|
YOLUMUZUN ESMER YÜREKLİ ÇOCUĞU ÖLÜMSÜZLÜĞÜNÜN BİRİNCİ YILINDA
Şeyh Bedrettin, �Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.� demiş.
Resmi tarih ÖNDER BABAT'a yer verir mi bilemeyiz; ama, gelişmeleri süzerek, en isabetli olanları kaydeden halkların hafızası, ÖNDER'i asla unutmayacak ve unutturmayacaktır.
Yaşamı kısa mı oldu? Aslında o da tartışılır. Uzun yaşayıp, yaşamına çok az şey sığdıranlar veya geriye dönüp bakıldığında kayda değer iz bırakmamış olanların yanında ÖNDER, adeta birkaç kişilik bir enerji ve üretkenlikte yaşadı. Yaşamının özel anlarını değil, herhangi bir kesitini alıp incelediğimizde dahi hiçbir boşluğa, ölü zamana rastlayamayız.
Küçük bir iş yaptıktan sonra �yoruldum� diye sızlanan, görev almaktan kaçınan, hele ki iki işi birarada yapmayı adeta eziyet kabul eden günümüzün büyük oranda �yitik� gençliği karşısında ÖNDER, bir örnekti; bu nedenle de bir önderdi.
ÖNDER'in enerjik yapısı, üretkenliği; yorulmak bilmeyen vericiliği; Devrimci Hareket'in solda demiri doğrulardan yana bükme, değerlerde ısrar, imkansızı istemedeki istikrar vb.. nitelikleri ile buluşmakta gecikmedi. Yani Devrimci Hareket, ÖNDER'i bilinen klasik anlamıyla örgütlemedi. ÖNDER'in Devrimci Hareket'le ilişkilenmesi çoğu yerde rastlandığı gibi kimi tesadüflere, ikincil nedenlere dayanmıyor. Aksine bu buluşma, ÖNDER'in araştıran, öğrenen ve bilerek seçen niteliği sonucu gerçekleşti.
Bu nedenle ÖNDER'i kaybetmek; temel taşlarımızdan birini yitirmekti. Evet, itiraf ediyoruz; kurşunu sıkanlar, en acıyacak yanımızı hedef seçmekte başarılıydılar. Ama ondan ötesi değil... �Bize kurşun işlemez� demiyoruz; biz insanız; ama, �biz kurşunla tükenmeyiz� diyoruz. Biz, Şeyh Bedrettin'in torunları, devrim yolunda vuruşarak düşenlerin yoldaşlarıyız. Biz Devrimci Yolcuyuz. Bu nitelik, hak edilerek kazanılır ve gereği yerine getirildiği oranda taşınır.
ÖNDER; bir Devrimci Yolcuydu; bu alandaki görevlerini hiçbir nedenle ertelemez; her şeyin karşısında öncelerdi. Bu kimliğimizin gereklerini yerine getirirken, hiçbir baskılanma, isteksizlik hissine kapılmaz; çünkü soluyarak, hissederek ve tat alarak yaşardı.
ÖNDER; bir Devrimci Hareket'çiydi; yazarlık dahil olmak üzere, derginin üretilmesi, varlığını sürdürmesi ve yaygınlaşması için küçük-büyük ayrımı yapmadan her işe gönüllü olarak aday olurdu.
ÖNDER; duyarlı bir demokrattı; karşılaştığı haksızlıklara, durumunun uygunluğuna veya gücünün yetip yetmeyeceğine bakmaksızın müdahale eder; sonuçta zarara uğrasa dahi bunu bir kayıp ya da yanlışlık olarak görmez; duyarlılık grafiğinde en ufak bir düşme yaşanmazdı.
ÖNDER; bir insandı; insan niteliğini, devrimci-demokrat kimliğiyle bütünleştirmiş olan ÖNDER; evde ailesiyle, okulda arkadaşlarıyla, dergide yoldaşlarıyla uyumunu birbirinin alternatifi olarak görmez; her koşulda, insan olmanın ayırdında bir aydın olarak hareket ederdi.
ÖNDER, bir öğrenciydi; yukarıda saydığımız tüm niteliklerinin yanında öğrencilik yapan ÖNDER, sanıldığının aksine derslerini ihmal etmez ve bu alanda da başarılı bir grafik çizerdi. Hukuk Oyuncuları Tiyatro Kulübü'nde faaliyet yürütmesi ve Yaşamak Sanatı dergisinin çıkmasına önayak olması, onun öğrenciliğin sınırlarını �resmi kabul�ün dışına taşırma gayretinin ifadesiydi.
Onu 3 Mart'ta vurdular. 8 Mart öncesiydi. Kadın yoldaşlarıyla birlikte etkinliklerde bulunmuş ve miting için de gerekli olan hazırlıklara dahil olmuştu. Aynı hafta sonu Ankara'da Kamu Yönetimi Temel Kanunu'na karşı da bir miting vardı. Onu vurdular; Devrimci Hareket kanadından yara aldı. Ama ne hafta sonu mitingini ne de 8 Mart etkinliklerini iptal etti. Yüreğine ÖNDER'i yitirmenin ağırlığını sığdırarak YOL'a devam etti. Aradan bir yıl geçti. Yeni doğan çocuklarına ÖNDER adını koyanlar gibi, ÖNDER'in yerini boş bırakmamak için harekete geçenler; vurularak tükenmeyeceğimizin; aksine, çoğaltıcı dinamikleri büyüttüğümüzün ifadesi oldular.

GENÇLİK HAREKETİ VE BİRLİK ÜZERİNE
Cevahir Aslan
Gençlik hareketinin bugününe baktığımızda hemen her çevrenin de söylediği üzere, düşük yoğunluklu bir seyir izlediği doğrudur. Yapılan eylemliliklere devrimci kesimler, örgütlü kişiler dışında mevcut öğrenci kitlesinden yok denecek kadar az bir kesimin katılım göstermesi, panel, konferans, forum, konser vb. etkinliklerin hazırlanmasından hayata geçirilmesine kadar olan sürece yeni insanların dahil edilememesi bu durumun başlıca göstergesidir. Öğrenci hareketinin bugünkü durumu, bir veya birkaç değil; bir dizi sorunun biraraya gelmesiyle oluşmuştur. Bugün üniversitelerde öğrenim gören öğrenci kitlesinin niteliği, mevcut olumsuz durumun sebeplerinden biri ise diğeri de, ve bizce asıl etkili olan neden öğrencilere önderlik edecek, onları doğru kanallara yönlendirecek, örgütlenme sürecine katacak öznelerin yani devrimcilerin içinde bulundukları öznel konumdur. 1980 askeri-faşist darbesi ile beraber toplumun hemen her kesimini kendi inşa ettiği labirentlerin içine hapsetmek isteyen sistem, üniversiteleri de ihmal etmemiştir. Hepimizin bildiği üzere YÖK ve onun üniversitelerdeki yansımaları, bugünkü öğrenci kitlesi üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Günümüz öğrenci kitlesinin apolitik, düşünmeyen, sorgulamayan, değil siyaset en ufak bir kültürel, sanatsal aktiviteyle dahi ilgilenmeyen ve deyim yerindeyse �bitkisel hayatta� yaşayan bir topluluğa dönüşmesinin başlıca sebebi ülkenin emperyalizmle tam entegrasyonunu ve yabancı sermayenin, tekellerin üretim sürecinin baştan sona her kademesinde yer almasını sağlamak amacıyla başta ABD ve diğer Batılı emperyalistlerin desteğiyle tertiplenen 1980 askeri-faşist darbesi ve o günden bugünlere uygulanan neo-liberal politikalardır. Terör ve şiddet yöntemleriyle kendi muhaliflerini yok etmeyi amaçlayan emperyalizm, varlığını güvenceye almak, ömrünü uzatmak için çok farklı araçları da kullanmaktadır. Sessiz darbeler, satın alma politikaları, sistem içinde bir 'sol' yaratma ve basın, medya sözünü ettiğimiz araçların ilk akla gelenleridir. Emperyalist kültür, medya vb. araçlarla bilinçleri dumura uğratmakta, toplumun hemen her kesimini gerçeklikten koparıp, insanlara sanal bir dünya sunmaktadır. Bu yanılsamalar içinde varlık gösteren toplum, gerçeklikten, içinde yaşadığı dünyadan o kadar uzaklaşmaktadır ki, seyrettiği dizide rol gereği ölen bir oyuncu için cenaze namazı kılabilmekte, yine o karakteri öldüren bir oyuncuyu hastanelik edene kadar dövebilmektedir.
Geçtiğimiz günlerde İ.Ü Hukuk Fakültesi'ne gelen bir dizinin (sistemi ve kontr-gerillayı olumlayan bir dizi) ekibini Hukuk Fakültesi'nin en büyük anfisinde, 1500 kişilik, adeta hipnotize edilmiş bir öğrenci kitlesi izlemiştir. Yıllardır yaptığımız birçok etkinliğe, eyleme toplamda bin kişi bile katılamadığımızı düşünürsek bu veri hepimiz yani tüm devrimci gençlik grupları için üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur.
Çok kabaca ve kısaca betimlediğimiz günümüz öğrenci kitlesinin büyük bir kesiminin siyasi talebi yok denecek kadar azdır. Öğrenci kitlesi, ekonomik-demokratik mücadele alanları kapsamında yapılan çalışmalarda dahi çekimser kalmakta ve tercihini çoğu zaman katılmama yönünde yapmaktadır. Asılan afişlerle ve pankartlarla büyük oranda ilgilenilmemekte, dağıtılan bildirilerin büyük bir kısmı yerlerden toplanmaktadır. Bizim burada bunu belirtmekteki amacımız kullandığımız bu araçları olumsuzlamak değil; mevcut gerçekliği vurgulamaktır. Tabii ki bu araçlarda kullanılabilir/kullanılmalıdır. Fakat, araçlar asla amaç haline getirilmemeli, kendi başlarına örgütleme yapacak özneler gibi görülmemelidir. Esas olanın birebir ilişkiye ve iletişime geçmek olduğu unutulmamalıdır.
