Devrimcilik, Eylemde İsabet ve Değiştirici İrade Gerektirir
Perşembe, 20 Nisan 2006 03:42

SOL, KAFASAL NETLİK;
DEVRİMCİLİK, EYLEMDE İSABET VE DEĞİŞTİRİCİ İRADE GEREKTİRİR

Türkiye halklarının 12 Eylül faşist darbesi sebebiyle daha erken tanıştığı yenilgi/çözülme hali, dünya halkları için 1990'la beraber yaygınlık kazandı. Devrimini yapmış ülkeler, halk demokrasisi veya sosyalizmle anılan rejimler, yaşanan eş zamanlı dağılma ile beraber, özgürlük umudunun değil, emperyalizmin ve dolayısıyla karşı devrimin propaganda malzemesi haline gelmiş, dünyada sol ideolojinin prestij kaybının ateşleyicisi olmuştur. Bu tür süreçlerin en belirgin özelliği, devrimci yapıların ağırlığını hissettirdiği dönemlerde varlık gösteremeyen feminist, Troçkist, sol liberal, vb. eğilimlerin hızla ve hemen her ortamda boy vermeye başlamasıdır. Kanaatkarlık, hedef ve iddia küçülmesi, özgüven aşınması, sistemle bir arada olabilme eğilimi bu türden süreçlerin özelliklerindendir.

Dün kahramanlık öykülerine özne olacak bir yaşam sürmüş devrimci bir kadının, bugün kapalı salonlarda "erkek düşmanlığı" üreten sohbetlerle vakit geçirir hale gelmesi, değiştirici etkinlik için de ruhsal doyum içinde bunu yeterli görebilmesi, karşı devrimin beyinleri fethetme ve kişilikleri teslim alma yolunda ne denli ilerleyebildiğinin göstergesidir. Benzer bir biçimde bugün Troçkist ve Anarşist yapılar; bırakalım sol içi birliklerin en değişmez bileşeni haline gelmeyi, böylesi ortamlarda ideolojik ağırlıklarını hissettirir hale gelmiş ve hatta kimi yapılar için öykünülecek örnekler boyutuna yükseltilmişse; bu, onlardaki büyümenin değil, devrimcilikteki küçülmenin işaretidir.

Devrimci Hareket, 1997 Mayıs'ında DEVRİMCİ DEĞERLER "ARAYIŞA" FEDA EDİLMEMELİDİR diyordu:

“12 Eylül yenilgisi dünya ölçeğinde yaşanan çözülme sonrasında daha ağır ve farklı biçimlerde hissedilir hale geldi. Yaşanmışlıkların irdelenmesi sonuçlar çıkarılması ve olumsuzlananın aşılması biçimindeki yöntemin kendisi de dahil olmak üzere devrimcileri tanımlayan kavramların bizatihi kendisi hedef tahtasına oturtuldu. Yapılmak istenen ve ‘yeni bir tarz' olarak hakim kılınmaya çalışılan şeyin geçmişin tümden reddiyesine doğru evrildiğini söylemek abartılı olmayacaktır.

Her şeye rağmen kendinden emin olma; değerlerine, bu değerleri ifade eden kavramsal bütünlüğe ve tarihsel birikime sahip olma durumu, bir taraftan olumsuzlukları saptarken diğer taraftan biriktirilenleri koruyup geliştirme şansı verir. Biriktirilen ne varsa tümünü geri boşaltıp sıfırlamak ve deyim yerinde ise, hedef tahtasına oturtmak ise; varolan kavramsal hazinenin ve değerler bütününü ‘zaafları saptama'ya feda edilmesidir. Bir yöntem hatasının olmasının yanında bağışlanmaz bir tutumdur da…

Bilimin, devreden ve devralınan özelliği yadsınarak, birikimler evresi sıfıra getirilerek ‘her şeyi' sorgulamak; ya Descartes şüpheciliğidir ya da bir çeşit hiçliktir.

Plan yapma özürlü birinin kendi başarısızlığını ‘planlama'nın kendisine fatura etmesi gibi, hedef şaşırtan ve sahip olduğumuz teorik-pratik kazanımlara zarar veren arayışlar sorunlarımızı çözücü değil, daha çok derinleştirici bir etki yapmaktadır.

