Irak’ta Seçim

BUNDAN SONRA ABD IRAK’TAKİ VARLIĞINI GEREKÇELEMEKTE DAHA FAZLA GÜÇLÜK ÇEKECEKTİR

SORU: Irak’ta 30 Ocak 2005’te bir seçim yapıldı. Bu seçim hangi ilişkiler zincirinin ve nasıl bir dengenin ürünü olarak gündeme geldi? Kimler neden bir seçime ihtiyaç duydu?

YANIT: Irak’ta 30 Ocak’ta yaşanan gelişmeyi seçim olarak tanımlamak bile zor. Sayımdan kayıt sistemine, oy kullanma biçiminde, vaadettiği sonuçlara kadar bütün halinde, eşine rastlanmamış bir süreçti 30 Ocak’ta yaşanan. Gerçekte, özellikle zamanlama olarak böyle bir seçimi ABD dahil, Irak’ta hiçbir kesim istemiyordu. Ancak gelinen noktada, özellikle Şiilerin işbirlikçi egemen kesimi, temsil ettiği kitlenin ABD karşıtı duruşu ile işbirliğine yatkın kendi konumu arasındaki dengeyi daha fazla koruyamaz hale gelmişti.

Dini örgütlenmelerin niteliği gereği genellikle, sınıfsal olan çelişmeleri gizlemek gibi bir işlev yüklendikleri bilinir. Ancak açık işgal koşullarında halkın takındığı işgal karşıtı tutum, dini oluşum halindeki yapıyı zorlamaya başladı. Mehdi Ordusu saflarında yaşanan yoğunlaşmalar da bir anlamda tabandaki direnme eğilimlerinin yansımasıydı. Sistani bugüne dek Şii tabanı çeşitli atraksiyonlarla oyaladı. Ancak gelinen aşamada bu tarzın tıkandığı görüldü. Ve Sistani; Sadr, Allavi vb. dahil, Şii kesimlerin 30 Ocak’ta bir seçime ikna edilmesinde etkili rol oynadı.

Irak’ta direnişe karşı mesafesi, işgal güçleriyle dengeli ilişkileri ve nüfus yoğunluğu sebebiyle etkili bir konumda olan Şii örgütlenmesi karşısında, bir çeşit ara manevra ihtiyacı sonucunda Sistani seçimin daha fazla geciktirilmesini istemedi. Bunda, direnişin hızlandırıcı bir etkisi oldu. Başlangıçta direnişe şu veya bu oranda mesafeli durmuş kesimlerin bile, artık direnişçilere sempati ile yakınlaşmaya başlaması, direniş zemininin giderek artan boyutta genişlemesi, bir tedirginliğe neden olmuş ve böyle bir katılımı geciktirme, erteleme amaçlı bir manevra ihtiyacı kendini dayatmıştır.

Önüne koyduğu programı belirli oranlarda hayata geçirmesi halinde, Dünya kamuoyu karşısında meşruiyet kazanmak, varlığını perçinlemek ve “kurtarıcı, özgürlük taşıyıcısı” görüntüsü vermek amacıyla ABD, elbette bir seçim düşünüyordu. Böyle bir seçim onu fiili işgalin yükünden kurtaracak, işgali gizleyecek ve işbirlikçi kukla bir rejim için meşruiyet görüntüsü oluşturacaktı. Bunu başarması halinde ABD, kendi gücünü büyük oranda ekonomik yönden cazip alanlara kaydırırken, BOP için önünü açacak tarzda yeni hamleler için avantaj kazanmış olacaktı. O noktada İran, Suriye, vb. ülkelere sırasıyla benzer müdahaleler daha hızlı ve kararlıca gündeme gelecekti. Böyle bir sürecin işbirlikçi özneleri de ABD tekelleriyle kurulacak organik ilişkiler neticesinde palazlanacak, Irak’ta kapitalizmin ana bileşenleri haline gelecekti. Altyapının, sanayileşmenin vb. yeniden yapılanması sürecinde yaşanacak paylaşım, devlet bürokrasisinin organizasyonu ile eşgüdüm içinde gerçekleşecek ve sonuçta, sisteme entegrasyonu tamamlanmış bir Irak ortaya çıkacaktı. 30 Ocak’ta seçimin erken doğumu, yukarıda özetlediğimiz ABD hayallerinde önemli bir kırıklığın ifadesi oldu. ABD elbette ki pes etmeyecek ve yeni durumu yeni hesaplar için bir zemin, bir başlangıç olarak alacaktır. Ama, en azından şu ana dek, plan yapıp uygulayabildiğini söylemek çok zor.