Günümüz öğrenci kitlesinin bir başka ve mevcut olumsuz durum üzerinde etkisi olan diğer bir özelliği ise; bu kitlenin küçük-burjuva zeminde varlık göstermesidir. Hepimizin bildiği üzere küçük-burjuva zemin tutarsız, faydacı, net olmayan, çok çabuk değişebilen, kısacası kaygan bir zemindir. Bu zeminde varlık gösteren kişinin sabırsız, disiplinsiz, programsız, kararsız olması ve duruşunda bir netlik olmaması, çok büyük oranda kararlarını çıkarı olduğu çevre veya çevrelere endekslemesi, geleceğe dair uzun erimli projelerinin olmaması ve gündelik yaşaması, insan ilişkilerinde ve ilişki kurmada sağlıklı kriterlerinin olmaması bu kişiliğin karakter özelliklerinin başlıcalarıdır. Emperyalist kültürden bolca gıdalanan bu karakter, içinde yaşadığı dünyadan yanlış, yoz, parçalı, gerçeklikle ilgisi olmayan birtakım şeyler öğrenmekte, öğrendiklerinin doğru veya yanlış olup olmadığını sınayabileceği alternatif bir çevreyle iletişim kuramamakta , bunun sonucunda ise o zamana dek öğrendiği çarpık öğeleri doğruymuş gibi kabul etmekte ve nihayetinde dogmatizme varmaktadır. Bu durumdaki bir kişi ise yeni-alternatif düşüncelere büyük oranda kapalı olmakta ve kendi yarattığı, kendisi ve birkaç arkadaşıyla sınırlı dünyasını adeta duvarlarla örmektedir.
Sistemle birçok çelişkisi, sorunu olduğu halde, sorunlarının kaynağını tespit edememektedir. Sorunlarının hem kaynağını hem de çözümünü yanlış yerlerde aramakta, bu ise kişiye çıkıştan öte bir çıkışsızlık getirmektedir. Tepki verse bile, bireysel tepkilerden sonuç alınamadığı için umutsuzluk, kendine güvensizlik ve en önemlisi de bugün veya gelecekte birşeylerin değişebileceğine olan inançsızlık öğrenci gençlik içinde çığ gibi büyümektedir. Öğrenci Gençlik Hareketi'nin düşük yoğunluklu bir grafik çizmesinde öğrenci kitlesinin karakterinden, niteliğinden kaynaklı bu sorunlar etkili olsa da tek başlarına belirleyici değildir. Örgütlenme sürecinin asli unsurlarından biri olan maddi yaşam koşulları oldukça elverişlidir. Okullardaki eğitimin niteliği içler acısı bir durumdadır. Bunun yanında birçok bölümde eğitim sürecinde ihtiyaç duyulan teknik desteklerin olmaması (slayt makinesi, bilgisayar, yabancı dil bölümleri için video kaset ve laboratuvar vb.) öğrencilerin oldukça rahatsız oldukları olgulardır. Bunların yanında çok daha temel olarak işçi-emekçi kesimlerin çocuklarına üniversite kapılarının kapatılması, yüksek düzeydeki harçlar, yaz okulu ücretleri, diplomalı işsizlik gibi olgular iyi işlenildikleri takdirde öğrenci hareketindeki tıkanıklığın önünü açmada etkili olabilecek faktörlerdir. Fakat tüm bunlara rağmen üretimsizlik devam etmektedir. Bu bağlamda sorun bir yanıyla öğrenci kitlesinin niteliğinden kaynaklanıyorsa diğer yanıyla da bu niteliği değiştirmek, doğru kanala akıtmak ve nihayetinde devrim hedefine yönlendirmek amacıyla yola çıkmış biz devrimci gençlik gruplarından kaynaklanmaktadır. Ve bizce asıl üzerinde durulması gereken, devrimci gençlik gruplarının konumudur.
DEVRİMCİ GENÇLİK GRUPLARI ÇÖZÜMSÜZ, ÇIKIŞSIZ DEĞİLDİR
Solcular, devrimciler umutsuz ve çaresiz değillerdir. Diğer tüm bilimleri kapsayan ve devrimcilere toplumun bütün kesimlerinden daha geniş bir perspektif sunan, olguları bilimsel bir şekilde değerlendirip çözümler üretmemize imkan veren Marksizm gibi bir hazine, bir donanım olduğu sürece devrimci gençlik grupları için hiçbir sorun çözümsüz değildir. Peki, böyle bir gerçeklik hepimizin gözünün önünde bir duvar gibi duruyorken, öğrenci gençlik hareketinin bugün içinde bulunduğu bu durumun sebebi nedir?
Şüphesiz ki sorun Marksizm'i algılayıp doğru yorumlamakta, somut durumun somut tahlilini yapıp duruma uygun politika üretmekte, kısacası sürece gerektiği gibi müdahale etmektedir.
SÜRECE DENK DÜŞEN POLİTİKALAR ÜRETEMEME
Bugün itibariyle baktığımızda devrimci gençlik grupları açısından sürece müdahale edememek, aksine sürecin peşinden sürüklenmek gibi bir durum söz konusudur. Devrimci gençlik grupları, kitlenin mevcut sorunlarının ne olduğunu doğru bir şekilde tespit edememekte, çoğu zaman öğrenci hareketinin değil, kendi öznel ihtiyacı olan politikalar üretmekte ve kitleden gitgide uzaklaşmaktadır. Öğrencilerin sorunları, çelişkileri kimi zaman devrimci gençlik grupları açısından önemsiz görülebilmekte ve bu sorunlara ilişkin çalışma yapılmamaktadır.
Esasen İ.Ü'de, birçok fakültede ders yapacak anfi bulunamaması, yine birçok fakültede yaşanan ısın(ama)ma sorunu, öğrenci bürolarının aksak işlemesi, kütüphanelerin çok erken saatte kapatılması, İTÜ, Yıldız Teknik, Uludağ Üniversitesi ve Boğaziçi gibi üniversitelerde yemek ücretlerinin çok yüksek olması, Mimarsinan Üniversitesi'nin kampüsünün Bahçeşehir Üniversitesi'ne satılması, ODTÜ'de derslerin ağırlığı yüzünden depresyona giren ve 1980'den itibaren her sene artarak yaşanan intiharlar, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğrenciler projeleri için kamera bulamazken, okulun dört bir köşesine yerleştirilen onlarca kamera ve çoğaltılabilecek yüzlerce örnek öğrenciler açısından hayati öneme sahipken, bizler açısından iyi değerlendirilememektedir. Sürece müdahale edememede en etkili faktörlerden biri de mevcut parçalılıktır. Tabii ki, bu parçalılığın da en büyük sebebi siyasetlerin politik bakış açılarındaki farklılıktır. Fakat, tek başına bu neden yeterli değildir. Hepimizin de kendi yaşadığı pratiklerden öğrendiği üzere ayrışmalar çoğu zaman politik sayılamayacak nedenlerden ötürü de gerçekleşebilmektedir. Mevcut parçalılığın önemli sebeplerinden biri de dostluk kültürünün tam anlamıyla olgunlaşmamış olması ve sahiplenme bilincinin gelişmemesidir. Herhangi bir eylemin üzerinde aylarca tartışıldıktan sonra bile bir birliktelik yakalanamamakta, oluşturulan birliğin ise sadece adı birlik olmaktadır. Birlikte yapılması kararlaştırılan bir eylemi önceleyen süreçte ortak yapılması gereken afiş asma, bildiri dağıtma vb. çalışmaların çoğu zaman sınırlı bir katılımla yapıldığına hepimiz şahit olmuşuzdur. Fakat hemen bütün devrimci gençlik gruplarının yayınlarında da birliğin, ortaklaşmanın önemine dair uzun uzadıya yazılan yazılara rastlarız. Yani teoride herkes �birlik� kavramını ısrarla vurgularken ve gerekliliğine inanırken uygulamada bu, karşılığını pek bulamamaktadır. Ortadaki bu büyük çelişki esasen bize devrimciliğin, devrimci kişiliğin, kültürün ve normların algılanışında birtakım sorunlar olduğu gerçeğini dayatıyor.
DEVRİMCİ KİŞİLİĞİN KAVRANIŞINA İLİŞKİN SORUNLAR
Devrimcilik, hayatın her alanına, her dakikasına, saniyesine içirilmesi gereken bir uğraştır. Devrimcilik sadece eylem alanında slogan atmak, pankart tutmak, ve molotof sallamak gibi 'militan' eylemliliklerde bulunmak değildir. Saydığımız bu araçlar da tabii ki doğru zamanda, doğru yerde ve en önemlisi de öğrenci gençlik hareketini bir ileri aşamaya taşıyacak şartlar gerektirdiğinde kullanılabilir/kullanılmalıdır. Fakat, devrimcilik salt bunlardan ibaret değildir. Molotof atmak kadar devrimciliği öğrenmek isteyen bir insanla oturup konuşmak da önemli bir eylemdir. Bizi devamlı izleyen kitlenin karşısındaki davranışlarımıza, tavır ve tutumlarımıza dikkat etmek de en devrimci görevlerden birtanesidir. Bunları söylememiz belki devrimci dostlarımız tarafından �Bu basit şeyleri neden söylüyorsunuz? Bunları zaten herkes biliyor!� denerek hoş karşılanmayacaktır. Ama biz, adını vermeye gerek duymadığımız bir çevrede yoldaş olan iki kişinin bir öğrenci grubunun içinde birbirine küfrettiğine şahit olduğumuzu söylersek herhalde dostlarımız bizi anlayışla karşılayacaktır.
Birliğin, ortaklaşmanın sınandığı en önemli alanlar çalışma alanlarımızdır. Bu yüzden biz de büyük oranda yaşadığımız pratiklerden örnekler vermeyi uygun buluyoruz. Bulunduğumuz çalışma alanında �dost� diye nitelediğimiz bir devrimci gençlik grubunun yere düşmüş afişini kaldırıp asmak (veya asmamak), kendi afişimizi bir başka grubun çalışmasının üzerine yapıştırmak bile bizim birliğe/ortaklaşmaya ne kadar eğilimli olduğumuzun bir göstergesidir. Biz herşeyden önce hayat içinde yaşadığımız bu 'küçük ayrıntıların' incelenmesinden yanayız.
