EGEMEN AKTÖRLERİN SİVİLLEŞME VE DEMOKRATİKLEŞME TİYATROSUNA ALTERNATİF BİR BAKIŞ
Sömürü,
eşitsizlik ve baskı üzerine kurulmuş sınıflı toplumlarda egemenliğin tesisinde,
din gibi uyuşturma araçlarının yanında, yalanla ve çeşitli numaralarla algının
yönlendirilmesi, her dönem başvurulan bir yol olmuştur. Ne var ki bugün gelinen
aşamada, artık bu araçlar, egemenlerin elinde bir sektöre, profesyonel kadrolar
eşliğinde imkanlar dizisine dönüşmüştür.
George Orwell,
1984 adlı kurgu romanı 1949'da yazar. Bugünün "Sürekli dinleme ve gözetleme" halini anlatıyordur adeta. Orwell,
tasvir ettiği kontrol mekanizmasına "Düşünce
Polisi" adını verir.
"Düşünce Polisi'nin, ne kadar sıklıkla ya da
nasıl bir sistemle kimi izlediği bilinmezdi. Her an, canları ne zaman dilerse,
alıcıyı çalıştırabilirlerdi. Çıkardığınız sesin işitildiği, karanlıkta
olmadığınız sürece, her hareketinizin izlendiği varsayımı, içgüdüsel bir
alışkanlık haline dönüşmüştü, bununla yaşamanız gerekiyordu-yaşıyordunuz."
TV'nin
fonksiyonlarının muhtemel çapı da Orwell'in gündemindeydi.
"Ortaçağların Katolik kilisesi bile, çağdaş
ölçülerle, liberal sayılır. Eski hükümetlerden hiçbirinin, yönettikleri
kişileri sürekli denetim altında bulundurma olanakları yoktu. Televizyonun
yapımı ve aynı aygıtın, hem alıcı, hem verici olarak kullanılmasını sağlayan
teknik gelişmeler özel hayata son verdi. Her yurttaşın ya da en azından
gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin,...sürekli bir resmi propaganda
bombardımanı altında tutulabilmesi olası kılındı."
İnsanın, toplumun
kontrolü, hemen her dönem egemenlerin gündeminde olmuş; bilim/bilim adamları bu
amaçla kullanılmıştır.
Malcolm X, "Eylemin
Öteki Yüzü"nde, devlet eliyle uygulanan toplumsal hipnozu, şöyle anlatır: "Bu tıpkı sizin dişçiye gidip de, adam sizin
dişinizi çekmek üzereyken, sizin ona karşı koyma isteğinizi sezip, ağzınıza
uyuşturucu iğne vermesi ve dişinizi çekerken hiçbir şey hissettirmeyip, ‘bak,
sana zarar vermiyorum' demesi gibidir. Oysa dişin elden gitmektedir. Aslında
acı çekiyorsun ama barışçı yoldan. Ağzından avuç avuç kan boşalırken, sen orada
sadece oturur ve hiçbir şeyden habersiz seyredersin olan biteni. Çünkü birileri
sana sessiz sedasız acı çekmen gerektiğini söylemiştir."
Algıyı
yönlendirmenin yöntemlerinden biri de bilgi kirliliğidir. Elinde topluma dönük
mikrofon olanlar, bilginin doğruluğunu değil, duyan kulaklarda yaratacağı
etkiyi ölçü alarak, sürekli bilgi gönderirler. Bu bilgilerin takibi de
düzeltilmesi de zordur. Ve sonuçta, söylenen yalan dahi olsa, çoğu kez,
söyleyenin yanına kar kalır. Örneğin, Tayyip Erdoğan, Stalin'e atfederek "Bir kişinin ölümü trajedi, bir milyon
insanın ölümü ise sadece istatistiktir" dedi. Gerçekte ise o söz Stalin'e
değil, Alman yazar Eric Maria Remargue'ye ait. "Ölesiye Yaşamak" adlı romanında geçiyor. Sözün doğrusu da "Bir insanın ölümü trajiktir, 10 insanın
ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece istatistiktir"
olacak. Ve aslında bu söz, Başbakan'ın anladığı gibi insan hayatının
değersizliğini değil, aksine ne kadar önemli olduğunu, ama bazen istatistiklerle
değer biçilecek kadar önemsizleştiğini anlatıyor. Bu bilinçli
çarpıtmanın/yönlendirmenin duyarlı bir el tarafından düzeltilmesi, sonuçta
gazete köşelerinde kaybolduğu için, yalanın oluşturduğu kirlilik giderilmiş
olmuyor.
