Zirveye Ulaşmanın Yolu
Cumartesi, 31 Aralık 2005 12:14

ZİRVEYE ULAŞMANIN YOLU
ZORLU TIRMANIŞLARI GÖZE ALMAKTAN GEÇER

Orhan KESKİN

Yaşamın farklı evrelerinde farklı biçimlerde doğal önderlere rastlarız. Karşılarına çıkan sorunlara diğer grup üyelerine göre daha ön açıcı olurlar. Onları peşlerinden sürüklerler.

Bu durum, sürüler halinde yaşayan pek çok canlı türü için de geçerlidir. Saldırıda, savunmada ya da sosyal yaşamın herhangi bir evresinde tayin edici olurlar. İnsanın gelişiminde bu tür örnekler sıkça görülür. Ezilenlerin tarihinde Spartaküs'ten Bedrettin'e, Munzer'den Pir Sultan'a, Köroğlu'ndan Dadaloğlu'na kadar doğal önderler katledilerek ayaklanmalar bastırılabilmiştir.

Günümüz insanının kişilik özellikleri, yaşadıkları sosyal ortama göre değişiklik gösterir. Aileden okula, arkadaş ilişkilerinden iş ortamına kadar pek çok faktör belirleyicidir. Örneğin yaşadığımız mahallenin özelliklerine göre doğal önderler; çok konuşan, içine kapanık, kavgacı, çapkın, iyi içen vb. çoğu zaman birbirine zıt ama bölgenin özelliklerine göre yapılan işi diğerlerine göre en iyi yapan oluyor. Okulda da durum farklı değil. Karşı cinse en çok yaklaşabilen ya da onlara en uzak duran, sportmen ya da kahveye takılan, en çalışkan ya da en tembel gibi.

Kapitalizm koşullarında kapalı ekonomiler darmadağın olmuş, emperyalizm bilimden sanata, felsefeden siyasete, eğitimden iletişime yaşamın her alanında hegemonya kurmaya yönelmiştir. Kapitalizmin çarpık gelişmesi her ülkeyi farklı etkilediği gibi, her şehri, mahalleyi, köyü vb. de farklı etkiler. Yaşamın her alanında karmaşık pek çok sorunla karşı karşıya kalırız.

Halk, bu süreci bireysel karşı duruşlarla karşılayamayacağı gibi sadece doğal önderler yoluyla da aşamaz.

Örgütlü yaşam, burjuva ideolojisinin her türlü saldırısına karşı kollektif karşı koyuştur. Toplumlar tarihinde olduğu gibi yoldaşlık ilişkisinde de bugün kullanılan normlar binlerce yılın birikimidir. Nasıl ki burjuvazi yönetme alışkanlıklarını sınıflı toplumlardan bu yana ezenlerin deneyimlerinden alıyorsa, devrimciler de ezilenlerin kavgasını devralmıştır. Ezilenler arasında birlik, dayanışma, uyum kavganın seyrinde her zaman belirleyici olmuştur.

Bir doktor nasıl ki hastayı görmeden, muayene etmeden, teşhis koyamazsa, makro düzeyde üretilen çözümler de yerellere, doğru biçimde taşınmadığında hiçbir değeri kalmaz. Bir bahçıvanın hangi çiçeğe ne kadar su vereceğini, yapraklara, dallara nasıl bakım yapacağını bilmesi gibi, taşıyıcı kadrolar da yaşam laboratuarında üretilen değerleri bulundukları alanlara bahçıvan titizliğinde ulaştırmasını bilmelidir. Bir yemeğin pişip pişmediğini anlamanın yolu, tadına bakmaktan geçiyorsa, üretilen değerleri yerellere, doğru biçimde taşımanın yolu da kadroların önce kendi yaşamlarında uygulamalarından geçer.

Yeni doğum yapmış bir anneye çocuğu nasıl tutacağını, altını nasıl temizleyeceğini, gazını nasıl çıkaracağını daha önce doğum yapmış birisinin anlatmasını, annenin işine karışmak, onu devre dışı bırakmak ya da çocukla anne arasına girmek olarak algılamayıp tersine anne ile çocuk arasındaki uyumu, sevgi akışını daha da hızlandıracağını, çocuğu rahat ettirmenin anneyi de rahatlatacağını bilirsek, bugün üzerimize aldığımız kimi sorumlulukları bizden daha deneyimli yoldaşlarımızın yardımıyla daha kolay taşıyacağımızı görme şansını yakalarız.

