Sürece İlişkin Açıklama ve Değerlendirmeler
Cumartesi, 31 Aralık 2005 14:03

SAPLA SAMAN KARIŞTIRILMASIN

Devrimci Hareket'in
13 Nisan 2005'te Yaptığı Açıklama

TRABZON'DA YAŞANAN OLAY SAĞ-SOL ÇATIŞMASI DEĞİL
IRKÇI-FAŞİST BİR ÖRGÜTLENMENİN PLANLI SALDIRISIDIR

Türkiye'de AB kapsamında atılan adımların, AB'nin ne olduğunun kavranması oranında bir tepkiye sebep olacağını ve yansıtıldığının aksine, AB sürecine karşı giderek büyüyen boyutlarda bir karşı-duruşun gelişebileceğini, yaptığımız değerlendirmelerde daha önce ifade etmiştik.

8 Nisan'da, "Bayrak provokasyonu" sebebiyle yaptığımız açıklamada da belirttiğimiz gibi, bayrak sembolü etrafında öne çıkarılan tepki ve organize edilen duruş, toplumun genelinde AB'den zarar görecek kesimleri kapsamaktan uzaktır. Ve büyük oranda; Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, vb. çerçevesinde devletin "bildik" kesimlerinde oluşan reaksiyonun; sokağa, organize biçimde yansıtılmasıdır.

Milliyetçilik olgusunu bir ideolojik tutkal olarak kullanan, ırkçı-faşist bir duruş sergileyen örgütlenmelerin, son zamanlarda uğradığı konjonktürel kan kaybını gidermek için, AB vesilesiyle oluşabilecek tepkiyi (tarım kesimi dahil) yedekleme eğilimi taşıdığı, hatta bunun için fırsat kolladığı da biliniyordu. Mersin'de gelişen "bayrak olayı"na bu kesimlerin can simidi gibi sarılması ve çeşitli illerde zorlama gösteriler düzenleyip, saldırılar için bahane araması, aynı nedenledir.

Trabzon'da TAYAD'lılara karşı organize edilen saldırılar sonrasında adeta yorum/değerlendirme enflasyonu yaşanmış ve kimilerinin bilinçli çabalarının da etkisiyle, konu açıklığa kavuşturulacağına bulandırılmıştır. "Neden Trabzon?" manşetleri atıp sosyolojik tahliller yapanlardan, ırkçı-faşist saldırganlarla TAYAD'lıları aynı kefeye koyanlara kadar yapılan pek çok değerlendirme, konunun anlaşılmasını sağlamak yerine adeta güçleştirmiştir.

Radikal'in Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, "DHKP-C ve ülkücüler kaşıyor, başta polis herkes izliyor" başlığı attı ve "DHKP-C'lilerin amaçlarının linç tehlikesi yaşamak olduğunu" iddia etti. TAYAD'lıların, F Tiplerinde 118 ölüm gerçeğini, sadece Trabzon'da değil, tüm ülkede açıklama çabalarını ve saldırıya uğrayan taraf olmalarına rağmen tutuklanan arkadaşlarına destek için ikinci kez Trabzon'a gidişini bu şekilde yorumlamak için, bir insanın ya aklından zoru olmalı, ya da devrimci düşmanlığı, sağlıklı düşünmeyi sakatlayacak boyutlara varmış olmalıdır.

12 Eylül öncesindeki ortam için bile, "Sağ-sol çatışması yok, faşist katliamlar var." demenin daha doğru olacağının yazıldığı, bu konuda çeşitli uyarılar yapıldığı hatırlanmalıdır. "Sağ- sol çatışması" yorumu veya her iki tarafı aynı kefeye koymak, en azından faşistleri tanımamaktır. Kaldı ki biz, bu yorumların çoğu kez bilinçli/maksatlı yapıldığını düşünüyoruz.

Devrimcilerin, solcuların Maraş, Sivas, Çorum gibi pratikleri; bırakalım katliamı, halka yönelik saldırıları var mıdır? Bugünkü, sokakta oluştuğu söylenen negatif enerjide, solun en küçük bir rolü var mıdır? Tersine, Çatlı'ların, Kırcı'ların kirli geleneğini kimler sürdürüyor? Susurluk'ta hangi örgütlenmenin izine rastlandı? Çetecilik, mafyacılık kimlerin geleneğinde var? Eğer araştırılacaksa; bunlar araştırılmalıdır. Sosyolojik araştırma yaptıklarını varsayanlar, gerçekten bilimsel ve samimi olabilselerdi; devrimcilerin, tarihleri boyunca varlık gösterdikleri her yerde, insanlar arası çatışmanın değil kardeşliğin, sevginin, eşitlik ve adaletin güvencesi olduğunu; provokatörlerle, ırkçılarla, sömürücü sınıf ve işbirlikçileriyle aralarında nitelik farkı bulunduğunu yaşamlarının tüm kesitlerinde rahatlıkla görebilirlerdi.