ELEŞTİRİ/ÖZELEŞTİRİ
Herkesin bildiği ve savunduğu üzere eleştiri/özeleştiri mekanizması devrimciliğin en temel öğelerindendir. Ve içine düşülen veya düşülebilecek hatalardan korunmanın, aynı zamanda devrimci grupların birbirini yanlış anlamasının önündeki en etkili araçlardan biridir. Bu yüzden �Birlik, Eleştiri, Birlik� sıkça kullanılan bir cümledir. Ne var ki, günümüzde eleştiri/özeleştiri mekanizmasının uygulanışında da bazı sorunlar vardır. Bu sene 5 Kasım'da, Beyazıt'ta ortaklaşa yapılan YÖK eyleminde, gruplar tarafından sadece ortak pankart açma şeklinde bir karar alınmasına rağmen, bir devrimci gençlik grubunun kendi pankartını açması ve daha sonrasında bunu savunması, eylem alanında da mevcut bileşeni tanımadığını söylemesi, sözünü ettiğimiz sorunun somutlaşmış halidir. Verdiğimiz örnek özeleştirinin algılanışındaki soruna dair bir örnekti. Gelelim eleştiriye...
Az önce de söylediğimiz üzere eleştiri yapılması konusunda hiçbir grubun bir çekincesi veya rahatsızlığı yok. Bu eleştiriler nihayetinde devrimci dostlar tarafından özelde eleştirinin muhatabı olan çevre, genelde ise öğrenci hareketinin daha ileri bir noktaya gelmesi için yapılmakta veya yapılmalıdır. Devrimci çevrelerin birbirleriyle rekabet etmesi değil birbirleriyle dayanışma içinde bulunması gerekir. Bu bağlamda herhangi bir devrimci çevreyle konuşurken veya o çevreyi eleştirirken kullanılan dil özenle seçilmelidir. Reformist, oportünist, pasifist gibi kavramlar kullanılırken dikkat edilmeli, eskilerin de söylediği gibi �Dilin kemiği yoktur.� deyimi haklı çıkarılmamalıdır. Herhangi bir devrimci yapının politik yayınını okurken aynı yapının bir başka çevreye olan eleştirisinde; �Bu özelliğimiz (sözü geçen çevreye) battı herhalde.� gibisinden bir ifade bütün devrimcilerin rahatsız olması gereken bir tarzdır.
Eleştiri yapılırken örgütsüz ama devrimci yaşama, kültüre ilgisi olan özneler de düşünülmeli, eleştiri de özeleştiri de politik bir zemine oturmalı, bu öznelerin devrimci yaşam ve kültür hakkında olumsuz yargılar edinmelerine fırsat verilmemelidir. Devrimciliğin kavranmasına ilişkin bir başka sorun ise ilişkiye geçilen insanlara yaklaşım sorunudur.
DEVRİMCİ ÖZNE VE KİTLE İLİŞKİSİ
Yerellerde çalışma yaparken o yerelin özgün koşullarını sağlıklı değerlendirememe, bunun sonucunda yerelin ihtiyacı olan çözümleri getirememe ve nihayetinde kitleden kopuk dar grup eylemlilikleri gerçekleştirme günümüzde hepimizin karşılaştığı bir sorundur.
Yerellerde sorunlar doğru bir şekilde tespit edilse dahi, o yereldeki öğrenci kitlesine bu sorunların kendi sorunları olduğunun benimsetilememesi, eyleme çağırmadan önce neden eyleme gelmesi ve tepki vermesi gerektiğinin anlatılamaması, hak arama bilincinin oluşturulamaması günümüz devrimci gruplarının bir başka eksikliğidir.
Yeni ilişkiye geçilen öğrencilerle konuşulduğunda en çok yakındıkları konulardan birtanesi de devrimci öğrencilerin kendilerine adeta birer örgütleme nesnesi olarak yaklaştığıdır. Nesnel olarak baktığımızda büyük oranda subjektif bir yargı olsa da bize, girdiğimiz ilişkilerde çok daha dikkatli ve titiz olmamız gerektiğini gösteriyor. İlişkiye geçtiğimiz yeni öğrencilerle sürdürdüğümüz ilişkide politik yan tabii ki belirleyici olmalı fakat insani öğeler ıskalanmamalıdır. Vurgulamak istediğimiz, ilgilendiğimiz insanla büyük oranda politik tartışmalar yaparken hayatın diğer bütün alanlarına da değinmemiz gerektiğidir.
Devrimci gençlik grupları olarak bir başka eksiğimiz ise kol, kulüp, dernek vb. alanlarda sürdürülen çalışmaların yeterli nitelikte yapılamaması, yapılan çalışmalarda ise öğrenci kitlesiyle yeterince ilgilenilmemesidir. Devrimci öğrenciler sadece yapılacak faaliyeti örgütlemekle yetinmemeli, bizzat hayata geçirilmesi anında da öğrenci kitlesiyle beraber olmalıdır. Örneğin; bir folklor ekibi çalışması örgütleniyorsa salt bu çalışmayı organize etmekle kalınmamalı bizzat folklor ekibinin içinde yer alınmalıdır. Öğrenci kitlesinin ve devrimci öznelerin yaşam alanları mümkün olduğunca ortaklaştırılmalı ve çoğaltılmalıdır. Paylaşılanlar, salt okul sınırlarında, ders aralarında kalmamalı, yaşamın her alanına müdahale etmek amaçlanmalıdır. Tiyatro, sinema, panel vb. etkinliklere gitmek küçümsenmemeli/hafife alınmamalıdır.
Devrimci gençlik grupları olarak hemen hepimizde görülen bir başka olumsuzluk, diğer devrimci, dost grupları rakip olarak görmek ve farkımızı güncel politika ve yaşam pratiği üzerinden değil de, dost yapılar üzerinden anlatmaya çalışmaktır. Bu tutum kısa vadede bir yarar getirecekmiş gibi sanılmaktadır. Gerçekte, konuşulan öğrencinin zihninde adeta �Bütün devrimciler birbirinin arkasından konuşuyor�muş gibi olumsuz bir düşünceye yol açmakta ve öğrenci hareketine zarar vermektedir. Kronikleşme tehlikesi bulunan bu tutum, aynı zamanda dostluk kültürünün ve sahiplenme bilincinin önünde büyük bir engeldir.
ÇÖZÜME DAİR GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİMİZ
Genel olarak bu sorunlar yaşanırken devrimci gençlik gruplarının bu tıkanmayı aşmak için tartışma başlatması olumludur. Yapılan birlik çağrılarına da iyi niyetle yaklaşılmalıdır. Bugün gençlik hareketinin gerçekten güçlü bir eylem birliğine ihtiyacı olduğu da su götürmez bir gerçektir. Fakat bu birliktelik salt merkezi düzeyde alınan kararlarla değil, yereller üzerinden giden bir birleşmeyle olabilir. Aslında çeşitli birimlerde gerçekleşen birimler düzeyindeki eylem birlikleri yaygınlaştırılabilir ve ortaklaşmanın kültürünü örmeye hizmet ederse en büyük adımlardan daha büyük işlevler görecektir. Aynı zamanda varolan çekinceler yaşam içinde sınanacaktır. Böylelikle daha büyük adımların önü de açılacaktır.
Fakat genele baktığımızda devrimci gençlik grupları yerellerde, herhangi bir gündeme dair bir eylemin birlikteliğini sağlamakta bu kadar güçlük çekerken kısa zamanda yapılacak bir çalışma ile uzun erimli öz örgütlülükler sağlamak güçtür. Birlik sorununun çözümünü de ancak siyasal pratiğin gereklerine cevap verebilen, birlik yapmakta samimi davranan, ve devrimci kültür içinde bulunan olumsuz öğeleri dıştalayan çevreler gerçekleştirecektir. Kültür dediğimiz kavram uzun yıllar sonucunda oluştuğu için, devrimci kültür içinde varolan olumsuz öğelerin de yok edilmesi uzun bir mücadele sonunda gerçekleşecektir. Biz bunun üç, beş aylık bir süreç sonunda gerçekleşecek bir kurultayla, onun sonucunda alınan karar veya kararnamelerle çözülebileceğini düşünmüyoruz.
Sorun ancak yerellerde ve çalışma alanlarında birlik ve ortaklaşma olgularını vurgulayan hemen her çevrenin, bunu pratikte de göstermesiyle çözülecektir. Daha önce de sözünü ettiğimiz üzere tüm devrimci gençlik gruplarının birlik ve dayanışmayı ısrarla vurguladığı halde gerçek anlamda bir birlik yaşanamaması hem bu kavramların içeriğine zarar vermekte hem de devrimci kültürü ve kişiliği algılayışta birtakım sorunlar olduğunu göstermektedir. Mevcut kültür içerisinde bu öğeler varlık gösterdiği takdirde alınacak hiçbir karar sağlıklı bir biçimde uygulanma şansı bulamayacak, oluşturulan hiçbir birlik ise uzun erimli olmayacaktır.

|
ÖNDER'E MEKTUP
Sevgili Önder;
Seninle sohbet etmek için, elime kalemi almak çok zor oldu. Zorluk, seni yeterince anlatamama kaygısındandı. Enerjimi toplayıp yoğunlaşmaya başladım. O zaman kelimeler döküldü; bilmem seni anlatmaya yeter mi?
Hatırlıyor musun? 8 Mart için oluşturduğumuz komitede sen de yer almıştın. Bir gün öncesinden büroda temizlik yapıyorduk. Bir sohbetimizde her zamanki mütevazılığınla ve öğrenme arzunla �öğrenecek daha çok şeyimiz var� diyordun.
Evet canım; öğreneceğimiz/yaşayacağımız çok şey var. Ama sen bu kısacık zamana öyle çok şey sığdırmıştın ki; öğrenirken öğreten, düşünürken düşündürten o bitmek bilmeyen sorularınla çalışmalarımıza eleştirel bir boyut kazandıran halini çok özledik.
Sen; devrimci yaşamdaki sorumluluğun, devrimci disiplinden geçtiğini öylesine güzel özümsemiştin ki, hepimiz için gerçek bir önder oldun. Eleştirilere açık olmayı, sabırla dinlemeyi devrimci kişiliğinle bütünleştirmiştin. Sana bir şeyler anlatırken hiç zorlanmıyorduk. Tiyatroya, edebiyata, sanata olan merakın kişiliğini daha da zenginleştirmişti. Hani hatırlıyor musun; soğuk bir kış günü kısa metrajlı bir filmin kurgusunu yapmıştık. Sen kurgusunu zenginleştirdikçe, ayrıntılandırdıkça ben, �artık yeter; bu uzun metrajlı bir film oldu� demiştim. Üretkenliğine, yeteneğine hayran kalmıştık.
