Devrimci Gençlik
Cumartesi, 31 Aralık 2005 14:01

ÖNDER BABAT KATLEDİLİŞİNİN 1.YILINDA ANILDI

3 Mart 2004 tarihinde ölümsüzlüğe uğurladığımız Önder Babat yoldaşımızın katledilmesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Önder yoldaşımızı gözlerimizde, yüreklerimizde taşıyoruz. Yaşam alanlarımızda ortaklaşmış düşüncelerimizle hayat buluyor Önder. Bir dost sohbetinde özlenen bir soluk gibi çıkageliyor gözlerinde taşıdığı umudun sonsuz volkanıyla.

Yoldaşları Önder'i unutmadı ve unutmayacak. Biz Devrimci Hareket olarak farklı illerde Önder yoldaşı anma ve Önder'in katledilme nedenini daha fazla kişiye anlatmak için İstanbul, İzmir ve Ankara'da çeşitli etkinlikler düzenledik.

İsterseniz ilk önce İstanbul'da düzenlenen etkinlikten bahsedelim.

İstanbul
Bilindiği gibi Önder yoldaş dergi büromuzdan çıktığı sırada katledilmişti. Bu nedenle biz de Devrimci Hareket olarak Önder'in öldürüldüğü tarih olan 3 Mart günü saat 18:45'de dergi büromuzun önünde bir anma etkinliği düzenledik. Uzun süre çeşitli kanallarla (gazete, radyo, ilan) duyurusu yapılan etkinliğe devrimci-demokrat kişi ve kurumlardan yoğun bir katılım gerçekleşti. Yaklaşık 600 kişinin katıldığı anma, İstanbul'da gerçekleştirilen moral ve dayanışma düzeyinin yüksekliği açısından uzun süredir görülmemiş bir etkinliğe sahne oldu. Etkinlik, bizlerin bir yıl önce tıpkı Önder gibi dergi büromuzdan çıkarak meşalelerle sokağın başına kadar yürümemizle başladı.

Yoldaşımız Fehmi Kılıç'ın okuduğu basın açıklamasının ardından Önder'in ailesi adına kuzeni bir konuşma yaptı. �Bugün burada Önder'i öldüremediklerini gösteriyoruz� diyen kuzeninin ardından Önder katledildiğinden yanından olan arkadaşı Önder için yazdığı şiirini okudu. Sık sık atılan �Önder Babat Ölümsüzdür, Devrim Şehitleri Ölümsüzdür, Katil Devlet Hesap Verecek, Önder'in Hesabı Sorulacak� sloganlarıyla süren etkinlik 20 yıldır tüm baskılara rağmen başeğmeyen, müziği ve sanatçı duyarlılığıyla ezilenlerin yanında yeralan Grup Yorum �Bize Ölüm Yok� dedi. Basın açıklaması coşkuyla atılan sloganlarla son buldu. Yaklaşık yarım saat süren etkinliği, Beyoğlu İstiklal Caddesi'nden geçen birçok kişi izledi.

İzmir
İzmir'de 3 Mart günü 14:00'da Konak Eski Sümerbank önünde gerçekleştirilen basın açıklamasında 25 kişiydik. Dalgalanan bayraklarımız ve attığımız sloganlarımızla Önder yoldaşın uğruna ölümsüzleştiği değerleri her gün her dakika ve her solukta yaşatacağımızı, bizlere verilen mesajı aldığımızı ancak bizi korkutmak için yaptılarsa onları daha fazla korkutacağımızı vurguladık. Ayrıca 5 mart günü saat 14:00'da Bornova Emek Kültür Merkezi'nde Önder Babat ve Yaşam Hakkı konulu bir panel düzenledik. Panelde Önder katledildiğinde yanında bulunan arkadaşı Önder'in kişiliğinden, mücadelesinden, sanatçı kimliğinden ve nasıl öldürüldüğünden bahsetti. Onun ardından Çağdaş Hukukçular Derneği adına bulunan bir avukat yaşam hakkına ilişkin bilgiler verdikten sonra Türkiye'de yargıya yansımayan sistematik işkenceleri, baskı ve katliamları konu etti. Daha sonra söz alan bir yoldaşımız bu tür cinayetlerin nasıl ortadan kaldırılabileceğini ve Önder Babat cinayetinin arka planını katılımcılara aktardı. Panel, yönetici arkadaşın yaptığı genel değerlendirmelerin ardından son buldu.

Ankara
Yoldaşımız Önder Babat, ölümsüzlüğünün birinci yılında Ankara'da da andık. 5 Mart günü yapılan etkinliğin öncesinde Ankara'da Dünya Emekçi Kadınlar Günü ile ilgili olarak Yüksel Caddesi'nde düzenlenen basın açıklamasına da katıldıktan sonra Önder yoldaş için hazırladığımız programı gerçekleştirdik.

DİSK, Birleşik Metal-İş salonundaki etkinlik, hazırladığımız basın metninin okunmasıyla başladı. Önder'e atfen yazılmış bir şiirle devam eden etkinlik, Önder'in katledildiği anda yanında olan bir arkadaşının konuşmasıyla devam etti. Daha sonra emperyalist işgalin Ortadoğu'daki katliamını ve Önder'i anlatan fotoğraflardan oluşan bir dia gösterimi yaptık. Program, bir yoldaşımızın, basının ve medyanın Önder Babat cinayetiyle ilgili sorularını yanıtlamasıyla sona erdi.




3 MART 2005�TE İ.Ü.�DE YAPILAN
BASIN AÇIKLAMASI METNİ

3 Mart 2004 tarihinde saat 18:45'te Taksim İmam Adnan Sokak'ta okuru olduğu Devrimci Hareket Dergisi'nden çıktığı sırada susturuculu bir silahla başından vurularak öldürülen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan arkadaşımız Önder Babat'ın katledilişinin üzerinden tam 1 yıl geçti. Önder'in katilleri hala bulunamadı. Bulunmak istenmedi.

İlk olarak başına taş düştü dendi. Ardından ailesinin ve biz arkadaşlarının ısrarı üzerine yapılan otopsi sonucunda Önder'in felsefeyle sanatla, güzel gelecek tasarımlarıyla doldurduğu kafasından 9mm çapında bir kurşun çıkınca �yorgun kurşun�, �serseri kurşun� gibi senaryolar ortaya atıldı. Adli Tıp Raporu kesinleştikten sonra bütün bunları bertaraf etti .

Önder'in birebir hedef alınarak bir cinayet sonucu öldürüldüğünü ortaya koydu.

Bu noktada Önder'in neden öldürüldüğü sorusu akla geliyor.

Önder; uyuşturulmuş, iradesi teslim alınmış ve yaşlanmış gençliğin reddiydi. İnsanlık tarihinin, ezilen halkın ezene karşı mücadelesinin tarihi olduğunu kavramıştı. Önder bu nedenle felsefeyle uğraşıyor, kendini geliştiriyordu. Düşüncelerini sanatıyla kalemiyle oynadığı tiyatro oyunlarıyla ve alanlarda türküleşen bir haykırış olan sloganlarıyla ifade ediyordu. Verilen ezberci, sığ eğitimin sınırlarını aşıp alternatif, ufuk açıcı, üretmeyi ve sorgulamayı bir tarz haline getiren örgütlü bir gençlik oluşturmak için hepimiz gibi mücadele ediyordu.

27-28 Haziran NATO zirvesini önceleyen süreçti. Tüm emperyalist devletlerin başkanları İstanbul'da toplanıyordu. Devrimci, demokrat, ilerici güçler üzerindeki baskılar bu özel gündem sebebiyle her zamankinden fazlaydı. Öğrenci gençlik de Ortadoğu halklarının katledilmesine, köleleştirilip sömürülmesine karşı NATO'yu protestoya, Deniz'lerden, Mahir'lerden, Kaypakkaya'lardan devraldığı 68'in antiemperyalist ateşini sokaklara taşırmaya hazırlanıyordu. Önder, tam bu sürecin başında öldürüldü. Önder'de somutlanan, gençliğin antiemperyalist mücadelesiydi. Önder'in katledilmesinin ardından bir dizi saldırı ve katliam gerçekleştirildi. Aynı hafta Tunceli'de Devrimci Demokrasi Gazetesi okuru İmam Boztaş, Mardin Kızıltepe'de Eğitim-Sen'li öğretmen Erdal Can katledildi. Yine, İLPS (Halkların Uluslar arası Mücadele Ligi) ve EKB (Emekçi Kadınlar Bİrliği) temsilcileri kaçırılıp işkence yapıldı. İlerleyen günlerde İdil Kültür Merkezi, Gençlik Gelecektir Dergisi ve bir dizi kuruma hukuksuz bir şekilde baskınlar düzenlendi ve onlarca kişi tutuklandı. Bu bizlerin yabancı olmadığı bir durumdu. Çünkü ne zaman emperyalist devletlerin üst düzey yöneticileri bir ülkede toplantı düzenleyecek olsalar toplantıyı önceleyen süreçte, zemini toplantıya uygun hale getirmek isterler. Tıpkı Dünya Ticaret Örgütü'nün Cancun'da yapılan toplantısı öncesinde şehrin boşaltılıp, kuşatılması gibi.