Hiyerarşiden, örgütsel bir programdan, plan yapmaktan kaçınmak üzere sarf edilen gayretler, adı konmamış bir irade, bir disiplin, bir tekel oluşturur. Nasıl olmaması gerektiğini anlatarak sınırları çizer ve olması gereken üzerinde ‘yukarıdan aşağıya' bir belirleme ile (tabandan gelebilecek önerilere gerçekte hiç de açık olmayarak) kesin bir rol oynar. Zaten devrimci yaşamın yarattığı tüm değerlere yabancılaşarak; ama, ‘kirlenmişlik' atfında da bulunarak yapılan arayışlar ister-istemez bu değerlerin dışında bir yere sürükler.

Siyasal ve örgütsel boyutu özellikle geri çekilmiş bir çalışma tarzına kilitlendikten sonra; devrimci bir dönüşümü içeren sınıf savaşımını öne çıkaran bir mücadele tarzının telaffuzundan dahi kaçınan ve bunların yerine muhalif olmayı ya da demokratlığı ikame eden bir anlayıştır söz konusu olan.

En geri düzeyde seyreden muhalif kıpırtıları ölçü alıp, varolan dinamikleri bu çizgiye çekerek buna uygun bir yapılaşma yaşamaya çalışmak; birincil olanı ikincil olana asıl olanı tali olana feda etmektir.” (E. F. Devrimci Hareket s.:3)

Bugün gözlenen kafa karışıklığı ve değerlerde garabet hali, yukarıda bir bölümünü aktardığımız uyarının yapıldığı dönemden daha da geri düşüldüğünün göstergesidir. O zaman, adı "ulusal solcu", "Cumhuriyet devrimcisi", vb. her ne olursa olsun, birileri, göstermelik de sahte de olsa taşıyor oldukları "sol, devrimci" ibareli bayrakları faşistlerin çatısı altında toplamaya henüz cüret etmiyordu. Onlar, Lozan müzarekelerine dönemin Kürt mebuslarının da götürülmüş ve bir çeşit ortaklık imajı verilmiş olduğunu dün de biliyor olmalarına rağmen uygun bir dille Kürt düşmanlığı da Lozancılık da yapıyor; ama bunu, ırkçı faşistlerle aynı çatı altında gerçekleştirmiyordu.

Kürt hareketinin önderlerinde veya liberal solcularda dün de sisteme öykünme ve dolayısıyla işbirliği eğilimi vardı; ama bu, emperyalizmi veya emperyalizmin bir halkın başına bomba yağdırmasını alkışlama noktasına varmıyor, göstermelik de olsa, ayrı bir plana/programa sahip olunduğu imajı veriliyordu.

Bugün gelinen noktada, ülke ve dünya ölçeğindeki gelişmeleri test etme ölçütleri, sisteme doğru adeta sürtünmesiz bir kayma halinin yaşandığını gösteriyor.

Bugün Yugoslavya'nın parçalanması, Irak'ın işgali, Doğu Avrupa ve Orta Asya'da Sorosçu darbeler, Küba, Kore, vb. ülkelere yönelik entrikalar insan hakları maskesi altında yapılabiliyorsa; 2005 Nobel İktisat Ödülü, 'Tevrat'ta şifre arama' çalışmaları ile tanınan Siyonist Robet Auman ile Vietnam'a yönelik hava bombardımanının teorisyenlerinden Thomas Schelling'e, yani iki insanlık düşmanına verilebiliyorsa; bu biraz da emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin ortamı ne denli boş, savunmasız bulduklarının göstergesidir.

Doğrudur, bu durum, "arayışları" daha da gerekli kılıyor; ama, bir şartla; arayış, tükenmek için değil çoğalmak için, sisteme yaklaşmak için değil, alternatif için yapılmalıdır . Bunun da "solda yenilenme" diye yansıtılan sosyal demokrat antrenmanlarla veya " üçüncü yol" safsatalarıyla olmayacağı açıktır.

Devrimciler her dönem tartışmış, sorular sormuş, yanıtlar aramış, kendi zeminleri dışındaki üretimleri de dikkate almış; ama, söz konusu ürünleri Marksizm süzgecinden geçirmeyi ihmal etmemiştir.