SORU: Kürt önderlikler açısından da 30 Ocak tarihinin erken olduğunu söyleyebilir miyiz?

YANIT: Evet, Kürt önderlikler de geçmişte yaşadıkları deneyimler ve Ortadoğu’da haritaları değiştirebilecek nitelikteki radikal adımların belki onyıllar gerektirecek handikaplar taşıdığını biliyor olmaları sebebiyle işin aceleye getirilmesinden yana değillerdi. Tüm ilkesiz/yararcı duruşlarına ve ABD’nin Irak’taki varlığını bir şans olarak görmelerine rağmen, direniş karşısında sıkışan ABD’nin, farklı hesaplar karşısında Kürtler’i bir kez daha kurban etmesinin olasılık dahilinde olduğunu biliyor ve işlerini sağlama bağlayarak yol almak istiyordu. Onlar, seçim tercihi karşısında da gerekeni yapmış, “tarihsel fırsat”ı an’a izdüşürmüşlerdir. Fakat, Barzani’nin paşa paşa yaptığı açıklamalara bakılırsa, ABD ile henüz net bir duruş yakaladıkları söylenemez. Barzani, “Bağımsız devlet kurmak Kürtlerin hakkıdır; ama, biz federasyon istiyoruz” derken; ABD, hem onları el altında tutuyor, hem de Türkiye ile temaslarını yoğunlaştırıyor. Bu, tüm kesimler gibi ABD’nin de zamana oynadığını, çelişmeli taşları bir arada tuttuğunu ve hiçbir zaman tüm yumurtaları aynı sepete doldurmayı tercih etmediğini gösteriyor. Yine de bu süreçte Kürt öndelikler, kendi kitlesine duruşunu anlatabilmek açısından en rahat kesimlerden birisiydi. Hatta direniş halindeki kesim için de bunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda en çok zorlanan, direniş ile işbirliği arasında sıkışan Şii önderliği olmuştur.

SORU: DEHAP MYK üyesi Muammer Değer Irak’taki seçimler için yaptığı değerlendirme için ne diyorsunuz?

YANIT: Gerçekte adına seçim bile denemeyecek olan ve içinden hiçbir istatistiki verinin çekilip çıkarılamayacağı, katılım yüzdesinin ise bu özgülde hiçbir anlam ifade etmediği Irak seçimlerini en ilerici düzey” olarak tanımlamak; en hafif deyimle ileriyi de düzeyi de şaşırmaktır. Ve asıl kaygı verici olan; bölgede 40 milyona varan nüfusuyla bir halkı aşağılamanın, onun adına emperyalizmden hak dilenmeyi ve temennilerde bulunmayı marifet sanmanın, Kürt önderliklerde en yaygın tutum haline gelmiş olmasıdır.

Bir bakıyorsunuz ki; Bush, tanrı ile konuştuğunu söylüyor. AKP Hakkari milletvekili Mustafa Zeydan, depremden çatlamış evlerde değil de çadırda kalanları inançsızlıkla suçluyor. Irak’ta Sistani sandığa gitmeyenleri, Zerkavi ise gidenleri kafir ilan ediyor. Fetullah Gülen, cennetin anahtarını kendinde görüyor. Bu kesimlerin gerçekler yerine, doğaüstü güçlere, hurafe, vb. olgulara tutunmaları, bunları öne çıkarmaları; sınıfsal konumları itibarıyla anlaşılır bir durumdur. Onlar gerçeklerle yüzleşmeyi sevmezler. Ortalık ne denli bulanırsa, ne denli bilimin dışına çıkılır ve kavram karmaşası oluşursa, onlara daha fazla yaşam şansı doğar. Peki, Kürt önderliklere ne oluyor? Onların irrasyonalizmle ne işi var? Kişi,sınıfsal duruşu yitirip emperyalist ellere bakar duruma düşmeye görsün…

SORU: 30 Ocak’ta ortaya çıkan sonuçları nasıl okumak gerekiyor? Diğer bir ifadeyle, seçim sonrası süreçte ne tür gelişmeler beklenmelidir?