Önder Babat cinayetiyle birlikte tüm devrimci, demokrat, ilerici ve yurtsever kesimlere bir mesaj verilmek istenmişti. Bizler bu mesajı aldık ve buna yanıtımız; �Hepimiz birer Önder Babatız� oldu.

Bu baskılar ve katliamlar ne ilk ne de son olacak, ta ki zorbalığın hakimiyeti kaldırılana dek. Üniversite gençliği değerlerinde ve düşüncelerinde ısrar etmiştir, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm yolunda birçok bedel ödemiştir. Bizler Ali Serkan Eroğlu'nu, Burhanettin Akdoğdu'yu, Kenan Mak'ı, Ümit Cihan Tarho'yu, Erkut Direkçi'yi, Zehra ve Canan Kulaksız'ı unutmadık, unutturmayacağız.

İşte Türkiye'nin gerçek yüzü budur.
İşte AB demokrasisi budur.
Bir kez daha haykırıyoruz.
Bizleri baskılarla, tutuklamalarla, katliamlarla susturamazsınız.
Bizler halkın çocuklarıyız, vurularak tükenmeyiz.

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ




İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ'NDE
II. ÖNDER BABAT KÜLTÜR VE SANAT GÜNLERİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Geçtiğimiz yıl dergi büromuzun önünde katledilen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan yoldaşımız Önder Babat için arkadaşları bir dizi etkinlik gerçekleştirdi. Geçen yıl İstanbul Üniversitesi'nde Önder öldürüldükten sonra gerçekleştirilen Önder Babat Kültür ve Sanat Günleri'nin bu yıl ikincisi düzenlendi.

28 Şubat�3 Mart 2005 tarihleri arasında düzenlenen II. Önder Babat Kültür ve Sanat Günleri'nde tüm hafta boyunca İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Hergele Meydanı'nda ve Hukuk Fakültesi koridorunda emperyalizmin Ortadoğu işgalini ve Önder Babat'ı konu alan iki fotoğraf sergisi vardı. Fotoğraf sergileri işgalin acı yüzünü, kanı, yıkımı ve yakınımızda olduğu halde duyumsanmayan acıyı hissettiriyordu. Anti-emperyalist karşı duruş sergilediği için öldürülen Önder'in yaşantısından kesitlerin ve eylem fotoğraflarının yer aldığı sergi yoğun ilgi gördü.

Kültür ve Sanat Günleri kapsamında Önder'in arkadaşları Önder'in adının ve anısının yaşatılması için bir de imza kampanyası düzenlediler. İmza kampanyasında �Önder Babat Anfisi'nde ders görmek istiyoruz� diyen arkadaşları Önder'in de öğrencisi olduğu Hukuk Fakültesi'ndeki anfi 7'nin Önder Babat Anfisi olacağını Kültür ve Sanat Günleri'nin son gününde fiilen ilan ettiler.

II. Önder Babat Kültür ve Sanat Günleri'nin ilk gününde İ.Ü. Öğrenci Kültür Merkezi Sinema Salonu'nda saat 14:00'te Costa Gavras'ın �Ölümsüz Z� adlı filmi izlendi. Yaklaşık otuz kişinin izlediği film, faşistlerce katledilen sol görüşlü bir siyaset adamının cinayetinin aydınlatılması sürecinde kurumsallaşan faşizmin karanlık yüzünü ortaya koyuyordu.

Kültür ve Sanat Günleri'nin ikinci günüde saat 13:30'da Hukuk Fakültesi koridorunda bir sohbet vardı. Sohbet bu uğurda yaşamlarını feda eden devrimciler için anma etkinliğiyle başladı. Koridor sohbeti kapsamında Ortadoğu'daki işgal, NATO sürecindeki baskılar ve Önder Babat cinayetini konu alan bir dia gösterimi gerçekleştirildi ve ardından Önder öldürüldükten sonra arkadaşlarının Önder'e yazdığı şiirler okundu. Önder öldürüldüğünde yanında bulunan bir arkadaşının o süreçte yaşadıklarını anlatmasıyla devam eden etkinlikte ÖEP Korkuluk Oyuncuları Tiyatro Topluluğu bir sokak oyunu sergiledi. Son olarak da Tohum Kültür Merkezi Müzik Grubu bir dinleti sundu. Yaklaşık 180 civarında öğrencinin duygulu dakikalar yaşadığı etkinlik halaylarla son buldu.

Kültür ve Sanat Günleri'nin üçüncü gününde yine Hukuk Fakültesi Koridoru'nda, saat 13:30'da düzenlenen koridor etkinliğine Önder'in hocalarından Rona Serozan katıldı. Serozan, 12 Eylül sonrası üniversite öğrencileri üzerindeki siyasal ve kültürel baskılardan söz etti, Önder'in bir değer olduğunu ve sahiplenilmesi gerektiğini vurguladı. Av. Anıt Baba, Önder Babat cinayetinin hukuki sürecinden bahsetti. Ayrıca, ardından Önder'in ailesi adına kuzeni, Önder'i öldürebileceklerini fakat düşüncesinin sonsuza kadar farklı bedenlerde, farklı dillerde yaşayacağını belirtti. Etkinlik BEKSAV, Tiyatro İmge'nin sahnelediği �Moskova Önlerinde Tanya� ile devam etti. Oyun sonrasında konuşan tiyatro sanatçısı Nurten Baydemir, Önder'in devrimci bir sanatçı olduğunu, Önder'e sıkılan kurşunun tüm devrimci, demokrat ve ilerici sanatçılara sıkıldığını bu yüzden sahiplenilmesi gerektiğini, ama bunun yeteri kadar gerçekleşmediğini, nedense aydınların ağzına da bu cinayet karşısında susturucu takıldığını vurguladı. Yaklaşık 150 kişinin katıldığı etkinlik Grup Vardıya'nın şarkılarıyla ve coşkulu halaylarla son buldu.

İkinci Önder Babat Kültür ve Sanat Günleri'nin son günü olan 3 Mart, saat 13:00'da Beyazıt Meydanı'nda bir basın açıklaması yapıldı. Üniversite öğrencileri imzalı �Önder Babat'ı unutmadık, unutturmayacağız� pankartı açan öğrenciler, ellerinde �Hepimiz birer Önder Babatız, Önder Babat Ölümsüzdür� yazılı Önder'in de fotoğrafının bulunduğu dövizler taşıdılar. �Önder Babat ölümsüzdür� �Hepimiz birer Önder'iz�, �Devrim Şehitleri Ölümsüzdür�, �Önder Babat kavgamızda yaşıyor�, �Katil polis üniversiteden defol� sloganlarının atıldığı basın açıklamasına 200'ü aşkın öğrenci katıldı. Basın açıklamasının ardından öğrenciler 18:45'te, Önder'in öldürüldüğü İmam Adnan Sokak'ta yapılacak anmaya çağrı yaparak saat 14:00'da, İ.Ü Öğrenci Kültür Merkezi, Sinema Salonu'nda sunulan Costa Gavras'ın �Kayıp� adlı filmini izlemeye gittiler.

Büyük bir coşku içinde geçen II. Önder Babat Kültür ve Sanat Günleri böylelikle son buldu.




EĞİTİM ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Eğitim insanı hem bireyselleşmesini, hem de toplumsal bir varlık olduğunu farkına varmasını sağlar. Eğitim; insanın çevresini, içinde bulunduğu toplumun kültürünü algılama,

Sorgulama ve geliştirmeye yönelik zihinsel bir çabadır. İnsan dünden bugüne insanlığın oluşturduğu kültürü, bilimi ve daha bir çok alanın bilgisini edindikçe, merakı artacak, araştırma, inceleme ve yorumlama faaliyetleriyle eleştirel ve zihinsel yönünü geliştirecektir.

Eğitim, kişinin kendisine olan güvensizliğini giderip yerine özgüven oluşturmanın da bir aracıdır. Kişi bilimsel bir yönteme sahip oldukça karşılaştığı durumlar karşısında nasıl bir tutum alacağını bilecek ve belli bir sistematik çerçevesinde hareket edecektir. Kendi kararlarını alabilen bir öz karar mekanizması geliştikçe sorumluluk almada bir gönüllülük oluşacaktır. Böylelikle eğitim kişiyi üretici etkin kılacak ve eğitim üretim faaliyetine dönecektir.

