Kamu Yönetimi Temel Kanunu

giant-crowd

Uzun süredir patronların gönlünde yatan ve siyasi iktidarlardan talep ettikleri, iş yaşamına dair düzenlemeler, kısa bir süre önce “Yeni İş Yasası” adı altında yasalaştı. İşçiler için kölelikle eş anlamlı olan; bugüne kadarki tüm kazanımlardan, örgütlülüğe kadar mevcuttaki olumluluğu hedef tahtasına koyan ve esnek üretimi yaygınlaştırmayı amaçlayan; işçiyi kiralanabilen, başkasına devredilebilen bir meta konumuna düşüren iş yasası; konjonktürün de sağladığı avantajlar eşliğinde, önemli oranda bir dirençle karşılaşmadan meclisten geçti.

Toplumu, emperyalizmin uzun vadeli çıkarları paralelinde tepeden tırnağa düzenleme göreviyle iktidara gelen (gerçekte getirilen) AKP; 4857 sayılı İş Kanunu’nu 10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe sokarak işçilerle ilgili ödevini başarıyla yerine getirdikten sonra, bu kez de, kamu emekçilerini köleleştirme yasasını, yine emperyalizmin talepleri doğrultusunda gündeme getirdi.

Kafa karışıklığının, yöntemsizliğin, örgütsüzlük ve edilgenlikle malul duruşun hemen tüm sendikaları birer kurumsal robota dönüştürdüğü bu tarihsel kesitte, atılacak örgütlü ve sonuç alıcı adımlar kadar, sorunun doğru anlaşılmasına yardımcı olacak yolgöstericilik de büyük önem taşımaktadır.

Bilinçleri çelmeleme ve beyinleri fethetme konusunu bir sektör haline getiren, başta medya olmak üzere bu konuda iletişimin gücünden azami ölçülerde yararlanan ve bu iş için dolar musluğunu sürekli olarak açık tutan egemenler; artık, çıkardıkları en kıyıcı yasaları bile meşru hatta şirin göstermek için çeşitli yanıltma yöntemlerine başvurmaktadırlar. Bunlar, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, kimi kesimlere cazip gelebilecek ek maddeler koyarak onları yedekleme yoluna gitmek veya mevcudun içerdiği çürümeyi atılacak adım için haklılık gerekçesi olarak sunmak biçiminde olabilmektedir. Bu nedenle ve Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nun neler getirebileceğini doğru yorumlamaya yardımcı olabileceği düşüncesiyle, 4857 sayılı İş Kanunu’nun neler getirdiğini anımsayalım:

*Sömürü imkanını artıran ve çeşitlendiren, buna bağlı olarak ücreti düşürme imkanı tanıyan

esnek çalışma yasalaşmış oldu.

*Haftalık 45 saatlik çalışma süresi, günde 12 saate kadar, işverenin isteği doğrultusunda bölünebilecek ve böylece, fazla mesai için işveren ek ücret ödemek zorunda kalmayacak.

*Hafta sonu tatili herhangi bir gün yapılabilecek.

*Bayram, vb. nedenlerle gündeme gelebilecek tatiller sonrasında patron, işçileri tatil süresi kadar çalıştırabilecek. Bu çalışma fazla mesai sayılmayacak. Ayrıca, fazla mesai yaptırılması halinde de bunun karşılığı, para olarak değil de izin olarak verilebilecek.

*Patronların işçileri istedikleri zaman ücretsiz olarak izne çıkarmaları yasa ile hükme bağlandı.

*“Ödünç işçi” uygulamasıyla, işçilerin bir mal gibi alınıp satılmasının önü açıldı. İşçi kiralama şirketleri bir işçiyi 3 aylığına bir patrona, 6 aylığına bir başka patrona kiralayabilecek veya bir patron, kendi fabrikasındaki işçiyi, “ödünç” olarak bir başka patrona verebilecek.

*“İşyeri” tanımı da değiştirildi. Yani işveren artık işçiyi istediği yerde çalıştırabilecek. Bir çeşit sürgüne imkan da tanıyan bu durum aynı zamanda örgütlenmeyi önlemek için de kullanılabilecek.