Provokasyona kolay gelen, kendi dışındaki insanlara kolaylıkla ve acımasızca saldıran, bir futbol taraftarlığı farkından kan dökebilen, muhakeme yoksunu toplulukların hangi nedenlerle bu hale geldikleri, yukarıdan aşağıya verilen popüler kültürle bu sonucun ne denli ilişkili olduğu yok sayılarak, "çatışan taraflar" tanımı yapmak ve kendini bu sürecin dışında görmek, gerçekte egemen olana ve dolayısıyla, saldırgana taraf olmaktır. Böyle bir duruş, aydın olmanın en sıradan normları ile dahi bağdaşmamaktadır.

Gelelim 200 aydının imzası ile yapılan açıklamaya; bu adımı genel boyutuyla anlamlı bulsak da, sürecin "demokrasi, sivilleşme ve barış süreci" olarak tanımlanmasının, bir çeşit sunulanla yetinme anlamına geldiğini, gerçek demokrasi için mücadeleyi yok saydığını özellikle belirtmeliyiz. Halbuki aydınlara, AB'yi teşhir etmek, bu çerçevedeki demokratikleşmenin halkın ihtiyaçlarını karşılamayacağını vurgulamak, daha çok yakışırdı.

Gelişmeler; halkın kendi örgütlülüklerini oluşturmasının ne denli acil bir ihtiyaç olduğunu, öncelikle kendi gücüne güvenmesi gerektiğini; saldırıya uğradıktan sonra değil uğramadan önce önlem alınmasının daha doğru olacağını ve bunun için, geçmişte olduğu gibi bugün de ancak devrimcilerle el ele bu sorunların aşılacağını, resmi veya sivil faşistlerden halka ancak zarar geleceğini göstermiştir.

Devrimciler; eşitlik, kardeşlik ve adaletin güvencesi, bir halkın onurudur. Bu nedenle, onlara karşı işlenen suçlar zaman aşımına uğramaz.

DEVRİMCİLERE KALKAN ELLERİ MUTLAKA KIRACAĞIZ!...




YÜREK VE BİLEK KARDEŞLİĞİNDE ISRARIMIZI YİNELİYORUZ

Devrimci Hareket'in
9 Mart 2005'te Yaptığı Açıklama

Dünya ölçeğinde devrimcilerin/sosyalistlerin karşılarına çıkan problemleri çözme konusunda yaşadıkları zorlanma, emperyalizmin daha planlı, daha kapsamlı ve inceltilmiş yöntemleri içeren saldırıları ile daha da büyümüş ve 70 yıllık sosyalist deneyimin en sorunlu döneminde dahi rastlanmayan biçimde solu etkisizleştirmiş, dünden bugüne uzanan deneyimler toplamını tarihsel bir devamlılık içinde bugüne taşıyabilme konusunda bir tıkanma gözlenir olmuştur. Kuşak kopması olarak da adlandırabileceğimiz bu durum, büyük oranda iradi bir çabanın ürünü olarak ortaya çıkmış, dünün değerlerini bugüne taşıyabilme potansiyeli olan kadroların sistem tarafından çeşitli biçimlerde etkisizleştirilmesi sonucu gerçekleşmiştir.

On yıllar boyunca adım adım gerçekleştirilen aşınma/erime sonrasında bugün, dün için hiçbir yapının savunmayacağı; ayıp/yanlış ve hatta savrulma sayılan kimi fiiller, örgütlü biçimde savunulur ve hayata geçirilir olmuştur. Dergimizin 16. sayısında belirttiğimiz gibi AB'yi savunmak; bu savrulmanın, ölçek kaymasının dışavurumlarından sadece biridir. Solda sadece Irak süreciyle beraber ortaya çıkan bütünleşme, saflaşma ve ayrışmalar, sorunun büyüklüğünü gözlemlemek için yeterli veri sunmuştur. Hatırlanacak olursa, ilk etapta oluşturulan “Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu”nun divan olarak görev alan organında; dün devrimci zeminde varolma şansı bulamayan Troçkizm'in, Feminizm'in ve Anarşizm'in etkisi gözlenmiş ve hemen her tutum ve kararda, “devrimci ve radikal yapılar” olarak bilinen (ki “devrimci” tanımı bizce yeterlidir) yapıların ya frenlenmesi, sınırlanması amaçlanmış ya da bu yapılarla aynı çatı altında olma durumundan pek memnun olunmadığı, her vesile ile bir biçimde yansıtılmıştır. Sonuçta ABD'nin işgali tamamlayıp, savaşın bittiğini açıklaması ile eş zamanlı olarak, çeşitli yapıların “Koordinasyon”un miadını doldurduğunu, savaşın bittiğini iddia edip çekildiğini, süreci şu veya bu oranda izleyen herkes anımsamaktadır. Bunun devamında eş zamanlı olarak içinde yer alınan Barış ve Adalet Koalisyonu (BAK) bir çeşit turistik örgütlenme olarak rol alırken; aynı zamanda, devrimcilerle (ve tabii örgütlenme ve değerleriyle) daha utangaç biçimde yollarını yapılara hareket sahası açma, meşru gösterme konusunda da işlev yüklenmiştir.