İnsanlığın bilgisine eleştirel yaklaşan kişi, geçmişten günümüze nice deneyimlerle oluşan toplumsal pratiğin bilgisini öğrenecek, öğrendiğiyle kalmayacak, insanlığın bilgisini kendi şahsında ve yaşadığı toplumda yeniden üreterek gelecek nesillere aktaracaktır.

Eğitimin sözünü ettiğimiz eleştirelliği, özgürleştirici bakışı sağlayabilmesi için de iktidar baskısından uzak olması gerekir. Bu yüzden eğitim özerk olmalıdır. Aksi takdirde hem bireysel hem toplumsal özgürlük sağlanamayacak, iktidarın baskısındaki eğitim akışkan ve değişken yanını yani canlılığını yitirerek bir statükoya dönüşecektir. Bu eğitim bireyi köleleştirici ve tek tip bir toplum oluşturucu bir etki yapacaktır.

Eğitimde geçmiş dönemlere baktığımızda toplumsal örgütleniş, üretim faaliyetine bağlı olarak çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkmıştır. Antik çağda henüz kurumsallaşmamış çeşitli düşünce, öğreti biçiminde ortaya çıkan eğitim, belki de diğer dönemlere göre en rahat çağını yaşıyordu.

Üretim araçları geliştikçe toplumsal örgütleniş de basitten karmaşığa gitmekte bunun sonucunda eğitim de yapılanma ve işlev değişikliğine uğramaktadır. Eğitimle toplumsal örgütleniş arasında her daim farklı düzeylerde bir etkileşim ve zıtlaşma vardır. Bu etkileşimin tam bir zıtlaşmaya dönüştüğü kimi dönemler olmuştur.

Kilisenin mutlak hakimiyetindeki ortaçağ, böyle dönemlerden biridir. Eğitim ve bilimsel çalışmanın kişilere yeni ufuklar açıyor olması doğallığında, bu zıtlaşmayı yaratmıştır. Yaşama ilişkin ortaya çıkan iki farklı yaklaşım bunlardan biri, kilisenin nakli bilgileri, diğeri, bilimsel araştırmalar sonucu ortaya konan akli bilgiler bu zıtlaşmayı oluşturmuştur. Bu yüzden birçok ilerici kişi engizisyon tarafından yargılanarak cezalandırılmıştır. Eğitim üzerindeki bu kutuplaşmanın sınıf savaşımıyla doğrudan bağlantısı vardır.

Ortaya çıkan din-bilim çatışmasında hakim olan kilise bireyi köleleştirdiği halde getirdiği kurallarla ve sömürüyle kişiyi toplumsal mücadeleye yönelmeye zorunlu kılmıştır. Feodalizmin içinden çıkan burjuva sınıfı ekonomik altyapıdaki devinimi ve değişimi toplumsal dönüşümde reform, rönesans, aydınlanma düşüncesi ve devrimle dinsel düşüncenin aşılmasını sağlamış, bilimsel faaliyetin önünü açmıştır.

Dinsel dogmalar bilimsel çabalarla çatışırken sermaye bilimsel çabalarla doğrudan çatışmamış; onu kendi çıkarına kullanmayı yeğlemiştir. Bunun iki nedeni vardır; sermayenin bilimsel alanları denetlemesinin birinci nedeni, �bilimsel bilginin sermayenin ve toplumun ufkunu genişletip sermaye birikimine katkı sağlamasıdır�. İkinci nedeni ise, �bilimsel faaliyet sonucunda üretim maliyetinin düşürülerek kar elde edilmesidir�. Böylelikle emek üzerinde sömürünün arttırılması da hedeflenmektedir. Altyapısal olarak eğitim bu kazanımları getirirken sermayeye bir de toplumsal örgütlenişin üstyapısal ifadesi olan uluslaşması destekleyici ideolojiler de üretme fonksiyonu olmuştur. vatandaşlık bilici oluşturma gibi...

Burjuva sınıfı bunu yaparken kendi çıkarını düşünmektedir. Bir yerden sonra eğitim, artık toplumun ufkunun açma değil, tamamıyla hakim olan sınıf/sınıfların çıkarına olanı öğreten ve üreten bir mekanizma haline sokulmuştur.

Geliştirilmiş bilimsel bilgi ve teknik bizzat üretim maliyetini aşağı çekerken, kendisi bir maliyet oluşturur. Bunu gidermek için de bu giderlerin sermaye üzerinden kaldırılması, eğitim faaliyetinin kamusal finansmanla desteklenmesi öngörülmüştür. Bu, emeğin yeniden üretilmesi ve verimliliğinin yükseltilmesi amaçlanarak yapılmıştır. Böylelikle eğitim bedelsiz sunulmuştur.

Ancak günümüze geldiğimizde sermaye birikim süreçlerinin ve yeniden üretiminin önünde engellerin çoğaldığı, bir tıkanmanın yaşandığı oranda yeni formüller aranmış ve bulunmuştur. Eğitim alanına üç nedenden ötürü ihtiyacı olan sermaye �1. Eğitimin beşeri sermaye ünitesi olması, 2. Eğitimin sermayeye teknoloji üreterek, maliyet tasarrufu sağlama unsuru olması, 3. Eğitimin toplumsal ideolojileri koruyan ve sermaye yanlı bir araç olması�ndan dolayı denetlemenin en etkin yolu olarak eğitimi piyasaya açmayı bulmuştur. Özelleştirme, ticarileştirme adıyla gerçekleştirilen bu faaliyet eğitim alanının daha fazla sermaye denetimi içine alınmasıdır. Bu da, neo-liberal politikalar hayata geçirilerek gerçekleştirilmektedir.

NEO-LİBERAL POLİTİKALAR VE ÖZELLEŞTİRMELER

Burada genel olarak neo-liberal politikalara kadar gelinen aşamayı ve neo-liberal politikaların neleri amaçladığını açmaya çalışacağız.

Yüzyılın başlarında 1929 Ekonomik Buhranı'yla sarsılan sistem bu buhranı devletin ekonomiye müdahalesiyle aşabilmiştir. Kamu alanındaki devlet yatırımlarının yaygınlaşmasını getiren bu müdahale sistemin bir ihtiyacı olarak devreye sokulurken aynı zamanda bu dönemde sermaye teşvik edilmiş. Bu müdahale sermaye sınıfının krizi atlatmasını ve daha da büyümesini sağlamıştır. Buna burjuva iktisadında Keynesçilik denmiştir.

1929 buhranından sonra da 2.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında da sistemin ihtiyacı doğrudan devletin ekonomiye desteğini, müdahalesini gerektirmiştir. Devletin ekonomiye müdahalesini arttıran ve çeşitli �sosyal� önlemler almaya iten etkenler arasında yukarıdaki ihtiyaçların yanı sıra emekçi halkın sosyalist alternatife yönelmesi de yatmaktadır. 1929 buhranı yaşandığı sırada Ekim Devrimi sonrası hızla toparlanan ve umut olduğunu insanlığa gösteren sosyalist sistem kapitalizmin karşısında bir tehdit olarak duruyordu. Bu alternatifin 2.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dünyanın 1/3'ünü kapsayan hale gelmesi, sosyal devlet olgusunun yaşama geçirilmesinin sebebidir. Savaşın etkisini aşma ve rahatlama sonrasında 1970'lerdeki durgunluk dönemiyle birlikte, artık Keynesçiliğin miadını doldurduğuna yönelik saptamalar ve tekrardan serbest piyasa ekonomisine dönmeye yönelik tezler ortaya atılmıştır. Ancak bu devletin bütünüyle elini ekonomiden çektiği anlamına gelmez, devletin müdahalesinin olmadığı kapitalizm olmaz.

Ortaya atılan bu tezler gümrük duvarlarının indirilmesini, faizlerin serbest bırakılmasını, fiyat tayininde devletin devre dışı bırakılması ve eğitim, sağlık, ulaşım, güvenlik vb. sosyal hizmetlerin özelleştirilmesini öngörmektedir. Neo-liberal ideoloji hizmet sektörünün bütününü kamusal bir alan olarak görmekten vazgeçerek özel girişimin bunları karşılayacağı bir Pazar olarak bakmaktadır. Bu politikaların uygulayıcısı konumunda DB, IMF, DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) gibi emperyalist devletlerin üst düzey kurumsallaşmalarını görüyoruz.