Sorgulayan, üreten, haksızlıklara başkaldıran insanların yaşamı kısa sürse de onlar, gerçekten �kaliteli bir yaşamın� mutluluklarını böyle bir yaşama rahatlıkla sığdırırlar.
Mektubun burasında senin izninle bir de cellatlarına seslenmek istiyorum:
Önder'leri yok ederek zafer kazandığını sananlar; siz hayatınızda hiç gerçek mutluluğu yüreğinizde hissettiniz mi? Sevginin, emeğin, kardeşleşmenin güzelliğini yaşadınız mı? Ya da bir çocuğu gerçekten sevebilir misiniz? Size soruyorum katiller!... Ama, vicdanları olmayan, tüm insani değerlerini yitirmiş katil sürüleri ne anlar sevgiden, emekten, paylaşmaktan? Öyle çok korkuyorlar ki düşünen, sorgulayan beyinlerden. Öldürerek hangi tarihsel süreçte yok edebildiniz devrimcileri? Bu zorbalık düzeni sürdükçe Önder'ler hep olacak...
Sevgili Önder; onlar belki, elleri titremeden, büyük bir zevkle seni aldılar aramızdan. Ama sevinçleri kursağında kaldı cellatların. Yeni Önder'lerimizle çoğaldık, daha da çoğalıyoruz. Gözün arkada kalmasın; bu düzen sürdükçe haksızlıklara başkaldıran Önder'ler hep olacak. Seni o güzel gözlerinden öpüyorum. Canımızsın.
Deniz Yılmaz
|

YENİ İNSAN İÇİN GERÇEKLİK
-MEDYA ve İNSAN-
Erkan Emin
Sadece acı çekebilen varolmaya hak kazanır. (*)
Hayatın her alanında gerçeklik hareketine ihtiyaç var...
Neden hayatın her alanı? Çünkü insan öylesine bir parçalanmışlık içinde ki, önce ona bütün olduğu hatırlatılmalı. Kendi tarihini yaratan bütün bir insan olduğu... Yaşamında kullandığı her şeyi bir insanın yarattığı, emek ile var ettiği anlatılmalı. Kendisinin de yarattıkları ile hayatın her alanında kendini varedeceği hatırlatılmalı...
Neden gerçeklik hareketi? Çünkü tekstil atölyesinde asgari ücret karşılığında emeğini satan işçi, iş çıkışında, günde 10 saat çalışarak diktiği formayı sırtına geçiren ve trilyonlarca para kazanan futbolcuları izlemek için stadyuma gidiyor. Onları alkışlıyor. Tüm hayatını onlara adıyor. Bundan daha büyük bir yabancılaşma olabilir mi?.. Ya da çöpten beslenen insanlar yanı başındayken insanın, borsadaki dalgalanmalar konu ediliyor ekonomi sayfalarında. Repo, hazine bonosu, tahvil... Bundan daha büyük bir yabancılaşma olabilir mi?.. Çünkü çalmaya, çırpmaya, kolay yoldan para kazanmaya, orospuluğa, hovardalığa özendiriliyor insan. İnsana dair her şey unutturulmaya çalışılıyor. Bundan daha büyük bir yabancılaşma olabilir mi?.. Çünkü nüfusun büyük bir çoğunluğu açlık sınırının altında yaşamak zorundayken iftar çadırları kuruluyor, ev ev dolaşılıp fakire �yardım ediliyor�. Ama nedense onu fakir kılan koşulları değiştirmeye yönelen insanlara silahla, işkenceyle, katliamla yanıt veriliyor ve yardım edilen o insanlar ki, bir kaşık yardım için seviniyor, teşekkür ediyor... Bundan daha büyük bir yabancılaşma olabilir mi?... İşte bunun için gerçeklik hareketi...
Neden ihtiyaç var? Çünkü insana, insan olduğunu hatırlatmanın zamanı geldi... İnsanın �kendini yaratan insan� olduğunu hatırlatmanın zamanı geldi... Sanatı, bilimi, felsefeyi, siyaseti insana istemek için... Her şeyi herkese istemek için... İşte bunun için hayatın her alanında gerçeklik hareketine ihtiyaç var...
�Yeni İnsan İçin Gerçeklik� yazılarında bilinen şeyler yazılacak, yeni bir şey değil... �Yeni İnsan İçin Gerçeklik� yazıları; medyayı, sanatı, bilimi, felsefeyi konu ederek insan türüne katkı yapmak için naçizane bir aktarım yapacak. Kendi penceresinden, kendi yolundan...
-MEDYA ve İNSAN-
Çocuklardan başlayalım... Çocuklar oyun oynarken çeşitli hayaller kurarlar. Çocuğun, oyun oynarken kurduğu bu hayallerle doğru orantılı olarak yaratıcılığının geliştiği bilinen bir gerçek. Tahta bir sopanın üstüne atlayıp dünyayı dolaşmak, hayaller kurmak çocuk için kelimelerle anlatılamayacak bir mutluluk kaynağıdır. Hayalinde yaşar ve hayalinde bir yaşam kurar çocuk. Bu başlı başına bir esenliktir onun için. Kimi zaman, nesnelerin işlevlerinden soyutlanarak çocuk için aldıkları görev, bir bakıma çocuğun soyutlama gücünü de geliştirir. Nesneleri olduklarından farklı bir forma dönüştürerek yeni bir şeyler yapar çocuk. Bir oyun yaratıcılığıdır bu... İşte tam da burada; somuttan kopan çocuğun soyut düşlemlerinde korunmasız bir biçimde yakalandığı (tutulduğu) bir durum daha vardır ki yazının bundan sonrası bunu konu edecektir...
Oyun esnasında gerçeklikten uzaklaşan çocuğa uygulanan bir bombardıman... Yoğun, etkili bir bombardıman. Kişiliğinin daha yeni yeni gelişmeye başladığı yıllarda, �birey� olmasına engel olacak bir bombardıman... Gelin bu bombardımanın en güçlü aracına göz atalım;
Çizgi Film: Modern şehir hayatının yok ettiği doğa ve yaşam alanı bir odayı geçmeyen çocuklar... Ve o odada televizyon ile başbaşa geçen zamanlar... Hareket eden birşeyleri televizyonda görmenin ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra sadece izlemeye alışan çocuklar... Kendi hayal güçleriyle kendi dünyalarını yaratamayan, ona izletilenle yetinen çocuklar ve bunun ilk aracı olan çizgi filmler...
Ne var bu çizgi filmlerde?.. Çizgi filmlerde, içerisinde dünyayı kurtarmaktan tutun basit insani bir duruma kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan sorunların, bir kurtarıcı sayesinde sonlandırılması konu edilir çoğunlukla. Bir tür çaresizlik halidir kurtarıcının olmadığı durumlar; bir beklenti, bir edilgenliktir. Ne zaman ki (doğaüstü ya da gizemli güçleri olan) kahraman gelir, o zaman kurtulur insanlık. Çocuğun nesnellikten koparak soyut bir bulut içine çıkması ve orada kalması istenir. Bu dünyaya dönmesi, bu dünyaya dair hayaller kurması istenmez. Bu örtük bombardıman çok başarılı bir biçimde sunulur. Başarısı etkisindedir...
Sevgi, dostluk, paylaşım, kendi sorununu çözme ya da beraberce iş yapma gibi motiflerin konu edildiği çizgi filmler yok denecek kadar azdır. Olsa da meta değeri yoktur, o piyasada; satmaz, yapımcısına para kazandırmaz. Tek istenen bu değil mi zaten pazar mantığında?..
20. yüzyılın ortalarında Walt Disney ile başlayan, günümüzde sinemasından bilgisayar oyunlarına, televizyonundan oyuncaklarına, kitaplarından elbiselerine kadar kurumsallaşan ve yaygınlaşan çocuklara yönelik bombardıman, emperyalizmin kültür(süzlük) yayımında kullandığı araçlardaki başarısını da gösteriyor. Harry Potter bunlardan bir tanesi. Tam anlamıyla tüketim malzemesi yapılan; sinema filmleri, kitapları, oyuncakları, elbiseleri, bardakları, yatak örtüleri, çantaları, vs. yapılan ve tüketilen bir kahraman... Gizemli, mistik, doğaüstü olayların atmosferinde soluyan, onlara öykünen, onlar olmak isteyen çocuklar...
Tüm bunların sonucunda; kendi sorunlarını çözemeyen, dış dünyanın gerçekliğinden kopuk, sürekli olarak bunalımlı bir ruh haliyle yarı uykulu halde yaşayan, içine kapanık, kendi hayatına yön verme gayreti olmayan, uzun lafın kısası �yaşama amacı� olmayan bireyler... İşte daha küçük yaşlardayken insanların önüne örülen, �gerçeklikten koparma duvarı�nın ilk tuğlaları... Neler mi bekliyor insanı bu duvar yükseldikçe? Nelerin beklediğini anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Bugün, çevresinde yaşananlara duyarlı olmak yetiyor tüm bunları duyumsamak için.
Uzağa gitmemek gerekir. Birkaç konu başlığı altında bakalım duruma...
Medya ve Gerçeklik Yitimi: Türkiye'de alışılagelmiş bir durumdur. Bir film, dizi ya da skeçte konu edilen, (mizahi olsun olmasın) göndermeler yapılan bir meslek sözkonusu olduğunda, o meslek grubunun temsilcileri �biz öyle değiliz, bizi farklı gösteriyorlar� yollu açıklamalar yaparlar. Bu, gerçeklik yitiminin en bariz örneğidir. Gerçek ile izlenen şey arasında ayrım yapılamaz ve izlenen şeyin gerçek olduğu sanılır. Bu aslında medya ve insan arasındaki bir döngüdür: Oyuncudan öte oyuncunun oynadığı soyut karakteri konu eden yazıların medyada genişçe yer etmesi, bir dizi karakteri üzerine tartışmaların yapılması, uzun uzadıya felsefi (!) temellendirmelere gidilmesi; insanlara, televizyonda izlediği filme, diziye �gerçekten� daha fazla bir değer atfetmelerini sağlar.