Son olarak 8 Mart etkinlikleri öncesinde yapılan görüşmeler ve yaşanan ayrışma, yukarıdaki tanımlarımızı güçlendiren bir gelişme olmuştur. Ayrı bir kutlama düşünen ve bunun için tek başına adım atan BAK, devrimcilerle yapılan görüşmelerde bir arada hareket etme, ortak üretip ortak uygulama niyeti olmadığını açık biçimde ifade etmiş; yaşamsal duruşu itibariyle uzak olmadığı ve bir çeşit “dirsek teması” halinde bulunduğu yapılarla ise, 5 Mart'ta Kadıköy'de ortak kutlama örgütlemekte güçlük çekmemiştir. Bu organizasyonun en dikkat çekici yanı, feministleri barındırması değil; BAK'la (ÖDP'yle) önemli mesafe ve çelişmeleri varmış gibi görünen yapıların gerçek tercihini yansıtmış olmasıdır. Tartışmalı, inişli, çıkışlı bir sürece ihtiyaç duyulmadan hızla yaşanan saflaşma, devrimcileri de “feminist yapıların tercih ve normları dışında” bir kutlamaya yöneltmiştir. Bu çerçevede oluşan platformda da ilk görüşmeden sonra, ortada böyle bir öneri, hazırlık, vb. olmadan EKB'nin tek başına Kadıköy için başvuru yapması, “devrimci” olmak ortak paydasında saflaşan platformun zaafını ele veren ilk belirti/gelişme olmuştur. Yapılan tartışmalar sonucunda EKB, bu tutumunda anlaşılmaz bir biçimde ısrarcı olmuş; bu durum, diğer devrimci yapıları, başka bir seçeneğe (Saraçhane-Beyazıt) zorlamıştır.

Dikkatimizi çeken ve devrimci-demokrat kamuoyu ile paylaşmak istediğimiz bir diğer gelişme de 6 Mart günü sabah saat 11:00'de (o saatlerde, Saraçhane'ye polis saldırısı bitmiş ve kitle dağıtılmıştı) Özgür Radyo 'nun verdiği haberlerde, emekçi kadınların Kadıköy'e çağrılması, Saraçhane-Beyazıt mitinginden ise hiçbir biçimde bahsedilmemesiydi. Yani 10'u aşkın devrimci örgütlenmenin yapmakta olduğu miting, o saatlerde Özgür Radyo için bir haber niteliği taşımamıştır. Bunun neden ve yorumunu kamuoyuna bırakıyoruz. Her devrimci yapının sık sık birlikten, dayanışmadan, ortak hareketin öneminden söz ettiğini biliyoruz. Ancak niyeti, pratik denen turnosol ele veriyor ve ne yazık ki bu gelişmeler, henüz “bir” olmak, dostunun omzunu kendi omzundan ayırmadan yürümek için erken olduğunu, yani böyle bir gelişme ve olgunluk halinde olunmadığını gösteriyor.

Bu arada itiraf etmeliyiz ki 3 Mart'ta Önder Babat yoldaşımız için katledildiği yer ve saatte yaptığımız anmaya devrimci dostlarımızın katılım biçimi ve oranı, bizleri devrimci dayanışma/sahiplenme adına umutlandırmış, tüm negatif örnek ve duruşlara rağmen, devrimci değerlerde ısrar yönünde bir eğilimin de boy vermekte olduğunu göstermiştir.

6 MART SARAÇHANE VE BEYAZIT SALDIRILARI DOĞRU OKUNMALIDIR

Bilindiği gibi polis, 6 Mart'ta sabah saatlerinde Saraçhane'ye gelen kitleyi gazlı ve coplu saldırı ile dağıtmış; daha sonra Beyazıt'ta toplanıp kutlama yapan kitleye de ikinci bir saldırı gerçekleştirmiştir. Dikkat edilirse, saldırı, kimilerinin iddia ettiği ve gerekçelemeye çalıştığı gibi, miting alanında oluşan herhangi bir gerilim, vb. nedenlerle olmamış, aksine çeşitli verilerin gösterdiği gibi polis, başından beri saldırı amaçlı gelmiş ve saldırısını planlı biçimde gerçekleştirmiştir.

Bizler, meseleyi AB açısından değerlendirecek değiliz. AB konusundaki yaklaşımımız bilinmektedir. Ancak, o gün saldırı sonrasında yaptığımız açıklamada da belirttiğimiz gibi, saldırıyı yapanların kimliğinin gerekleri ile “ehlileşen sol”un gayretleri, duruş ve ölçekleri arasında birbirini tamamlayıcı/güçlendirici bir ilişki olduğunu düşünüyoruz. Süreç, bir ayrışmayı/saflaşmayı zorluyor. Üstelik bu saflaşma, kabaca reformizm-radikalizm ikilemi üzerine oturmayacak. Aksine, bir taraftan sistem kendi solunu yaratırken, diğer taraftan devrimciler de amaç-araç ilişkilenmesini doğru biçimde değerlendirebilme ve sınıflar mücadelesini öznellikten uzak karşılayabilme oranında, kendi içinde ya bütünleşerek, daha ileri bir duruş sergileyecek ya da bir iç ayrışma orada da söz konusu olabilecektir.

Bilinir ki sınıflar mücadelesi çok kapsamlı bir alandır; ne tek bir yapının hareket alanına ne de pratiğin salt bir biçimine (dar pratikçilik) sığdırılabilir. Devrimciliği salt kendine yakışık görmek, devrimi de salt bir yapının ürünü olarak gerçekleşebilecek bir final olarak kurgulamak; sistemin bencillik ve rekabet tuzaklarından yakasını kurtaramamış türden bir devrimciliğin varlığına işarettir.

