraksiyonlarının ve tercih yelpazesinin uzanabileceği noktalara vakıf olmak açısından önemlidir.

KIRGIZİSTAN'DA GÜRCİSTAN VE UKRAYNA'DAN DAHA ZOR
VE KARMAŞIK BİR SÜREÇ YAŞANIYOR

Kırgızistan'ın en belirgin özelliği hemen hiçbir kaynağa sahip olmayan yoksul bir ülke olmasıdır. Sadece kuzeyde, Bişkek çevresinde verimli topraklar sebebiyle ekonomik düzeyi iyi olan sınırlı bir kesim var. Güneyde ise, ülke 15 yıldır kapitalizme geçmiş de olsa, kabile yaşamını çağrıştıran bir yaşam biçimi ve yoksulluk söz konusudur. Kuzey ile güney arasında hem gelir hem de kültür farkından kaynaklanan bir çelişme mevcut. Güneyde büyük oranda ABD tarafından yönlendirilen radikal dinci örgütlenmelerin ağırlığı gözleniyor. Hatta Akayev'in son olarak içinde Rusya'nın da olduğu güvenlik ve işbirliği anlaşmasına imza atmasının arka planında da bu dinci gerilla gruplarının tehdidi var. Ve bugün Bişkek sokaklarında dolaşan, orayı işgal eden güçler, büyük oranda güneyden geldi. ABD'nin bu alanda Fetullah Gülen üzerinden önemli bir etkinlik sağladığını da söyleyebiliriz. Orta Asya'da ABD vasıtasıyla İslami bir misyonerlik çalışması sürdürdüğü bilinen F.Gülen'in, Rusya Federasyonu'nun en doğu noktasındaki Yakutistan'da dahi 20'ye yakın okul açmış olduğu düşünülürse; bunun Kırgızistan vb. yerlerde ABD'nin kimi hamlelerine ne denli basamak/kaldıraç oluşturduğu görülür. Gürcistan veya Ukrayna'da önemli bir ağırlığı olan orta burjuvazinin siyasi iktidardan pay alma biçiminde bir talebi olduğunu, biçimsel de olsa genel demokratik taleplerle hareket ettiğini gördük. Kırgızistan'da böyle bir orta burjuvazi ve bu türden talepler de yok. Kapitalizmin modern gibi görünen bugünkü genel-geçer tezlerini kavrayıp bunun gereklerini maddi yaşamında bir talebe dönüştürecek kesimlerin dahi olmadığı Kırgızistan'da, muhalefet ne Gürcistan'a ne de Ukrayna'ya benzemiyor. Akayev yönetimine muhalefet eden ve birbiriyle bütünlük oluşturmayan pek çok kesim var. Dinsel temelden ekonomik çıkar grubuna veya yönetim anlayışındaki farklılığa kadar, muhalif duruş, pek çok nedenle tetiklenmiş durumda. Bu kesimlerin kısa vadede tek bir program etrafında buluşması da zor görünüyor. Dolayısıyla Kırgızistan'da sürecin nereye doğru gelişeceği henüz belli değil.

Ekonomik olarak güçsüz ve doğal kaynaklar açısından önem taşımayan Kırgızistan, bunun tersine, dünyanın en büyük çıkar çatışmalarının ortasında yer alıyor. Hatırlanacak olursa, daha önce Çin-Rusya ilişkilerinden söz ederken; Rusya'nın, petrolünü doğuya nasıl ulaştıracağı konusunda kesin bir karar verilemediğini, güzergah sorunu yaşandığını söylemiştik. İşte Kırgızistan, böyle bir anayolun üzerinde bulunuyor. Özellikle Çin ve Hindistan'ın Hazar Havzası'ndan petrol ihtiyacını karşılama güzergahının üzerinde bulunan Kırgızistan, ABD'nin Çin'i uzun vadede markaj altına almasının da araçlarından biri olarak düşünülmüş görünüyor. Ayrıca, Çin'in yumuşak karnı olarak bilinen Doğu Türkistan'la sınırdaş olması, Kırgızistan'ın coğrafi konumuna özel bir önem kazandırıyor. ABD, Çin'e karşı gerginlik politikaları çerçevesinde her an için Doğu Türkistan meselesini gündeme getirip, Uygur Türklerini hareketlendirebilir. Bu arada Kazakistan'ın Kırgızistan'daki yeni yönetime karşı, sınırlarını kapatarak koyduğu kesin tavır da bölge açısından dikkate değer.

Kırgızistan sürecinde Rusya, diğer ülkelerdeki ayaklanmalara karşı geliştirdiği karşıtlıktan farklı olarak, daha ılımlı davrandı. Uzun dönemde yaşanabilecek çelişmeleri okuyabilmiş olacak ki, tavır koymak yerine, işbirliği bile önerdi, ihtiyaç olduğunda güvenliğin sağlanmasında yardımcı olabileceğinin mesajını verdi. Oradaki toplumu çok iyi tanıyan, hangi açılardan zayıf olduğunu bilen Rusya; Ukrayna ya da Gürcistan modeli bir müdahalenin Kırgızistan halkının beklentilerine denk düşmediğinin farkındaydı.

Önceki örnekler, bu tür müdahaleler için, Batılı yaşama biçimini kendisine hedef olarak seçmiş bir orta burjuvazinin varlığının önkoşul olduğunu gösterdi. Kırgızistan'da bu da yoktu. Ama alabildiğine yoksul ve bu çerçevede maddi talepleri olan insanlar var. Emperyalizmin bunlara verebileceği fazla bir şey yok. Onların yaşam standartlarını yükseltmek için milyarlarca dolar akıtması, emperyalizmin özüne aykırıdır. Seçimler öncesinde dağıtılacak sınırlı miktardaki paralar ise, sorunu çözmekten uzaktır. Nitekim yeni devlet başkanı, “ABD bize para vaadediyor, Rusya ise iş.” diyerek açmazlarını yansıttı ve ne ABD'ye ne de Rusya'ya hayır diyemeyeceğini söyledi. 1 milyona yakın insan, Rusya'da çalışarak ayakta durabiliyor. Görünen o ki, Sorosvari müdahale, Kırgızistan'ı Rusya'nın etki alanından çıkarmaya yetmeyecek. Bu, ABD'ye bir futbol taraftarı gibi alkış tutan kesimlerin gerçekler karşısındaki acz ve cehaletinin de ifadesidir.

 

Bu site, Türkiye halklarının DEVRİMCİ YOL'unda şehit düşenlere adanmıştır.
Anıları mücadelemize önder olacak...