Türkiye'ye baktığımızda IMF ve DB'yle ilişkiler 1947'lere dayanmaktadır. Dönem dönem IMF'ye devlet borçlanmıştır. Tabii bu borçlanma giderek sıkı bağlarla örülmüş bir bağımlılık ilişkisine dönüşmüştür. 12 Mart ve 12 Eylül bu bağımlılık ilişkisi çerçevesinde Türkiye'nin sosyo-ekonomik, politik gidişatına yapılan sert müdahalelerdir. 24 Ocak kararlarıyla öngörülen serbest piyasa ekonomisine geçilebilmesi, ülkenin koşullarının ona uygun hale getirilebilmesi için 12 Eylül askeri darbesi tezgahlanmıştır. Örgütlülükler büyük oranda dağıtılmış, sendikalar, öğrenci dernekleri kapatılmış devrimci yapılar büyük darbe almıştır. 1989'da reel sosyalist cephede yaşanan çözülmeyle birlikte bu tezler daha kolay uygulanır hale gelmiş ve özelleştirmeler devreye girmiştir. Özelleştirmeler, göstermelik olsa da var olan sosyal devlet olgusunu, sosyal hakları bir bir ortadan kaldırır hale gelmiş, eğitim, sağlık, ulaşımda var olan kısmi düzeydeki olanaklar yitirilirken yerine sermayenin azami kar hırsı almış ve saldırının sonuçları hissedilir hale gelmiştir. Sermayenin bu saldırıları iktisadi alanla sınırlı kalmamış sosyal, siyasal, ideolojik bir boyut da içermiştir. Bu özelleştirmelerin meşru olduğu yönünde yapılan yönlendirmelerle belli oranda başarı sağlamıştır. Halka arz adı altında özelleştirmeler maskelenmiş, yapılan tartışmalar da özelleştirme-devletleştirme ekseninde yapılmış, emek-sermaye çelişkisi üzerine oturan sistemden bağı kopuk bir şekilde yapaya tartışmalar olmuştur. Yukarıda da görüldüğü gibi ne devletleştirme ne özelleştirme kapitalizmin işleyiş yasalarına ters değildir.

NEO-LİBERAL EĞİTİM POLİTİKALARI

Genç bir nüfusa sahip olması dolayısıyla Türkiye bakımından en kapsamlı hizmet alanlarından birisi de eğitimdir. Bu da eğitimin ticarileştirilmesi için yeterli bir nedendir.1980 den günümüze kadar uygulanan politikalar Türkiye'de eğitim sisteminin ticarileştirilmesini ve devlet okullarının da kısmen paralı hale getirilmesini sağlamıştır. Yaşanan krizlerin sebebi olarak sosyal hep sosyal harcamalar gösterilmiştir. Böylelikle eğitimin bütçe içindeki payı gitgide düşmüştür. 1968'de %12 olan eğitimin bütçe içindeki payı bugün %3 bile değildir.

Uluslararası anlamda hizmet alanının sermayeye açılmasını öngören Hizmet Ticareti Genel Anlaşması'nı (GATS) Türkiye 1995 yılında onaylamıştır. Bu anlaşmaya göre kamunun ağırlığı olan ve kamu hizmet mantığıyla gerçekleştirilen eğitim, sağlık, iletişim, ulaşım vb. alanlar yeniden yapılandırılması yoluyla ülkenin emperyalizme daha da bağımlı hale getirilmesi hedeflenmektedir. Anlaşma bu alanların herhangi birinin serbest piyasaya açılması durumunda onlarla bağlantılı olan yan dalları da serbest piyasaya açmaktadır.

IMF, DB, DTÖ gibi uluslararası emperyalist kuruluşlar, özellikle tam anlamıyla piyasaya açılmamış ülkelerin kamu hizmeti alanını rekabetçi bir yapıya kavuşması amacıyla uyum programları uygulayarak o ülkeye bunun altyapısının oluşturulması için krediler vermektedir.

Dünyada ve Türkiye'de eğitim politikalarının oluşturulmasının baş aktörü DB'dır. DB 1962-2003 yılları arasında az gelişmiş ülkelere toplam 1179 adet proje kredisi açmıştır. DB ile Türkiye arasında 1950'den bu yana 174 kredi anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmalardan doğrudan eğitimle ilintili olanı 8 tanedir. DB'nın eğitim alanına müdahalesi 1971 yılında başlamıştır. 1971'de açılan ilk krediyi, 1980'li yıllarla birlikte mesleki eğitimi konu alan 4 kredi anlaşması izlemiştir. Emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda işgücü yaratmak için yürütülen 5 proje için DB, 282 milyon dolar kaynak aktarmıştır. Bu projeler 90'lı yılların ikinci yarısına kadar devam etmiştir. Şimdilerde eğitim alanının yeniden yapılandırılması süreci, eğitim hizmetinin devletin görev alanından çıkarmakta merkezi yönetime sadece müfredatı belirleme ve geliştirme işini bırakmaktadır. Bütün eğitim kurumları; taşınır taşınmaz mal ve personeliyle birlikte bir yerel yönetim birimi olan İl Özel İdaresi'ne devredilmektedir. Ayrıca değişen Kamu Personeli Rejimiyle eskiden 657 sayılı yasaya tabi olan öğretmenler şimdilerde sözleşmeli personel konumuna sokulmak istenmektedir. Eğitim sistemi açısından bu yeniden yapılanma, yerelleşme/dağılma, parça parça özelleştirme doğrultusunda ilerleyeceği görülmektedir.

Bütçeden yeteri kadar pay alamayan okullar daha da kötü duruma düşecek ve kendi kaynaklarını yaratmanın çaresine bakacak ve her yerel kendine özgü yöntemler geliştirecektir. Böylelikle İl Özel İdaresi o yereldeki çeşitli sermaye odakları, çeşitli odalar ve sivil toplum kuruluşlarıyla yakın ilişkiler kurarak eğitim alanının özelleşmesinin önü açılacaktır. Ve Özel İdare bu noktada yetkilendirilmiştir.

Günümüzde devlet okullarında öğrencilerden çeşitli amaçlarla 30'a yakın başlık altında para toplanılmaktadır. Velilerin 2002-2003 yılı içinde 17 katrilyon harcama yaptıkları bir araştırma sonucu saptanmıştır. Bu milli gelirden eğitim için harcanan payın neredeyse iki buçuk katıdır.

Velilerden karne parası, kayıt parası, kömür parası, temizlik parası, katkı parası, dergi parası vb. adlar altında toplanan bu paralarla eğitim aslında devlet eliyle okul aile birlikleri ve okul dernekleri üzerinden yerelleştirilip özelleştirilmektedir. Tabii bu sınıfsal farklılıklar da düşünüldüğünde eğitim çağındaki çocukların hayatın acı yüzüyle erken karşılaşmalarına neden olmakta, çocuklar üzerinden yürüyen bu ilişki çocuğu okulla ev arasına sıkıştırmakta ve ruhsal bozukluklara neden olmaktadır.

Böylece veliler, öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler ve toplum eğitimin özel olması fikrine alıştırılmakta. Artık paralılaşan eğitim kanıksanmaktadır. Zaten devlet kendi bünyesinde oluşturduğu Süper Lise, Anadolu Lisesi ve Genel Lise uygulamasıyla bir sınıflandırma yapmıştır ve kendi özel okullarını yaratmıştır. Süper Lise ve Anadolu Liselerine girebilmek belli bir maliyeti gerektirmektedir. Böylelikle üniversiteye giden yol genel lise ve meslek liselerine, büyük oranda kapatılmaktadır.

Eğitimde okulları şirkete, öğrencileri ve velileri müşteriye dönüştürmeyi öngören düzenlemeler temel olarak son yıllarda uygulamaya konan iki yönetmeliğe dayanmaktadır. Bunlar, �eğitim bölgesi ve kurulları yönergesi�, �toplam kalite yönetimi ve müfredat laboratuar okulları.�

Eğitim Bölgesi ve Kurulları Yönergesi

Eğitim sisteminin daha �demokratik� bir yapıya kavuşturulması gerekçesiyle Türkiye genelinde 1516 eğitim bölgesi oluşturulmuş. Okullarda �okul öğrenci kurulları�, �okul zümre başkanları kurulu� ile öğrenci ve öğretmenler, �eğitim bölgesi danışma kurulu� ile mahalle muhtarları ve STK temsilcileri ilgili konularda söz sahibi olmuşlardır. Okul içerisindeki işleyişte okul, yerel yönetim, özel sektör, STK işbirliği sağlanmasıyla �demokratikleşme ve katılımcılık� sağlanacak ve eğitimin kalitesi artacaktır. Bunun ne anlama geldiği gayet açıktır.

Toplam Kalite Yönetimi ve Müfredat Laboratuar Okullar Yönetmeliği

Milli Eğitim Bakanlığı'nın toplam kalite yönetimi uygulamaları DB destekli olarak �Milli Eğitim Geliştirme Projesi�(MEGP) adıyla 1990 yılında başlamıştır.

