|
SENDİKAL DEMOKRASİ
Sınıflar mücadelesinde en sık dile getirildiği halde en sık unutulan konulardan biri de amaç-araç uygunluğudur. Bilindiği gibi, ulaşılmak istenen amaçlar kullanılan araçların hem özünü hem de biçimini belirler. Sisteme karşı örgütlenmiş olan sendikalar, işleyiş ilkelerini ve çalışma tarzını mücadele koşulları elverdiği ölçüde, gelecek toplum projesinin ön habercisi şeklinde tasarlamak ve uygulamak durumundadır. Bu durum, sistem içi örgütler olan sendikaların kültürel olarak düzenden kopuşunun bir ifadesi olacaktır. Egemen sınıflar, emekçilere belli bir sınırlılıkta hareket etme olanağı tanırken, bunu nasıl yapması gerektiğini de kendi ideolojik aygıtları yoluyla kitlelere empoze etmektedir.
Demokrasinin çerçevesini çizen egemen sınıflar, bunun sandık yoluyla yaşanacağı yanlışını da emekçilere kabul ettirmiş görünüyor. Ekonomik-demokratik mücadele araçları olan sendikalar, iç işleyişini burjuva kültürün etkisinden kurtaramamış ve sendikal demokrasiyi sandık demokrasisine indirgemiştir. Milletvekili seçimleri sonucunda oluşan tablo ile sendikalarda delege seçimlerinde gözlenen tablonun benzerliği, sonuçların yaşanışında da benzerlik göstermektedir. Partilerin kazandığı milletvekili sayısına göre bakanlık almaları ile grupların delegelerine göre yönetici sayısını belirlemesi arasındaki benzerlik, sanırız kimseyi şaşırtmaz. Şaşırtmamalı, çünkü kullanılan yöntemlerin benzerliği, sonuçların benzerliğine de yol açar. Parlamento ve sendikal işleyişin eleştirisini birlikte yapmaya gerek görmüyoruz. Sendikal demokrasinin mevcut işleyişini değerlendirmemiz, diğerinin de eleştirisi olacaktır. Ancak, hemen bir parantez açmayı da gerekli görüyoruz. Sendikalardaki devrimci-demokrat yöneticilerimiz kırılmasınlar! Çünkü sorun, kişilerin iyi niyetlerini aşan, sistem ve alternatifini yaratma sorunudur. Yanlış bir yöntem, iyi niyetli çabalarla da düzeltilemez. Bozuk bir arabanın sürücüsü çok usta da olsa yolu tamamlama şansının olmadığı unutulmamalıdır.
İşçi ve kamu çalışanları sendikalarında uygulanagelen yönetim anlayışının devrimci bir dönüşüme ihtiyacı vardır ve bu ertelenemez bir sorumluluktur. Burada anlatılmak istenen yalnızca yönetenlerin devrimcilerden oluşması değil; aynı zamanda yöneten-yönetilen ikilemini en aza indirecek bir işleyişin hakim kılınmasıdır . Mevcut işleyiş, işçi sendikalarında sendika ağalığına, KESK içerisinde de bürokratikleşme eğilimine yol açmıştır. İki veya üç yılda yapılan kongrelerde kelimenin tam anlamıyla �delege avcılığı� yapılmakta ve taban iradesini yöneticilerine devretmektedir. Sendika tabanı bir dahaki kongreye kadar devre dışı kalmakta ve süreçten kopmaktadır. Yöneticileri denetleme ve geri çağırma hakkını da kullanamamaktadır. Bu arada seçilen yöneticiler, elde ettikleri avantajları bir sonraki kongre için yukarıdan aşağıya kullanmakta ve genellikle yeniden seçilmektedir.
 |
Burada yönetim sürecinin dışına düşen taban, giderek daha edilgen ve yönetilmeye muhtaç bir topluluk haline gelmektedir. Emekçiler, tüm sorunlarının yöneticiler tarafından çözüme kavuşturulmasını bekleyen, mücadelenin de seçilenlerce yürütüleceğini sanan, sisteme zararsız bir kitle haline gelmektedir. Bunun sonucunda emekçiler, giderek yaratıcı ve dönüştürücü güçlerini unutmaya yüz tutmuş ve kendi gücüne olan güvenini yitirmiştir. Öyle ki özelleştirme gibi büyük bir saldırıya sendika yöneticilerinin ara formüller üretmesine dahi sessiz kalabilmişlerdir.
|
Burada elbette ki devrimcilerin öncülüğüne ihtiyaç vardır. Bu yolgöstericilik, sendikal sorunların ülke sorunlarından bağımsız ele alınamayacağını öne çıkarmak zorundadır. Emekçilere politik hedefleri gösterirken, farklı bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu elle tutulur hale getirmek ise, ayrı bir öneme sahiptir. Önümüzdeki süreç, sınıflar mücadelesinde çatışmalı bir dönemin başlayacağını göstermektedir. Burada devrimciler, hem ön saflarda yer almalı hem de kitleleri inisiyatif sahibi, gücüne güvenen bir kimliğe büründürmenin yol ve yöntemlerini de yaratmalıdır.