Medya ve gerçeklik yitimine bir örnek de reklam endüstrisinden... Reklamlarda; kola ve benzeri asitli içecekler susuzluk temasıyla verilir hep. Susayan insan susuzluğunu kola ile giderir reklamlarda. Susuzluğun kola ile giderileceği yanılsaması yaratılır. Susayan insan susuzluğunu gidermek için kola satın alır ve kolanın susuzluğunu giderdiği yanılsamasıyla yaşar. Bu, medyanın tüketime dair gücünü gösterir. Bu güç için sermayenin ne kadar para harcadığının bir önemi de yoktur. Çünkü sermaye, o parayı fazlasıyla çıkaracaktır insanlardan. Örneğin Coca-Cola'nın bir yılda reklam için harcadığı para, dünya nüfusuna bölündüğünde kişi başına 19$ düşmektedir. Bu, Coca-Cola'nın bir yılda, her insan için 19$'lık bir reklam harcaması yaptığı anlamına gelir. Yanılsamalı dünya ile gelen gerçeklik yitimi sınırsız bir tüketim dünyası yaratmak için de kapıları ardına dek açar...
Medya ve Tüketim: Kapitalist pazarın yaşayabilmesi, ayakta durabilmesi için tüketim hayati bir önem taşır. Meta ekonomisinin nefes borusudur tüketim. İhtiyaç olsun olmasın, tüketim olgusu sürekli gündemde tutulmalıdır ve insanlar sürekli olarak tüketime teşvik edilmelidirler. Bu da medyanın görevlerindendir. Piyasada yer edinmek isteyen kapitalist, medya aracılığıyla kendini göstermek, tanıtmak zorundadır. Medyanın en büyük maddi kaynaklarından birisi olan reklam endüstrisi, yarattığı tüketim atmosferiyle insanların meta üzerine konuşmalarını, meta üzerine yaşamalarını ister. O atmosfere giren insanlar da meta dünyasında yaşar; yeni bir arabayı, cep telefonu modelini, elbiseyi konuşur durur... Boş zamanları değerlendirmenin (!) bir aracı olur alışverişler, hipermarket gezmeleri... Örneğin; gelişmiş kapitalist ülkelerde hipermarketler düzenli ziyaret edilmesi gereken yerlerdir. Yeni ve/veya önceden duyurusu yapılmış ürünlerin gelip gelmediğinin kontrolü yapılır. Tüketim yaşamanın ta kendisidir. Televizyonda alışveriş kanalları vardır. Tükettikçe huzur bulduğunu sanır yanılsamalar içinde yaşayan insan. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki, o da Türkiye'deki tüketim kültürünün Avrupa'daki ile aynı olmadığıdır. Aynı olmasına da gerek yok. Çünkü, kapitalizmin ve onun uzantısı olan medyanın eşitsiz gelişimi sonucunda bu coğrafyada, Avrupa'daki ile birebir örtüşen bir meta ekonomisinin de olması beklenemez. Ama yöntemleri farklılaşsa da özleri aynıdır: Amaç tükettirmektir...
Bu kadar mı? Hayır... Gerçekliğini yitiren ve tüketime programlanan insana bir de kültür(süzlük) durumu gerekir. Aynı değer(sizlik) içinde yoz bir kültür(süzlük) durumuna ihtiyaç vardır...
Medya ve Yozlaşma (Magazin + Futbol = Televole) : 21. yüzyılın kültür(süzlük) yayım aracı medya... Hemen örneğe geçelim... Bundan 10 yıl öncesinde Türkiye'de kadınların futbola ilgisi neredeyse hiç yoktu. Hatta futbol maçlarının izlenmesi -ev içerisinde- kadın ile erkek arasında bir gerilim noktasıydı. O döneme dair kadınlara ve erkeklere yönelik ayrı programlardan, ayrı türlerden de bahsedilebilir. Günümüz de bu devam etmekte ama bir farkla. Artık Televole ve uzantıları var... Pek de dahiyane olmayan bir fikirle, kadınların ilgilendiği magazin ile erkeklerin ilgilendiği futbol harmanlandı ve ortaya Televole çıktı.
Dahiyane değildi. Çünkü zaten kadının meta olduğu, her türlü insani yozlaşmanın, çürümenin zemininde yeşeren magazin dünyası futbolcuların paralarıyla, futbolcular da magazin dünyasının meta kadınları ile birlikteydi. Sistemin iki dişlisi... Beraberce çalışan iki dişli... Ama izleyicileri ve onlara öykünenleri ayrık iki dişli. Bütünleşik bir tüketim pazarı için değil miydi her şey?.. İşte birleşik iki dişliyi göstermişti halka Televole. Tek yaptığı buydu, başka hiçbir şey değil...
Sonsöz yerine: Medya, bu sistemin her aracı gibi kendine düşen görevi hakkıyla yapmak zorunda. Ama bu görevi yaparken saçmaladığı da olmuyor değil: Yılın 11 ayı kadını cinsel sömürü malzemesi olarak kullanan medya, Ramazan ayı boyunca İslami programlar yayınlar, Hadis-i Şerifler, ilmihaller, Kur'anlar dağıtır, Müslüman olduğunu ispatlamaya çalışır (!). Ne de olsa kapitalist medya, meta ekonomisi için her yolu mubah sayar. Onun doğası budur...
* Ludwig Feuerbach, Geleceğin Felsefesinin İlkeleri, Ara Yayıncılık

SELAM! YAŞAM ATEŞİ
VEYA
DİRENMENİN DİĞER ADI OSTROVSKİ
Çetin Yılmaz
Nikolay Alekseyeviç Ostrovski, 1904 yılında doğmuş bir Sovyet dönemi yazarı. Yaşamı boyunca insanın insanlaşma mücadelesi ve projesi olan sosyalizm için mücadele vermiş, bu görevden asla kaçmamış bir işçi, emekçi ve yazar.
Ostrovski, kısa bir yaşam sürmüş. (1904-1936) 32 yaşında, belki de en verimli, en enerjik olabileceği bir dönemde hayata gözlerini yummuş. Fakat, bu kısa yaşamına rağmen en az bir asra sığdırılabilecek işler yapmıştır Ostrovski. On iki yaşında (henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta) çalışmaya başlıyor. İlk olarak bir mutfakta çalışmaya başlayan yazar, daha sonra bir ateşçi yardımcısı, daha sonra ise elektrikçi çırağı olarak çalışıyor. Yıl 1919'u gösterdiğinde ise genç Ostrovski, gönüllü olarak Sovyet Ordusu'na katılıp cepheye gidiyor. Bu yıldan itibaren Ostrovski, insanların eşit ve adilce, tüm halkların barış içinde ve kardeşçe ve insanın üzerinde insanca yaşayabileceği bir yurt, bir dünya kurmak için mücadele veriyor. Bu mücadele Ostrovski'nin hayatı boyunca sürüyor. Hayatının bir bölümünü kör, yatağa bağlı ve sağlık yönünden çok zor şartlarda geçirdiği bir dönemde bile Ostrovski, her insanda varolması gereken umudu, yüreğindeki ateşi ve en önemlisi de bilincini ve mücadeleye olan inancını hiçbir zaman kaybetmiyor.
Yazımızın daha ileriki bölümlerinde de göreceğimiz, Ostrovski'nin yaşama bu derece bağlı olmasının en temel sebebi; insan denen canlının ne olduğunu mantıksal bir biçimde açıklamış, insanın evrendeki yerinin ve işlevinin ne olduğunu bilince çıkarmış olmasıdır. Ve kahramanımız (kahraman diyoruz, çünkü Ostrovski yaşam biçimiyle ve zorluklar karşısındaki sarsılmaz kararlılığıyla bunu haketmektedir) yaşamı boyunca �insan� kavramının hakkını vererek yaşamıştır.
Yazımızda Ostrovski'nin �Selam! Yaşam Ateşi� isimli kitabını inceleyeceğiz. Öncelikle belirtmeliyiz ki; bunu yaparken amacımız kuru ve renksiz bir inceleme yapmak değil; yazarın da hayatından örnekler vererek, yaşam, insan, yazar, sanatçı kavramlarını sorgulamaktır. Zaten kitabımız da Ostrovski'nin röportajlarından, makalelerinden ve mektuplarından oluştuğu için amacımıza uygun bir nitelik taşımakta.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Ostrovski sosyalizm mücadelesinde oldukça aktif bir rol almış, ( 1919'da orduya katılma, 1921'de demiryolu atölyelerinde işçilik, 1923'e kadar elektrik teknisyenliği, 1923'te bir yıl süreyle sınırda görev yapma, 1927'ye kadar Genç Komünistler Birliği fonksiyonerliği) hiçbir zaman çalışmadan kaçmamış; aksine mücadelenin ön saflarında canla başla yer almıştır. Hiçbir zaman tembellik etmemiş, �tembellik� kavramından nefret etmiştir. Ostrovski tembellik hakkında şöyle demektedir: �İnsanın en kötü düşmanı hastalık değil. Körlük, dehşet verici bir şey; ancak körlük bile fethedilebilir. Bundan çok daha tehlikeli başka bir şey var: Tembellik. Sıradan insan tembelliği. Evet ne zaman ki insan artık çalışma dürtüsü, gereği hissetmiyorsa, ne zaman kalbi boşsa; ne zaman ki, geceleyin uyumak için yattığında, �Henüz sona eren gün içinde ne yaptın?� sorusuna cevap bulamıyorsa korkulacak şey budur. Tehlikeli olan budur. Dostlarının kendisini kurtarmak için danışma toplantısı yapmak üzere toplanmalarının zamanıdır çünkü o, felaketin eşiğindedir. Halbuki, insan çalışma dürtüsünü sürdürürse, ve ne olursa olsun, engel ve zorlukları dikkate almaksızın çalışmaya devam ederse, o adam normal çalışan bir insandır, ve onunla ilgili hiçbir sorun yoktur.�
Bu sözleri iki gözü de görmeyen, yatağa bağlı ve normal bir insanın dayanamayacağı ağrılar çeken bir insan söylüyor. Sözlerde Ostrovski'nin müthiş iradesi ve yaşama bağlılığı ön plana çıkmakta.