Bugün artık
gündem, sözünü ettiğimiz araç ve imkanlar eşliğinde; her an eğilip
bükülebilmekte ve ülkemizde giderek artan biçimde görüldüğü gibi, halka kendi
celladı alkışlattırılmaktadır.
Bu süreç özellikle "Darbeye karşı 70 milyon
Adım" gibi platformlarda daha net biçimde dışa vurdu. Sıkça belirttiğimiz gibi,
ortada darbe karşıtlığı değil, darbeye karşı tepkinin sömürüsü var. Söz konusu
kesimin kadroları ve iliştirilmiş gazetecileri vaktinde 12 Eylül'ü
alkışlamıştır. Bugün bir taraftan darbeye ihtiyaç bırakmayacak denli gerici,
antidemokratik uygulamalar devreye sokulurken, diğer taraftan, "darbe
karşıtlığı, sivilleşme" retoriği eşliğinde, toplumdaki demokratik beklenti, bu
gerici uygulamalara yedeklenmektedir.
Bu konuda
iktidarın başarısında; algıyı yönlendirme imkan ve araçlarının yanında, sol
akıl ve hafızada yaşanmakta olan irtifa kaybının da azımsanmayacak bir rolü
vardır.
AKP ve yandaşı
medya üzerinden kopartılan sivilleşme gürültüsü, bu ülkede üst düzey subayların
ilk kez yargılandığı yalanı eşliğinde sürdürülüyor. Gerçekte ise, 22 Şubat 1962
ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimlerinin lideri Talat Aydemir ve arkadaşları
yargılanmış, Kurmay Albay Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilmişti. Ayrıca,
9 Mart 1971'de darbe yapacakları gerekçesiyle generaller ve çeşitli üst düzey
subaylar yargılanmış ve uzun süre hapis yatmıştır.
Aslında bazen
tek bir olgu dahi; gelişmelerin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair pek çok
veri ortaya koyar. Yeter ki marksizmin asgari formasyonuyla da olsa, olgulara
yöntemli bakma disiplini elden bırakılmasın.
Bir ülkede
insanlar okuma etkinliğinden, felsefeden, muhakeme yeteneğini geliştirici
aktivitelerden uzak durdukça, gelişmeleri neden-sonuç diyalektiği içinde değil,
dışa vurduğu dar çerçevede değerlendirir. Kişiler veya olaylar hafiyece ayrıntılar
eşliğinde tartışmaya konu edilerek meselenin özü değil, kabuğu görülür. Arka
plan genellikle, ya gizlenir ya da olguların akışı onun görülebilirliğini
güçleştirir.
KURU/YAŞ TARTIŞMALARI DA İSRAİL KARŞITI
JARGON DA GÜNDEMİN BÜYÜK RESMİNİN ÜZERİNE ÖRTÜLEN BİR ŞALDIR
Maniplasyona
başvurma sıklığı ve gelişmeler, bir öyküyü anımsatıyor:
"Adam elinde iki bavulla gümrüğe gelmiş.
Gümrükçü sormuş:
-Ne var bunların
içinde?
Adam gayet rahat yanıtlamış:
-Kuş yemi.
-Aç bakalım, demiş
gümrükçü
Adam açmış, iki bavul da ağzına kadar kol
saati dolu.
-Hani kuş yemiydi?
Demiş gümrükçü.
Pişkinlikle yanıtlamış adam:
-Valla ben
önlerine koyuyorum abi, yerlerse!.."
Bugün artık bu
öyküye rahmet okutacak düzeyde gelişmeler yaşanıyor. Kısa bir süre önce
ıslak/kuru imza tartışmaları gündeme oturmuştu. O süreçte adı geçen subay,
yıllarca Amerika'da özel eğitim görmüş, ordunun içinde Ortadoğu işleriyle
ilgili ABD ile direkt görüşmeleri olan bir istihbaratçıdır. Böyle özel
yetiştirilmiş bir kadronun, böyle özel bir belge olsa dahi, ona imza atması
mantıklı görünmüyor. Kaldı ki bu tür önemli belgelerde isim/imza kullanılmaz.