Yoldaşlar arası yakalanan uyum üst aşamalara sıçratılamazsa geriye gidiş zorunlu olur; kapitalist yaşamın kirli havası ciğerlere daha kolay dolar. Bir dönem pratik faaliyetlerde öne çıkan arkadaşlar, örgütsel bilinçle donanmadığı ölçüde kariyerizme daha kolay kayar. Yapılan işler, gözlerinde o kadar büyür ki zamanla, kendilerinden başka hiç kimsenin bunları hakkıyla yapamayacağını düşünmeye başlarlar. Yoldaşlarının ikazları, işe karışmak ya da daha kaba tabirle kıskançlık , saldırı gibi algılanır. Her zaman tedirgin ve tetikte bir bekleyişte olur, fırsat buldukça taarruza geçerler. Ve sonuçta, yoldaşlar rakipmiş gibi algılanmaya başlar. Bu ruh hali değişmediği ölçüde örgütsel uyum da zarar görür.

Herhangi bir arkadaşın, alanda olmadığı halde, yapılan hatalar üzerinde değerlendirme yapmasının yanlış olacağı düşüncesi, eğer örgütsel yaşamla yeni tanışan insanlar tarafından kulağına çalınan birkaç sloganla da bağ kurarak yapılıyorsa; bu, sorun olmaktan çok bilgi eksikliği olarak algılanıp, gerekli açıklamalar hassasiyetle yapılır. Yoldaşları ona, örgütsel yaşamın insan vücudu gibi birbiriyle uyumlu bir çok organdan meydana geldiğini, her yoldaşın gücü oranında çok çeşitli örgütsel görev ve sorumlulukları yerine getirdiğini, hepimizin devrimcilik yaşamının değişik aşamalarında, alana çıkmak da dahil pek çok süreçten geçerek gelişimini sürdürdüğünü, bugün ilgili arkadaşı veya arkadaşları yaşamın bütününde değil de sadece bahsedilen noktasında görmememizin kendince özel, belki de en az on değişik sebebi olabileceğini, bunun örgütsel disiplin gereği hiçbir yoldaşın sorun etmemesi gerektiğini, vb. anlatılabilir. Ama bu ve benzer sorunlar, hareketle yeni tanışmış, iyi niyetli yoldaşlar tarafından değil de devrimcilikle daha önceden tanışmış yoldaşlar tarafından gündeme getiriliyor ve çocukça sayabileceğimiz tartışmalar gündemleştiriliyorsa, bunun iki sebebi olabilir. Ya bahsettiğimiz yoldaşımız, istenilen düzeye ulaşamamış ve eğitim/gelişim eksiği sebebiyle böyle bir duruş sergiliyordur ya da bu tür tartışmaları bilinçli açıyordur ve en tehlikelisi de budur.

Demokratik merkeziyetçilik ilkesinin salt merkeziyetçilik olarak algılanması bürokratizme, kastlaşmaya ve dolayısıyla da çürümeye götürdüğü gibi demokrasiye de abartılı anlamlar yüklenmesi, örgütsüzlüğe ve bunun sonucunda da sisteme geri dönüşe götürür.

Yapılan eleştirilere “ bölgenin sorunlarını orada olmayan anlamaz ” veya “ yaşadığımız yeri en iyi biz tanıyoruz; oranın sorunlarını da, ihtiyaçlarını da bizden daha iyi kimse bilemez ” türü yaklaşımlar, solda sıkça karşılaşılan durumlardır. Hatta daha da ileri gidip yapılan herhangi bir pratik sonrasında eleştirilere cevaben “ oturduğunuz yerden konuşması kolay, ama siz orada yoktunuz, dolayısıyla sizin hata dediğiniz şeyler aslında o ruh hali için normal sayılır, kısacası ortada sorun diye bir şey de yok ” yanıtı verebilmek, öznelliğin aklı bütünüyle gemler hale geldiğinin işaretidir ve Devrimci Yol'dan gıdalanmaya karşı şiddetli bir perhiz içinde olunduğunun göstergesidir.