Devrim, büyük ve zor bir iştir. Ve öncelikle çok özneli, çok boyutlu, yaşamın her alanını kapsayan bir mücadele tarzını gerektirir. Bu yolda her şeyi kendi aynasında değerlendirmek; rekabet ve öznellik; özgürlüğün en tam biçimi olan nihai amaçla bağdaşmaz. Hatta öznelliğin çapı fazlaca zorlandığında, yapılan çalışmalar, devrimin değil, aktivite halindeki öznenin ihtiyaçları çerçevesine kadar daralabilir. Böyle bir kavrayış aşılmadığı ve devrimci yapılar, atacakları her adımı gerçekte ortak havuza akan bir kazanım olarak algılamadıkları sürece, temenni edilen seviye ile yakalanmış olan seviye arasında ciddi bir açı var olmaya devam edecektir.

Bugün, Saraçhane ve Beyazıt'taki saldırılarla ilintili sonuçlar çıkarılacaksa; bunun için, yeterince direnç gösteremeyen, kaçışan gençlerin tek tek tavırları ölçü olmamalı; aksine, ortaya çıkan sonuçlar, yapıların devrimcilik ve siyaset tarzı üzerinden değerlendirilmelidir. Her eylem gerçekte, devamı olduğu politika bağlamında değer/önem kazanır. Buna rağmen eylem psikolojisi içinde, heyecan, vb. reflekslerin tetiklemesi sonucu bazen eyleme kendinden menkul değerler biçilir. Eğer bugün eylem sonrasında, kimi genç insanlar, eylemin bütününü değil de kendisinin ne yaptığını bir futbol maçı heyecanıyla anlatıyorsa; bu, çeşitli nedenlerle anlaşılır bir durumdur. Önemli olan, söz konusu gençlerin; bizlerin dostu, yoldaşı olduğunu bilmek ve atılacak adımlarda, siyaset yapıcı özneler olarak gerçekliğimizin bilincinde hareket etmektir. Bu yapıldığında, sanıldığının aksine, eylem grafiğinde; kararlılık, vb. niteliklerde bir düşme yaşanmaz. Kaldı ki devrimciliği salt kararlılık, cesaret, vb. açılardan değerlendirmek veya diğer bir ifadeyle devrimcilerin kararlılığına kuşku düşürmek zaten doğru değildir.

Devrimciler, sahip olduğu kimliğin içerdiği değerler gereği zaten olgun, gösterişe ihtiyaç duymayan, doğru bir amaç için gerektiğinde bedel ödemeye hazır; bu bağlamda cesaret sorunu olmayan insanlardır. Tanımı doğru yapmanın pratikte doğru bir duruş için yeterli olmadığını biliyoruz. Ama, doğru tanım, gerçekliğini kabul etmek ve öznellikten sıyrılmak, önemli bir aşamadır ve daha ileri adımlar için bir çeşit ön şarttır.

NATO sürecinde yaptığımız bir değerlendirmeden aktarıyoruz:

Devrimcilerin taşın suyunu sıkarcasına övünç sebepleri aramaya ihtiyacı yok/olmamalıdır. Devrim anlayışı, örgüt anlayışı ve çalışma tarzında taşınan önemli farklara rağmen, hemen her yapının Okmeydanı'nı salt "başarılı bir savaş karesi" olarak ve çok benzer bir üslupla aktarması, ideolojik-politik hat ile fiili duruş arasındaki çelişmeyi ele veriyor. Kaldı ki hemen her yapının geçmişinde, övünç sebebi olacak, destansı pek çok pratik vardır. Değişen koşullar, gelişen teknoloji, araç ve yöntemlere de yansır. Ancak öz, her zaman korunur. Devrimciler, en güçlü olduğu dönemlerde dahi, iktidar güçleriyle karşı karşıya gelinen her alanı, güç testi için bir sınav yeri olarak görmemiştir. Ama en zor koşullarda dahi (hapishanede veya dağda) fiziki teması mümkün kılan bir yaratıcılık ve cesaret örnekleri sergileyerek zarar vermeyi başarmıştır.” (Devrimci Hareket, 14. sayı)

1 Mayıs öncesinde 8 Mart sürecinin yukarıdaki veriler ışığında doğru ve objektif değerlendirmelere tabi tutulacağı; 1 Mayıs'a Marksist öğretinin de gerektirdiği biçimde, rekabet ve gösteriş kültürüyle değil, gereklilikler ve gerçeklikler temelinde hazırlık yapılacağı inancıyla tüm devrimci dostlarımıza, omuzbaşımızda yer açıyor; yürek ve bilek kardeşliğinde ısrarımızı yineliyoruz