Hayatını veya daha genel anlamda hayatı, çevresindeki birkaç insan, aile veya eş dostla anlamlandıran insanlar için hayat aslında kağıttan bir ev veya bir kibrit çöpünden ibarettir. Yaşam denen toprağa köklerini sıkı bir şekilde salmayan insanlar, hayatın en ufak bir darbesinde kolayca yıkılırlar. Hayatını salt ailesi veya sevdiği kadın veya erkekle anlamlandırmış olan insan, bu kişilerden herhangi birisinin yokluğunda kendini karanlık bir kuyuya düşmüş gibi hisseder. Hayat karşısında dayanıklı olmanın en güvenilir yolu öncelikle hayatı materyalist bir biçimde algılamak ve yorumlamaktır. Karşılaştığı olguları doğadan koparıp mistik şeylermiş gibi ve insanın müdahale edemeyeceği tarzda olgularmış gibi algılayan insan, sorunun çözümünü doğada ve insanda değil; anti-bilimsel, batıl alanlarda arar. Betimlediğimiz bu tip bir insanın hayatla olan bağları sağlam olmadığı için, kişi genelde bıkkın, kederli, karamsar ve yaşamdan soğumuş görüntüler sergiler. Geleceğe dair bir planı/projesi olmayan bu kişi �üretim� kavramından ve insanlık için bir şeyler yapmaktan da oldukça uzaktır. Ostrovski, betimlediğimiz bu tipin taban tabana karşıtıdır. Bakınız Ostrovski; yaşam, yaşamın zorlukları ve bu zorluklar karşısında insanın tavrı ne olmalıdır? gibi konularda ne diyor:
�Hayat kendilerine acımasızca vurduğunda, sızlanmaya ve isterikleşmeye başlayan insanlardan nefret ediyor ve onları küçük görüyorum. Bugün yatağıma bağlanmış olabilirim, ancak bu bana hasta adam diyebileceğiniz anlamına gelmez. Bunların hepsi yanlış, hepsi sersemce saçmalık! Gayet sağlıklıyım. Bacaklarım hareket edemiyorsa ve hiçbir şey göremiyorsam ne olmuş? Bu açıkça bir yanlış anlama, aptalca, şeytanca bir şaka.�
Bu sözlerden de görüldüğü üzere yaşam ve doğanın zorlukları karşısında binlerce yıldır direnen insanın somutlaşmış halidir Ostrovski. Sonunun çok yakın olduğunu bile bile tüm engellere meydan okumuş ve bir satır daha fazla yazabilmek için, sağlığını da riske atarak elinden geleni yapmıştır.
�Sonumun çok uzakta olmadığını biliyorum. İçimde yanan bir ateş var, beni yiyip bitiriyor ve onu kontrol altında tutmak bütün irade gücümü alıyor. Şimdilik bunu yapmayı başarabiliyorum. Ancak, doğanın bana verdiği bu zamanı en iyi şekilde kullanmalıyım ve yaşamım sona ermeden, halkımız için yazabileceğimin en fazlasını yazmalıyım. Zamanım kısa...acele etmeliyim.�
Hayatını halkına, halkının mutluluğuna adamış bir komünisttir Ostrovski. Halkın zararına olan her şeyin ve herkesin karşısında olmuş, daima olumsuz durumları veya kişileri değiştirmek gibi bir kaygı taşımıştır. �Ve Çeliğe Su Verildi� adlı kitabındaki �Pavel Korçagin� tipi bunun en somut ifadesidir.
İnsanlık karşıtı her türlü rejime ve sisteme şiddetle karşı durmuş ve zulüm altında olan halkların yanında saf tutmuştur. Hastalığının ilerleyen aşamalarında İspanya'nın faşist diktatörü Franko'nun baskısı altındaki Madrid halkının ne yaptığını sormuş ve bunun karşılığında �Direniyor!� cevabını alınca:
�Aferin onlara! O halde ben de direnmeliyim� demiştir.
Güneşin her doğuşunda
Kanat çırpan serçelere benzer özgürlük,
Serin serin, mavi mavi süzülür gökyüzünde.
Yarasalar vardır bir de,
Karanlığın ve zulmün temsilcileri
Onlar ki maviyi asla kirletemeyecekler
Bir tek insan varolduğu sürece evrende.
SANAT VE EDEBİYATIN BESLENDİĞİ EN TEMEL KAYNAK, TOPLUMDUR
TOPLUMDAN KOPUK BİR SANAT, HAYATIN ÖZÜNE AYKIRIDIR
Sanatı, kabaca yaşamın, gerçekliğin estetik bir biçimde yorumlanması ve yansıtılmasıdır şeklinde tanımlayabiliriz. Bir insan sanatın hangi alanında olursa olsun, bu müzik olabilir, resim olabilir, edebiyat olabilir, edindiği tüm izlenimleri veya beyninde olan tüm kavramları ve imgeleri onu çevreleyen gerçeklikten ve toplumdan alır. Müzisyen, bir beste ortaya çıkardığında, �Bu besteyle doğanın veya toplumun hiçbir ilişkisi yoktur, bu sadece benim özerk üretimimdir.� diyemez. Zira iyice incelendiğinde, bu üretimde doğadaki seslerin (kuş sesi, su sesi, rüzgar sesi vb.) birer yansımasını buluruz. Veya bir ressam herhangi bir ürün sergilediğinde -ne kadar soyut olursa olsun- doğaya ait birçok şey bulabiliriz. Söz konusu durum, edebiyatla uğraşan kişi veya bir yazar için de geçerlidir. Okuduğumuz yapıtta sık sık bizim de yaşadığımız, en azından tanığı olduğumuz olaylara rastlarız.
Tüm bu olgular sanat yapıtının, doğa ve toplumla olan yakın ilişkisini göstermesi bakımından önemlidir.
Öyleyse, günümüzde belli bir kesimin bunun tersini iddia etmesinin, hatta bu durumun karşıt propagandasını yapar hale gelmesinin sebebi nedir? Bunu anlamak için öncelikle şunu bilmeliyiz: Bir toplumun sanat, kültür, bilim, siyaset gibi üstyapı kurumlarını çok büyük oranda o toplumun ekonomik altyapısı belirler. Kısacası bir ülkede ve toplumda varolan ve yukarıda saydığımız bu kurumlar, kimi istisnai durumlar dışında o ülkedeki ekonomik sistem tarafından şekillendirilir.
Ülkemiz ve toplumumuz özgülündeki duruma baktığımızda bu sistemin kapitalizm olduğunu görmekteyiz. Kapitalizm en basit bir mantıkla insanın insanı sömürmesine dayanan bir sistemdir. Ekonomik yönden güçlü olanın siyasal yapıyı da elinde tuttuğu ve yönlendirdiği, toplumsal dinamiklerin sermaye sahipleri tarafından kendi çıkarları paralelinde şekillendirildiği, temel amacın kar etmek olduğu ve kar uğruna bütün insani ve toplumsal değerlerin harcandığı bir sistemdir kapitalizm.
Temel amacın kar etmek olduğu bir sistemde, bilim de, sanat da, teknoloji de sözünü ettiğimiz bu sermaye sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenmektedir.
Eşitsizlik, insanın insan tarafından veya bir kesimin diğer bir kesim tarafından sömürülmesi, toplumun mevcut kaynaklarından herkesin eşitçe faydalanamaması şeklinde sıralayabileceğimiz olgular her dönem kamufle edilmek veya yok sayılmak istenmiştir, hala da istenmektedir.
Bu noktada sanat çok önemli bir yerde durmaktadır. Mevcut eşitsizliği ve sömürüyü gizlemenin bir aracı olarak kullanılan sanat, toplumdan kopuk, toplumsal sorunlara ilgisiz ve yanıltıcı bir duruş sergilemektedir. Sanatı bu şekilde, sermaye çevrelerinin çıkarları için kullananların ise �Sanat, özerk ve toplumdan bağımsız bir üretimdir� derken aslında varolan sömürüyü gizlemeyi amaçladıkları net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Bakınız Ostrovski sanat, sanatçı ve yazar hakkında neler düşünüyor:
�Yazar insanların kafasında halen bulunmaya devam eden kapitalizmin kalıntılarını kökünden temizlemeyi kendine görev bilmelidir. Sovyet vatanında yazarın yüce görevine önem vermeliyiz. Ve yazar, ancak dürüst emekle, biliyoruz ki; ancak yorulmak bilmez emekle, fiziksel ve ruhsal enerjisinin her zerresini yoğunlaştırarak, durmaksızın, inceleme ve tekrar tekrar incelemeyle; yalnızca mücadeleye ve inşa çalışmasına doğrudan katılma yoluyla kendisine ön saflarda bir yer kazanabilir. Eski başarılara hiçbir şekilde bel bağlanamaz, geçmiş zaferlerle zaman geçirilemez. Ama iyi bir kitap yazmış olan pek çok yazar, bu başarısıyla yan gelip yatma eğilimi gösterir. Ama hayat hızla ilerliyor. Hayatın tembelliğe karşı acıması yoktur. Ve hayat bu türden yazarları geride bırakır. Bu onların trajedisidir.�
Ostrovski, bu sözleriyle sadece sanatın ve sanatçının işlevine değil, ama aynı zamanda hayatın diyalektiği, kapitalizmin, insanların bilinçlerini nasıl etkilediği, yazarda bulunması gereken özellikler gibi konulara da vurgu yapıyor.