Yukarıda tarif ettiğimiz duruşa göre; uzak bir şehirden ya da ilçeden bize ulaşan bir yoldaşımıza, düşünce ve önerilerimizi bildirmek için önce oraya gidip fizibilite çalışması yapıp daha sonra düşünce belirtmemiz ya da daha önce o bölgede yaşamış veya o bölgeden bir arkadaş bulup detaylı bilgi almamız gerekiyor!... Görülebileceği gibi demokrasiye fazla vurgu yapmak, pratikte çözümsüzlükle bizi karşı karşıya bırakır. Ya da ortada duran sorunlar karşısında “her bölge yaşadığı ortamı bizden daha iyi bilir öyleyse herkes bildiği gibi yapsın ” demek örgütsüzlüğe, otonomculuğa, anarşizme götürür.

KOLLEKTİF BİLİNCE YÖN VEREN
BİREYLERİN TOPLUMSAL PRATİKLERİDİR

Örgütsel iradeye boyun eğiş, insanın kişiliğini teslim etmesine değil, aksine kişiliğinde sakatlanmış yönlerin tedavi edilmesine olanak sağlar.

Burjuva ideolojisi toplumsal yaşamın her alanına değişik kurum (aile, okul, askerlik, bürokrasi vb) ve araçlarla nüfuz etmeye çalışır. Ülkemizde özellikle 1980 sonrası; bireyciliği, bencilliği, yabancılaşmayı toplumda görülmemiş düzeyde yaygınlaştırdı.

Bir taraftan sol içinde dahi burjuva ideolojisi geliştirilirken, diğer taraftan örgüt fobisi yaratılarak devrimcilikten kaçış sağlandı.

Burjuva siyaset, olayları kişilerle açıklamayı bir yöntem olarak benimsemekle kendisiyle çelişmez; ama, solda duran birinin bu yönteme başvurması yadırganmalıdır. Burjuva ideolojisi, kişi kültü yaratıp iyiyi de, kötüyü de istediği gibi onda cisimleştirir. Böylece topluma taşlamak ya da tapınmak düşer. Ulaşamayacağı yere konulan şeylere insanoğlu tarihi boyunca tapmıştır. Tapınma insanoğlunun en eski toplumsal faaliyetlerinden biri olduğu kadar bugün de burjuvazi tarafından kullanılıyor. Herhangi bir alanda “başarılı” birisi efsane haline getirilip insanlardan ona “tapınması” isteniyor. Zaman zaman bu tiplemeler ilah (tanrı) olarak ta görülür. Örneğin boksun ilahı Muhammed Ali, rock'un ilahı Elvis Presley, sinema ilahı Merlin Monroe, bilgisayar ilahı Bill Gates gibi. Siyasette de kurtarıcı Mustafa Kemal veya Kennedy ya da kötülüklerin ilahı Hitler gibi. İnsanlar ABD'nin yol açtığı ölümlerin bin tane Hitler yaptığını tartışmadı, tersine ABD karşısında duranlar Hitler'e benzetildi. (Yugoslavya'da Miloseviç, Irak'ta Saddam, Kore Demokratik Halk Cumhuriyetinde Kim Sung İl ya da Arafat) Buraya kadar kişi kültü yaratılması işinin burjuvazi cephesinden işlevselliği anlaşılabilir.

Bir kişinin şahsında halkı mahkum etmek daha kolaydır. İnsanlar tanımadığı milyonlarca insanı düşman olarak görmez, ama içlerinden birisi sivriltilip, manipülasyon ve yalan bombardımanına tutulursa geçici başarılar elde edilebiliyor. Körfez Savaş'ında petrole bulanmış karabatak yalanı nasıl tuttuysa, Saddam'ın devrilmesinde de biyolojik silah yalanı aynı hedefe yardımcı olmuştur.

Bu kadar basit yöntemlerle emperyalist ülkelerdeki kamuoyunun nasıl savaşa yedeklendiği veya seyirci durumuna getirilebildiği izah edilmesi zor toplumsal travmalardır. Bir taraftan yalan mekanizması çalışır (hükümet, medya, akademisyenler) insanların beyinleri dumura uğratılırken, diğer taraftan örgütsüzlük, bireycilik, bencillik alabildiğine yaygınlaştırılır; buna sus payı da eklendi mi istenilen sonuç alınır. Bu sistem, savaş başka topraklarda olduğu sürece iyi kötü işler; ama, işler tersine dönüp kayıplar arttı mı, ya da savaş kendi topraklarına yayılma tehlikesi gösterdi mi yalanlar bir bir ortaya dökülmeye, ölenlerin yakınları ses çıkarmaya, toplum sus payından mahrum edilmeye başlanır, böylece tüm mekanizma tuzla buz olur.