YANIT: Aslında bu seçimde, “katılım yüzdesi” en az anlam ifade eden olgulardan biridir. Çünkü seçimden önce de özellikle Şii ve Kürt iradelerin etkisinde olan kesimlerde katılımın yüksek olacağı biliniyordu. Ancak, yine de o rakamlara bakarak; gerçek anlamıyla ne oy veren kesimlerin sayısını, ne etnik kimliklerini ne de genel nüfus içerisindeki oranlarını tespit etmek mümkündür. Uzun zamandır nüfus sayımının dahi yapılmadığı Irak’ta; kentlerdeki nüfus yapılarında göçlerin, yer değiştirmelerin, kentler etrafına kurulan onbinlerce mevsimlik çadırın varlığı da dikkate alındığında; seçimle ilgili yansıtılan verilerin hiçbir şey için ölçü olamayacağı görülür. Ancak sonuçta seçim oldu; bu yeni bir durumdur; erkene alınmış da olsa önemli bir hamledir ve her kesim için etkili sonuçlar doğuracaktır.

Değerlendirmeye Şii kesimlerden başlarsak; belki de sürecin en sıkıntılı öznesinin Şiiler olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi sınıflı tüm toplumlarda, emperyalizmle işbirliği tarzında gelişen süreçlerde; nasıl işbirlikçiler varsa, sömürülen, dışlanan emekçi kesimler de vardır. Bu çelişmeli konum, Irak’ta işgal öncesinde de var olmasına rağmen, Irak’ta işgalle beraber ortadan kaldırılan kimi uygulamalar, emekçiler nezdinde önemli bir kayıptı. Örneğin; Baas rejiminde, pek çok hizmetin doğrudan devletçe karşılanmasından; petrol gelirlerinden bir kısım payın bütün kesimlere (Kürt, Sünni, Şii ayrımı yapmaksızın) dağıtılmasından kaynaklanan belirli bir yaşam standardı tutturulmuştu. İşgalle birlikte bu koşullar tümüyle ortadan kalktı.

İşbirliği yapan egemen sınıflar, bir biçimde kendi konumlarını koruyup güçlendiler. Ama diğer taraftan, özellikle emekçi kesimler alabildiğine yoksullaştı. Bu yoksullaşma da Kürt, Sünni, Şii tüm kesimler için geçerliydi. Sünni kesimler süreci direnişle karşılarken; Kürtler, ulusal bir beklenti sebebiyle, işgal stratejisinin bir bileşeni olmayı seçtiler. Ancak, Şiiler için durum farklı gelişti. Özellikle tabandaki yoksul kesimler, gençler, işsizler, sarsılan konumlarının tetiklediği tepkiyi işgal güçlerine yönelttiler. Aynı süreçte işbirliğini seçen yönetim kademelerindeki Şiilerle, halk kesimleri arasındaki çelişme giderek ertelenemez hale geldi. Bu noktada devreye sokulan seçim, bir manevra ihtiyacını karşılamış ise de kimi gerçekler daha çıplak biçimde cereyan etmeye başlayacaktır. İşbirlikçi çevreler halk beklentisi çerçevesinde, ABD’ye işgali sonlandırması yönündeki çağrıyı daha yüksek perdeden yapmaya zorlanacak. Bunun dışında sandığa gitmiş, yönetimini seçmiş bir halk olarak yaşam koşullarının iyileştirilmesi, iş ve diğer temel ihtiyaçların karşılanması talebinde bulunacak; altyapısı tahrip olmuş, içme suyu ihtiyacını bile karşılayamayan ülkede, iyileşme beklentileri büyüyecektir. Bu yönde somut adımların gecikmesi oranında hem çelişmeler keskinleşecek hem de direniş daha geniş kesimlere hitap eder bir konum alacaktır. Bunlara bağlı olarak ABD de Irak’taki varlığını anlatmakta, gerekçelemekte daha da zorlanacaktır.