DEVRİMCİ-DEMOKRAT KAMUOYUNA

Devrimci Hareket'in
9 Mart 2005'te Yaptığı Açıklama

Bizler, uzun süredir solda bir ayrışmadan bahsediyoruz. Özellikle geçen seneki 1 Mayıs ve NATO sürecinin söz konusu farklılaşmayı açığa çıkaran, iz bırakan bir nitelik taşıdığını söyledik/ değerlendirdik. Burada özellikle dikkat çekmek istediğimiz nokta; saflaşmanın, kutlama ve protestoların yapıldığı mekanlarca veya oluşan kimi konjonktürel platformlarca belirlenmediğidir. Mesela, devrimci-reformist biçimindeki ayrım sürecin bağrında taşıdığı nitelikleri anlamaya da anlatmaya da yeterli değildir. Reformizm , örneğin 8 Mart vesilesiyle Kadıköy'de oluşan birlikteliği anlatmaya yetmezken, devrimcilik veya radikalizm de Saraçhane-Beyazıt Mitingi'nin özneleri için ortak tanımlayıcı payda olma özelliğini taşımıyor. Böyle genel bir sınıflama yapılsa dahi bu, aynı tasnif içinde yer alan yapılar arasındaki farkı anlatmaya yetmez.

Önem verdiğimiz ve dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta da bizlerin söz konusu ayrışmayı alkışlamadığıdır. Yani “ Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde buluştu; böyle daha iyi oldu ” demiyoruz. Böyle düşünenler olduğunu bilsek de bu yaklaşımın, ittifaklar meselesi, birlik ve devrimin gerekleri açısından kapsayıcı olmadığını, yetersiz olduğunu ve bireyci/öznel nitelikler taşıdığını söyleyebiliriz. Solda yer alan yapılar, birbirini çeşitli zaaf ve eksikliklerle tanımlasa da; sol, sağ, vb. sapma tanımlamaları yapsa da, halka karşı olduğu kadar birbirine karşı da sorumludur. “ Ben yalnız da kalsam fark etmez; kendim çalar kendim söylerim ” diye düşünenler varsa; bilmek durumundadır ki bu, devrimci sorumluluğun asgari ölçekleri ile dahi bağdaşmaz; bu şekilde belki daha az sorumluluk almak ve yorucu kimi yüklerden kaçınmak mümkündür; ama, bırakalım devrim yapmayı, bu yolda ciddi bir mesafe katetmek dahi mümkün değildir.

Büyük-küçük her zeminde kendini dayatmak, ayrışmaları sağlık belirtisi sayıp alkışlamak; diğer sol/devrimci yapılara, dolayısıyla da halka yukarıdan bakmaktır; son tahlilde de bir çeşit çocukluk hastalığıdır.

Sola bugün yeniden ittifaklar meselesini, birlik ve cephe anlayışını anlatmak belki tekrar olur; ama, devrimci zemindeki birlikteliklerin aile olmaya, arkadaş olmaya benzemediğini, keyfi tercihlerle saf tutulamayacağını, birilerini sağ, pasifist veya radikal ilan edip uzak durulamayacağını, eğer miting alanlarında dahi ortaklaşılamıyorsa, yaşamın/kavganın daha zorlu etaplarında yan yana durmanın olanaksızlaşacağını tekrar tekrar anımsatmayı bir gereklilik olarak görüyoruz.

Karşı-devrim bizlere karşı bu denli kenetlenmiş, medyasından bürokratik kurumlarına, askerinden adli organlarına kadar hemen tüm kesimleri ortaklaştırmış, sol olan her şeyi boy hedefi haline getirmeye başlamışsa; bizlere de kenetlenmek, farklarımızı değil ortak yanlarımızı öne çıkarmak düşer.

Saflaşmadan, devrimci ayıklanmadan söz eden biziz . Bu, devam edecektir. Söz konusu olan, devrimci değerlerin uygulanmasındaki ısrardır. Yoksa, devrime giden yolun hiçbir aşamasında, hiçbir yapı, tek başına sorunların altından kalkma iddiasında bulunamaz/bulunmamalıdır. Eğer böyle bir tercih oluyorsa, nedeni ne olursa olsun sonuçta bu, ne kendini ne devrimi ileri taşıyan bir yönelim olmayacaktır.

Bugün 1 Mayıs arifesinde bulunduğumuz bir süreçte, devrimci-demokrat yapılar; tüm önyargılardan, geçmişte yapılmış tartışma ve iddiaların baskılanmasından, öznel hesap ve çıkarlardan sıyrılarak ortaklık masasına oturmalı ve yüzbinleri bir araya getirebilecek ; farklılıklarına rağmen emek güçlerinin(genel anlamda solun) sermayenin küreselleşen, yoğunlaşan ve aynı zamanda çeşitlenen saldırılarına karşı kenetlenmesinin somut ifadesi olabilecek türden 1 Mayıs için, tüm imkan ve enerjilerini harekete geçirmelidir. İnanıyoruz ki niyet bu olduğunda, tek oturumda dahi, mitinge dair sorunları aşmak; enerjiyi, hazırlık ve niteliği arttırmaya yöneltmek mümkün olacaktır.

Bizler bu bağlamda, tıkayıcı veya parçalayıcı etki yapabilecek önerilerde ve mekan seçimini tek ölçek kabul eden duruşlarda ısrar yerine; bütünün beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ortak noktada buluşulmasını öneriyor ve bu konuda güç ve imkanlarımızın elverdiği oranda sorumluluk/yük almaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz.