Projenin amacı ilk ve ortaöğretim yönetiminde verimliliği arttırmak, MEB'in �işletmecilik� becerilerini ve uygulamalarını geliştirmek, kaynak kullanımında daha etkili olmayı sağlamak olarak öngörülmüştür.

Bir işletme yönetim modeli olan TKY üretimin her aşamasının daha fazla kar için yeniden düzenlenmesini içeriyor.

MEGP kapsamında 7 coğrafi bölgeden seçilen 208 Müfredat Laboratuar Okulu kurulmuştur. Bu okullar yeni uygulama ve yönetim biçiminin ülke geneline yaygınlaştırılmasının ön biçimini oluşturmakta ve bulunduğu yerellikte nasıl özelleşebileceğinin araştırmasını yapıp sonuçlar çıkarmaktadır. Bun yaparken tüm bileşenleri işin içine katmaya çalışmaktadır.

DB, bu yerelleşmenin sakıncalarını kendi bakışından şöyle nitelendirmektedir;

�1- Yerel siyasetçilere mali sorumluluk vermek önemli riskler taşımaktadır. Bu risklerden en önemlisi yerel siyasetçilerin kaynakları eğitim için kullanmak yerine, karayolları yapmak ya da sulama kanalları inşa etmek gibi kısa vadeli kazançlar için kullanmalarıdır.

2- Yerelleşme, varlıklı ve yoksul bölgelerde yaşayan öğrenciler arasında var olan eşitsizliği daha da arttırabilmektedir. Yerelleşme, varlıklı bölgelerdeki öğrencilere artan olanaklar sunarak daha iyi eğitim almalarını sağlarken, yoksul bölgelerdeki öğrencilerin durumunu daha da kötüleştirebilmektedir. Yerelleşme reformlarından kazançlı çıkanlar varlıklı okullar olmaktadır.

3- Eğitimde yerelleşme reformlarının eğitimin kalitesine yönelik etkilerini özellikle öğrenci başarısı üzerine etkilerini ölçmek ve değerlendirmek oldukça zordur. Böyle bir değerlendirme yapabilmek araştırmaların yaşanan deneyimler sonucu ortaya çıkacaktır. Bankanın bir çok projesi yerelleşmenin sonuçları ve başarısı ile ilgili olarak bir değerlendirme yapmak için kullanılabilecek göstergeye sahip değildir.�

İşte durum ortada. Benzer reformlar Arjantin, Şili, Nikaragua, Brezilya, Meksika vb. Latin Amerika ülkelerinde de uygulanmıştır. Şimdi isterseniz onların deneyiminden çıkan sonuçlara bakalım. Bu örnekler arasında en öğretici olan ve eğitimde yerelleşme reformunun ilk uygulanmaya başladığı ülke Şili'dir. Şili, bölgedeki diğer ülkelerin izlemesi gereken yolu göstermek bakımından model olarak sunulmaktadır. Ayrıca Şili'nin devlet yapısı (askeri-Neo-liberal) ve hizmetlerin devredildiği birimlerin yerel yönetimler olması nedeniyle Türkiye'yle birbirine benzer yanları da vardır.

Şimdi 1970'lerde ilk olarak Eğitim Bakanlığı, kimi yetkilerini bölgelerde görev yapan temsilcilerine aktarmıştır. Daha sonra askeri hükümet ilk ve orta öğretim okullarının yönetimi merkezden alarak yerellere devretmiştir. 1982 yılında kamu okullarının %84'dünün belediyelere devri tamamlanmış ve bu tarihten itibaren özel okulların sayısı artmıştır. Devri izleyen ilk beş yılda binin üzerinde okul açılmıştır.

Neo-liberalizmin ideologlarından M. Friedman'ın ortaya attığı devletin ailelere çocuklarının okul seçimi ve eğitim hizmetinin maliyetinin karşılanması için vereceği kuponlarla eğitimin sağlanması. Böylece devlet özel sektörün ürettiği eğitimi satın aldığı gibi kendi üzerinde eğitimi sunma ödevini kenara bırakmış oluyor. Bu sisteme Voucher sistemi deniyor.

DB yaptığı araştırmada Voucher sistemini; �özel ve kamu okulları arasında rekabete yol açacağı ve bu yüzden okulların farklı eğitim paketleri sunarak, anne ve babaların çocukları için farklı yöndeki eğitim tercihlerini karşılayacağını� belirtmiştir. (West, 1997,83). Sonuçta Voucher sisteminin, tüketici tercihi, kişisel gelişmeyi ve rekabeti arttıracağı, ve anne babalarının çocukları için eğitim hakkının kullanırken eşitliği sağlayacağı savunulmuştur.

Bu sistem ilk defa Şili'de uygulanmış özel okullar ve yerel yönetimlerin desteklediği okullar eşit olarak rekabete girerek kupon üzerinden eğitimi sağlamaya başlamışlardır. Ancak eğitimin özelleştirilmesinden sonra ekonomik durgunluk dönemlerinde ailelerin kuponları eğitim için kullanmak yerine bozdurarak temel gereksinimlerini karşılamaya çalıştıkları görülmüştür. Böylelikle Şili'deki eğitim düzeyi hissedilir derecede düşmüştür.

Şili ve diğer Latin Amerika ülkelerinin pratiği üzerinden çıkarılan ortak dersler;

-Eğitim yerelleşme üzerinden özelleşmiştir.

-Eğitim kurumları gerekli kaynakları toplumdan toplamaya başlamıştır.

-Eğitimin yerelleştirilmesiyle öğretmenlerin çalışma koşulları esnekleştirilmiş iş güvencesini yitiren öğretmenler tatillerde maaş hakkı, örgütlenme, haftalık çalışması gibi haklarını kaybetmişler ve yaşamlarını sürdürebilmek için ek iş yapar hale gelmişlerdir.

-Eğitimin özelleştirilmesi ve eğitim seçeneklerinin atması, eğitim kalitesini attırmamış var olan eşitsizliklerin derinleşmesine neden olmuştur.

-Neo-liberal eğitim politikaları bireyciliği cehaleti çoğaltarak toplumun dayanışmasının, yardımlaşmasının önünde duvar örmüştür.

Neo-liberal eğitim politikalarını inceleyen F.Stewart şöyle demektedir yaşanan süreç için; �Karanlık çağlardan beri eğitim yaygınlaşmasında, ilk defa bu kadar büyük ölçekli bir gerileme� gerçekleşmiştir.

Voucher sistemine benzer bir uygulama Türkiye'de de hayata geçirilmek istendi. MEB 13 Mayıs 2003 tarihinde 53555 sayılı bir genelge yayınlamıştır. Bu genelgede gelir düzeyleri düşük olan ailelerin çocuklarından başarılı olanların özel okullara yerleştirilmesi amacıyla seçme sınavı yapılması ve seçilen öğrencilerin giderlerinin MEB tarafından karşılanacağı belirtilmiştir. Mevcut iktidar AKP olunca bu durum yine laik antilaik ve kadro yetiştirmek istiyorlar gibi suni tartışmalara dönmüş olayın özü ıskalanmıştır. Aslında amaç özel eğitim kurumlarının açık olan kontenjanlarını doldurmak, böylelikle özel sektöre kaynak aktarımını sağlamaktır. Bu da �yoksul çocukları okutuyoruz� perdesi altında yapılmaktadır. Bir yandan özelleştirmelerle halkın kazanılmış haklarını ellerinden alan işbirlikçi AKP bir anda merhamet abidesi kesilmektedir nedense. Resmi öğretim açısından 10,000 öğrenci önemsiz de görülse özel ortaöğretim öğrenci sayısının 60,000 civarında olduğu düşünülürse özel ortaöğretim kurumları açısından büyük önem arz etmektedir. Bu genelge anayasa ve yasalara aykırılıktan iptal edilmiş de olsa benzer uygulamalar önümüzdeki süreçte yaşanacaktır. Bugün %3 olan özel sektörün eğitimdeki payı, iki yıl içinde %10'a çıkarılmak isteniyor.

Bugün eğitimin ilk ve ortaöğretimdeki durumu budur, gidişat da özelleştirme yönlüdür.