*“Emsal işçi” uygulamasıyla, sendikaların Toplu İş Sözleşmeleri’nde ek haklar elde etmelerinin önüne geçiliyor. Buna göre, bir işkolunda çalışan ve “emsal işçi” olarak gösterilen işçinin sahip olduğu haklardan daha iyi koşullarda sözleşme imzalanamayacak.

*Daha önce 1 ay olan deneme süresi, 2 aya çıkarıldı. Ayrıca, toplu sözleşmelerle bu sürenin 4 aya kadar uzatılabilmesine imkan tanındı.

*Aynı işyerinde belirli, belirsiz, tam süreli, kısmi süreli, deneme süreli gibi birçok türde sözleşmelerle işçi çalıştırmaya olanak tanındı. Bu, aynı işyerindeki işçilerin bölünmesinin ve karşı karşıya getirilebilmesinin önünü açtı.

*Bu yasa, patronların yıllardır şikayetçi oldukları kıdem tazminatı hakkının gaspına da imkan veriyor.

Geçtiğimiz günlerde Arjantin’de eski devlet başkanlarından Fernando de la Rua hakkında açılan bir yolsuzluk davası, söz konusu iş yasasının sadece Türkiye’ye özgü bir uygulama olmadığını gösterdi. Buna göre, De la Rua, Arjantin’de 3 yıl önce çıkarılan iş kanununa “evet” demeleri için milletvekillerine 5 milyon dolar rüşvet dağıtmıştı. Bu bilgi, patronlar için yasanın ne denli önemli olduğunu ortaya koyması açısından da önemlidir. Türkiye’de, patronlara hizmette kusur etmeme yeminiyle işbaşına gelen AKP’li milletvekillerini ikna etmek için büyük olasılıkla rüşvete bile ihtiyaç kalmamıştır.

4857 sayılı İş Yasası dışında, KYTK yasalaşmadan önce yürürlüğe giren 4924 sayılı Eleman temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması Kanunu da incelendiğinde, kamu çalışanlarının geneli için neler düşünüldüğüne dair önemli ipuçları alınır. Bu yasa, 1994 yılında imzalanan GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile Dünya Ticaret Örgütü’ne verilen “Sağlıkta Dönüşüm” sözü çerçevesinde atılmış bir adımdır. Kamu çalışanları için bir model olarak biçilen Yasa’nın gerekçesinde, “İhtiyaç duyulduğunda daha hızlı bir şekilde sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfına dahil personel temin etmek amacıyla ve bütçeye ek yük getirmemek üzere ücretleri döner sermaye gelirinden karşılamak kaydıyla…” denilerek, sağlık hizmetlerinde yükün devlet üzerinden alınmak istendiği açıkça vurgulanmaktadır. Aynı şekilde

“Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfına dahil personel tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetlerin, üçüncü şahıslara ihale yoluyla gördürülmesi zaruri ihtiyaç haline geldiğinden…” cümlesinde taşeronlaştırma ve özelleştirme amacı dile getirilmektedir.

Yasa’da geçen “Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşları tarafından hizmet akdi ile sözleşmeli olarak istihdam edilecek ve işçi sayılmayan sağlık personelinin…” tanımında ise; hizmet akdi ile bir yıllık sürelerle yenilenen sözleşmelere bağımlı, iş güvencesi ve toplu iş sözleşmesi hakkı olmayan örgütsüz köle tarifi yapılmaktadır.

Sağlık çalışanları için 45 saat olan çalışma süresinin, 40 saat olarak belirlenmesi ilk bakışta olumlu gibi görünse de bu, yapılan ek tanımlarla ters-yüz edilmektedir. “İlgili valilik, farklı çalışma süreleri ve günlük çalışma saatlerini belirlemeye yetkili”

deniyor. Yani belirli sürede bitirilmesi gereken işler söz konusu olduğunda, sözleşmeli personel normal çalışma süreleri dışında ve tatilde çalışmak zorunda bırakılabilir.