Diğer ihbarcı subaya dair gelişmeleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Subay, Amerika'da bulunduğu 2 aylık sürecin devamında, oradan döner dönmez olay
patlak veriyor. Ordunun söz konusu belgeyi yurtdışında özel kriminal
laboratuarlarında inceletmek üzere ısrarla istemesindeki özgüven ve belgenin
verilmemesi, belgeye dair kuşkuları eleveren noktalardan biridir. Çok iyi
yetiştirilmiş, bu tür evraklarda imza kullanmayacağını bilen subayların bu tür
bir hata yapması olası görünmüyor. Zaten Albay dışarıda ve kopartılan onca
gürültü dinmiş durumda.
Süreçten
çıkarılması gereken asıl sonuç, AKP'nin bu türden atraksiyonlara bundan sonra
daha da artarak ihtiyaç duyacağıdır. Nitekim, hemen peşinden suikast iddiaları
gündeme girdi.
Bu süreçte (7
Aralık) yapılan ve niteliği itibariyle 5 Kasım 2007'deki görüşmenin devamı
olarak kabul edilen ABD'deki görüşme, gelişmelerin doğru kavranması açısından
önemli bir yer tutmaktadır. Ziyaret, ABD'nin gerek dünya genelinde gerekse
Ortadoğu'da politikalarının tıkandığı; Irak'ta, Afganistan'da bocaladığı bir
döneme denk geldi. Görüşmede devlet protokolünün dışına çıkılması,
Büyükelçi'nin istifası, vb. gelişmeler, özgünlük/gizlilik bağlamında dikkat
çekicidir. Hatta görüşmede zabıt tutulmadığına dair veriler yansıdı. Bu sürecin
devamında Irak'taki belirsizliğin aşılması ve kontrolün sağlanması da
Türkiye'ye düşecek gibi görünüyor. Bu bağlamda, ABD'de Afganistan dahil,
bölgeye dair tıkanıklığı gidermeye dönük çeşitli kararların alındığı
düşünülmelidir.
Süreçteki tıkanma, Türkiye/İsrail
ilişkilerine de yansıyor. İhtiyaç duyulduğunda medyaya bir şov hazırlanıyor. -One
munite- de bunlardan biridir. AKP'nin tabanının İsrailkarşıtlığı biliniyor. İç politikada
sıkıştıkça veya bölge ilişkileri gerektirdikçe ilgiyi bu noktaya çekiyor.
Ortadoğu'ya, İsrail karşısında güvenli ve onlardan olan bir Türkiye'nin eli
uzatılmış oluyor. Arap ülkelerini, Suriye'yi, hatta belli oranlarda İran'ı da
içine alan pazara ulaşma ve kontrol altında tutma işi, yıpranmış ve
güvenilmeyen İsrail yerine Türkiye eli ile yapılıyor. Diğer bir ifade ile
tribünlere oynanarak gerek Müslüman ülkelerde gerek iç kamuoyu önünde AKP'nin
eli güçlendirilmiş oluyor. Yoksa, iki ülke arasındaki (Türkiye-İsrail)
ilişkiler, çok boyutlu ve karmaşık bir bütünün konusudur. Bu bütünlük
içerisinden özü yansıtan değil, gösterilmek isteneni öne çıkaran çabalar
çoğu kez, bilgilenme amacına değil, yanılgıya/körleşmeye hizmet eder.
Gerçekte
Türkiye ve İsrail ilişkileri, bir demeçle değişmeyecek denli köklüdür. Kopması
çok güç olan ticari, siyasi ilişkiler ve özellikle de istihbarat anlamında çok
özel bir işbirliği var. Gazze halkının acıları, AKP'nin
politikalarına/pragmatizmine güç verdiği oranda anlamlıdır. Yani toplam resimde
bu olgu, bütünüyle bir istismar aracıdır. Bugün artık en sıradan olguda bile
teknolojinin iktidara sağladığı imkanlar kullanılarak, algının
yönlendirilmesine başvuruluyor. Gündem, istenen yerden istenen biçimde
değiştirilebiliyorsa; bunun çok daha önemli/stratejik konularda yapılmadığını
düşünmek saflık olur.
Gerçekliği
açığa çıkarma amaçlı çabalar, arka planı okumayı mümkün kılan bir yöntem
eşliğinde yapılabildiği oranda, paranoya ile bilimsel kuşku arasındaki fark da
ıskalanmamış olur.
Son olarak
Özel Kuvvetler Komutanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu'nda arama yapılması, bir
kez daha, halka gerçekleri açıklamakla yükümlü sol kesimlerin fikri
dünyalarında yaşanan sığlığı ve özgüven problemlerini dışa vurdu.
