İnsanlığın Geleceğini Sınıflar Mücadelesi Tayin Edecektir

Manifesto’ ya “Burjuvalar ve Proleterler” başlığı ile giriş yapılır. Ve yazı, “Bugüne kadar ki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” diye devam eder. Sınıfların doğru tanımlanması, içinde bulunulan tarihsel kesitte sınıf ilişki ve çelişkilerindeki seviyenin belirlenmesi ve sınıf çıkarlarının bilinmesi; mücadelenin doğru bir rotada yürütülmesi ve başarı için bir zorunluluktur.

Burjuvazinin “öldürücü bela” sı olan proletarya, sınıf olarak gücünün bilincinde oldukça ve düşman sınıfın karakterini tanıdıkça, kaçınılmaz son için gerekli olan adımlar, daha net biçimler almaya başlar. Komünistlerin en önemli özelliklerinden biri, neyi hedeflediklerini açıkça ifade ederek, yola koyulmalıdır. Bu, varolan sistemin mutlaka yıkılacağına olan inancı ve kendi yöntem ve araçlarına olan güveni yansıtır. “Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler.

Amaçlarına ancak bugüne kadarki tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıkça bildirirler. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler.

Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.”(Komünist Parti Manifestosu, s:88)

Marksizmin öngörüleriyle uykuları kaçan ve tarihi boyunca, bu öngörülerin gerçekleşmeyeceğini ispata(!) çalışan burjuvazi; ekonomik, siyasi, sosyal yaşamı nasırlı avuçları arasına alıp, yapyeni bir şekil verecek olan proleteryadan her dönem korkmuştur. Onla her vesileyle Marksizme karaçalarken, yaşamın bizatihi kendisi tarafından sınanan Marksizm; yanıtını, 20. Yüzyıl boyunca, yeryüzü coğrafyasının dört bir yanında patlak veren devrimlerin ve halk hareketlerinin sersemletici tokatları ile vermiştir.

İleri doğru hamleler de geriye doğru dönüşler de Marks’ın o muhteşem ufkunda görünebilen, bilgisine vakıf olunabilen olgulardır. Bu nedenle devrimler gibi, geriye dönüşler de devrimciler için “açıklanabilir” olgular olarak karşılanmıştır. Ne var ki, Marksizmin başarısızlığını örneklemeye can atan uluslar arası burjuvazi, eski Sovyet Cunhuriyetleri’ndeki çözülmeye, mal bulmuş mağribi gibi sarılınca; uluslar arası arenada kısa bir süre de olsa belirli bir etki yaratabilmiş ve en çok da “Yenilenin Marksizm olduğu” iddiasının altını çizmiştir.

Hızla gündeme sokulan ve “tarihin sonu”, “kapitalizmin ebedileşmesi”, “sınıf savaşının tarihe karışması”, vb. iddialar eşliğinde pazarlanan “Yeni Dünya Düzeni”nin pullarının dökülmesi fazla zaman almamıştır. Son olarak Seattle’da yaşanan fiyasko, “çare” olarak gösterilen pek çok adımın oluşturduğu toplam çaresizlik içerisinde, nasıl bir boğuma haline doğru sürüklendiğinin kanıtı olmuştur.

Süreç, tersine dönüyor. “Tek kutuplu dünya balayısı” kısa sürdü. Şimdi emperyalistler, birbirinin kuyusunu kazarken; dünya halkları için, onların yakasına düşürücü biçimde sarılabilmenin koşulları oluşmaktadır.

Hayat öylesine öğretici ki bazen, en görmek istemeyenlerin bile gözlerini kamaştırır. DT֒nün protesto edildiği gösterilere pek anlam yüklemeyenler bile; çekildikleri umutsuzluk köşesinde, akla bile gelmeyecek pratiklerin, mücadele içinde nasıl üretildiğini gördüler.

Düşünsenize, Enternasyonal Marşı aynı anda, tek müzik altında altı dilde birden söyleniyor. Böyle muhteşem bir buluşmayı/ortaklaşmayı tatmak hangi insanın geleceğe dair düşlerini, çığlık çığlığa bir gerçeklik haline sokmaz ki?

Dahası kavganın tüm örtülerden arınmış haliyle gerçekleri yakalama fırsatı verdiği böyle anlarda; kavgada sınıfsal karşıtlığın ne anlama geldiğini gösteren yalın ve öğretici mesajlar da verilmektedir:

“WTO’nun imza altına alacağı anlaşmayla yaratacağı terörün yanında üç-beş tane camın kırılması terör sayılamaz. Dünyada hiçbir kazanım barışçı eylemle elde edilmemiştir. Hepsi mücadele gerektirmiştir, hepsinde belli oranda şiddet gerekmiştir. Kaldı ki Seattle’dakiler şiddet değildir.”(olaylar sırasında Amerika’da televizyondan konuşan bir sosyoloji doktoru)

Marksizm hala en aydınlatıcı ışıktır. Bu ışığı, beynine ve yüreğine düşürebilenler; insanlığın o görkemli finalinin tadına bugünden varabilme şansına sahiptir. Bu ışığın taşıyıcısı olan devrimciler; bugün ile yarın arasında bir köprüdür. Bu köprüde gece yoktur. Bu köprüye karanlık düşmez. Bu köprüde aydınlık, “yoldaş avuçlar”la içilir.