Burjuvazinin üretmiş olduğu temsili demokrasi anlayışına itiraz ederek farklı bir demokrasi anlayışı inşa etmek mümkündür. Yöneten-yönetilen ikilemini en aza indirecek ve aracıları kaldırıp kitleleri mücadelenin öznesi yapacak bir işleyişe ihtiyaç vardır. Bu işleyiş, kitleleri söz ve karar sahibi yaparak doğrudan demokrasinin müjdeleyicisi olmalıdır. Tam bu noktada işyeri örgütlenmeleri önem arz ediyor. �İşyeri temsilcileri kurulu� karar mekanizması haline getirilerek, taban etkin kılınabilir. İşyeri temsilcileri, işyerindeki üye sayısına göre belirlenmelidir. Ayrıca seçilen işyeri temsilcileri, üyelerce geri çağrılarak yerine başkası görevlendirilebilecek şekilde oluşmalıdır. Kongreye ihtiyaç duyulmaksızın sürekli seçim ilkesi hayata geçirilerek sandık demokrasisi mahkum edilmelidir. Şubelerde oluşacak aşağıdan yukarıya yönetim işleyişi, tabanı yetkili kılan yeni bir yaşam biçiminin de habercisi olacaktır. Burada işyeri temsilciler kurulu, karar mekanizması olurken, şube yönetim kurulu yalnızca alınan kararların uygulanmasında koordinatör görevi üstlenecektir. Şube işyeri temsilciler kurulu, yönetim kurullarından fiilen daha yetkili olmalı ve yönetim kurullarını her an denetleyecek bir yapıya da kavuşturulmalıdır. Şubelerde oluşan �iş yeri temsilciler kurulu� yine üye yoğunluğuna göre Genel Merkez Temsilciler Kurulu'nu oluşturup periyodik toplantılarla karar mekanizması haline getirilmelidir. G.M.Y.K. ise yine koordinatörlük yapmalıdır.
Şubeden seçilerek gönderilen Genel Merkez temsilcileri de yine işyeri temsilcileri gibi geri çağrılarak yenisi her an seçilebilmelidir. Kongre ihtiyacı duyulmaksızın yapılacak sürekli seçim ve denetim, tabanı duyarlı kılarken yönetici kastların oluşumunun da önüne geçecektir. Kitleler, çözüm bekleyen edilgen topluluk olmaktan çıkıp; çözüm üreten etkin, yaratıcı ve inisiyatif sahibi bir güç haline gelecektir. İş yerlerinden başlayarak genel merkeze kadar her süreçte söz sahibi olan kitleler, mücadelenin de kitlesel ve nitel güvencesi haline gelecektir.
Demokrasi, sınıflı toplumlara özgü bir kavramdır ve en mükemmel olanında bile, insan yaratıcılığını ve doğasını dizginleyen yanlar bulunabilir. Her eğilimin sonuç itibariyle bir sınıfsal görüşe denk düştüğü düşünülürse, sınıfsız toplumda demokrasi, ihtiyaç olmaktan çıkarak gündemden düşecektir. İçinde bulunduğumuz toplumsal atmosfere en uygun işleyişi hayata geçirmek, sınıfsız topluma giden yolun basamakları olarak düşünülmelidir. İçinde bulunduğumuz somut koşullara uygun demokratik işleyişi hayata geçirmek, aynı zamanda gelecek projemizin ön ilişkileri olarak çekim merkezi olmanın da ötesinde bir öneme sahiptir.

GENEL SAĞLIK SİGORTASI VE SOSYAL GÜVENLİK KURUMU YASALARI;
YÜZLERCE YILLIK MÜCADELE BİRİKİMİNE SALDIRIDIR!