Kimi ön
kabulleri vardır devrimcilerin; bunlar bir çeşit genel doğrudur. Örneğin;
sistem, kendi ihtiyacı da olsa, halk yararına olabilecek bir adım atıyorsa
devrimciler, "Ben istemem, bunu egemenler
yapıyor." demez. Ama bundan, daha uzun erimli, sistemden beklentileri
büyütecek sonuçlar da çıkarmaz. Örneğin bir Anayasa tartışması varsa,
egemenlerin ağızlarında çiğnediği programdan "Bana ne düşer?" diye düşünmez; tartışmaya kendi alternatif
programıyla katılır.
Sistemi bir bütün halinde değerlendiremeyen
ve egemenleri "sivil-sivil olmayan" diye ayırıp duruşunu "Her sivil iyidir.", "Her haki renk kötüdür." üzerinden belirleyen
kesimlerin aksine, bizimki gibi ülkelerde askerin dünden bugüne rolünü bilse de
devrimciler çözümü "sivil egemen"in yanında saf tutmakta bulmaz. Faşizmin
"askeri" olmasının şart olmadığı, hatta günümüz koşullarında, sivilliğin kamuflaj
nedeniyle tercih edildiği düşünülürse; meselenin "seçilmiş olan", "seçilmiş olmayan"
ikilemine de sığdırılamadığı görülür.
Dünyada (ve
ülkemizde) darbe artık tercih edilen bir yöntem değil. Ve yine dünyada, bizdeki
gibi, iktidarda bu biçim ve kapsamda rol alan bir ordu, sadece Pakistan'da var.
Bu bağlamda ordunun belirli sınırlar içine çekilmesi, geçmişte ihtiyaç duyulan
milliyetçiliğin ve kontrgerilla örgütlenmelerinin, sınırlanması; bir süredir iç
ve dış irade eşliğinde yürütülüyor. Ne var ki bu düzenlemenin bir halk
hareketi/mücadelesi sonucu değil; yani mecburen değil, tercihen yapılması; demokratik
bir alternatifle ikame edilmesini önlüyor. Bu bağlamda; öncelikle AKP'nin
ideolojik ve politik duruşunun doğru tanımlanması ile işe başlamak gerekiyor.
Gerek kuruluşu
sürecinde emperyalist ellerin doğrudan müdahalesi, gerekse dayandığı egemen
güçler ve siyasal kadro bileşimi ile AKP, iç ve dış egemen idarenin ihtiyaçları
çerçevesinde kurulmuş, "dinci" değil, burjuva bir partidir. "Dinci" yanı
belirleyici değilse de, gericiliğini arttıran ikincil bir faktör olarak dikkate
alınabilir. İşte bu nitelikleriyle AKP, darbe karşıtı değildir/olamaz. Bunun da
anlaşılması, darbenin ne olduğunun anlaşılmasını gerektiriyor. Hala darbeyi
kafadar birkaç subayın inisiyatifi zannedenlere sözümüz yok, ama geçmişte
yapılan tüm darbelerin ABD'den (emperyalizmden) bağımsız yapılmadığını
sermaye/egemen güçlerin ihtiyacı olduğunu, bugün artık bilmek için derin
araştırmalara ihtiyaç yoktur. Bu gerçeklik, bir yöntem dahilinde kavrandığında,
darbenin neden salt "Genelkurmay'ın ihtiyacı" olmadığını görmek kolaylaşır.
Üçlü koalisyon
dağıtılarak 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara taşınan AKP'nin toplam icraatına
bakıldığında; nasıl 12 Eylül Cuntası, sermayenin ihtiyacı olan 24 Ocak Kararları'nı
uyguladıysa, AKP'nin de ona benzer biçimde ve hatta sermayenin (küresel olanı
dahil) programını uyguladığı görülür. Yani AKP, bir darbenin sermaye için
yapacağı her şeyi hayata geçiren, en az o düzeyde saldırı ve hak gaspları
gerçekleştiren bir yapıdır. Sivilliği, en küçük bir demokratiklik sebebi
değildir. Bu bağlamda son aramalar da, Oral Çalışlar'ın dediği gibi "hukukun üstün kılınması" değildir;
buradaki "hukuk" kelimesi de yanıltıcıdır. "Hangi hukuk; kim için hukuk?"
sorusu sorulmadığı sürece, bu tanım anlamsızdır. Benzer şekilde "statüko"
tartışması da yanıltıcıdır. Elbette
devrimciler de statükonun bozulmasından yanadır. Ama onların bahsettikleri
statüko, sistemin kendisidir. Yoksa burjuva tercihler içinde bir statünün
diğeriyle, daha demokratik olmayan nöbet/yer değişimi anlamlı değildir. Aksine
yanıltıcı bir jargon eşliğinde, halk kesimlerinin yanlış yerde saf tutmasına
sebep olmaktadır. Bunda elbette "sol" da duran kesimlerin yanlış değerlendirme
ve yönlendirmelerinin payı vardır.