Bilinir ki sol, kendisi olmayı başaramadığı oranda dışsal olan tarafından etkilenmeye/belirlenmeye ve giderek başkası olmaya mahkumdur . Ve yine bilinir ki fikri bir sistematiğin, ideolojik-politik bir duruşun ana eksenleri terkedildiği oranda sağa veya sola doğru yalpalama, çarpıklık ve ideolojik bulanıklık olasılığı artar. Devrimci bir yapı, Türkiye'deki her gelişmeyi AKP ile açıklıyor ve örneğin hapishanede katledilen bir tutsak için " AKP Tecritte Bir Devrimciyi Daha Katletti " manşeti atıyorsa; niyetten bağımsız olarak, tecrit dahil hapishanedeki her gelişmeye AKP'nin (yani hükümetin) karar verdiğini varsayıyor demektir . Bu, Türkiye'deki sınıfsal şekillenme, devlet-toplum ilişkisi, iktidar-hükümet ilişkisi, rejimin niteliği, vb konulara bakışta bir soruna işarettir.

Yıllardır (ve bugün) "tartışıyoruz", "yenileniyoruz" diyen solun yenilik üretmediği, yani daha ileri bir duruş üretmediği, artık pek çok örnekle sabittir. Yine yaygınca bilindiği ve görüldüğü gibi tartışarak tükenmek de mümkündür. Normal koşullarda örgütsel bir yapıya attırılması adeta olanaksız olan bir geri adım, uzun bir döneme yayılmış bir tartışma süreci sonrasında attırılabiliyor. Bazen, nelerin yitirilmiş olduğunu, yaşanan geri düşüşün boyutlarını görmek için, nerelerden gelindiğine (geçmişe) bir göz atmak gerekiyor. Bu, çarpılmış haline rastladığımız her kişi veya olgu için yapılmasında yarar olan bir testtir. Aradaki farkın, "koşullar"la açıklanamayacak boyutlarda olduğu görülecektir. Örneğin, Melih Pekdemir, 5 Eylül tarihli Birgün Gazetesi'nde yazdığı köşe yazısına, koyun ve danaların intiharı ile başlamış, konuyu sürü psikolojisine getirmiş ve Gustave Le Bon'un "Kitleler Psikolojisi" kitabından çıkardığı bazı dersleri sıralamış.

"Birinci ders şudur: 'İlim bize hakikati yahut, hiç olmazsa zekamızca anlaşılması mümkün münasebetleri öğretmeyi vaat etti. İlim bize hiçbir zaman ne sulh ne saadet getireceğini vaat etmedi.

Hislerimize karşı pek büyük ve sarsılmaz bir kayıtsızlığı olan ilim, feryatlarımızı işitemez ve onun yıktığı hayalleri de hiçbir şey yerine getiremez.' (s:25) Ama 'bir şey' getiriyor işte! İdeolojiler insanların hislerine pek sıkı şekilde hitap ediyor; insanların feryatlarını işitiyor ve insanların hayatını, bilimin 'boş hayaller' dediği şeylerle dolduruyor.

Bu yüzden insanlar inanılır bir davaya, ideolojiye ihtiyaç duyuyorlar ve bu yüzden ideolojileri uğruna 'canlı bomba' olmaya bile razılar; ve bu yüzden 'kalabalıklar', şuursuzca siyasi linç olaylarına teşne haldeler "

Burada aslında, bir paragraf içinde yapılmış mantık hatalarına; bilim diye, doğruluğu tartışılır önermelerin öne çıkarılmasına değil de; her fırsatta, eleştirel her yazıda konunun devrimcilere getirilmesine, onlara akıldışılık veya faşistlerle benzerlik atfedilmesine değinmek gerekiyor. Bu tür insanların derdi nedir? Aynı gazetenin aynı sayısında, Bülent Forta 'nın yazdığı gibi "hayatının bir dönemini 'roman kahramanlarının' başına gelebilecek türden yaşamış" olanların, bunca yükseklerde dolaştıktan sonra bu sıradanlaşmasının, düşkünleşmesinin sebebi nedir?

Gustav Le Bon " İlim hislerimize kayıtsız " diyormuş; peki sosyal bilim veya psikoloji de kayıtsız mıdır? İdeolojiyi bilimdışı bir olgu, bir çeşit hipnoz aracı görmek bugüne dek kimin işiydi? M. Pekdemir bunları bilmiyor olabilir mi? Maddi, manevi her türlü varlığına kastedilen Iraklının canlı bomba hali gerçekten bilim veya akıldışı mıdır? Aynı koşullarda Pekdemir, elinde başka bir silah olmasa, edilgenliği veya işgalciyle uyumu mu seçerdi? İdeolojisizlik, "ideolojilerin öldüğü" iddiasını çağrıştırmıyor mu? bir çeşit kütleleşme; düşünsel donma veya ortama uyma hali değil midir?