GÖKHAN BELGÜZAR
VEYA
SİSTEMİN SORUNLARI ALGILAYIŞ VE ÇÖZÜŞ MANTIĞI

Kapitalist sistem maksimum kar mantığı üzerine kuruludur. Maksimum kar uğruna kapitalistlerin, emperyalistlerin göze almayacakları, yapmayacakları şey yoktur. İnsanlığın kültürel birikimi, değerleri, tarihi yapılar, yapıtlar vb. insana dair her olgu emperyalizm için hiçbir anlam ifade etmez. Irak bunun çok net, aynı zamanda trajik bir örneğidir. Ortadoğu'daki egemenliğini tam anlamıyla sağlamak ve bölgedeki enerji kaynaklarının tek hakimi olmak isteyen başta ABD ve diğer batılı emperyalistler bu uğurda bütün insani öğeleri ayaklar altına almışlardır. Çocuklarının, bebeklerinin gözleri önünde kurşunlanan ana-babalar, kocasının gözleri önünde tecavüze uğrayan ve sonrasında intihar eden kadınlar, işkenceye, katliama maruz kalan binlerce, milyonlarca insan... Kapitalizmin kar uğruna neler yapabileceğine dair ilk akla gelen örneklerdir.

İnsana dair olan herşeye düşmandır emperyalist sistem. İnsanlığın kültürel birikimi, hazinesi ancak para kazandırıyorsa anlamlıdır onlar için. Yeryüzünün güzellikleri, harikaları anlamsız şeylerdir onlara göre. Metropollerin göbeğinde yaptıkları soğuk, çelik gökdelenler daha değerlidir Babil'in asma bahçelerinden. Biliyorsunuz değil mi? Amerikan ordusu helikopterlerine pist alanı açmak için Babil'in asma bahçelerini dozerlerle dümdüz etti. Irak'a götürülen özgürlük ve medeniyet böyle bir şey olsa gerek. Mezopotamya'nın onbinlerce yıllık kültürünü yansıtan müzeler ve içlerindeki tarihi eserler işgal askerleri tarafından baltalarla parçalandı. İnsanlığın parçalanan onuru, umudu gibi.

Kar getiren her iş, niteliği ne olursa olsun meşrudur emperyalizm için. Dünyadaki uyuşturucu, fuhuş, silah ticareti tamamen emperyalistlerin denetimindedir. Para uğruna gencecik fidanlar zehirlenir ve dal gibi bedenleri tuvalet köşelerinden toplanır. Ondan sonra da televizyonlara çıkılıp bangır bangır olaydan duyulan derin üzüntü dile getirilir. Bir taraftan da uyuşturucudan elde edilen gelir, bürokratlara, milletvekillerine, emniyet müdürlerine ve bilumum tüm halk düşmanlarına dağıtılır.

Birkaç ay önce gazetelerde gördüğüm bir haber dikkatimi çekti. Eminim ki sizlerin de dikkatini çekmiştir. Almanya'da işsizlik parası alan bir kadının maaşı kesiliyor ve kendisine hükumet tarafından iş bulunduğu söyleniyor. Buraya kadar herşey normalmiş gibi görünüyor değil mi? Ama gelin görün ki kadına önerilen iş genelevde. Yani kadına fahişelik yaparak hayatını kazanması söyleniyor. Buyurun size AB demokrasisi! Ne kadar demokratik ve insan haklarına saygılı bir davranış! Emperyalist Avrupa'dan özgürlük, eşitlik ve insan hakları bekleyenler için dikkate alınması gereken bir örnek bu aslında.

SORUNLARIN KAYNAĞI OLAN EMPERYALİST SİSTEMİN GETİRDİĞİ HİÇBİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ SORUNLARI ÇÖZMEYE YÖNELİK DEĞİLDİR

Sorunları yaratan bir sistemden yine aynı sorunları çözmesini beklemek sağlıklı bir aklın yapmaması gereken bir davranıştır. Çok somut olgulardan yola çıkarak sistemin sorunları algılayış ve çözüş mantığına bir göz atalım. Adli bir vakadan dolayı gözaltına alınan Gökhan Belgüzar, Bakırköy Asayiş Büro Amirliği'nde öldürüldü. Polis 1.80mt boyundaki G.B'nin 88 cm yükseklikteki bir yerden, hücredeki battaniyenin şeritlerini dişleriyle kestikten sonra kendini astığını, intihar ettiğini iddia etti. Ne hikmetse intihar eden hemen herkes de bu eylemini karakollarda gerçekleştiriyor.

Sistemin sorunu çözüş mantığı budur. Sorunun kaynağı olan olguları kurutmak değil; sorunun üzerinde somutlandığı olguyu yok etmektir.

G.Belgüzar da bu mantık sonucunda yok edilmiştir.

Sistemin yarattığı sorunlardan biri de �sokak çocukları' sorunudur. Binlerce çocuk, bali, hap, uyuşturucu, gasp bataklığında solmaktadır. Fakat, sorunu yaratan sistemin bu sorun üzerine de �çözüm'ü yukarıdaki örnekten farksız. �Sokak Çocukları' sorununu çözmek için sistem bu çocukların Yassıada'ya götürülmesini ve orada �ıslah edilmesini' önermiştir. Tabii oraya götürülen çocuklara nasıl bir muamele yapılacağını hemen hepimiz tahmin edebiliyoruz. Sistem, bu çocukların toplum içinde, sosyal bir ortamda değil; tamamen izole, hapishaneden farksız bir mekanda �rehabilite' edilmesini düşünülüyor. İnsanı değil, kar'ı merkezine koyan kapitalist sistemden de başka bir önerme beklenemez zaten. Konuyla birebir örtüşen, fakat bu kez farklı bir sistemden örnek verelim; Sovyet'lerde �sokak çocukları�nı rehabilite etmek amacıyla kurulan �Gorki Topluluğu� isimli topluluk 10 yıl boyunca topluma hizmet etmiştir. Topluluğun yaşamını sürdürdüğü süre boyunca toplam 7 çocuk, topluluktan kaçmıştır. Ve 10 yılın sonunda Sovyetler'deki �sokak çocukları� sorunu çözülmüştü. İki sistem arasındaki fark bu kadar açıktır.

Başka bir örnek olarak ulaşım sorununu verelim. Ulaşım sorunu da diğer tüm sorunlar gibi kapitalizm kaynaklıdır. Otomobil ve petrol tekellerinin ihtiyaçları ve dayatmaları sonucu Türkiye'deki araç sayısı, Avrupa'daki toplam araç sayısına yakın bir rakama ulaşmıştır. Yeni-sömürgeleştirme politikaları çerçevesinde toplu taşımadan vazgeçilmiş ve emperyalizmin istekleri ve çıkarları çerçevesinde karayolu ulaşımına geçilmiştir. Bu tercihin ne gibi sonuçlar doğurduğunu görmemiz için İstanbul trafiğine bakmamız yeterli olacaktır. Trafik sorununun yanında çevre kirlenmesine de sebep olan karayolu ulaşımı kapitalizmin tercihidir. Gelelim sosyalist tercihe...

Moskova metrosu, dünyanın en büyük metrosudur. Birçok durağı iki, üç katlıdır. Moskova'nın dört bir yanına gider ve senede milyarlarca insan taşır. (yanlış duymadınız milyarlarca...) bu yüzden Moskova'da trafik sorunu hissedilir boyutlarda değildir. Metro istasyonlarında iki metro seferi arasındaki süre 45 saniyedir. Ortalama bir dakikayı geçmez. Ve çalışmaya başladığı günden bu yana (Ki Stalin döneminde yapılmaya başlanmıştır) hiç kaza olmamıştır. Durakların hemen hepsi olağanüstü bir sanatsal estetiğe sahiptir ve adeta birer müzeyi andırır. İstanbul'daki metro Moskova metrosuyla kıyaslandığında elarabası kadar ilkel bir alettir. Bu da bir sosyalizm farkıdır.

Örnekler oldukça çoğaltılabilir, fakat biz konunun özünü anlamamız bakımından bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyoruz. Sistem kapitalizm olduğu sürece sorunların asla yok olmayacağını, sadece makyajlanıp üzerinin kapatılacağını farketmek için ortalama bir zekaya sahip olmak yeterli.

Günümüzde çokça alevlenen AB ve Demokrasi tartışmalarında ise AB'nin ne kadar demokratik bir yapılanma olduğunu anlamak için bir kadına iş olarak önerilen fahişelik olgusuna, Irak'ta öldürülen binlerce insanın katilinin İngiltere olduğuna, Felluce'ye 2.Paylaşım Savaşı'ndan sonra yapılan en yoğun bombardımana hiçbir Avrupa ülkesinin ses çıkarmamasına bakmak yeterlidir.

Bu arada günümüzde AB'nin borazancılığına soyunmuş ve kendini �sol' olarak tanımlayan kimi çevrelere şunu soruyoruz? AB demokrasisinden hayır gelmeyeceği gerçeğini anlamak için ille Almanya'daki kadına yapılan iş teklifinin mi alınması gerekiyor?