"Devrimciler
ve reformcuların birlikte mücadele edebileceğine inanıyorum. Hatta reformların
bazen en büyük devrimler olduğuna inanıyorum"(Ufuk Uras) dendiği, "Sınıf söyleminin bırakılması"(Ahmet
İnsel) çağrısının yapıldığı bir dönemde; gündemin doğru okunması, olguların
arka planının aydınlatılması büyük önem taşıyor. Yani mesele, "Fethullahçı yapı ile laik cumhuriyetin
bekçisi askerin çatışması", değildir. (Bkz.L.Doğan Tılıç, Birgün, 29 Aralık
2009) veya Melih Pekdemir'in bir olasılık düzeyinde de olsa yaptığı gibi o günü
"Demokrasi bayramı" ilan etmek için
hiçbir neden yoktur. Daha önce benzer heyecanlar/beklentiler yaratan
gelişmelerde görüldüğü gibi bu kez de, büyük doğumlara gebelik atfedilen dağ,
ortaya bir fare çıkaracaktır.
Amaç, kimilerinin sandığı gibi "devletin kirli çamaşır odasının deşifre
edilmesi" değil; kimi baskı araçlarının aynı içerikte farklı kabukta
yeniden, egemen sistemin ihtiyaçları çerçevesinde işlevlendirilmesi; muadili
ile ikame edilmesidir.
Alevi Açılımı Kurultayı'na Ökkeş Şendiller'i
yakıştıran siyasal irade, bu adımlarla Alevi sorununa ne kadar çözüm getirmiş
oluyorsa, "Kozmik Oda"daki aramalardan o oranda demokratikleşme" çıkacak veya
demokratik açılım ile Kürt sorununa o kadar çözüm getirilecektir. Konu
bağlamında söylersek, açılımlardan amaç, potansiyel olarak muhalif nitelikler
taşıyan toplum kesimlerini parçalamak ve içlerinden mümkün olan yoğunlukta
ehlileşmiş, AKP'nin (devletin) Alevisini/Kürdünü çıkarmaktır.
Baykal, "Özel Kuvvetler'e haber verip sizin
aradığınız muhbir şimdi Arınç'la bir araya geldi, ona bilgi veriyor diyorlar.
Buluşup Arınç'ın adresini veriyorlar. Sonra da Arınç'a suikast yapacaklar diye
emniyete ihbar ediyorlar." diyor. Sürecin böyle gelişip gelişmediğini
bilmiyoruz. Bizler hafiye değiliz. Ama, devletin imkan ve geleneklerinin bu
türden yöntemler için yeterince zengin olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda konuyu
bu türden "hafiye senaryoları" altında boğmak yerine, sonuçta ne yapıldığına,
ne amaçlandığına bakmak gerekiyor.
Siyasal
iktidar; yargı, sivil bürokrasi ve orduyu ihtiyaca göre yeniden düzenlerken;
bunun demokratik nitelikler çerçevesinde olmadığını görmek/bilmek için
ortalıkta pek çok ipucu söz konusu. Kimilerinin, olanı değil, görmek
istediklerini görmeleri, durdukları yere göre anlaşılır bir durumdur. Ne var
ki, Marksizm'de devlet teorisine dair asgari formasyona sahip olanların dahi
düşmeyeceği hatalara, soldan gelen yorumlarda yoğunlukla rastlanması
düşündürücüdür.
Anımsanacak
olursa, 2005'te TCK yeniden düzenlenirken bu adım "reform, demokratikleşme"
söylemleri eşliğinde atıldı. Gerçekte ise, kontrgerilla, vb. kurumların hukuk
dışına çıkarak yürüttüğü faaliyetleri, içerik olarak alınmış, yani deyim
yerindeyse, ismen değilse de içerik olarak daha kolay/yasal biçimde yürütülür
hale gelmiştir. Hedefe konan her kişi ve kuruma kolaylıkla suç atfetme imkanı
veren bu düzenleme ne denli "demokratikleşme" ise; ordu, yargı ve sivil
bürokrasinin emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi o
denli demokratiktir.