Çünkü bu köprü, kendi ışığını kendisi üretir.

EZİLENLERİN SAHİP OLDUĞU HAKLILIK, SINIF BİLİNCİ İLE BİRLEŞTİĞİNDE; KAZANMAK, KAÇINILMAZ HALE GELİR.

Kendilerine yönelen her türlü karşı-duruşa, şiddetle karşılık veren ve imhaya başvuran zorbalık sistemlerinin açmazlarından biri de savaşçıları öldürerek yok edememektir. “Ölü savaşçı canlısından daha da açık konuşur yaşayanlarla, insanlarla.”(Fırtına Çocukları- Themos Kornaros, s:227) Kendi içinde bir tehdidi, korku duvarlarını kalınlaştırma amacını taşısa da “kurşuna dizme”ler, “idam”lar, genellikle arkalarında yorum veya tartışma gerektirmeyecek mesajlar bırakırlar. Şehit düşen savaşçıdan yayılan bu doğrudan anlatım, korkuları harekete geçirici tüm çabalara karşın, bilince yerleşir ve amaçlanan sonucu verir.

“Korkunun ilk saldırısında insanlarda bir dalgalanma olabilir bir an için. Ama gene de insanlık, hiç beklenmedik anda dinamit gibi ya da sessizce gelip kendini gösterir. (age.,s:227) İlerlenen yolda, sağlıklı ve istikrarlı bir rota tutturmak; yapılan tercihlerin, insanlık tarihi denen nehrin akışıyla uyumuna bağlıdır. Yalan ve korku üzerine bina edilmiş başarılar, kalıcı değildir.

Gerçeklik, cesaret eşliğinde rol aldığında, yalanın altındaki toprak hızla kayar. Ve tarihsel nehir, yanlış dizilmiş taşları yerinden söker atar. “Ve dört bir yandan yeni hayat senfonisinin ezgileri taşarken, güzelliğin bir çağlayan gibi akan öyküsünü yarıda kesmek için korkunun yeter olmadığını düşmanların anlamış olur. Ve düşman şimdi yeni yöntemler aramak kararındadır.”(age.,s:229)

Sürekli olarak yöntem eskiten ve yeni arayışlar içerisinde olan düşman; yaşamın ölümü yendiği örneklerde bir çeşit çaresizlik hali yaşar. Ama sonuçta, üretilecek yöntem, başvurulacak tarz, öncekilerden öz itibarıyla pek farklı olmaz. Çünkü, karanlığı seven yarasalar için çeşitlilik, karanlığın tonları ile sınırlıdır. Zaten sahip olunan rol, bütünüyle bozuculuk üzerine inşa edilmiştir. Onların; topraktaki özsuyu bitkinin damarlarına akıtmak, bir tomurcuğun çatlama sevincine eşlik etmek, kardeşlikten damıtılmış buram buram insa nlık kokan ilişkiler geliştirmek, gönüllere gül düşürmek gibi vasıfları yoktur. Bu vasıflar bütünüyle, insanlığın gelecek düşünü gerçek kılmak üzere yola çıkmış olan özneleri veya onlarla aynı safta anılan halk kesimlerini tanımlar ve zaten ancak onlara yakışır.

Yoksa, işkencehanede “kurban”ı tarafından yüzüne tükürülmüş bir celladın da yakasında karanfile rastlamak mümkündür. Ancak, o karanfil de karanfil sevenler de bilir ki, böyle bir karanfil için, o yakada bulunmak; söz konusu “kurban”ın işkencehanede bulunması ile eşanlamlıdır. Ve o yakada, işkenceciyi değil, “kurban”ını temsilen kırmızı rengiyle bir protesto öğesi olarak boy gösterir.

Sınıf düşmanlarımıza bir karanfili yakıştırmayan niteliğimiz;salt nefretle örülü bir dışavurum olarak nitelenmemelidir. Sınıf düşmanlığının karşılık düştüğü anlam, doğru irdelendiğinde görülecektir ki, atılmış yumruk sayısıyla, dökülmüş kan miktarı ile ölçülecek bir olgu değildir. Ezenlerin, tarih boyunca, sınıf düşmanları karşısındaki “her koşulda imha”, “kökünü kazıma”, “soyunu tüketme” biçiminde ortaya çıkan tutumu; ezilenler için neden bir orta yol bulunmadığını ve ezenleri şiddet yoluyla yenerek etkisiz kılmanın kaçınılmaz olduğunu gösterir. Bu nedenle, sınıf düşmanları ile barış içinde bir arada yaşanabileceğine dair gündeme gelen her fikir ve pratik adım, verili egemenliği tanımak ve teslim almak anlamına gelir.