SOLMAYANA, SANA

Yılmaz Karadeniz

Düşman ellerce sıkılmış bir mermiydi o
Hıdır'ımı asanların, Zekeriya'mı vuranların ellerince
Sıkıldı bir akşamüzeri yoldaş bir yüreğe
Paslanır mı mermi yarada, kiri akar mı
Kan kurur, düşman unutulur mu
Kararmaya başladığında gün
Sen düştüğünde toprağa
Yeni doğan bir bebeğin
İlk nefesinde yanması gibi ciğerlerinin
Bir yangın öylece gezinip durdu yaşamda

İlk kezdi, toprak attı bu eller
Hala sıcağıyla ısındığı
Yoldaş mezarı üzerine
İlk kezdi elbet, şuramda işte
Bunalıp bunalıp bir türlü yağamayan bulutlar gibi
Kabarıp kabarıp kopamayan fırtınalar gibi
Bir ağırlık, bir acı bir derin keder
Ezdi içimi öylece

Sonra doğa yaşadı bunu
En amansız bir biçimiyle
Fırtınası belki, belki yağmuru güneşi belki bulutu
Toprağı ya da suyu
Saklayamazdı, saklamadı
Belki çoğumuz fark etmedik ama
O tüm inancı ile dışa vurdu bunu

Bir sabah ya da bir akşamüzeri
Görüşe çıkan bir mahpusun
Özlem dolu, sıcak bakışı gibi
O kavganın tüm zorlu anlarında
Baskınlarda mesela,
Bir çift söze zaman bulamayıp
Gözleriyle vedalaşan yürekler gibi
Bakıştı bir ara kavgayla
Ve bastı bağrına doğa onu
Önce fırtınasıydı
Dört bir yanı kasıp kavurdu
Sonra dinmedi hiç, geçene dek mart soğuğu
Acıyla haykırıyordu
Başkaldırmıştı doğa, artık durmak yoktu

Ve birden
Titreyiverdi bozkırların o sarı teni
Çekildi yuvasına bir anda
Yalnızlığı anımsatan
Karadeniz'in o hüzünlü yeli
Isındı kavganın teni
Ve yirmibeşinde bir gencin
Zorla donuklaştırılan gözleri
O ki, sıcak gözleriyle
Isıtıyor şimdi her bir üşüyenimizi

Gözyaşına boğulmuş bir ana, anamız
Vurdu kendini ağıtlara
Sarıldı, sen gibi bastı bağrına
Sıcağı sıcağına benziyordu
Usulca dokundum gözyaşlarına
Her bir damlasında sen vardın
Aldım ve sakladım koynumda
Senin düşüşün haykırışıdır doğanın
Coşkun bir türkü gibi
Söylenmesidir kavganın
Sığmayışımızdır ele avuca
Ve halkımın elinde binlerce kurşundur
Sıkılmayı bekler düşmana




YENİ İNSAN İÇİN GERÇEKLİK
(BİLİM ve İNSAN)

Erkan Emin

İnsanların dünyasının değersizleşmesi,
nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar. (*)

Tarih öncesi dönemlerden günümüze, değişen yaşam koşulları ve ihtiyaçlarla beraber gelişen teknik; insanın, doğaya karşı verdiği mücadelede birincil dayanağı olmuştur. Zorlu doğal yaşama karşın varolma savaşında kullandığı araçları yaratan ve yarattığı araçları kullanarak kendini de değiştiren insan, bu diyalektik döngü ile yaşamını bin yıllar boyunca sürdürebilmiştir. Yarattığı nesneyi kullanarak o nesnenin biçimlendirici/dönüştürücü etkisini kendi yaşamında gören insan, sınıflı toplumlara geçişle, yarattığı nesneler dünyasının esiri olmuş ve o dünyaya insandan daha büyük bir anlam vererek insani değerleri ikinci sıraya atmıştır... Kapitalizmin, nesneler dünyasına verilen anlamı, kendisinden önce gelen feodal toplumdan miras almasının yanı sıra buna ek olarak muazzam bir meta üretimini getirmesi de, onu feodal toplumdaki üretimden farklı kılan bir özelliğidir. Peki nedir bu muazzam meta üretimini sağlayan şey?

Pazar için üretimi en büyük hedef seçen kapitalizm, özellikle Sanayi Devrimi ile kurulan büyük fabrikalarda toplu üretimde büyük bir gelişme sağlamış ve beraberinde gelen teknolojik atılımlar ile bu muazzam meta üretimine kavuşmuştur. Teknolojinin hızlı gelişimi ve özellikle son 50 yılda yaşanan bilimsel-teknolojik gelişmeler, insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş bir ivme kazanmış ise de bu; bilimi, günümüzde sadece daha fazla para kazanmak için seferber edilen bir araca dönüştürmüştür...

İnsanın insanlaşma sürecine katkı yapması gereken bilimin, kapitalizmin ellerinde insanlık için neler yaptığına bir örnek üzerinden bakalım... Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün yayınladığı 2001 silahlanma raporuna göre, bütün dünyadaki askeri harcamaların bir yıllık toplamı 780 milyar doları buluyor... 780 milyar dolarlık bu silahlanma yarışında birincilik, yıllık 282 milyar dolar harcamayla ABD'ye ait. Bu arada 282 milyar dolara 11 Eylül'le birlikte yapılan ek harcamalar dahil değil...

İnsana ve doğaya dair sorunları çözmek yerine öldürmeye, yok etmeye, daha çok para kazanmaya harcanan paralar ve emekler... Boşa harcanan araştırma-geliştirme projeleri ve bilimin sefaleti...

Yukarıdaki rakamlar ile karşılaştırma olması açısından Birleşmiş Milletler'in, yaklaşık 1.6 milyar dolar bulunması halinde çözülebilecek sorunları sıraladığı listeye göz atmak gerekiyor... Gerekiyor çünkü kapitalizmin anlamı bu rakamlar arasındaki farkta gizli...

1) Batı Afrika'nın kuraklık ve iç savaşlar yüzünden yokluk içinde yaşayan 10 ülkesi için toplam 152 milyon dolar gerekiyor... 2) Burundi'deki kırsal alan nüfusu, kolera, sıtma ve diğer salgın hastalıklar yüzünden kırılıyor... 134 milyon dolarlık gıda ve sağlık yardımına ihtiyaç var... 3) Çad'a Sudan'dan 160 bin kişi göç etti... Çok acil 182 milyon dolara ihtiyaç var... 4) Çeçenistan'dan 1999 yılından beri komşu ülkelere kaçan binlerce mülteci için 59 milyon dolar gerekiyor... 5) Eritre'de yaşanan ve uzun süren kuraklık sonucu açlık tehlikesi yaşayan 2.2 milyon insanı kurtarmak için 157 milyon dolar gerekli... 6) Fildişi Sahili'nde yaşanan çatışmalar yüzünden güvenli bölgelere göç eden 500 bin kişi için 39 milyon dolara gerek var... 7) Filistin'de işgal altındaki topraklarda yokluk içinde yaşamaya çalışan ve nüfusun yüzde 47'sini oluşturan insanlar için 302 milyon dolar yardım gerekli... 8) Gine'de, diğer batı Afrika ülkelerinden gelen milyonlarca mülteci yaşıyor... Ayrıca 82 milyon insan da evini terk etti... Tüm bunlar için 43 milyon dolar gerekli... 9) Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde yeniden başlayan savaş yüzünden yerinden yurdundan olan insanlar için 185 milyon dolar lazım... 10) Somali'de dört yıl süren kuraklığın ardından uçurumun kenarına gelen bu ülke ve çeşitli bölgelere göç eden 700 bin insan için 164 milyon dolar gerekiyor... 11) Uganda'nın kuzeyinde yaşanan savaş yüzünden bölgeden kaçanların sayısı 1.8 milyonu geçiyor... Bu insanlar için 157 milyon dolar gerekli...

Silahlanmaya bir yılda harcanan 780 milyar dolar ve 11 farklı sorunu çözmek için ihtiyaç duyulan ama nedense bulunamayan (!) 1,6 milyar dolar... İki rakam arasındaki fark bilimsel-teknolojik imkanların hangi yönde, ne amaçla kullanıldığının da ispatı. İki rakam arasındaki fark aslında kapitalizmin anlamı...