SORU: Bu süreçte direniş nasıl bir seyir izleyebilir?

YANIT: Direniş bugüne kadar başarılı bir grafik çizdi; hedef seçiminde de direnişin yaygınlaştırılmasında da bir isabet gözlendi. İşgal güçleri hedef haline getirilip vurulurken, aynı zamanda işbirlikçilik cezalandırıldı ve ekonomik anlamda bir işbirlikçi ağının oluşumu büyük oranda önlendi. Kurumlaşma anlamında atılan hemen hemen tüm adımları sabote eden ve ABD’yi sık sık tarz değişikliğine zorlayan direnişi; seçim sonrasında bekleyen handikaplardan biri de bugüne dek özenle gözettiği, taraflar arasındaki bütünlüğün devamında rol oynayabilmek, hatta birleştirici olabilmektir. Irak’ın bütünlüğü, halklar arasında dayanışma, direnişin genellikle özen gösterdiği bir olguydu. Bu noktada, yeni yöntemin yatırıma yönelik veya ticari anlamdaki işbirlikçiliğini cezalandırıcı eylemler karşısında vereceği refleks belki halkın bir kesimini etkileyebilir. Ama biz yine de direnişçilerin değil de uşaklığı tercih edenlerin, halka kendilerini anlatmakta daha çok zorlanacağını düşünüyoruz.

SORU: Bugüne dek direniş karşısında denediği hiçbir yöntemde başarılı olamayan ABD’nin, farklı bir tarz geliştirme olasılığı var mıdır?

YANIT: ABD işgal projeleri oluştururken Irak’ta böyle güçlü bir direnişle karşılaşacağını hiçbir biçimde varsaymıyordu. Ancak gelinen noktada direniş, yalanlarla üstü örtülemeyecek bir boyuta ulaşmış ve ABD’nin görünür hesaplarını bozmuştur. Bugün belki seçim öncesinde Felluce’de yaptığı gibi yer yer imha amaçlı saldırılar deneyebilir; ama bunun Felluce’de de başarılı olmadığı zaten görüldü. Bunun yerine, ABD’nin başvurması muhtemel yöntemlerden biri, tüm bölgelerde güvenliği orada etkili olan kesimlerin milis gücüne devretmektir. Örneğin güneyde devlet adına örgütlenmiş polis ve benzeri güçlerin değil, Şii milislerin görev alması, kuzeyde de aynı şekilde Kürt milislere yer verilmesi, ABD’nin bu süreçte tercihi olabilir. ABD bugün Irak bataklığından kurtulmanın yolunu hala tartışıyor. İşte bunun yöntemlerinden birisi, süreci iç savaş yönünde yönlendirmektir; milis tercihi bunun basamaklarından biri olur. Böyle bir durumda, beklentisi, milis gücü ile direnişçilerin karşı karşıya gelmesi yönünde olacaktır.

SORU: Fakat ABD, hamleleri büyütüyormuş gibi bir izlenim bırakıyor. Bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor?

YANIT: BOP gibi projeler çizen ve dünya egemenliğine soyunan ABD, elbette ki kolay pes etmeyecek. Ve hatta bölgeyi daha da istikrarsız kılan hamleler yapacaktır. Ama, bir diğer gerçek de gücünün sınıra geldiğidir. Mesela Afganistan’da ABD hiçbir şey elde edemedi. Orada üç tane üs kurmuş durumda. Ancak o üsler bir güvence olmaktan çok bir hedef durumundadır. ABD’yi vurmak isteyenin artık okyanuslar ötesine gitmesine gerek kalmayacak. Nitekim İran,

“Daha önce ulaşamıyorduk, şimdi yakınımıza geldiler” diye açıkça tehdit etti. Bu nedenle ABD, Irak bataklığından bir biçimde kendini kurtaramadan BOP projesiyle ilgili daha radikal adımlar atabilme şansına sahip değildir.