2005 1 MAYIS'INI KAZANMA SORUMLULUĞU
HEPİMİZİN OMUZLARINDADIR

Devrimci Hareket'in
3 Nisan 2005'te Yaptığı Açıklama

Bugün siyasal arenada varlık gösteren devrimci-demokrat yapıların hepsi, 1977 1 Mayıs'ını Taksim'de yaşamış olan yapılarla şu veya bu oranda ilişkilidir. Yani 77 1 Mayıs'ı, dolayısıyla TAKSİM, hepimizindir; hepimiz için aynı önemde bir değerdir. Taksim'in kazanılması da hepimiz için ileri bir adım olacak; Türkiye Devrimci Hareketi'ne maddi ve moral anlamda önemli artılar katacaktır. Ne var ki böyle haklı ve gerekli bir talepten yola çıkıp, bırakalım Taksim'i kazanmayı, 2005 1 Mayıs'ını kaybetmek de mümkündür.

Çoklu yapıyla hareket etmenin, birlikteliğin, ortaklık zemininin asgari koşulu, farklılıklara tahammüldür. Bu, aynı zamanda farklılıkları bir arada tutabilme ustalığını da gerektirir. Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu'nda 150'yi aşkın özne (kişi ve yapı) bir arada hareket edip, ortak karar alıp uygularken, son zamanlarda hemen hiçbir konuda, bu tür bir ortaklaşma sağlanamaz olmuştur. Ve işin tehlikeli yanı, söz konusu ayrışma kimilerince; sağlığın, arınmanın vesilesi sayılabilmektedir.

Gerçekte bilinir ki, salt devrimcileri bir araya getiren oluşumlar, ittifak değil, “sol içi birlik”tir; bir çeşit kardeşliktir. İttifak ise, farklı sınıf ve tabakaların temsilcilerini bir araya getirir. Bu bağlamda yaşamın çeşitli evrelerinde gündeme gelen güç ve eylem birliklerinde de adeta homojenliği zorlayan ortak duruş ve söylemler aranmaz. Önemli olan eylemin kendisi üzerinde ortak bir payda oluşturabilmektir. Bu da kendini/ölçeklerini dayatmayı değil; ilkesel olmadığı sürece, kimi tutum ve niteliklerde ısrarcı olmamayı gerektirir.

Sol bugün, tarihinde hiç olmadığı kadar, baskı altındadır ve yalnızlaştırıcı bir kuşatmanın giderek daralan çemberiyle solun hareket alanı sınırlanmıştır. Çemberin (gerçekte saldırıların) niteliği, şu veya bu yapıya değil, bütüne yönelik olmasıdır. Bu, öyle bir ablukadır ki, dağıtmak için bırakalım ülke içindeki dost yapıları, sınırlar ötesi dostluklara, avuç ve yürek sıcaklıklarına ihtiyaç vardır. Bu toplu durum hepimizi anlatırken, diğer bir ifadeyle, söz konusu kuşatmadan hiçbir yapı muaf değilken; hiçbirimizin ayrı durma, ayrılıp gitme veya gitme eğilimi gösterene sessiz kalma lüksü yoktur.

Dikkat edilirse, 1 MAYIS için yaptığımız oturumların henüz başındayken ve mevcut platform zaten dar sayılabilecek sınırlılıkta oluşmuşken, çeşitli kaygılar belirterek kimi devrimci yapılar platformu terkederken, geri kalan bizler onları ikna için gerekli/yeterli çabayı gösteremedik. İzleyebildiğimiz kadarıyla farklılıkların aşılmaz olmadığını gördük.

Biz, mevcut platforma değer veriyoruz. Oturuma katılan her özne, bizim için değerlidir. Ancak, platformun çap ve niteliğinin değişmesi yönündeki önerilerin de dikkate alınabileceğini düşünüyoruz. Bu, ilkesizlik veya yöntemsizlik değildir. Eğer azami ortaklık amaçlanıyorsa, bugüne dek oluşmuş kimi hassasiyetleri de dikkate alan, gerekirse daha geniş katılımlı oturumlara açık olan ve 1 MAYIS'ın niteliğini özünden saptırmamak koşuluyla farklı önerileri gündemine alan bir duruş tercih edilmelidir . Bu bağlamda, eğer Taksim ısrarı bir tıkanma veya ayrışma sebebi olacaksa, bu da gözden geçirilmelidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1 MAYIS 2005'i kaybetme olasılığı hafife alınmamalıdır. Kazanmak ise, yarın TAKSİM'i de kazanmaya giden basamakları büyütecek önemli bir aşamadır.

Süreç, sadece devrimcileri değil, toplumun çok büyük bir kesimini boy hedefi haline getirmiş, hemen her kesim mağdur bırakılmış, bugüne dek sağlanan tüm kazanımları yitirme riski belirmiştir. Yoğun ve kara bir propagandanın bulandırıcı etkisi altında bırakılan, kendini yalnız ve güvensiz hisseden çeşitli kesimler; birliğin, örgütlülüğün ve mücadele azminin ifadesi olarak 100 binleri bir araya getiren bir 1 MAYIS sonrasında kendilerini daha güvenli hissedebilecek, yukarıda sözünü ettiğimiz ablukanın dağıtılmasının zemini oluşacaktır. Bu nedenle, daha önceki çağrımızda da belirttiğimiz gibi, 1 Mayıs'ı reformizm veya devrimcilik için bir sınav alanıymış gibi yansıtan ve dolayısıyla birleştirici değil, ayrıştırıcı olan tutumlardan kaçınılmalıdır. Bu konuda devrimci yapılara daha çok iş düşmektedir; çünkü devrimcilik, küçük hesaplara düşmemeyi, bir çeşit tutkal etkisi yaparak bütünleştirici olmayı gerektirir.