“Bu çalışmalar karşılığında sözleşmeli personele herhangi bir ek ücret ödenmez. Ancak, zorunlu çalışılan hafta tatili ve diğer dinlenme süreleri başka günlerde kullandırılır.”

Bu uygulama, yukarıda da belirttiğimiz gibi İş Yasası’nın kamu alanı için de düşünüldüğünün göstergesidir.

Yasa’da iş güvencesinin bütünüyle kaldırılmak istendiğini gösterir ibarelere de yer verilmektedir.

“Bakanlık, … sözleşmeli personelin sözleşmesini bir ay önceden yazılı ihbarda bulunmak şartıyla feshedebilir… Sözleşmesi fesh edilenler ile hizmet sözleşmesini feshedenler iki yıl geçmedikçe yeniden sözleşmeli personel pozisyonunda istihdam edilemezler.” Bunun yanında sicil ve disiplin amirlerinin sözleşmeye son verebileceği” biçimindeki tehditler veya “ödül” adı altında ek ödenti şantajı; Çalışanların sadece bedenlerinin değil, ruhlarının da zapturapt altına alınmak istendiğinin işaretidir.

Belirli bir yasa ile tanımlanmamış da olsa, Milli Eğitim Bakanlığı’nın da esnek çalışma koşullarına uygun sözleşmeli öğretmen alma girişimi de yasayı daha yürürlüğe girmeden uygulama arzusunu yansıtmaktadır. Adına “öğretici” denilen, yaklaşık 11 bin İngilizce ve bilgisayar öğretmeni alındı. Günde 4 saati, haftada 3 günü geçmemek kaydıyla görev yapabilecek. Aynı zamanda günlük alabilecekleri ücrete de sınır getiriliyor. Bu uygulama, geçiş için bir çeşit basamak sayılır. Zaten son zamanlarda İstanbul’da çok yaygın bir şekilde İngilizce öğretmenliği için sözleşmeli öğretmen alınıyor. Mevcut uygulama, buna rahatlıkla imkan tanıyor. Okul müdürlerinden, herhangi bir boşluğu, sözleşmeli öğretmenle kapatma talebi geldiğinde itirazsız onaylanıyor.

Yukarıda saydığımız adımlar, “devleti küçültme, kamunun tasfiyesi” vb. olarak telaffuz edilen yönelimin ön basamaklarıdır. Bugün eğitimde özel sektörün payı %3 dolaylarında; bu oran, 2 yıllık bir süre içinde %10’a çıkarılmak isteniyor. Bu, kamunun payını azaltmak, özel sektörün payını ise özellikle en karlı alanlarda yükseltmek anlamına geliyor. Bu kez tekeller o alanlara yatırım yaparak, şu an devlet bürokrasisi için ayrılan paylara tek başına el koymuş olacak. Yani bu, daha önce de belirttiğimiz gibi tekellere yeni sömürü alanlarının açılmasından başka bir şey değildir. Sömürü alanlarının daralması yeni pazar alanları arayışını hızlandırdı. Öyle ki artık, küreselleşen sermaye; çevreyi salt bir hammadde, insanı da salt bir müşteri olarak görüyor. Eğer birtakım “meşru” gerekçeler sunuluyor veya bazı tıkanmalar öne çıkarılıyorsa; bu, sadece gerçeği gizlemek, bilinçleri yanıltmak içindir.

Kamu Yönetimi Temel Kanunu dikkatle incelendiğinde; egemenlerin, mevcut çürümeyi arkalarına alarak hareket ettikleri, var olan olumsuzlukları yeni yasa için bir çeşit gerekçe yaptıkları görülür. Bu tür atraksiyonlar, olguları doğru okuyabilme yeteneğinden yoksun olanları etkilemeye ve olgunun özünü değil, akla düşürülen bir ayrıntıyı dikkate almaya sebep olabiliyor. Hatırlanacak olursa; özelleştirme tartışmalarının ilk yaygınlaştığı dönemlerde, kimi sol çevrelerde bile, özelleştirmeye karşı çıkanlar, mevcut devleti savunmakla itham edilmişti. Aynı şey, kamusal alan için de yapılabilir. Yani “kamu reformu”na karşı çıkanları, mevcut çürümeyi savunmakla itham edenler olabilir. Gerçekte ise, yeni yasanın tasarlayıcıları, çürümeye alternatif getirmemekte; çürümeyi, köleliğin tesisi için bir gerekçe/bahane olarak kullanmaktadırlar. Bu nedenle biz, kamuda kölelik yasasına karşı çıkarken, mevcut çürümeye; varolanın iyi ve kötü yanlarına da değinmeliyiz.