BİR DENKLEMİN NASIL SONUÇ VERECEĞİNİ
ANLAMAK İÇİN DENKLEMİ ÇÖZMEK YERİNE ZAR ATIYORUZ SANKİ
Bilinir ki
tekil bir olayı, gündeme getirildiği dar (veya yönlendirilmiş) bağlamı içinde
ele almak, gelişmeleri kavramayı güçleştirir.
Türkiye'de
"Açılım" başlığı altında gündeme gelen tartışmalar da, "Kozmik Oda" bağlamlı
gelişmeler de küresel boyuttaki krizden ve ABD-Türkiye ilişkilerinin ihtiyaca
göre yeniden düzenlenmesinden bağımsız değildir. Bu ihtiyacın Türkiye egemenleri
arasında bir saflaşma ve çatışma yaratması, bu çatışmanın, geleneksel konumu
sarsılanların teorik ve pratik zeminde direnişini içermesi, olgunun (sınıflar
mücadelesinin) tabiatı gereğidir.
Egemenler arası
çatışmalarda kendine konum arayan ve demokratikleşme programını tarafların
dönemsel paketlerine ilişerek tayin eden "Sol"un neden sol olmadığı ve
demokrasi ufkunun "Sömürge Tipi Demokrasi"den öte gitmeyeceği bugüne kadar ki
benzer pek çok pratik nedeniyle bilinmektedir. Bu durum, açılım için de, kozmik
odadan kontrgerillanın bugüne kadar ki eylemlerinin ve faillerinin çıkacağı ve
sorumluların cezalandırılacağı beklentisi için de geçerlidir. Mevcut sistemin
kendi kendine neden demokratikleşemeyeceği, genelde emperyalizmin özelde
Türkiye oligarşisinin ihtiyacı çerçevesinde atılan açılım adımlarının neden bir
halk demokrasisi üretmeyeceği kavranmadığı sürece, sol liberal duruşun düzen
içi ufkunu aşmak mümkün olmayacaktır.
"Gladyo"nun
tasfiyesi ve temizlik için ideal örnek olarak verilen İtalya'da dahi,
gladyocuların gerekli ve yeterli bir yargılama ve cezaya tabi tutulmadığı
bilinmeden kurulan zorlama benzerlikler eşliğinde sahte umutlar yaratılmakta ve
sonuçta, demokratik beklenti ve kamuoyunun sisteme yedeklenmesi sağlanmaktadır.
"Kozmik oda"da
aramanın 6.gününde mahkeme, incelenebilecek evrakları sınırladı ve "devlet
sırrı" niteliğindeki evraklar güvenceye alındı. Aslında bu karardan önce de
aramanın sınırlı kalacağını bilmek için çokça neden vardır. Ne var ki, ne
AKP'nin ne de bir bütün halinde sistemin sınıfsal niteliğini görmek istemeyen,
kendi öz gücüne güvenmek yerine sistemin kurumlarından çözüm bekleyen
kesimlerin kapsama alanı giderek artmakta ve dolayısıyla, devlet eksenli
manipülasyon başarılı olmakta, demokrat kamuoyunda dahi gerçekleri anlatan
kalem ve ağızlar yeterli ilgiyi görememektedir.
Yıllardır uğrunda mücadele edilen bir
sorunun çözüm olasılığının ufukta belirmesi bile önemlidir. Ne var ki temenni
ile gerçeklik karıştırılmamalı; sistemin kendi kendini demokratikleştireceği
biçimindeki bu "batıl inanc"ın, gerçek demokratikleşmenin yöntem ve gücünü
zayıf düşüreceği unutulmamalıdır.
Mesele
birilerinin göstermek istediği gibi, "iyi
şeyler de yapsa AKP'yi desteklememek" değil, tersine AKP'nin yüzünü açığa
çıkarmak, halk yararına hiçbir adım atmadığı halde, "atar gibi görünerek" elde
ettiği ilgiyi yine halka karşı kullanmakta olduğu gerçekliğini anlatmaktır.