Kişi, hem yenilenmeden söz ediyor hem de örgütsüz zeminde duruyorsa, geçmişte örgütlü bir yaşam sürmüş de olsa, daha ileri üretimlerde bulunamadığı oranda kendini, dün itibar etmediği tartışmaların içinde bulabilir. M. Pekdemir , Birgün'deki bir başka yazısında, " Malum, yine eski Leninist partilerde ulusal coğrafyalar dikkate alınarak merkezi örgütlenmeye bağlı (dikey) seksiyon örgütlenmesine gidilirdi. Şimdi bu köprünün altından çok sular aktı; lakin bu tercihi dikey değil de yatay bir tarzda ve başka bir anlayışla yeniden üretmek mümkün müdür? Burada asıl olan bu 'başka'nın ne olduğuna karar verebilmek, elbette... " diyor ve küresel muhalif hareketlerin bir ağ örgütlenmesinden söz ettiğini, kendisinin de yıllar önce "enterkonnekte tarzda örgütlenme" ile benzer öneride bulunduğunu anlatıyor. Tüm bu tartışma ve vurguların ortak noktası, yine yazıda da geçtiği gibi, "hiyerarşi, dikey örgütlenme, vb."nin reddidir. Gerçekte ise devrimcilerin geçmişte belki de en çok tartışıp en çok mahkum ettiği konulardan biri de budur. Bu çabanın derinliğini de kalitesini de yok eden olgulardan biri de örneğin, "ağ örgütlenmesi"nin de yeni bir yanının olmadığını, her örgütlenmenin bir çeşit ağ halinde şekillenmeyi içerdiğini görememektir. İşin sol adına acı tarafı, yazımızın kapsamında da belirttiğimiz gibi alışılmışın dışında çağrışım yapan, farklı gelen hemen her önerinin, ne kadar yeni olduğuna veya ideolojik arka planına bakılmaksızın, sırf aykırılığı sebebiyle de olsa ilgi görüyor olmasıdır.

Devrimcilerin, bugün ön açıcı bir fikri üretkenliğe, özgüvene, duruşlarında inandırıcılık oranını arttırmaya ihtiyacı vardır. Ancak bu ihtiyaç, ülkemiz devrimcilerinin 70'li yılların başında tavır koyarak yollarını ayırdığı, 70'li yılların ikinci yarısında ise ciddiye bile almadığı ve bugün bakıldığında, kendine bile hayrı olmayan kesimleri tekrar kıymete bindirerek karşılanacak türden bir ihtiyaç değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi "arayış"ın kendinden menkul bir değeri yoktur . Önemli olan, süreci ileri doğru taşıyacak, ölçü bulanıklığına değil, netleşmeye hizmet edecek arayışlar içinde olmaktır. Emperyalizmin beyinleri fethetmek üzere yaptığı saldırıda; başarısının en somut göstergesi, Marksizm'in en temel tezleri üzerine dahi kuşku yaratabilmek, fikri çabaları Marksizm dışına kaydırabilmektir. Bugün kimi kesimlerin "Dünya devrimi"nden söz etmeye başlaması, sınıf çatışmasına "doğu-batı gerilimi" yorumu getirmesi, Sultan Galiyev'den " Ho-Shi-Min'in, Mao'nun, Amilcar Kabral'ın öncüsü " diye söz etmesi, doğrudan emperyalizm ürünü bir çarpılma değilse de "Marksizm" diye diye Marksizm'den nasıl uzaklaşıldığının bir örneğidir . Ve bizler için asıl kaygı verici yanı budur. Yoksa, Devrimci Hareket'in de elinde hazır çözümler yok. Bu sorun, salt Devrimci Hareket'in çabaları ile aşılabilecek bir sorun olmadığı gibi, devrimci görev ve sorumlulukların ertelenmesi için bir gerekçe de değildir. Bu bağlamda, sahip olunan yöntem, izlenen yol büyük önem taşımaktadır: “Marksizmin aydınlatıcılığında komünizme giden yol, içinde ilerlendikçe güzelleşen ve güzelleştiren türdendir. Yolun hangi aşamasında olursa olsun, yolun kendisine de ucundaki hedefe dair de söylenecek çok şey vardır. Ancak komünizm, doğası gereği şablonlara sığmaz türdendir. Bugünün komünizmi, bugünün komünistlerinin güzelliğe dair ufuklarını yansıtır. Yarının dünyasında, kendisini güzelleştiren maddi koşullarla uyum içerisinde şekillenen bir fikri üretkenlik, doğaldır ki bugünün ufkunu aşan renklerle bezenmiş olacaktır.