Aslında Irak’ta yaşanan açmaz, ABD’nin duruş ve yönelimlerine dair ciddi ipuçları veren niteliktedir. 1995’lerden beri şu veya bu şekilde dillendirilen BOP gibi bir projenin önünde, Ortadoğu coğrafyasında Irak, en önemli ayak bağlarından biriydi. Bu açıdan bakıldığında ABD Irak’ı işgal etmek zorundaydı. Sonuç açısından bakıldığında, BOP’a giden ilk durakta işler tersyüz olmuş durumda. Yani Washington’daki hesap Ortadoğu’ya uymuyor. ABD büyük hamleler yapabilir, ama o hamlelerin onu ileri götüreceği artık oldukça tartışmalı bir durumdur. İşin en problemli yanı, vazgeçemediği hamlelerin ABD’yi daha derin bir çıkmaza sürüklüyor olmasıdır.

SORU: Yakın vadede ABD için en görünür yönelim nedir?

YANIT: Irak’ı işgal eden ABD, Irak’ta işbirlikçi bir devlet oluşturup onu yetkinleştirmeden, yani direnişçiler karşısında kendi başına ayakta durabilecek bir hale getirmeden çekilmeyi düşünmüyordu. Ancak direniş, bu planı bozdu. Ve görüldüğü kadarıyla, Irak’ın içinden alınan tüm işbirlikçi desteğe rağmen böyle bir sonuca, yıllar sonra bile ulaşabilmek mümkün değil.

ABD’nin ise ne zamanı ne de tahammülü var. Bu nedenle yukarıda da belirttiğimiz gibi yönetimi büyük oranda milis gücüne devredip, süreci iç savaşa doğru yönlendirmeyi ABD’nin görünür tercihlerinden biri olarak varsayıyoruz. Direnişçiler bugün devletin polisiyle veya asker misyonu taşıyan kesimlerle çatışmakta bir sakınca görmüyor, ancak Şiilerin veya Kürtlerin milis gücü ile karşı karşıya gelmek, süreci daha zorlu bir aşamaya taşıyabilir.

SORU: ABD’nin Irak’taki çıkmaza rağmen son günlerde İran ve Suriye’ye daha yüksek perdeden yönelttiği tehditleri nasıl değerlendirmek gerekiyor?

YANIT: Bu konuda “blöf”ten ABD’nin niyetinin ciddi olduğuna kadar çeşitli olasılıklardan söz ediliyor. Bu nedenle sözü edilen olasılıkları tek tek tartışmak yerine, ABD’nin niyetini durumuyla beraber incelemek, daha isabetli yorum yapma şansı verir. Irak işgalinin ortaya çıkardığı ve bugün ABD’nin en çok tartışılan niteliklerinden biri, güçlü bir kara ordusuna sahip olmamasının onu çıkmaza sürüklediğidir. ABD’nin bugün bir işgal için İran veya Suriye’ye gönderebileceği askeri yok. Son süreç, ABD ordusunun bugüne kadar ki örgütlenme tarzını ortaya çıkardı ve 21.yüzyılda dünya egemenliğine soyunurken, gerçekte bunun askeri altyapısını oluşturmadığı görüldü. Güçlü bir kara ordusu olmadan egemenliğin kurulup kurulamayacağı meselesi, ABD ordu örgütlenmesinde eskiden beri tartışılan bir konudur. Teknolojiye dayalı bir askeri yapının yeterli olmayacağı fikrine rağmen bu tercih silah tekellerine daha fazla kar getiriyor olması nedeniyle ağırlıkta kalmıştır. Ancak Irak süreci, yüksek ateş gücünün bir ülkenin işgali için yeterli olmayacağını somut biçimde gösterdi. Hele ki dünya egemenliğine soyunmuş bir ABD için; deneyimli, arazi koşullarını bilen güçlü bir kara ordusu ihtiyacı artık tartışmasız biçimde belirmiştir. Böyle bir ordunun ise kısa vadede oluşturulması mümkün değildir.