Toplumun
egemenler dışında halen büyük çoğunluğu sindirilmekte, en küçük bir talep,
baskıyla/şiddetle yanıtlanmakta; muhalif kesimlere karşı linç, bir devlet
politikası olarak yaygınlaştırılmaktadır. Linç meydanlarında MHP bayrak ve
işaretlerinin olması kimseyi yanıltmamalıdır. Bu politika, AKP'den ve
dolayısıyla devletten bağımsız değildir. Edirne'de, İstanbul'dan gelecek "sol
göstericiler"e karşı polis desteğiyle yapılan saldırı hazırlığı ve devamında,
saldırganların değil, mağdurların gözaltına alınması; Diyarbakır'da Kürt
halkının iradesine takılan kelepçeden farklı değildir. Ve toplamda bir devlet
politikasıdır. Bu duruş anlaşılmadığı sürece, AKP'nin açılım retoriğinin arka
planını okumak (ve yedeklenmek yerine) toplumun tepeden tırnağa
demokratikleşmesi için mücadele etmek olanaksız hale gelir.
Bugün hiç
olmadığı denli sol liberal duruş etki alanını genişletmiş ve devletin halklara
karşı ayak oyunlarına dahi kıymet biçen bel kemiksiz duruş, sıkıntı duymadan
(hatta yüksek sesle) savunulur olmuştur.
KOZMİK ODA MÜDAHALESİNİN ABD ZİYARETİ SONRASINDA GÜNDEME GELMESİ BİR
TESADÜF DEĞİLDİR
Türkiye-ABD
ilişkilerinin, kapsamı genişleyen son biçimine, elbette 7 Aralık'ta Oval
Ofis'te karar verilmedi. Bu, adım adım gelişen bir süreçtir. Ne var ki küresel
boyuttaki krizle beraber, ekonomik göstergelerin ağırlıkla doğuya kayması;
Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerdeki canlılık ABD'yi rahatsız ediyor. Buna,
Irak'ta kapitalizmin geliştirilmesi, Afganistan ve Pakistan sorunu eklenince,
taşeronluk bağlamında da olsa Türkiye'ye biçilen rolün önemi artıyor.
ABD iki
cephede birden savaşmayacaksa, Irak'tan çekeceği askerleri Afganistan'a
aktaracaksa, Irak'ta oluşacak güvenlik açığını birilerinin kapatması gerekecek.
Türkiye'nin ordusu, dünyada gerilla savaşı konusunda tecrübesi olan en yetişkin
ordudur. Bu nedenle, helikopter destekli kara harekatı yapabilen, en zor koşullarda
gerillaya karşı kirli savaş yürütmüş olan TSK'nın, askeri savaşa girmesi de,
subayların bu konuda deneyimlerini aktarması da büyük önem taşıyor.
Erdoğan'ın ABD
dönüşünden bir hafta sonra başlatılan aramaların ne yeri ne de zamanlaması bir
tesadüfle açıklanamaz. Operasyon, gayrinizami savaşın üretildiği, araç ve
yöntemlerinin geliştirildiği, ABD tarafından kurulmuş olan önemli bir birliğe
yöneliktir. Bir süre işlevsiz kalan bu kurum, 1990'larda tekrar işlev kazandı. "Doğu"daki savaşta yoğun biçimde kullanılan
söz konusu birlikler, bugün artık Irak'ta somutlaşan Kürt devletiyle ve
"açılım" retoriği eşliğinde gündeme sokulan bölgesel ihtiyaçlarla çelişiyor.
Gerek ABD'nin ihtiyaçlarına gerekse AKP'nin taşeronluğuna dünden bugüne uzanan
ulusal çizgideki politikalar artık dar geliyor, engel oluşturuyor. Bu
bağlamda, geniş anlamda TSK'nın, dar anlamda "özel birlikler"in; ihtiyaca göre
"ayar"lanması ve belirli oranlardaki tasfiyelerle yeniden organizasyonu
amaçlanıyor.
Önümüzdeki
süreçte Afganistan, Irak ya da Pakistan'a, gerekmesi halinde operasyon
yapabilecek duruma gelmesi için, birim içindeki ulusal politik çizgide olan
subayların tasfiyesi şart görülüyor. TSK içinde hiçbir birim, bu sözü edilen
birim gibi iç savaşa göre şekillenmemiştir. Yalnızca bu birimin iç savaş
tecrübesi vardır. Ülkeler içinde iç
savaş çıkartabilecek bu özel birim/yapı kendisini koruyacak; tasfiye, yeni
politikaların hazmedilebileceği bir düzenlemenin ihtiyaçları oranında
yapılacaktır.