Önümüzdeki sürece damgasını vuracak olan çetin bir mücadele dönemine girilmektedir. Dünya işçi sınıfının 200 yıllık mücadele birikimi olan kazanımlar bir çırpıda silinmeye, emekçilere kölece bir yaşam dayatılmaya çalışılıyor. Hazırlanan yasa taslakları, yalnızca çalışanları değil sağlık hizmeti alan tüm halk kesimlerini ilgilendiriyor. Halktan toplanan zorunlu vergilerin bir karşılığı olan ve alınıp-satılması toplum yaşamını sarsmak anlamına gelen kamu hizmetleri, bir bir ticari rant haline getiriliyor. Çalışanların sosyal güvenlikleri ve sağlık güvenceleri ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.
AKP hükümeti tarafından hazırlanıp IMF'ye sunulan 19. stand-by anlaşmasına ilişkin niyet mektubu, IMF İcra Direktörleri Kurulu tarafından kabul edildi. Mektuba göre Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) yasa tasarısı 2006 Ocak sonuna kadar, Genel Sağlık Sigortası (GSS) yasa tasarısı da 2006 Şubat ayı ortasına kadar TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilecek. Hazırlanan yasa tasarılarının emekçilerden neler götüreceğine bakarsak;
1-Emeklilik yaşı kadın-erkek 68'e, prim gün sayısı 9 bine çıkarılacak.
2-Emekli maaşları %23 ile %33 oranında düşürülecek.
3-Aylık geliri asgari ücretin 1/3'ünden fazla olanlardan (bugün için 127 YTL) 64 ile 431 YTL arasında değişecek sağlık sigortası primi kesilecek.
4-Sağlık hizmetleri �Temel Teminat Paketi� ile sınırlanacak, daha fazlası için ek sigorta yaptırmak gerekecek.
Hazırlanan yasaların saldırı yasaları olduğunu söylersek sanırız abartı olmayacaktır. Hazırlanan yasaların zararları yukarıda sayılanlarla da sınırlı değildir. Bağ-Kur ve Emekli Sandığı tek çatı altında toplanarak emeklilik işlemleri akıl almaz boyutlarda zorlaştırılacak. Söz gelimi sürekli iş bulamayan birinin sigortalılık süresini doldurup emekliliğe kavuşması hayal olacak. Emekli olanların, ortalama ömür dikkate alındığında kaç yıl yaşayacağı da tartışılır bir durumdur. Yasa tasarısına göre yoksulların sağlık sigortasını devlet ödeyecek. Ancak devlet 127 YTL geliri olanları (aylık) yoksul saymıyor.
GSS ile getirilen temel teminat paketi ise belirli sağlık hizmetlerini kapsamakta diğer (pahalı) sağlık hizmetlerini kapsam dışı bırakmaktadır. Bu da özel sağlık sigortalarına ve özel hastanelere rant hazırlamak anlamına gelmektedir. Sözgelimi astım ve diyaliz hastaları kapsam dışı bırakılarak özel sağlık sigortasına kapı aralanıyor. Çalışanlar hem her ay sağlık sigortası için prim ödeyecek hem de kimi sağlık hizmetlerini alamayacaklardır. Bu arada birinci basamak sağlık hizmetleri (sağlık ocakları) kaldırılıp �Aile Hekimliği� uygulanarak koruyucu hekimlik iptal ediliyor. Böylece hastalıklar artacak ve sermayeye daha çok müşteri kazanılmış olacak.
Yukarıda yüzeysel olarak değindiğimiz yasa tasarıları ve sakıncaları daha da ayrıntılandırılabilir. Ancak bu kadarı bile bize, örgütlü ve direngen bir mücadelenin örülmesi gerektiğini gösteriyor. Şu ana kadar bu süreci Emek Platformu karşılayacakmış gibi gösterildi. Gerçekte ise Emek Platformu bileşenleri, sistemle hesaplaşmaya girmeyen duruşuyla, mücadeleyi örgütlemekten uzaktır. Mevcut sistemi hedefe koymak yerine hükümeti sorumlu tutma eğilimi doğru değildir. Şu ana kadar hükümette başka bir partinin olması halinde de bizce mevcut gidişat değişmeyecekti. Çünkü bu hazırlık, küresel sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yapılmaktadır. Bu nedenle yasa hazırlıklarına direniş, aynı zamanda sisteme de bayrak açacak politik bir çabayı gerekli kılıyor.