YOLDAŞLAR ARASI UYUM
DEVRİME GİDEN YOLUN HARİTASIDIR

Sol düşüncede karşılaştığımız bir sorunu çözebilmenin yolu parça-bütün ilişkisini doğru kavrayabilmekten geçer. Parçayla-bütün devamlı etkileşim halindedir. Hangi olayı incelersek inceleyelim bu ilişkiyi gözetmeliyiz. İkinci Dünya Savaşı'nı ele alalım; Sovyetler Birliği'nin kazanması ne sadece Stalin'in engin bilgi birikimiyle, karizmatik kişiliğiyle ne de Hitler'in hatalarıyla açıklanabilir. Birbirini tetikleyen birçok toplumsal etkinin dışında, önderlikle halk kitlelerinin kurmuş olduğu ilişki biçimi belirleyicidir. Daha savaşın başında kime sorulsa, kağıt üzerinde güçler dengesine baktığında Sovyetler'in kısa bir sürede teslim olacağından bahsederdi. Hatta başlangıçta İngiltere ve ABD bu tahminle savaş dışı kalmış, denge Sovyetler'in lehine dönünce, Japonlar'ın Pearl Harbour baskınına göz yuman ABD savaşa dahil olmanın yolunu bulmuştur.

Tersi bir örnek Paris Komünü için verilebilir. Başlangıçta halk kitleleriyle yakalanan uyum, devrimin kazanımlarının yaygınlaştırılamaması sonucu sürecin tersine dönmesine yol açmış, Prusya'nın da yardımını alan burjuvazi iktidarını geri alabilmiştir.

Türkiye'de de örgütsel irade ile yoldaşlar arasında uyum her zaman önemli olmuştur. Örgütsel bütünlük iki şekilde yara alır; birincisi örgütsel iradeye abartılı anlam yükleme, ikincisi örgütsel iradeyi zaafa uğratma.

Örgütsel iradeye abartılı anlam yükleme açısından bu topraklar zengin örneklerle doludur. Abartı zamanla kişi kültüne (tapınma) dönüşebilir. PKK'nin incelenmesi sanırız son derece öğretici olacaktır. Öcalan şahsında yaratılan kişi kültü bir dönem milyonları harekete geçirirken bugün milyonları örgütsüzlüğe sürüklüyor. Dün ne kadar karşı çıkılan kişi, kurum, düşünce varsa bugün baştacı edilir olmuştur. Zemin o kadar kayganlaşmış ki insanlar bir olay hakkında yorum yapmaktan korkar hale gelmiştir. ABD, birgün özgürlükler ülkesi, başka birgün Kürt halkının düşmanı ilan edilebilir. AB, bugün dost, yarın düşman olabilir. Barzani, birgün Kürt önderi, yarın işbirlikçi, hain olabilir. Örnekler o kadar çok ki saymakla tükenmiyor.

Devrimci Yol geleneğinde de 1980 öncesi örgütsel irade kabul edilen kişilerin sonraki tutumları için; darbe sonrası cezaevlerinde, 1985'te gerillanın dağdan indirilmesinde, 1991 sonrası “afla” dışarı çıkıldığında, tartışma süreçlerinde, ÖDP'nin kurulmasında, günlük gazete çıkarılmasında insanlar, “ her halde bir bildikleri var ” diye düşünmüş, etkide kalmış; ama, bildiklerinin veya yapmak istediklerinin halk ve devrimciler yararına sonuçlar doğurmadığı, acı deneyimlerden sonra anlaşılmaya başlanmıştır. Benzer durumlar, solda duran hemen her yapı için farklı biçimlerde yaşanmıştır.

Örgütsel iradeye abartılı anlamlar yükleme bir süre sonra iradeyi oluşturan kişilerde de karşılığını bulur. Kişi artık kendisi olmaktan çıkar rolüne uygun tavır alışlar sergiler.

Örneğin kimi beklentilerle ve feodal bir kavrayış sonrasında bazı kişi ve kesimlerin, Öcalan'ı peygambere benzetmesi, bir süre sonra onun da “peygamber davranışları” sergilemesine yol açmıştır.