Gerçekliğin bu boyutunu kavrayanlar, sınıf düşmanlarına karşı geliştirilen mücadelede ve araç seçiminde, haklı şiddetin dozunu tartıştıran ikilemlere girmez; bu tür tartışmaları gerekli ve anlamlı görmezler.

Özünde taban tabana zıt olan olgular, kullanılan araçların (teknik araçlar, silahlar, kimi kavga figürleri, vb.) taşıdığı biçimsel benzerlik sebebiyle karıştırılır veya aynı kefeye konursa; asıl olarak devrimcilere haksızlık yapılmış olur. Çünkü, şiddeti yaratanlar, bundan zevk duyanlar, kan içme meraklılarıdır. Ve bunlar, tarih boyunca her dönem, ezenler olarak varlık göstermiştir. Sınıfsal karakterleri, varlık sebepleri, insana her türlü kötülüğü yapmakla bağdaştığı için; bu türden araç ve yöntemler, tarih boyunca sürekli olarak geliştirilerek var olmuştur. İşte bunun karşıtı olan ve sırf kötülüğün varlığı sebebiyle ve kötülüğü yok etmek üzere şiddete başvuran ezilenleri, aynı kefeye koymek; köle sahibi ile Spartaküs’ün ihtiyaç duyduğu şiddete aynı atıflarda bulunmak; birincisi ,sapla samanı karıştırmak, güzeli çirkinden ayırmayan bir ölçüsüzlük haline düşmektir. İkinc isi,verili koşullarda halka karşı zorbalık üzerine tesis edilmiş olan sistemin varlığına hizmet etmek, değirmenine su taşımaktır.

Bu nedenle, dostu düşmandan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırabilen ölçekler küçümsenmemeli; neden-sonuç ilişkisini doğru kurabilen bir tarz hakim kılınmalıdır. Aynı marka kılıcın veya ağzından duman tüten bir silahın zararlı olup olmaması, kimin elinde olduğuna bağlıdır.

Yolu, haydutlar tarafından kesilen bir insanın “ah bir silahım olsaydı” demesi kadar doğal ne olabilir ki? Ve böyle bir silahın, haydudun elindeki ile özdeş görülmesi, hangi mantık ölçülerine uyabilir ki?

İşte, bunun gibi pek çok örnek; kenarda seyirci olarak durup, devrimci örgütlenmeleri beğenmeyen, kullanılan araç ve yöntemlere burun kıvıran kişi ve kesimler için de verilebilir. İnsan, içinde bulunduğu tarihsel kesitte; ahlak, vicdan, onur, duyarlılık, vb. aynalar karşısına geçip, kendini incelemeli; kendi kendine sık sık bir çeşit “check-up” yapmalıdır. Yaşam içerisinde insanı doğru şeyler yapmaya, sorumluluk yüklenmeye yönlendiren çeşitli faktörler var ise de kişi, örgütlü dahi olsa, yine de otokontrol ço k önemlidir.

Düzen, öyle çok tuzak içeriyor ve öyle çok yapıştırıcı, çekici, alışkanlık yapıcı öğeyi bağrında taşıyor ki, entegre olmak istemeyenler bile, her an eteklerinden çekiştirilmekte olduklarını hissederler. Düzenle sürdürülen ve her insanın yaşamında olan zorunlu ilişkiler, şu veya bu şekilde kurulan temas; bir çeşit, “elini verip kolunu kaptırma” durumuna sebep olabilmekte; insanın karşısında düzen, pusuya yatmış ve her fırsatı gözleyen bir yırtıcı hayvan gibi durmaktadır. Bu nedenle, tüm bu olasılıkların önünü kesmek ve fırsat vermemek, örgütsüz konumdaki insanlar için olanaksız hale gelmektedir.

Düzenin, insandaki kardeşlik, dayanışma, paylaşım, vb. nitelikleri aşındırıcı etkisine karşı, örgütsüz bir ortamda kendi başına direnebileceğini düşünen ve bu nedenle de örgütlülüğü pek de gerekli görmeyen kişiler; sahip oldukları “kale”lerin, düzen tarafından fethedilmesini önleyemezler.

Kısacası, oligarşi denen hakim sömürücü azınlığın iktidarına son vermenin ve özgürlük özlemini gerçek kılmanın, devrimden başka hiçbir yolu yoktur. Sınıfsal karşıtlık olgusunu bilince çıkarabilenler bu gerçeği görmekte zorlanmazlar.