1 MAYIS 2005'İ GERİDE BIRAKTIK
DEVRİMCİ YOLCULUK DEVAM EDİYOR

Devrimci Hareket'in
2 Mayıs 2005'te Yaptığı Açıklama

Yoldaşlar;

1 Mayıs öncesinde, 1 Mayıs'ta ve hemen sonrasında çok şey söylendi. Devrimci-demokrat zeminde her yapı şu veya bu oranda rol aldı. Bizlerin bakış açısında, ülkemizdeki her devrimci yapının, her DKÖ'nün önemli bir yeri vardır. Özellikle devrimci yapılar, her koşulda yüreğimizin sevgi kapısından girecek kesimlerdir. Buna rağmen kendimizi hiçbir yapı ile kıyaslamayalım yoldaşlar. Çünkü biz, Devrimci Yolcuyuz. Kimi imkansızlıklar, kabaca yapılabilecek gözlemlere eklendiğinde bizi, eşitsiz bir duruşun/toplamın zayıf ve yetersiz öznesi gibi gösterebilir. Hayır yoldaşlar, biz ne zayıf ne de yetersiziz. Uzun süredir ülkemizde siyasal pratiğin çok sınırlı boyutlarda seyretmesi, dünle bugün arasında yaşanan kuşak kopması ve üretilmiş olan değerlerin bugüne yeterince taşınamamış olması sebebiyle, bir devrimci yapıda aranması gereken ölçekleri de değiştirmiştir. Örneğin bir mitingde yürütülen insan sayısı, sahip olunan teknik araçlar (radyo, tv, vb.) veya yapılan yazılı yayının sayısı, periyodu, sıkça belirttiğimiz gibi tek başına bir anlam ifade etmez. Aynı araçların çok daha fazla miktarda karşıdevrim güçlerinde bulunduğunu, ama bu araçların hiçbir yapıyı tek başına güçlü veya olumlu kılmadığını biliyoruz.

Ülkemiz, güçlülük veya zayıflık grafikleri kolaylıkla değişebilen, güçlülükten zayıflığa kısa sürede geçebilen pek çok yapıyı barındırmış; dikkatli bakabilenler için oldukça zengin ve öğretici bir deneyim sunmuştur. Bu nedenle, bugün bir siyasal yapıda aranması gereken temel niteliğin ne olduğunu doğru saptayabilmek, parlayan öğelere değil, bugün potansiyel halde de olsa, devrimci zeminde kalıcı, devrimci değerlerde ısrarcı olan ve dolayısıyla gelecek vaadeden duruşlara yönelmek; yalpalama, hayal ve umut kırıklığı olasılıklarını azaltacaktır.

Subjektivizm, günü kurtarmak, pragmatizm; bir devrimci hareketin geleceğe taşınmasının önündeki en ciddi engellerdir. Büyük düşünmek ve gereğini yerine getirmek, bugün de devrimcilere en çok yakışacak niteliklerden biridir. Ne var ki, küçük durup büyük konuşmak ve dolayısıyla, sözün gereğini fiilde yerine getirmemek; devrimcilere hiç yakışmayacak bir niteliktir.

Biz, yarış atı değiliz yoldaşlar; kimsenin bizi kamçılamasına izin vermeyeceğimiz gibi biz de kendimizi, bir yarış unsuru olarak düşünmeyeceğiz. Devrim, çok açık ve yakıcı bir ihtiyaçtır; ama, devrim aceleye gelmez. Dev aynasının karşısındaki monologlar, olsa olsa monolog sahibine iç rahatlık sağlar. Ama, devrime giden yolda hiçbir engel, devrimci özneler arasındaki yarış ve rekabet kültürüyle aşılmaz. Mevcut kültürel iklimin, insanları devrimci zemine yakınlaştırıcı değil, uzaklaştırıcı etki yaptığı bu tarihsel kesitte; yapıcılık ve mütevazılık, devrimcilerin özellikle öne çıkarması gereken niteliklerdir.

2005 1 Mayıs'ı sonrasında yine kimin kaç kişi yürüttüğü biçiminde bir kıyasla karşılaştık. Bizler bu konuda daha önce de yazdık. Her devrimci yapının alana güçlü bir niteliğin yanında güçlü bir nicelikle de çıkmak istemesi doğaldır. Doğal olmayan yan, ne yazık ki kıyasların artık, salt bu parametre üzerinden yapılır olmasıdır; ki her devrimci yapı, nitelikle beslenmemiş niceliğin, tam bir kayganlık hali içinde olacağını ve varlık ile yokluk, kazanç ile kayıp arasındaki geçişin çok hızlı yaşanabileceğini çeşitli deneyimlerle görmüştür.