Devrimci Yol'da da bazı kişilere gösterilen gereğinden fazla ilgi onların da “ Devrimci Yol'u ben kurdum, yazıları da ben yazdım ” demesine dönüşmüştür. Bugün aynı öznelerce yazılan ve çizilenlere bakıldığında, sıradanlığa nasıl düşüldüğü ve geçmişle aradaki açının ne kadar büyüdüğü rahatlıkla görülebilir.

Örgütsel bütünlükte ikinci büyük tehlike, örgütsel iradeyi zaafa uğratma yaklaşımıdır. Üzerine aldığı birtakım sorumlulukları yapar görünmek, ikaz ve uyarıları kulak ardı etmek, kişiselleştirmek, savsaklamak başlıca sıkıntılardır. En tipik ve sıkça rastlanan biçimlerinden biridir; görev almam, yapamam demez; doğruluğunu da tartışmaz; ama, görevi yerine getirmez ya da işi el ucuyla tutar. İkaz ve uyarıları dinler, çoğu zaman anlamış gibi başını sallar, gözünüzün içine bakar, hatta öneriler getirir; ama, bildiğini okur. Bu duruş, eleştiri-özeleştiri mekanizmasını Hıristiyanlıktaki günah çıkartma gibi algılar. Günah çıkarır, rahatlar; ama, günah işlemeye devam eder.

Kişiselleştirme de tehlikeli sorunlardan biridir. Yoldaşlardan yoldaş beğenilir; görevler, kimin tarafından verildiğine göre dikkate alınır veya sınıflamaya sokulur. Bazen yapılan ikaz doğru olsa bile, söyleyen kişinin durumu rahatsız eder. Kendisinin daha “eski” olması, karşısındakinin kadın ya da erkek olması, başka bölgeden olması, yaşı, konuşma tarzı gibi daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok sebep belirleyici olur.

SEVGİ GÖLÜNE ÇALINAN KORKU MAYASI TUTMAZ

Dünyanın her yerinde, burjuvazi iktidarını koruyabilmek için her türlü yönteme başvurur. Bizim gibi yeni sömürge ilişkilerinin hakim olduğu ve faşizmle yönetilen ülkelerde ise sisteme yönelen en ufak bir tehdit dahi şiddetle bastırılmaya çalışılır.

Türkiye'de faşizm kurumsaldır; devlet, tepeden tırnağa baskı aracıdır. Halkı ve onun öncülerini ezmek için resmi güçlerinin dışında sivil unsurları da devreye sokabilir. İletişim araçlarını dahi silaha çevirebilir. Kısacası her yola başvurur. Geçmiş birikimlerinin yanı sıra başka ülkelerin uygulamalarını da ülke koşullarına uyarlar.

Faşizm, korktuğu için korku salar. En güçlü göründüğü yanları bile en zayıf noktasıdır. Halkın yararına olan şeylerin kendi zararına olduğunu çok iyi bilir. İki kişinin dahi yanyana gelmesini istemez. Bu yüzden en küçük basın açıklamasına dahi azgınca saldırır. Bu yüzden, Önder Babat'ları sinsice katleder. Önderlerin kartopu olduğunu, gün geçtikçe halkla buluşarak çığa dönüşüp tüm pisliği temizleyeceğini bilir.

Kızıldere'de Mahir'ler öldürülerek halk korkutulmaya, sindirilmeye çalışılmış; ama, kısa bir süre sonra bu topraklar yüzlerce Kızıldere'ye tanıklık etmiştir. Bugün de Önder Babat katledilerek Devrimci Yol'umuz karartılmaya çalışılıp, insanların korkup kaçması amaçlanmışken, hiç aklımıza gelmeyecek yerlerden umutlu haberler alınmış, mevcut ilişkiler kök salmaya başlamış, yoldaşları Önder Babat'ı daha da kenetlenerek sahiplenmiştir.

ÖRGÜTLÜ HALK YENİLMEZ

Bugün, halkı örgütleyecek olan devrimcilerin örgütlenmesi sürecinden geçiyoruz.

12 Eylül darbesinin ardından uzunca bir süre örgütsüz kalan insanların başlangıçta yaşadığı şaşkınlık, zamanla reflekslerin gevşemesine dönüşmüş ve üzerlerine ölü toprağı serpilmişçesine içe kapanmış, büyük bir kısmı da sisteme geri dönmüştür.