İran’ın durumu, ABD’nin teknik/asker imkanlarından bağımsız olarak değerlendirilirse; bir nükleer kapasiteye ulaşmasının ABD ve İsrail’i şiddetle rahatsız edeceğini söyleyebiliriz. Bunun dışında ABD’nin BOP’un orta yerinde farklı bir odağa, aykırı bir duruş sergileyen İran gibi bir güce kesinlikle tahammülü yoktur. Bunun dışında, yaz aylarında İran’da devlet başkanlığı seçimleri var. ABD, seçimden istediği neticeyi almanın bir aracı olarak da tehdit kartını öne çıkarmış olabilir.

Suriye konusu da bölge açısından benzerdir. Ancak güncel bir yanı daha var ki, o da Rusya ile son dönemlerde girdiği ilişkidir. Dikkat edilirse daha önce edilgen bir tutum sergileyen ve kendi kabuğuna çekilmeyi tercih eden Suriye, son zamanlarda Irak’taki direnişin “meşru olduğu” gibi ABD’yi özellikle rahatsız edecek demeçler vermeye başladı. Bunda, Rusya’nın Suriye’ye desteğinin önemli rol oynadığını düşünüyoruz. Yaklaşık son altı aydır Rusya’nın, eski Sovyetlerin egemenlik alanındaki bölgelerde daha aktif politika yapma eğilimi gözleniyor. Bu çerçevede Suriye’yle askeri işbirliği dahil çeşitli anlaşmalar için adım atılmıştır. ABD bu gelişme üzerine Rusya’yı da, Suriye’yi de tehdit etmiştir. Ancak bu, Ortadoğu’da hiçbir şeyin eskisi gibi kolay olmadığı ve aktörlerin değişmekte olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Kısacası, askeri imkanlarından bağımsız olarak, ABD’nin İran ve Suriye’yi vurma niyetinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu niyetin gerçek olmasını hızlandıracak veya geciktirecek etmenler henüz yeterince netleşmemiştir.

SORU: Geçtiğimiz günlerde ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Türkiye’yi ziyareti sırasında daha net biçimlerde yansıdığı gibi ABD, Türkiye’nin önüne 1 Mart Tezkeresi’nden de öte talepler koymuş durumda. ABD’nin Türkiye’ye yönelen bu ilgisinin ardında neler yatıyor?

YANIT: Türkiye’yle ABD arasında özellikle Kürt sorunu konusunda yer yer kimi gerilimler yaşanmış ise de, Türkiye’nin bir tezkereye ihtiyaç bırakmayacak denli ABD politikaları karşısında “emre amade” olduğu biliniyor. Sadece yeni sömürgecilik sürecinde imzalanan tüm anlaşmaları bir arada toplayan 1986 yılındaki SEİA anlaşması bile İncirlik Üssü’nün kullanımı için de 1 Mart Tezkeresi kapsamındaki talebi de karşılamaya yeterlidir.

Yine de ABD’nin bu dönem artan taleplerinin BOP çerçevesinde Türkiye’ye duyduğu ihtiyaçla doğrudan ilintisi var.

Rice’ın Türkiye’de yaptığı 8-10 saatlik temaslara sığdırılamayacak talepler, büyük olasılıkla Rice gelmeden önce üst düzey temaslarla aşılmıştır. Zaten bu tür görüşmeler çoğu kez daha önce alınmış kararlar üzerinde sembolik bir onay olmaktan öteye gitmiyor. Ama ABD’nin Türkiye’ye sadece Irak bataklığından kurtulmak için değil BOP’un bütün evrelerinde ihtiyacı var. Hele ki Türkiye’nin deneyimli ve güçlü ordusu, ABD’nin bu alandaki ihtiyacı sebebiyle özellikle önem kazanmıştır. Ve tabii ki bu tek yanlı değildir. Türkiye, bundan sonra Ortadoğu’da

ABD’nin çok daha uç noktada politikalarının doğrudan bir aracı olma yönünde bir tercih yapmış gibi görünüyor.

Sayı 16 (Şubat – Nisan 2005)