Emek Platformu'nun çabaları elbette ki boşuna değildir. Ödenen her bedel, harcanan her emek tarihteki yankısını bulur. Ancak, küresel sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenen sistemin alternatifini de sunacak politik önderliğin eksikliği de hissedilmektedir. Tüm toplumu cendereye alan, tarım kesiminden, işçi sınıfına; kamu çalışanlarından, işsizlere kadar herkesi yakan bu durum karşısında, tüm halkı aynı slogan etrafında toplayıp bir güç oluşturacak yolgöstericinin yaratılması tam da bu süreçlerde çözüme kavuşturulacaktır. Bu süreçte yalnızca çalışanlar değil tüm halk kesimleri bilgilendirilmelidir. Mahallelerde konuyla ilgili toplantılar yapılarak duyarlılık artırılıp tepkiye dönüştürülebilir. Duyarlılığı artırma çalışması ile duyarlılık taşıyıcıları aynı süreçten çıkacak ve birbirini bütünleyecek olgulardır.

GREV İŞÇİ SINIFININ OKULUDUR
Devrimci Hareket'in
Grevdeki Serna-Seral İşçileriyle Yaptığı Röportaj
Devrimci Hareket : Arkadaşlar direnişe başlayalı ne kadar oldu? Bu grev sürecini örerken yaşadığınız sorunları bizle paylaşabilir misiniz?
Serna-Seral İşçileri: Bugün Serna-Seral Tekstil İşçileri'nin direnişinin 141. günü. Burada örgütlenme faaliyeti 20 ay öncesinde başladı. Gizlilikle ve büyük zorluklarla gerçekleştirildi. Çok ağır koşullarda çalışıyorduk. Çalışma saatleri zaten uzundu ve bunun dışında gece yarılarına kadar mesaiye kalıyorduk. 10-15 gün boyunca doğru düzgün evine gidemeyen arkadaşlarımız oluyordu. Hatta bu kadar mesaiye kalmanın yasak olduğunu dahi bilmiyorduk. Bir arkadaşımızın çocuğu rahatsızlanmıştı, onu doktora götürmek için gitmesi gerekiyordu, izin verilmedi, bundan dolayı işten atıldı. Bu ağır çalışma koşullarına karşı tek başımıza bir şey yapamıyorduk. Birlikteliğin ve örgütlülüğün gerekliliğine karar verdik. İşyeri örgütlenme komitesi oluşturduk. Gizliden bir örgütlenme faaliyeti yürütmeye başladık. İlk başlarda işçilerin sendikaya ve işçilerin kendilerine bir güvensizliği söz konusuydu. Tüm işçilerle tek tek konuşuldu. Bu süreçte aileler sorun olarak çıktı karşımıza. Ailelerimizle tek tek görüştük. Onların desteğini almamızla birlikte örgütlenme sürecimiz daha da hızlandı. Noterler mesai saatinde açık olduğundan biz de işverenden izin alamadığımızdan sendikaya üye olamıyorduk. Bu bile bir sorundu bizim için. Bunu aştıktan sonra tabii, işverene sendikalaşmamızı belirten belgeler gelmeye başladı. Sonra 4 arkadaşımızı işten attılar. Buna karşı işyerinde alkışlı eylemler yaptık. Arkadaşlarımızı sahiplendik, işveren arkadaşlarımızı işe geri almak zorunda kaldı. Daha sonra işveren örme bölümünü kapattı, fasonda üretime başladı, arkadaşlarımızı yıldırmak için mantıksız işlerle yordu. Sonunda 130 kişilik işyerinde 89 kişiyi sendikalı yaptık. Sözleşmeli işçi arkadaşlardan da sendikalı olanlar oldu.
DH: Talepleriniz nelerdir? İşverenin bunlara karşı tutumu nedir?
|
SSİ: Öncelikle ekonomik taleplerle başladık. Asgari ücretle çalışıyorduk. Ücretlerimizin 470 YTL'ye çekilmesini talep ettik. Bunun yanında çeşitli sosyal hak ve yardım taleplerimizde oldu. İşveren çeşitli sosyal yardımları kabul ederken ücret artırımını kabul etmedi. Sendikadan istifa edildiğinde %30 civarında zam vereceğini söyledi. Biz sınıf olduğumuzun farkına vardık. Kimse sendikadan istifa etmedi. Bu süreçte örgütlü olmanın nasıl bir güç olduğunun farkına varmıştık. İşyerinde %51 üye çoğunluğunu da elde ettiğimiz için taleplerimizin kabul edilmemesi üzerine 16 Eylül tarihinde greve başladık. İşveren 19 Eylül günü hiçbir görüşme olmadan lokavt yaptı. 141 gündür de direnişimizi sürdürüyoruz.
|
 |
DH: Bu 141 gün nasıl geçti? İşverenin size karşı ne gibi girişimlerde bulundu? Çevredeki halkın ve devrimci-demokrat yapı ve kişilerin sizinle ilişkisi ne düzeyde oldu?