Kapitalizmin ellerinde can çekişen bilimin durumunu, bilimsel kaynakların nasıl kullanıldığını görmek için, insanoğlunun tarih sahnesine çıktığı andan itibaren günümüze kadar temel gereksinimi olan sağlık, beslenme ve güvenliğe dair bazı örneklerle bakalım:

Sağlık �Sektörü�: Sonuna �sektörü� kelimesi gelebilecek en son kelimedir belki de sağlık... Ama öyle bir sağlık ki, kapitalizmin her şeyi paraya tahvil ettiği bir dünyadan nasibini almış bir sağlık... Hastaların müşteri, hastanelerin işletme, doktorların tüccara dönüştürüldüğü bir sağlık sistemi... İlaç tekellerinin türlü hediyeler vererek kendi firmalarının ilaçlarını yazdırdığı doktorlar... Hastane kapılarında saatlerce bekletilen hastalar... Bir işlem yaptırmak için hastanelerde kapı kapı dolaştırılan insanlar... Ve �sonrasında kolayca özelleştirmek için� çalışmıyor, işlemiyor diye gösterilmek istenen hastaneler...

Türkiye dışında da bir fark yok öz olarak, sağlık �sektörü�nde yaşananlara dair... Çünkü kapitalizm kârsız uygulamaları sevmez, barındırmaz kendi içinde, konu sağlık bile olsa...

Gerekli kaynaklar aktarıldığı taktirde hastalıkların belki de tamamına çare bulabilecek bilimsel-teknolojik seviyeye ulaşan insanlık ne yazık ki hala koruyucu hekimlik ve benzeri uygulamalarla hastalıkların erken teşhisi ve tedavisi yerine daha kârlı alanlara yönlendirilerek birer müşteriye dönüştürülmekte... Çünkü kapitalizmde önemli olan insan sağlığı değil, paradır. Sadece para...

Kapitalizmin ve sosyalizmin sağlık anlayışlarına dair bir cümle... Tek bir cümle... Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Dr. Fidel Castro Ruz'un 1 Mayıs 2003 tarihinde Havana'daki Devrim Meydanı'nda, 1 milyonu aşkın insana yaptığı konuşmadan bir cümle... O bir cümle ki, kapitalizm ve sosyalizmin farkını anlatan bir cümle... Küba bugün, dünyada kişi başına düşen en fazla doktor sayısına ve en yakın takipçisinin iki katı kadar doktora sahiptir.� Sanırım başka söze gerek yok...

Gıda: Hayatta kalma, çoğalma gibi (özellikle İlkçağ ve öncesine dair) dönemsel sorunlar bir kenara, insanın gelişiminde, bazı ihtiyaçlar her zaman zorunlu olmuştur. Beslenme de bu temel ihtiyaçlardan bir tanesi... Bilimin gelişimdeki hız, gıda üretimine de yansımış, gıda üretimi sanayileşme ile beraber fabrikasyon sürecine girmiş; gıdaların üretimi, işlenmesi, saklanması sorunları zamanla aşılmıştır. Buraya kadar bir sorun yokmuş gibi görünüyor... Oysa gıda alanındaki bilimsel çalışmalar da kapitalizmin genel işleyişinden bağımsız değil... Aksine kapitalizmin bir ürünü, gıda sektöründe yaşananlar. Çünkü sadece para kazanmak için kullanılan bilimsel kaynaklar ve bunun beslenme gibi en temel gereksinimlerde bile hiçbir insani kaygı taşımadan yürütülmesi sözkonusu olan... Bilimsel kaynakların gıda alanında nasıl kullanıldığına bir örnek üzerinden bakalım...

Yağlı ve tek tip ürünlerden oluşan fast-food kültürünün anavatanı ABD'deki obezite (aşırı kiloluluk) sorunundan başlayalım... Bu giriş cümlesi yerine �Zayıflama sektörünün başlı başına dev bir endüstriye dönüştüğü Amerikan toplumundan başlayalım...� da denilebilirdi... Aslında iki cümle arasında hiçbir fark yok çünkü birbirini besleyen ve birbirinin ayakta kalmasını sağlayan iki olgu, obezite ve zayıflama sektörü... Önce şişmanlatılan, sonra da zayıflatılmak için türlü seçenekler sunulan insanlar ve bu şekilde işleyen bir pazar... Obezite sıklığının okul çağındaki çocuklarda dahi %5-10 arası olduğu ABD ve kitapları, programları, ilaçları, diyet ürünleri, zayıflama aletleri ile bir yılda 40 milyar dolar harcanan bir endüstri... Bu rakamın 100 milyar dolar olduğunu söyleyenler de var. Ancak bir yılda harcanan para 40 milyar dolar bile olsa bu, tüm dünyadaki açlığı sonlandırmak için yeterli. Ancak kapitalizm koşullarında, tüm insanlığa aktarılması gereken kaynakların bu yönde kullanılmasını beklemek, UNICEF, UNESCO gibi BM uzantılı yardım kuruluşları ile tüm insanlığın beslenme sorununun çözüleceğini ümit etmek gerçeklik yitimine verilebilecek en güzel örneklerden bir tanesidir herhalde... Çünkü kapitalizm dünyanın bir bölgesinde bir zenginlik yaratıyorsa, dünyanın geriye kalanı için bu zenginlik (!) açlık, yıkım ve daha fazla sömürü demektir... Azınlığın zenginliği, çoğunluğun açlığıdır...

Güvenlik Sektörü: Bu sektör, bu yazıda konu edilen başlıklar arasında, kapitalist pazarda en fazla geleceği olan sektörler arasında yer alıyor... Yükselen bir yıldız da denilebilir bu sektör kapitalistler için... Ekonomik koşulların tetiklediği hırsızlık/gasp gibi suçlardaki artış, medyanın bu sorunun gerçek nedenlerine inme ve onları gösterme gibi bir kaygısının olmaması, Türkiye'nin bireysel silahlanma ve güvenlik sistemleri açısından hala bakir bir sektör oluşu gibi nedenler, tekelleri birer birer güvenlik sektörünün içine sokuyor. Varolan suçun nedenlerini bularak onları ortadan kaldırmaktansa, sorunun çözümünü (!) bireysel silahlanmada/güvenlik sistemlerinde göstermek kapitalist pazar mantığı için normal bir durum. Araştırma-geliştirme çalışmalarının bu yönde seferber edilmesi yetmiyormuş gibi sektörün kendisi de insani yabancılaşmaya başlı başına bir katkıda (!) bulunuyor... Bu konuda, Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar filmini aratmayan yabancılaşmalar yaşanıyor. Şöyle ki; fabrikasında Personel Devam Kontrol Sistemleri (PDKS), Hareket Algılayıcı Alarm Sistemleri, Kapalı Devre Kamera Sistemleri (CCTV) kullanan bir patron kendisi başka bir ülkede dahi olsa, internet aracılığıyla fabrikasındaki işçilerin fabrikaya saat kaçta giriş yaptığını, ne zaman hangi kapıdan geçtiğini öğrenebilir hatta canlı bir biçimde, fabrikasındaki kameraları yöneterek kimin nerede olduğunu görebilir... İşte daha fazla emek sömürüsü için kullanılan ve insani yabancılaşmaya neden olan bilimsel çalışmalar... Ve sorunu sadece kendi güvenlik önlemini almakla çözeceğini düşünen, güvenlik sorununu ve suçu toplumsallıktan uzak değerlendiren çarpık bilinç...

Sonsöz yerine: Sonsöz 2000-2001 öğretim yılında GSYİH'dan eğitime %8,74 pay ayıran Küba'dan, eğitim için aynı yıl %3,44 pay ayıran Türkiye'ye... 1999 yılında, her 1.000.000 kişiye düşen araştırmacı sayısı 490 olan Küba'dan, aynı yıl için 306 olan Türkiye'ye... Yine Küba'dan bir alıntı... Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Dr. Fidel Castro Ruz'un 26 Temmuz 1988'de, Moncada kışlalarına yapılan baskının 35. yıldönümünde yaptığı konuşmadan bir alıntı... Bilimin ve bilimsel kaynakların ne amaçla kullanıldığına dair bir alıntı: "Istakoz olmayabilir, ama bir ton ıstakozun dünya pazarındaki fiyatı 20 ton süt tozunun fiyatını karşılıyor. Ve bu 20 ton süt tozuyla 200 bin litre süt üretiyoruz. Ve bu 200 bin litre süt, dağ köylerinde geçmişte süt yüzü görmemiş olan, yetersiz beslenmiş nice çocuğun yıl boyu süt içmesini sağlıyor. Küba lokantaları yemek listelerinde ıstakoz yoktur. Ama, Küba sokaklarında dilenen çocuklar da yoktur. Evet ıstakoz yok ama yetersiz beslenen ya da açlık çeken çocuk da yok ülkemizde. Bütün çocuklar günde bir litre süt içmektedirler. Ve onun için halkımız dünyanın en sağlıklı halklarından biridir."

* Karl Marks, 1844 Elyazmaları, Sol Yayınları

 

Bu site, Türkiye halklarının DEVRİMCİ YOL'unda şehit düşenlere adanmıştır.
Anıları mücadelemize önder olacak...