Türkiye devrim tarihinde kanla, canla, emekle yaratılan pek çok değer sonraki kuşaklara aktarılamamış ya da sınırlı kalmıştır. Dünün ölçülerine göre sıradan sayılan eylem biçimleri, bugün yeni bir şey keşfedilmişçesine büyük gürültüler kopartılarak anlatılır hale gelmiştir.

Düne oranla örgütsel iradenin yükü daha ağırdır . Geçmişten miras aldığımız değerleri korumakla kalmayıp geliştirmekle de yüz yüze kalmıştır.

Örgütsel irade ile yoldaşlar arasındaki uyum; bir ananın sütle dolu göğsünü hoyratça çocuğun ağzına götürmesine benzer. Kana kana içenler bedensel ve zihinsel gelişimini nasıl büyük bir hızla tamamlarsa, uzatılan göğsü ısıran, içmek istemeyenler de hem ananın göğsünü acıtır hem de çelimsiz ve sakat gelişir. En ufak bir mikrop kaptığında hastalanır, ölüme kadar götürür.

Taşıyıcı kadrolar, bir örgütün gelişimi ve halkla buluşması için hayati önem taşır. Çocukken oynadığımız oyunlardan hatırlarız; kulaktan kulağa söylenen bir söz en son arkadaşımızda değişir, hatta yer yer bambaşka bir şey haline gelir. Örgütsel yaşamda da eğer taşıyıcı kadrolar gelişimini tamamlayamamış, örgütsel iradeye direnç göstermiş ya da aldığı görevleri “kendi süzgecinden” tekrar geçirerek (değiştirerek) yerine getirmişse, örgütsel iradenin yapmaya çalıştığı şey ne kadar mükemmel olursa olsun, ulaşacağı en son noktaya yani halka başkalaşmış olarak gider. Bu durum; duygu dolu bir şiirin düzyazı gibi okunmasına ya da güzel bir ezginin notasız, makamsız çalınmasına benzer. Notaya ve makama dikkat etmeyen müzisyen, kullandığı enstrümana ne kadar hakim olursa olsun belki gürültü çıkarabilir ama müzik yapmış olmaz.

Yoldaşlığı tamirci çırağı heyecanıyla yaşamayanlar, ustalaşamazlar . Ustasının gösterdiği işten kaytaran bir çırak, nasıl işini sevmezse, yoldaşlarının yükünü omuzlamayanlar da devrimcileşemez.

Dillerinden umut türkülerini düşürmeyenler, devrim halayında omuzdaşlarını bulur. Yüreklerinden çağlayan akanlar, sevdalarında okyanusları aşar.


YAŞAM PUSULAN UMUT OLSUN

       Kasırga gibidir umutsuzluk
       Büyüdükçe harabeye çevirir
       Yıkıntılar arasında kimsesiz çocuklara benzersin
       Boğazın tıkanır hıçkırıklarını duymaz olursun
       Zaman yitip gitmiştir gözyaşlarında
       Yarın artık yoktur senin için
       Bugünse damağında tatsız, tuzsuz bir yaşam
Bazen bulutları suçlarsın
Ruhun sırılsıklam olacak sanırsın
Toprağın kokusunu ciğerlerine bir çeksen
Binlerce hayat fışkırır damarlarından
       Bazen insanlardan umudu kesersin
       Ne yapsan olmuyor dersin
       Yeni bir canın ilk çığlığını duysan
       Ya da Filistinli barikat çocuklarını bir görsen
       Emperyalizme kan kusturan Irak'lı direnişçiye kulak versen
       Zindan karanlığını sabırla, inatla yırtan tutsağı düşünsen
       Şu esmer yürekli gerillaya kalbini açsan
Kurumuş dallarında umut filizlenirdi
Harlanırdı küllenmiş sevdan
Umut ırmakları çağıldardı derin, sakin, usul usul
Sonra birden çağlayan oluverirdi
Gözlerinden boşalan sevinç gözyaşların
Kulakların Küba'dan gelen
Neşeli salsa ezgilerine çalınırdı
       Bir koklasan Anadolu topraklarını
       Her yanda gürül gürül insan
       Alnı açık, başı dik, umut dolu
       Olmaz deme
       Yarını kazanmanın yolu
       Bugün kavgadan geçer

Orhan KESKİN


 

Bu site, Türkiye halklarının DEVRİMCİ YOL'unda şehit düşenlere adanmıştır.
Anıları mücadelemize önder olacak...