Bizler, 1 Mayıs öncesinde yaptığımız çağrılarda, sürecin özgünlüğüne değindik. Bu, Devrimci Hareket'in özel bir özen, ısrar ve tutarlılıkla yıllardır biriktirdiklerinin sonucuydu. Potansiyel, gerçekliğe dönüşüyordu. Ve tabii ki, tek ölçüsü alandaki duruşumuz; sayı ve niteliğimiz olmayacaktı. Zaten bizler, hiçbir zaman mücadeleyi salt ‘günler'e, ‘tören'lere sığdırmadık. Bir Devrimci Yolcu 1 Mayıs'taki başarının, ibrenin gösterdiği seviyedeki yükselmenin, 2 Mayıs'taki görevleri arttırdığını; yola daha büyük bir sorumluluk, sahiplenme ve özveri ile devam edenlerin, yolun gerçek özneleri ve taşıyıcıları olduğunu bilir.

Bizler, apoletli-apoletsiz, deneyimli-deneyimsiz, yaşlı-genç ikilemlerine aldırmadan; imkansızlıklara değerlerimizi büktürmeden yol aldık. Bu nedenle Devrimci Hareket, Devrimci Yol'un yok edilemeyen yanıdır; güvencesidir. Bugün yine Devrimci Yol'a kastedilecek her noktada, onu var etmeye ve geleceğe taşımaya, imkansızlıkları ve koşulları gerekçe etmeyen bir duruşla hazır olacağız.

Yoldaşlar, bu yolculuğun bir diğer niteliği, Yol'da duygusallığa yer vermemektir. Başlangıçta kaç kişi olduğumuza ve imkansızlıklarımızın boyutuna aldırmadan nasıl yola koyulduysak; bugün de kimin ne söylediğine değil, omzunu omzumuza ne kadar yakın tuttuğuna bakacağız.

Yolumuzun sevdalıları bilmek durumundadır ki, yüreğimizi bir trampet heyecanıyla sarsan gelişmeler, mutluluk grafiğimizi olduğu kadar sorumluluklarımızı da arttırmaktadır. Mesainin, ücretin, emekliliğin olmadığı bu koşuya yakışmayacak niteliklerden biri de sızlanmaktır. “Yükler, yük sahibini güzelleştirir mi ki?” diyenler olacağını biliyoruz; ama, biz yük almaya ve yüreğimizle gülümsemeye devam edeceğiz.




AB'DEN DEMOKRASİ BEKLEYENLERİN GÖZÜAYDIN

Devrimci Hareket’in
6 Mart 2005’teki Beyazıt - Saraçhane Saldırısına
İlişkin Yaptığı Açıklama

Bugüne kadar insanlığın yaşam pratiğinden süzerek oluşturduğu değerler, özellikle 90'lı yıllarla beraber emperyalizmin boy hedefi haline gelmiş ve bu değerler ne denli aşındırılabildiyse, fiziki saldırganlık ve hak gaspları için o denli uygun zemin oluşmuştur. Bunda en büyük rol, solda emperyalizmin politikalarını yeniden üretmeyi kendilerine vazife edinen “Yeni Dünya Düzeni Solcuları”nın olmuştur.

Dikkat edilirse, son yıllarda, kimi “sol” yapılar, devrimcilerle hemen hiçbir platformda bir araya gelmemekte ve yıpratma/yalnızlaştırma konusunda adeta özel bir gayret sarfetmektedir.

Faşizm halka saldırı için bahaneye ihtiyaç duymaz ise de, yukarıda saydığımız nedenlerin/çabaların, saldırılarda rolünün olmadığını söylemek, gerçeklere göz ve kulak kapamaktır.

Bilindiği gibi 8 Mart etkinlikleri çerçevesinde İstanbul'da devrimcilerin ortaklık için çabaları sonuç vermemiş ve 3 ayrı kutlama gerçekleşmiştir. Bu kutlamalardan özellikle devrimci yapıların yoğunlaştığı Saraçhane-Beyazıt mitingi, polisin azgınca saldırısına maruz kalmış ; miting alanına gelen, çoğunluğu kadın pek çok katılımcı gaz bombaları ve cop darbeleri ile yaralanmıştır.

Bu saldırıdan biz Devrimci Hareketçiler de yara aldık. Yoldaşlarımızın tedavisi hastanede veya kendi yaşam mekanlarında sürüyor.

Biz, faşizmi de saldırılarını da tanıyoruz . Önder Babat'ın şahsında kurşun yediğimizde nasıl çoğalarak daha gür sesle karşı durduysak; bundan sonrada gaza, copa, kurşuna aynı kararlıkta bir duruşla yanıt vereceğiz.

Bu saldırıdan yara alan tüm devrimci-demokrat dostlarımızın yaraları bizimde yaralarımızdır. İnanıyoruz ki bu saldırı bizleri daha da bütünleştirecek ve tek yumruk halinde yanıt verme imkanlarını çoğaltacak, ehlileşmiş solun ise yüzünü açığa çıkaracaktır.

*EMPERYALİZM VE FAŞİZM YENİLECEK HALKLAR KAZANACAK!
*HALKA KALKAN ELLERİ KIRACAĞIZ!

 

Bu site, Türkiye halklarının DEVRİMCİ YOL'unda şehit düşenlere adanmıştır.
Anıları mücadelemize önder olacak...