Devrimciler, aşılmış süreçleri irdelerken, doğruluğu kanıtlanmış önermelerin yakasına yapışıp, faturayı ondan çıkarma yoluna gitmezler. Ortada bir başarısızlık varsa, bunun gerçek kaynaklarına inebilmek için öncelikle, Marksizmde tutarlı ve ısrarlı bir hat izlenmelidir. Aksi takdirde, Marksist normların reddi, aynı zamanda tıkanmanın gerçek sebeplerine ulaşabilme çabasının da reddi anlamına gelecektir.” (E.F. Devrimci Hareket, s:13 kapak yazısı)

Arayışlar tabii ki sadece Türkiye'den ibaret değil. Ve dolayısıyla, örneğin Latin Amerika coğrafyasında gözlenen gelişmeler, sol kimlikli bir adayın seçim başarısı, vb olgular ilgi çekmekte, araştırma ve değerlendirme konusu olmaktadır.

LATİN AMERİKA'DAKİ GELİŞMELER DOĞRU OKUNMALIDIR

Lula'nın Brezilya'da, Chavez'in Venezuella'da, Eva Morales'in Bolivya'da gösterdiği seçim başarısı; Brezilya ve Arjantin'in IMF borçlarını vaktinden önce ödeyip IMF ile bağlarını kesmesi; kısacası bölgenin tümüne yayılan antiemperyalist rüzgar, dünyada solun başarıya susadığı bir dönemde hemen her çevrenin ilgisini üzerine çekmiştir. Bu konuda uçlaşan ve birbirleriyle çelişebilen pek çok değerlendirmenin içinde yön şaşırmamak ve bu gelişmelerin ne ölçüde model olup olamayacağına karar verebilmek açısından, Latin Amerika'ya bütünlüklü bir bakış yöneltmekte yarar vardır.

Latin Amerika, neredeyse 15. yüzyıldan bugüne, genelde sömürgeciliğin özelde emperyalizmin yağmasına maruz kalmış bir coğrafyadır. Ayrıca, ucuz işgücü ile varolan hammadde kaynaklarının sömürülmesi, bu kaynakların ABD'ye taşınması ve bunların işlenmesinden oluşan sanayi ürünlerinin çok yüksek fiyatlarla pazarlanmasının aracı olarak bölge, ABD'nin bir arka bahçesi olarak görülmüştür. En büyük yağmacılık bu topraklarda uygulanmış; kendi topraklarında Kızılderililerin, bölgede tüm halkların sömürüsü sonucu ABD'de hızlı bir sermaye birikimi yaşanmıştır.

20. yüzyılda, özellikle de 2. Paylaşım Savaşı sonrasında Latin Amerika neredeyse tümüyle ABD'nin bir açık pazarı haline gelmiş; siyasi iktidarlar ABD ile ilişkileri düzeyinde ayakta kalabilmiş, ekonomi daha başlangıçta tamamen tekelci tarzda geliştirilmiş; az sayıda tekelin ekonominin çok büyük bir kısmına sahip olabildiği, "muz cumhuriyeti" tanımına denk düşen sistemler oluşturulmuştur. Ülkelerdeki ekonomik, siyasi, askeri tüm olanakları elinde bulunduran dar oligarşilerin siyasal rejimi ise faşizm olmuştur . O süreçte Latin Amerika, en ufak bir demokratik tepkinin zorla bastırıldığı, ancak demokratik tepkilerin de siyasal askeri biçimler dışında ifade edilemediği bir laboratuar haline geldi. Bu laboratuarda yeni sömürgeciliğin gelişimi ile birlikte, 1980'li yıllara kadar verilen mücadeleler, siyasal iktidarı ele geçirme noktasına gelerek veya gerileyerek varlık gösterdi.

Günümüzde ise, Latin Amerika, bir başka niteliği ile laboratuar özelliği taşıyor. 2. Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasından itibaren uygulanmaya başlayan ve Latin Amerika'da bir siyasal yapı, bir ekonomik model ortaya çıkaran IMF ve DB'nin emperyalist politikaları, 1990'a gelindiğinde, bir tıkanma, bir çöküş hali ortaya çıkardı. Söz konusu ülkelerde yükselen dış borcun taksidi dahi ödenemez olmuştu. Az sayıda ürünün bol miktarda üretimine dayanan bir kapitalist model, özellikle doğu Asya'daki ülkelerin hızlı bir şekilde gelişmesine ve benzer ürünleri üretmesine paralel olarak çöktü. Latin Amerika'da topyekün bir yıkım yaşandı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla eş zamanlı olarak yaşanan bu yıkım, sol ideolojinin prestij kaybettiği bir dönemde, Latin Amerika özgülünde farklı bir arayışa yol açtı.