Bugün artık çok iyi bilinmektedir ki, işbirlikçi egemen güçler, mevcut çürümeyi gerekçe ederek, emperyalizmin talepleri doğrultusunda devlet bürokrasisi ve yönetme anlayışı dahil, toplumu baştan aşağı biçimlendirmeye çalışmaktadırlar. Buna karşı çıkılırken, alternatif de sunulabildiğinde, çarpıtmaların önü büyük oranda kesilmiş olur. Bugüne kadar kamuoyunda birçok demokratik kitle örgütü, yasaya çeşitli açılardan karşı çıkarken, alternatifinden söz etme anlamında eksik kaldı.

Alternatif toplum çabaları, devlet bürokrasisi ve devlet yönetimi dahil, en küçük birimden en üst noktaya kadar demokratik bir işleyişi amaçlamalıdır. Gerçi bunların büyük bir kısmı, siyasi iktidarın ele geçirilmesi ile (devrimle) mümkün olabilecektir, ama, bugünden yarına yapılabilecek şeyler de vardır ve bunlar hafife alınmamalıdır. İşyeri komiteleri oluşturmak,

işyeri örgütlülüklerini geliştirmek; yöneticilerin bir işyerinde çalışan insanlar arasındaki yöneticilerin kendileri tarafından seçilerek, aşağıdan yukarıya demokratik bir işleyiş kazandırmak; emeğin üretkenliğini arttırırken, çalışma ve sosyal koşullar açısından da iyileşme olasılığını büyütecektir.

657 sayılı yasanın kamu çalışanlarına sağlamış olduğu bazı hakların ötesine geçilemediği, o yasanın aşılamadığı görülüyor. Belki bugün 657 sayılı yasa, özellikle dünyada yaşanan hak gaspları ile beraber önemli kazanımlar içeren (iş güvencesi, vb.) bir konumda kalmıştır. Ama aynı yasa, sistemden bağımsız olmayan nedenlerle bir çürüme halini de yansıtmaktadır.

MEVCUT UYGULAMADA TIKANMA OLDUĞU DOĞRUDUR; ANCAK BU, ÇALIŞANLAR LEHİNE OLAN HAKLARI BUDAMAK VE DAHA ANTİDEMOKRATİK BİR UYGULAMA İÇİN GEREKÇE EDİLMEKTEDİR