Yazarın önemli bir görevinin insanların bilinçlerinde bulunan kapitalizmin kalıntılarını silmek olduğunu söylüyor. Yani insandışı olan her şeyi insanların kafasından silip atmanın yaşamsal önemine değiniyor. Yazarın bir an bile bitmek tükenmek bilmeyen bir çabayla (tıpkı kendisi gibi) halkın bilinçlenme sürecine katkıda bulunması gerektiğini söylüyor. Hayatın büyük bir hızla ilerlediğini ve eğer yazarın üretim sürecinde bulunmazsa hayatın gerisinde kalacağını, bu değişim ve yenilenme süreci içerisinde savrulacağını belirtiyor. Bu ve bunun gibi birçok şeye değiniyor Ostrovski. Örneğin herkesin çevresinde sıkça duyduğu bir kavramdır; İlham. Sanatçının yalnızca veya büyük oranda ilham geldiği anda üretebileceği gibisinden yaygın bir kanı vardır. İlham kavramı, aşk gibi, sevgi gibi, acı ve hüzün gibi soyut bir kavramdır. �Sanatçı ancak ilham geldiğinde üretebilir.� yargısını daha iyi anlamak ve değerlendirmek için bu kavramı somuta indirgememiz daha doğru olacaktır. İlham gelmesi, kişinin kendini iyi hissetmesi, olumlu bir ruh hali içerisinde bulunması veya üretim yapabilmek için uygun koşullarının olması şeklinde somutlanabilir. Yüzeysel olarak baktığımızda yukarıdaki yargı doğruymuş gibi görünse de, derinliğine incelediğimizde söz konusu yargının tersi durumların da mevcut olduğunu görüyoruz. Şöyle ki; birçok yazar veya sanatçı hayatlarının büyük bir bölümünü çok zor şartlar altında geçirmişlerdir, ama yaşadıkları zor süreçlerde dahi üretim sürecinden kopmamışlardır. Bu zor şartların kapsamına birçok şey girebilir. Örneğin; hastalık, sürgün, mahpusluk, yoksulluk vb. A.S.Puşkin (1799-1837), hayatının belli bir bölümünü sürgünde, sansür ve çarın despot uygulamaları altında geçirmiştir. Fakat, bu süreçte kendini çok kötü hissetmesine rağmen bir yerlerden ilham gelsin diye beklememiş; geleceği müjdeleyen şiirlerini ve öykülerini yazmaya devam etmiştir. �İlham� kelimesi iç disiplinini oturtamamış, belli bir istikrar sağlayamamış, hayatın herhangi bir zorluğu veya sıkıntılı bir süreci karşısında pes etmeye meyletmiş en azından sağlam bir direnç gösterememiş insanların kendi ihtiyaçları sonucunda doldurulmuş bir kavram.
Sanatsal, felsefi veya kültürel bir üretim yapabilmek için ilk önce belli bir birikimimizin olması gerekir. Herhangi bir konuda birikimli olmak içinse en başta emek vermemiz, enerji sarfetmemiz gerekir. Hiçbir bilgi zihnimize durup dururken giremez. Engels, emek konusunda şunları söylemekte:
�İlk çakıl taşının insan eliyle işlenerek bıçak haline gelmesi için öylesine uzun bir zaman geçmiştir ki bizim tarih diye bildiğimiz zaman önemsiz kalır. Ama zorunlu adım atılmış, insan eli özgürleşmiştir. Bundan böyle de yeni hünerler kazanacak, bu yolla edinilen büyük el yatkınlığı insan soyundan soyuna geçecek, gittikçe artacaktır. Onun için, emeğin sadece bir organı değil ama aynı zamanda bir ürünüdür el. Ancak emek yoluyla insan eli mükemmellik derecesine ulaşabilmiştir. Raphael tablolarını, Thorvold heykellerini, Paganini müziğini mucizevi bir biçimde ortaya koyabilmiştir.� (Engels, Sanat ve Edebiyat, sy 11)
Engels'in söyledikleri durumun özünü anlatıyor. Yazarımız Ostrovski'nin de konu hakkında anlamlı düşünceleri var:
�Bugün bile şair ve yazarların yalnızca ilham geldiği zaman çalışabilecekleri yolunda yaygın bir kanı var. Belki de, bazı yazarların yıllarca hiçbir şey yapmamalarının, ilham beklemelerinin nedeni budur!
İlham, emek sürecinde gelir. Buna kesinlikle inanıyorum. Bir yazar, ülkemizi inşa eden bütün diğerleri gibi çalışmalıdır, dürüstçe çalışmalıdır, hava durumu ne olursa olsun, ve ruh hali ne olursa olsun çalışmalıdır. Çünkü emek bütün hastalıkların ilacıdır. Emekten daha mutluluk verici hiçbir şey olamaz.�
Ostrovski, aynı zamanda eleştiri yapabilme ve eleştiriyi kabul etme olgunluğuna erişmiş bir insan. Etrafımızda, çevresindeki her insanı kıyasıya eleştiren arkadaşlarımız, dostlarımız veya tanıdıklarımız vardır. Fakat, bu insanlar eleştirilmeye hiç gelemezler. Özellikle toplumumuzda neredeyse �eleştirilmek�le, �zan altında bırakılmak� veya �kötü bir şeyle itham edilmek� aynı anlamda algılanmaktadır. Toplumun büyük bir kesimine hakim olan bu anlayış, demokrat, devrimci, solcu kimselerde veya kesimlerde dahi gözlenmektedir. Oysa herkesin her konuda yanlış yapabileceği ve bunun insana ait bir özellik olduğu düşünüldüğünde �eleştiri� kavramının da yaşamın içinde varolduğu ve en az yaşam kadar doğal olduğu görülebilmektedir.
�Fırtına Çocukları� adlı romanını tartışmak üzere Ostrovski ve Sovyet Yazarlar Birliği bir toplantı yapmıştır. Ostrovski'nin bu toplantıda ifade ettiği eleştiri kavramı ile ilgili düşünceleri dikkat çekmektedir:
�Eserimdeki her eksikliği, her kusuru, Bolşevik dürüstlüğüyle gerek duyulursa sert, şiddetli bir şekilde bana gösterin. Koşullar beni şiddetli eleştiri isteğime önem vermeye zorluyor. Yoldaşlar benim yaşamımı ve onu diğer yaşamlardan ayıran her şeyi biliyorlar. Ve korkarım bu bilgi şiddetli eleştiriyi engellemeye yönelebilir. Bu böyle olmamalıdır. Her biriniz bir kitabı başlangıcından itibaren yeniden hazırlamanın ne kadar zor olduğunu biliyorsunuz. Ancak, eğer bu gerekliyse yapılmalıdır.�
�Gerçekçi ve acımasız eleştiri, yazarın gelişmesine yardımcı olur. Bu şeref verici bir etkidir. Yalnızca kendini beğenmiş ve mahdut insanlar buna katlanamazlar. Kaygılarımızı ve korkularımızı paylaşalım, nerede başarısız olduğumuzu birbirimize anlatalım... Sizden, bana, eserindeki eksiklikleri düzeltmek isteyen ve bunu başarabilecek bir savaşçı olarak davranmanızı istiyorum. Eleştiri benim cesaretimi kırmayacaktır. Hayır, bu, bana, güçlüklerimi yenmeme yardım edecek dostlar arasında olduğumu kanıtlayacaktır.�
Daha önce de söylediğimiz gibi, eleştiri yapmak da, yapılan eleştiriyi karşılamak da belli bir olgunluğu gerektirir. Hele sözkonusu olan bir yazar, sanatçı, bilimadamı gibi toplumsal gelişmeye yön veren, hatta, bu gelişim sürecinin başını çeken insanlarsa, sözünü ettiğimiz olgunluk çok daha ciddi bir nitelik kazanır. Ürettikleriyle geniş bir kitleyi �olumlu veya olumsuz � etkileyen bu kişiler, en başta, o insanlara karşı sorumludurlar. Yukarıdaki sözlerinden de anlaşılacağı gibi, Ostrovski, bu sorumluluğu taşıyan bir aydın. Hayatta üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Bizim ise üzerimize düşen tıpkı Ostrovski gibi bir aydın olmak, en zor, en ağır şartlarda bile �Selam! Yaşam Ateşi� diyebilmektir.

BEDELİ NE OLURSA OLSUN
ÖNDER GİBİ YAŞAYACAĞIZ
Ayşe Dağlı
Biz
zor öfkelenir
az yemin ederiz
Bu nedenle
sözlerimiz zaman aşımına uğramaz
Mart ayında, doğanın kıştan yeni çıktığı; ıslak ve soğuk iklimden sıyrılmaya yüz tuttuğu bir dönemde; yani her şey yenilenmeye, canlanmaya, doğuma ve yaşama yüzünü dönmüşken; birileri imkanlarını, paralarını, kadro ve iktidarını ölüme ayarlamıştı.
Sözde toplumun güvenliği için oluşturulmuş üniformalı bir teşkilat; halkı kimden koruyacağı sorulsa, ayakları havada kalacak silahlı bir güç; halktan toplanan paralarla maaşı ödenirken; kendisi halk içinde, yaşamına son verilmesi gereken kişiler, vurulması gereken hedefler saptıyor ve maaşının hakkını o hedefleri yok ederek veriyor.
ÖNDER BABAT, böyle bir gücün 3 Mart 2004'teki hedefi oldu . Günlerce araştırma yapan, istihbarat toplayan, nereden nasıl vuracağını hesaplayan profesyonel katiller, ÖNDER'i sokak ortasında kurşunlayıp çekilirken; mevcut düzeneğin onları koruyacağını, göstere göstere işlenen cinayetle ilgili dava bile açılmaması için çarkın dişlilerinin görev alacağını biliyordu.
�Başına taş düştü.� denecek, �Yorgun kurşun� , �Maganda kurşunu� diye haber yaptırılacak; hastanede, Adli Tıp'ta ve diğer aşamalarda taşlar, katillerin istediği gibi dizilecekti.
Bunlar yaşanırken; bir yerinden vurulmayanlar, canı yanmayanlar, yatağı hala sıcak olanlar; ÖNDER'in polisçe vurulduğuna inanmıyor; ya da resmi söylem dışında bir olasılık için kafa yormamayı tercih ediyorsa; onlar hem bir yaşayan ölüdür, hem de ileride kendilerine yönelme ihtimali olan kurşunlar karşısında söz söyleme hakkını da şansını da yitirmiştir. Sessiz durarak, o cinayete ortak oldukları söylense kabul etmeyeceklerdir; ama gerçekte katiller, onları var eden düzenin devamını, öncelikle �dertsiz başına dert açılmasın� diye üç maymunu oynayarak; duymadım, görmedim, haberim yok diyenlere borçlular. Zaten yüzyıllardır hep böyle olmadı mı? İktidar olarak örgütlenmiş bir avuç zorba, çoğunluğun iradesine, aynı çoğunluğun edilgenliği, sessizliği, �azıcık aşım ağrısız başım� tercihi nedeniyle hükmetmedi mi?