Emperyalist-kapitalist sisteme ideolojik düzeyde karşı çıkıp, bunun Marksist temelde alternatifini de üreterek bir ekonomik siyasal model oluşturmak yerine, sadece sistemin aksayan yönlerini onaracak, sosyal politikalarla onu kapatacak modeller öneren siyasal düşünce, geniş halk yığınları tarafından hızla benimsenmeye başlandı. Bu sonuç, IMF politikalarının bire bir uygulanmasının yarattığı ekonomik ve siyasal çöküntü sonrasının ürünüdür. Latin Amerika'da dışavuran başarısızlık, IMF politikalarının ve dolayısıyla globalleşme hamlelerinin, neoliberal politikaların başarısızlığıdır. Çünkü Latin Amerika, IMF politikalarının en dolaysız biçimde uygulandığı bir alan olmuştur. İşte bu politikalara karşı halkta oluşan tepki ; Lula, Chavez, Morales, vb. için başarının zeminini hazırlamıştır. Ortaya çıkan modellerin, ülke özgülüne göre sınırlı farklılıklar yansıtsa da, genelde emperyalist-kapitalist sisteme alternatif olabilecek bir nitelik üretmek yerine, IMF politikalarının yarattığı sonuçların olumsuzluklarını belirli oranlarda ortadan kaldıracak veya azaltacak türden sosyal politikaları öne çıkaran, ama mülkiyet ilişkilerinde veya devlet-toplum örgütlenmesinde köklü dönüşümlere yer vermeyen bir çerçevede kaldığını söyleyebiliriz. Bu modeller, emperyalist-kapitalist sistemde dönüşüm sağlayabilecek çapa potansiyele veya siyasal öngörüye sahip olmamasına rağmen, bölüşüme ilişkin sosyal politikalarıyla da olsa toplumda büyük destek görmüştür.

Söz konusu kişi ve yapılara yönelik emperyalizmin(özellikle ABD'nin) ve işbirlikçilerinin yıpratıcı saldırı ve yorumları olmaktadır. Devrimciler, bunların etkisinde kalmadan, ama Latin Amerika'daki "sol rüzgar"ı da doğru kavrayarak tutum belirlemelidir. Örneğin Türkiye'de solun/devrimcilerin yaşadığı tıkanma ve problemlere Brezilya'da çözüm aramak, sorunu daha da çetrefil hale getirir. Gerçekte Lula, Türkiyeli devrimcilerin örnek alacağı bir siyasal önder değildir. İşçi Partisi'nin meclisteki koltuklardan sadece yüzde yirmisine sahip olması ve bunun kimi kararlar için yeterli olmaması sonucunda, ittifaklarını genişletmek üzere mecliste kimi milletvekillerini aylık rüşvet ödentileriyle satın aldığına ve yolsuzluklara dair basına yansıyan haberler, sorunun sadece bir boyutunu oluşturuyor. Yaşanan süreçte Lula'nın halk nezdinde genelde yıprandığını söyleyebiliriz.

Brezilya'lı iktisatçı Alfredo Saad-Filho'nun Lula için yaptığı değerlendirme düşündürücüdür: " İşçi Partisi, belki de dünyanın en büyük solcu hareketi idi. Ama bugün neoliberal sağın işlevini, neoliberal sağın asla beceremeyeceği bir etkinlikle görüyor. Lula'nın seçilmesinin en acı sonucu da budur. "


Evo Morales - Hugo Chavez
Bunun dışında, kendi özgünlüğünde anlamlı ve önemli bir gelişme olsa da, örneğin Brezilya'daki "Topraksız Köylüler" hareketinin de Türkiye'deki köylü için bir model oluşturma niteliği yoktur. Kurulabilecek enternasyonal ilişkiler veya dayanışma çabaları anlamlı ise de, mücadele bundan ibaret görüldüğünde, Türkiye'deki tarım emekçisine hiçbir yararı olmayacak, bu çabayı sürdürenler için bir turistik seyahat olmaktan öteye gitmeyecektir.