Aramaların
başlamasından hemen sonra Genelkurmay Başkanı'nın, Kara Kuvvetleri Komutanı ile
beraber Erdoğan'ı ziyareti ve operasyonun buna rağmen kesintiye uğramadan devam
etmesi, arkasında çok güçlü desteklerin olduğunun göstergesidir. İşte 7 Aralık
görüşmesi bu bağlamda düşünülmeli ve sürecin daha büyük, daha kapsamlı
sonuçlara gebe olduğu akılda tutulmalıdır. Bu süreçte atılan adımlar, kendi dar
bağlamı içinde değerlendirildiğinde, ağaca bakıp ormanı görememek gibi bir
kısır algıya sebep olur. Örneğin eş zamanlı olarak yapılan ve belediye
başkanlarının tutuklanmasıyla sonuçlanan KCK operasyonu, bu gelişmelerden
bağımsız düşünülmemelidir. Gelişmeler, "Statükoculara
yönelik atılan adımları dengelemek için sürekli Kürtlere bir yönelim oluyor.
Ergenekon sürecinin, kozmik odada aramanın da bedeli Kürtlere ödettiriliyor.", diyen
Ahmet Türk'ü doğruluyor. Bir anlamda "onu da yapıyoruz, bunu da" anlayışıyla
hareket ediliyor. Ve büyük olasılıkla belediye başkanları, tutuklanan KESK'li
öğretmenler gibi ilk duruşmada serbest bırakılacak.
Yapılan operasyonla
askerin elindeki birim tasfiye edilirken, emniyet içinde küçük, esnek ve
profesyonel bir ordu oluşacak. Bu durumu, ordunun dış savaşa göre şekillenip
mevcudunu azaltmasını, ABD istiyor. Yapılan yasa değişikliği ile emniyetin ağır
silahlar edinmesinin yolu açıldı. Eskiden yalnızca ordu, ağır silah ithal
edebiliyordu. Polis, ihtiyaç duyduğunda ordudan alıyor, sonra geri veriyordu.
Artık bunu emniyet bizzat kendisi yapabilecek. Süreç, ordunun direncine rağmen
bu istikamette gelişiyor. Emniyet böylelikle kendine ait bir cephane de
oluşturmuş olacak. Bunun yanında, eğitim ve kamp alanlarıyla beraber tam bir
ordu gibi iç savaşa göre şekillenecek. Ordunun içinde ise yukarıda da
belirttiğimiz gibi iç politikaya müdahale eden araçlar tasfiye ediliyor.
Ordunun içinde daha çok iç savaşa göre şekillenmiş bir kuvvet var. Dış
ülkelerle savaş, tali kalıyor. Şimdi ise ordu bu misyondan çıkartılıyor,
ağır/hantal yapısı arındırılıyor. Böylece iç savaş, emniyet içinde
yetiştirilecek gruplar tarafından yürütülecek.
Tüm bu olup
bitenler karşısında ordunun üst düzeyi hükümetle ılımlı ilişkiler içinde ve
denge politikası yürütüyor. ABD, ordunun içindeki ulusalcı eğilimlerden/dirençten
rahatsız. Toplumun önemli bir kesiminin eğilimi, subayların eğilimiyle
örtüşüyor. Bu nedenle ABD, kendisi bir müdahale ile direkt tasfiye etmek
yerine, AKP aracılığıyla adım adım etkisizleştirmeyi tercih ediyor.
Ordunun
içindeki bu ufak ama politize olmuş, son derece iyi eğitilmiş subayların
toplumla ilişkisi oldukça güçlü. AKP'nin işi o kadar kolay değil. Bu nedenle, bu
kesimleri adım adım yıpratarak tasfiye ediyor. Bunlar, kitleyle bağı olan,
muharip kıtalarla bire bir ilişkisi bulunan oldukça dinamik, albay/yarbay gibi
kademelerde bulunan kesimlerdir. Bugüne kadar dünyadaki hemen tüm darbelerde,
darbeyi yapan çekirdek bu kesimlerden oluşmuştur.
Aralık ayı
çeşitli gelişmeler için milat olarak görülürken, gelişmeler ABD'nin istediği
gibi olmadı. Sırf bu nedenle Irak seçimleri Mart'a ertelendi. ABD'nin acelesi
var, ama Türkiye'de her hamle aceleye getirilemiyor. Önümüzdeki dönem bu
paradoksun ağırlığı altında yürüyen bir sürece tanık olacağız. Bunu bilmek,
sürecin seyrini ve dinamiklerini doğru okuyabilmek, örgütlü halk iradesi adına
gündeme, doğru yer ve biçimde müdahalenin zorunlu koşuludur.