Bugün hala, depremde yıkıntılar altında kaldığında bunu sistemle ilişkilendirme konusunda isteksiz davrananların yoğunlukta olduğunu; haklarını arttırma yönünde mücadele etmek yerine, azla yetinmeyi tercih etmenin yaygın bir duruş olmaya devam ettiğini; yoksulluğun kırdığı bellerini tutarak, çiğnenen onurlarını gizleyerek bir nebze daha dayanmanın yollarının arandığını; haklı nedenlerle kabaran öfkenin doğru hedeflere yöneltilmesi yerine bastırılmasının tercih edildiğini; yani insan gibi yaşamayı hak olarak görüp bunun için mücadele etmenin bile olağanüstü sayıldığını biliyoruz. İşte bu olağanüstü koşulların olağan insanları, bugünün en şanslı insanlarıdır. Onlar, birileri görsün, kahramanlık sayılsın, takdir alsınlar, vb. diye değil; yaşamı insana en yaraşır seviyede karşılamış olmak için ; yani bir anlamda insan gibi yaşamış olmak için mücadele ederler. Bunu bir övgü, bir kahramanlık sebebi saymaz; özel bir beklenti içinde olmazlar; yükselen yaşam kalitesi onlar için yeterli bir karşılıktır.
ÖNDER, böyle bir duruşun insanıydı. İlk bakışta onun gibi yaşayan insanların hedef seçilmesi için bir neden yokmuş gibi görünür. Gerçekte ise, kalitesizliğin, yozlaşmanın, çürüme ve anlamsızlığın hakim kılındığı, insanların yaşamı boş vakit olarak görüp onu en hoyrat biçimde tüketmenin yollarını aradığı bir tarihsel kesitte; bu gidişatın mimarları en çok, ÖNDER gibilerinden rahatsız olur . Çünkü bunlar, doğrularda ısrar eder, hak ve adaletten söz ederken; bildikleri yolda yürüme kararlılığını; tehdide, yasa engeline, bedel ödeme olasılığına rağmen sürdürürler. Ve dahası doğrularını kendilerine saklamaz, başkalarına da yaymayı bir görev bilirler. ÖNDER'ler , karşılarına çıkarılan karanlık renklerle mücadele ederken, yaşamın ak yanlarını yok saymaz, o güzellikleri kimliklerine içererek, yaşam yolunda yerlerini alırlar.
Devrimciliği Don Kişotluk veya eskimiş bir tarzda ısrar olarak değerlendirenler olduğunu, bunun yerine; sömürücüleriyle, katilleriyle, bekçi veya zabıtalarıyla barış içinde yaşamayı tercih ettiklerini; böyle bir duruşun �yükselen değer� olarak pazarlandığını biliyoruz. Onların yeryüzünde canlı olarak kaldıkları süre, ÖNDER'inkinden daha uzun olacak, ÖNDER'den daha fazla para kazanacak ve daha çok yemek yiyeceklerdir. Yaşamı böyle algılayanlar, ÖNDER gibi yaşamamakta bir sakınca görmeyebilirler. Biz, bedeli ne olursa olsun ÖNDER gibi yaşayacağız.

SOSYALİZME VARMAK;
BİNLERCE ÖNDER BABAT'LA MÜMKÜN OLACAKTIR
Yılmaz Karadeniz
Isındı kavganın teni
Ve yirmibeşinde bir gencin
Zorla donuklaştırılan gözleri
O ki, sıcak gözleriyle ısıtıyor şimdi Her bir üşüyenimizi
İnsana, yaşama hakkına acımasızca saldıran sistem doğası gereği toplumu sindirme, ileri bilinçten yoksun bırakma ya da bilinçleri boşaltma uğruna her türlü fiziki ve ideolojik müdahaleye başvurur, egemenliğini bu tür yöntemlerle sürdürür. Kitlelerin, varlığını insan emeğinin sömürüsü, baskı ve zulüm üzerine kurmuş olan sistemin, niteliğinin bilincine varıp onu alaşağı etmek için harekete geçmelerini önlemek, harekete geçildiğinde ise acımasızca saldırmak onun görevlerinin başında gelir. Bu yüzden saldırıları çok yönlüdür, çeşitlidir. Ülkemizde, özellikle 12 Eylül darbesiyle birlikte gittikçe kabaran devrimci muhalefeti bastırıp kitleleri ideolojik olarak savunmasız bırakan ve etkisine alan sistem insanları tecrit ederek kendi dertleriyle boğuşan, yalnızlaştırarak birbirinden kopuk halde yaşayan, küçük bir demokratik talepte bulunmaktan dahi çekinen bir insan tipi yaratmayı amaçladı. Bunu gerek yazılı ve görsel medya, gerekse de emekçi halkın sırtından hiç eksik etmediği şiddeti ile yaptı.
Bugün hak gasplarının yoğunlaştığı, peş peşe çıkarılan yasalarla işçilerin, emekçilerin kazanılmış olan kimi haklarının birer birer elinden alındığı; bunun yanısıra insanların dişiyle, tırnağıyla yapmış olduğu iki göz gecekondusuna göz dikilen bu süreçte �Sır kapısı, sırlara yolculuk� vb. TV programlarının yeniden hortlatılması tesadüf değildir. İnsanların �Kaderlerine boyun eğip� sistemin olumsuzluklarına katlanması, güzel bir yaşamı �öteki dünyaya� ertelemesi amaçlanmakta, halkta oluşabilecek olası bir muhalefetin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Öte yandan kolluk güçlerini yoksul, emekçi semtlere yığarak, güçlü devlet, yenilmez devlet anlayışını pekiştirmeye çalışan, buralarda oluşan küçük bir muhalefete bile copuyla, gaz bombasıyla saldıran, bunun yanısıra; uyuşturucu, fuhuş gibi insana, insani değerlere temelden yabancı olan olguları yaygınlaştırarak halkın bağrında taşıdığı güçlü dinamikleri pasifize etmeye çalışan sistemin gerçek yüzüyle yani sömürü ve katliamlarıyla doğrudan yüz yüze gelen emekçi semtlerin genel olarak; işçisiyle, öğrencisiyle, köylüsüyle tüm bir halkın bu tür yöntemlerle ablukaya alınmaya çalışılması yukarıda da değindiğimiz gibi egemenlerin biricik görevidir.
Bugün kitlelerin yaşantılarına, davranışlarına baktığımızda, sistemin bu gibi yaptırımlarla sonuç aldığı görülür. Sistemin yoz kültürü karşısında savrulan kitlelerin bir bileşeni olarak Üniversite öğrencilerinin okul sonrası yaşamla ilgili (işsizlik bunların başında gelir) çeşitli kaygılar beslediği, boşlukta olduğu, bunların sonucu olarak ortalama yarısının intiharı düşündüğü, yine hiç de azımsanmayacak bir kısmının ise harçlıklarını, burslarını �Sayısal Loto� vb. gibi şans oyunlarına yatırdığı (günlük gazetelerden takip edilebilir) kurtuluşu buralarda aradığı düşünüldüğünde sistemin kitleler üzerindeki yıkıcı etkisi daha net görülür. Emperyalist sistemin bütün dünya halkları için amaçladığı şey budur. Bizler bunun yeni sömürge Türkiye örneğini görüyor, yaşıyoruz. İşte halklar için geçmişten bugüne hep açlık, baskı ve zulüm üretmiş olan sistemin varlığına son verip ona alternatif olan olguları halkla paylaşmak, sömürünün yerine eşitliği, bireyciliğin yerine toplumculuğun, baskı ve zulmün yerine özgürlüğün olduğu bir ülke, bir dünya kurmak için mücadele eden her devrimci gibi Önder BABAT yoldaş da sistemin alçakça saldırısına hedef olmuş, insanların gözleri önünde katledilmiştir. Bugün toplumsal çürümenin alabildiğine arttığı günümüz koşullarında halkın her zamankinden çok daha fazla Önder BABAT'lara ihtiyacı vardır. Çünkü paylaşmanın, dayanışmanın, sevgi ve hoşgörünün gittikçe unutulduğu günümüzde Önder'in yaşamı bize yol gösterici bir işlev kazanmaktadır. Örgütlü yaşamla tanışıklığı çoğumuza göre daha kısa sürede olmasına rağmen, Önder'in gelişme grafiği ters bir orantıya işaret eder. O kısa sürede çok yol katetmiş, bir çok şey öğrenmiş ve bunları hayata geçirme konusunda ısrarcı olmuştur. Elbette onun da her insan gibi birtakım yanlışlıkları olmuştur. Ancak gerektiğinde eleştiren, gerektiğinde ise özeleştiri vermekten çekinmeyen, yapmış olduğu bir hatayı açık yüreklilikle kabul eden ve ders çıkaran bir karakter olarak Önder; halkın, yoldaşlarının ve devrimcilerin önünde bir örnek olarak durmaktadır. �Her devrimcinin taşıdığı özelliktir bunlar yeniden dillendirmenin ne anlamı var� ya da �abartıyorsunuz� diye düşünenler olduğunu/olacağını biliyoruz. Amacının ne olduğunu bilen ve bu amaca uygun yaşaması gereken devrimcilerin (en azından azımsanmayacak bir kısmının) ne yazık ki söylemleriyle yaşantıları, davranışları arasında uçurum olduğu görülmektedir. Bunu gerek bir siyasetin taşıyıcılarında, gerekse de siyasi hareketlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde gözlemlemek mümkündür. Rekabetçi, benmerkezci, burjuva kültüre denk düşen bir takım olgular bunlara temelden karşı olan bizlerin yani devrimcilerin nüfuz alanlarında (yayın organlarında, kurumlarında) yaşama şansı bulabiliyor. Teoriyle pratiğin arasında uçurumlar oluştuğu bu süreçte Önder'den bahsetmek, onun mütevazı kişiliğini anlatmak karşımızda bir görev olarak durmaktadır. O, olması gerektiği gibi hem yoldaşları hem de diğer devrimci yapılardan dostlarıyla en tam anlamıyla bir sevgi bağı oluşturmuştu. Özetle Önder, devrimci olmanın sorumluluğunun bilincinde olan ve onun gerekleri doğrultusunda yaşayan bir insandı. İşte bu nedenle Sosyalizme onu bugünden yaşamlarında var etmiş olan binlerce Önder BABAT'la, Cüneyt KAHRAMAN'la, binlerce Fatih ÖKTÜLMÜŞ ve Sibel YALÇIN'la varılacaktır.
|