Daha önce Chavez için "sonuç olarak; mevcut halk katılımı ve antiemperyalist duruş sebebiyle Chavez desteklenmelidir; ancak uyguladığı tarzın örnek model olma niteliği yoktur. " değerlendirmesi yapmıştık. Bu fikrimizi bugün de koruyoruz. Emperyalist ahtapotun kollarını uzattığı her yerde istediği sonucu alamaması, oyunlarının boşa çıkarılması, vb. de önemlidir. Ama, sosyalizm perspektifli devrimciler için bu yeterli değildir. Açılan gedikleri büyütmek, sürece daha devrimci nitelikler kazandırmak da mümkün olabilir; ama, tersinin de mümkün olduğu unutulmamalı ve gelişmeler bir bütün halinde değerlendirilmelidir. Örneğin Venezuella'daki gelişmelere bir başka açıdan da bakmakta yarar görüyoruz: Daha önce ABD tekelleriyle bire bir bütünleşmiş çok az sayıda tekelin siyasal egemenliği varken; bugün, Chavez'le beraber, daha geniş burjuva katmanların desteğini alabilecek ve bunun yanında yoksul halk yığınlarının tepkilerini bir ölçüde etkisiz kılabilecek bir siyasal model yaygınlıkla uygulanmaya başlandı. Petrol şirketleri devletleştirilmiş ve petrol gelirlerinden sosyal yardım kurumlarına ve halka pay ayrılıyor da olsa, sürecin daha geniş bir burjuva kesimi güçlendirdiğini ve Chavez'in gerçekte geniş halk yığınlarından çok bu kesime dayandığını söyleyebiliriz. Anımsanacak olursa, ABD'nin tezgahlamış olduğu darbeyi göğüsleyenler arasında bu kesimler ve ordu vardı.

Latin Amerika'daki "rüzgar", Brezilya ve Venezuella'yla sınırlı değil. Hemen tüm bölgeyi kapsayacak bir dinamizm söz konusu. Bu bağlamda son zamanlarda kendinden söz ettiren, olumlu- olumsuz pek çok değerlendirmeye konu olan Bolivya devlet başkanı Evo Morales'in bir özelliği de "yerli" olmasıydı. Kendisinin koka üreticisi olması ve koka üretimini serbest bırakacağını söylemesi, onu istemeyenlerin ağzında bir istismar aracına dönüştü. Bilerek veya cahilce yapılan değerlendirmelerde koka, kokainle veya Coca Cola'yla özdeşleştirildi.

"Evo Morales seçim zaferinden sonra ülkenin tarımında önemli yeri olan kokain üretimini ve satışını, halkının yararına denetim altına alma sözü verdi ." (Cumhuriyet, Strateji, sayı 79 )

Morales'in kokaine de Coca Cola'ya da karşı olduğu, seçim çalışmalarından biliniyor ve zaten mesele bu değil. Koka, Bolivya'lıların yaşamında önemli bir yer tutar. Mineral ve vitamin açısından zengin olan koka yaprağı, çay olarak da tüketilir. Ne var ki ABD ve işbirlikçileri açısından asıl sorun koka üretimini ellerinde bulundurmaktır. ABD'nin kokain konusundaki marifetleri ise zaten biliniyor. Bolivya'ya ve genelde bölgeye ABD'nin ilgisi kokadan çok, maden yatakları, doğal gaz ve petrol sebebiyledir. Venezuella'nın petrol konusunda attığı adımlardan sonra, bölgede doğal gazla ilgili sağlanacak denetim, uygulanacak sosyal politikalar ABD'yi çokça rahatsız edecektir.

Latin Amerika'da gözlenen bir diğer gelişme de sağlık, eğitim, vb. alanındadır. Bugüne kadar Latin Amerika'daki oligarşik yapılar, yoksul kesimleri sağlık, eğitim gibi en doğal haklardan yararlandırmıyordu. Bugün bu yönde değiştirici bir eğilim var ise de bunun zaman alacağı biliniyor. Bir doktorun yetişmesi 8-10 yıllık bir süreçtir. Ne Venezüella'da, ne Arjantin ya da Brezilya'da siyasi iktidarların böyle bir sosyal hizmeti verecek gücü kısa sürede yetiştirmesi olası değildir. Bu bağlamda Küba ile hem hazır doktorların görevlendirilmesi, hem de doktor yetiştirilmesi için bir işbirliğine gidilmiş olması önemlidir. Bu durum, Latin Amerika için daha ileri bir değişimin dinamiklerini büyütebilir; kollektif alışkanlıklar giderek bütünlüklü, tutarlı, devrimci bir alternatifin zeminini hazırlayabilir. Bu, uzak bir olasılık değildir. Irak'ta ABD'nin yenilmez bir güç olmadığının ortaya çıkması, Küba'nın ABD'nin "arka bahçesi"nde yıllardır gösterdiği direnç, Venezuella'nın ABD'ye karşı ekonomik anlamda meydan okuyabilmesi, vb. gelişmeler, böyle bir umut için yeterli nedenlerdir. Bilinir ki güzellik üretici hamleler hangi coğrafyada olursa olsun, bir toplam oluşturma özelliği taşırlar.