SSİ: Grev işçi sınıfını okuludur. Biz bu 141 günlük sürede çok şey öğrendik. İlk 15 gün içinde ailelerimizle ve çevredeki halkla iç içeydik. Çevreyle iletişimimiz çok iyiydi. Grevin 15. gününde sabaha karşı işveren çevik kuvvet polisi ile geldi ve çadırlarımızı yıktırdı. Biz buna karşı direndik ve 14 arkadaşımız gözaltına alındı. Bunun üzerine biz tekrardan çadırımızı kurduk. Çünkü havalar soğuyacaktı, çadır olmadan direnilmesi de zor olabilirdi. Polisin bu baskısından sonra çevredeki insanların greve ilgisi azaldı. Bunun yanında çevredeki işyerlerinde işçi arkadaşları sigortalı yapmaya başladılar, o işyerlerinde de bir örgütlülük oluşabilir düşüncesiyle. Devrimci-demokrat yapılar, emekten yana olan tüm insanlar geldiler ziyaret ettiler, her daim dayanışma halinde olduk. Bizler ziyaretçi geldikçe moral buluyoruz. Biz de çeşitli yerlere ziyarete gidiyoruz. Bu süre zarfında işverenin, polisin gerçek yüzünü gördük. Kendimizin bir sınıfın, işçi sınıfının üyesi olduğumuzun farkına vardık. Aramızda AKPli, MHPli arkadaşlar vardı. Hepimizin sorunlarının, dertlerinin ortak olduğunu anladık. Bu bakımdan sınıf dayanışması bizim için çok önemli. Buradan Cevahir Deri işçilerini selamlıyoruz. Onlarla devamlı görüşüyoruz. En son işveren tarafından şube başkanı dövdürülmüş. Oraya jandarma bakıyor, devamlı baskı altındalar.
DH: Sendika şubesinin ve genel merkezin size yönelik tavrı nasıldı?
SSİ: Sendika şubemiz ve yöneticileri her zaman yanımızda oldular. Her türlü sorunlarımıza ve dertlerimize birlikte çözüm aradık. Ancak genel merkez için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. TEKSİF'in 20-30 bin üyesi var bu iş kolunda. Örgütlü bulunduğu yerlerde 1 saatlik iş bırakma, iş yavaşlatma eylemi bile yapsa büyük etkisi olurdu. Sendikada örgütlü bulunan işçilerle buraya ziyarete gelinebilirdi. Sendikalarda bir bürokratlaşma söz konusu, tabanın denetimi olmadığından dolayı sendika yöneticileri dilediği gibi davranabiliyor. İşçilerin haklarını sonuna kadar savunmaktansa işverenle anlaşabiliyor. Bunda 12 Eylül faşizminin toplumun örgütlü güçlerinin üzerinde yarattığı tahribat etkili oldu. Sendikaların içi boşaltıldı, bürokratlaştırıldı. İşçi sınıfının ve emek güçlerinin kazanımları bir bir elimizden alındı. Bugün biz, KAVEL işçilerine borçluyuz. Sendikalarda aktif örgütlü bulunarak denetimimizi sağlamalıyız. Yani sendikal demokrasinin gereğini yerine getirmeliyiz.
DH: Peki sizce ekonomik talepler yeterli mi? Taleplerin siyasallaşması söz konusu mu? Kazanacağınıza inanıyor musunuz?
SSİ: Elbette ekonomik talepler yeterli değil, 71 işçiyiz, ilk günden beri fire vermeden direniyoruz. Bizler işçi sınıfının üyeleriyiz, bu grev de işçi sınıfının grevidir. Burada farklı farklı düşüncelerdeki arkadaşlar olarak hepimiz işçi olduğumuzun ayırdına vardık. Eğer üreten bizlersek, yöneten de bizler olmalıyız. Sınıf olarak siyasallaşmalı ve iktidara yerleşmeliyiz. Bu grev sonrasında buradaki birçok arkadaş olarak sınıfımızın düşüncesini yaşam alanlarımıza taşıyacağız. Çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakmak için sınıfımız için mücadele edeceğiz.
DH: Son olarak dayanışma için ziyaret gelen kurumlardan istekleriniz nelerdir?
SSİ: Birçok kurum bizi yalnız bırakmadı, ziyaretimize geldi, bize moral verdi. Yakında bir moral gecesi yapmak gibi bir düşüncemiz var, bu netleştiği zaman tüm dostlarımızı katılımları için haberdar edeceğiz.
DH: Güzel bir sohbet oldu, sizlere teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.
SSİ: Bizler teşekkür ederiz.
|