KCNA(KORE HABER AJANSI)'NIN DEVRİMCİ HAREKET'LE yaptığı röportajdan, DEVRİMCİ HAREKET'in konumuz bağlamındaki bir yanıtını aktarıyoruz:

“Aslında bugün, oluşturulacak birliklerden de, antiemperyalist tutumu sloganlar düzeyinde sürdürmekten de çok daha önemli olan; hala Küba, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde ve çeşitli ülke devrimcilerinin ısrarlı mücadelesinde, o farklı yaşama biçiminin, değerler bütününün korunuyor, yüceltiliyor olmasıdır. Örneğin, "Yoksulluğa rağmen gülen insanların ülkesi Küba" dendiği zaman, o adanın yüzölçümünden çok daha büyük bir etki yaratılıyor. O, bir moral kaynağı, bir ışık, bir sembol gibi duruyor. İşte ABD'yi asıl rahatsız eden budur.


Fidel Castro

Şimdi biz, siz, dünyadaki tüm devrimciler, demokratlar; emperyalist sömürüye karşı duruşla birlikte, onun yok etmeye yöneldiği olguları korumak, onun karşıtı olan değerleri yüceltmek durumundadır; bu, bir görevdir, bir zorunluluktur. Dünden bugüne uzanan devrimci birikim içerisinden süzülüp gelen olumlu değerleri sahiplenmek, halkların bahçesinde boy verip filizlenmesini sağlamak; kapitalizmin egemen kılmaya çalıştığı geri, yoz, içi boş kültürel rüzgara karşı direnmek hepimizin birinci görevi olmalıdır.

İkincisi, emperyalist sömürü ve saldırganlığa karşı bir duruşu içeren ve yeni insan tipinin yaratılmasını amaçlayan mücadele, uluslararası düzeyde bir bilgi/deneyim aktarılmasını, kollektif bir direniş hattının oluşturulmasını gerekli kılıyor. Bu bağlamda bugün hala varlığını koruyabilen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Küba gibi ülkelerin ayrıca bir rolü var. Dünya genelinde böyle bir ortak hat oluşturabilmek için de bu ülkeler önemli bir direnç noktası, birleştirici bir dinamiktir. Bu ülkelere belki ekonomik destek sağlamak zor; ama, dünya ölçeğinde verilen devrimci ve antiemperyalist mücadelenin kazanımlarıyla beslemek; Sovyetler Birliği'ndeki gibi bir sonucun oluşmaması için yaratılacak olumlu değerlerle o ülkeleri sınırlarının dışına taşırarak ortak bir kültür oluşturmak ve soluk alma kanallarını çoğaltmak pekala mümkündür. Bu anlamda dünya halkları için bugün sosyalizmin geçmişten de daha acil ve yakıcı bir ihtiyaç olduğunun kavratılması yolunda yeniden sol-devrimci değerleri yaygınlaştırmak büyük bir önem taşıyor.

Emperyalist-kapitalist sistemin en çok başvurduğu yöntemlerden biri, devrimci mücadelenin yükseldiği ülkelerde bir süre için bir nesil kopması yaratmaktır. Çünkü, üretilen değerleri daha ileri kuşaklara taşıyacak olan bir kuşak yok edildiğinde, o gelenek bir sonraki nesile aktarılamıyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Almanya'da 2. Dünya Savaşı öncesindeki mücadeledir. Fransa'daki mücadeleden daha da gelişmiş olan süreç, faşizmin bir nesli yok etmesi sonrasında uzun süreli olarak geriye düşerken; Fransa'da direnişin simgesi olan Komünist Partisi bugün hala gücünü ve militan ruhunu koruyor. İşte bugün bu devrimci geleneğin önünün kesilmemesi gerekiyor. Bugün hala yaşayan birkaç dinamik nokta, devrimci değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasında büyük önem taşıyor.”

 

Bu site, Türkiye halklarının DEVRİMCİ YOL'unda şehit düşenlere adanmıştır.
Anıları mücadelemize önder olacak...