Uygulamada olan ve artık tıkanan sistemde; düzenli, demokratik bir işleyiş ve denetim mekanizmasının olmadığı bilinmektedir. Yukarıdan aşağı biçimsel tarzda ve çoğunlukla siyasal hesaplara dayalı olarak yapılan denetim, teftiş, tayin, nakil ve terfiler sonuçta ortaya şekilsiz ve verimsiz bir yapı çıkarmıştır. Bunun devamı olarak, yetkin olan kişiler alt kategorilerde kalırken, yetkin olmayan kişiler üst kategorilere taşınabilmiştir. Gerçekte bir hizmette yaşanan aksamayı da nedenlerini de en iyi bilen, çalışanların bizatihi kendileridir. Ancak, böyle bir irade tanınmadığı ve her şey bürokratik bir şekillenme içinde belirlendiği için süreç, tıkanmaların açılmasını değil, bir kördüğümü beraberinde getirmiştir. Bunu aşmanın yolu, liyakat çerçevesinde, belli bir yerin hakkını verebilecek olan; bilimsel birikime ve eğitime sahip kişilerin o yerde bulunmasıdır. Bu da çalışanların; tayinlerde, atamalarda, teftişlerde demokratik tarzda kendi kendini denetlemesinden geçiyor. Böyle bir işleyiş söz konusu olmadığı zaman, bugün iddia edildiği gibi bir elemanın verimliliğini ölçmek olası değildir. Örneğin bir öğretmenin verimliliği neye göre belirlenir? Öğretmen, işgücü ürüten bir kişidir. Bunun gerçekten verimli olup olmadığını ölçmenin, denetlemenin yolu, 10-15 yıllık bir süreci dikkate almaktan geçer. Bu da fiilen pek olası değil. O noktada geriye, göstermelik faktörler, subjektif etmenler; yani gene siyasal çıkar hesapları dahilinde hazırlanmış bir kategorilendirme kalıyor. Böyle bir kategorilendirmenin objektif sonuçlar üretmeyeceği ve sistemdeki tıkanmayı aşma işlevi görmeyeceği, objektif bakabilen herkesçe bilinmektedir. Aynı şey sağlık alanında da geçerli. Bu alanda da yine kaba görüngülerle ve oturtulmak istenen mekanizmanın gerekleri dahilinde hareket edilecek ve personel rejimi adı altında personel kıyımına imkan veren bir işleyiş oturtulacaktır. Dikkat edilirse, demokratik işleyişin gerekliliğinden hiçbir biçimde bahsedilmemektedir. Hatta, bırakalım demokratikliği, söz konusu uygulamanın, kapitalizmin işleyişine uygun olarak, farklı düşünce ve duyguları kamçılayacağını da söyleyebiliriz. Eğitim, sağlık gibi alanlar bugüne dek belirli olanlarda kapitalist işleyişin dışında kalabilmişti. İşte bugün bu alanların artık kapitalizme bütünüyle açılması, hatta vergi toplama işinin bile özelleştirilmesi isteniyor. Ama şimdilik eğitim ve sağlık, öne alınmış durumda; çünkü, mevcut kamu personelinin yüzde 65’i bu iki alandadır.

Emperyalizmin derinlemesine sömürüsünün gereği olarak bugün oturtulmak istenen sistemde çalışana ve halk kesimlerine yönelik doğrudan ve dolaylı zararların boyutu ilk bakışta görünenden de fazladır. Örneğin, orman dahil kamu arazilerinin özel üniversite için Koç, vb.’ne tahsis edilmesi de bir usulsüzlüktür ve özelleştirme amaçlıdır; ama, bunun gibi dışarıdan bakılınca görülemeyen uygulamalar da söz konusu. Dikkat edilirse, şu anda mevcut eğitim sisteminde eğitimin niteliği değil niceliği tartışılıyor. Yani ne kadar çok kişiye diploma verilirse, eğitim o oranda başarılı sayılıyor. Bugün bu politikanın devamı olarak devlet okullarında eğitim kalitesi düşmüş, buna karşılık özel eğitim kurumlarında, niteliğin arttırılması teşvik edilmiştir. Bu çabanın bilinçli sonucu olarak “kamu=verimsiz; özel sektör=verimli” biçiminde bir formül, yaygın bir imaj/kanaat haline getirilmiştir. Bugün okullarda halen eğitim belirli bir olumlulukta/verimlilikte sürebiliyorsa; bu, geçmiş gelenekten gelen, eğitimi bir meta olarak görmeyen ve kapitalist işleyişin dışında tutmaya özen gösteren; sayıları da az olmayan bir kesimin özel çabasıyla olmaktadır. Yoksa, eğitim bugüne dek çoktan çöker, bir enkaz halini alırdı.

Bir süredir ilkokul dahil, hemen tüm aşamalarda öğrencilerin özel kurslar aracılığıyla yetiştirilmesi teşvik ediliyor. Geçmişte sadece zayıf öğrenciler için düşünülen bu kurslar, çeşitlenip boyutlanmış ve rekabeti tüm öğretim aşamalarına yaymıştır. Süreci özelleştirmeye doğru taşımanın basamaklarını oluşturan bu çabalar bilinçli/iradi bir program dahilinde sürmektedir. Devlet okullarında düşürülen eğitim kalitesi ve oluşan boşluk, özel dershane ve yetiştirme kursları ile kapatılıyor.

KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU

SERMAYENİN KÜRESEL SALDIRISI İLE DOĞRUDAN İLİNTİLİDİR

Emperyalizmin, globalleşme adı altında, sömürüyü en pervasız biçimde dünya genelinde uygulayacak şekilde bütün ilişkileri, devlet yapılarını ve devletlerin işlevlerini yeniden tanımladığını daha önceki yayınlarımızda da vurgulamıştık. Genelde kapitalizmin temel işleyişindeki kar oranlarının azalması eğiliminin sonucu karları giderek oran olarak düşen tekeller, karı arttırmak için hem sömürüyü arttırma hem de üretim sürecinin her alanına yayma hedefindeydi. Bu, devletlerin de yeni baştan, söz konusu talepler doğrultusunda örgütlenmesini gerektiriyordu. Devletlerin genelde örgütlenmesi, önemli oranda burjuvazinin şu veya bu şekilde el koyabileceği kaynaklar üzerinden yapılır. Devlet harcamaları, ya tekellerin doğrudan doğruya kendi bütçelerinden verdikleri vergilerle ya da çalıştırdıkları emekçilerin ücretleri üzerinden alınan vergilerle sağlanır. İşte, çalışanların vermiş olduğu bu veri de aslında işverenin el koyabileceği paydan ayrılıp devlete aktarılan bir değerdir. Bu değerin de büyük oranda tekellere dönmesinin yolu, devletin harcamalarının en aza indirilmesi ve devlet hizmetlerinin hem alan olarak daraltılması hem de en düşük maliyetle yapılabilir hale getirilmesidir. Bunun için teknoloji kullanılır ve eğitilmiş işgücü yerine basitleştirilmiş işgücü kullanılır. Dönemsel olarak yoğunlaşan işler, esnek çalışmayla karşılaşır; yani işlerin yoğunlaştığı dönemlerde eleman çalıştırıp, işlerin az olduğu dönemlerde personel sayısını azaltarak, sonuçta alanı giderek daraltılmış olan devlet hizmetlerinin en düşük maliyetlere indirgenmesi sağlanır. Hatta bu hizmetleri, devletin içerisindeki farklı birimlere değil de kimi özel şirketlere devredip (doğrudan ya da taşeronlar aracılığıyla) mümkün olan en düşük maliyetle yapılabilir hale getirme gibi bir eğilim söz konusu. Bu saldırı, emperyalizmin genel saldırısından bağımsız bir olgu değildir. Hatta, Türkiye gibi geçiş dönemi yaşayan ülkelerde, emperyalizmin o ülke devletlerinden beklediği işlevin; uygulamalarda hız ve güvenliğin mevcut hantal yapıyla sağlanamayacağı düşüncesiyle köklü bir değişiklik amaçlandığı söylenebilir. Yani maliyetlerin en ucuza indirilmesinin yanında bir de devletin, istenen hızda karar alıp uygulayabilecek bir esnekliğe sahip olacak tarzda yapılandırılması da gündemde. Yani mesele dar anlamda bir personel politikasından öte, devlet örgütlenmesiyle ilintilidir. Geçiş dönemine, yani oligarşinin kapsamının geniş olduğu, prekapitalist unsurları içerdiği dönemin sınıf ilişkilerine göre biçimlenmiş devlet yapısı yerine, emperyalizmin hedefleri, ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiş olan bir devlet örgütlenmesi ve bunun bir mekanizması olan kamu yönetimi amaçlanmaktadır. Kamu yönetimi diye sunulan şey gerçekte budur.

TÜRKİYE’NİN YAŞADIĞI GEÇİŞ SÜRECİ

KLASİK YENİ SÖMÜRGE ÜLKELERDEN FARKLI BİR MODEL ORTAYA ÇIKARDI

Türkiye’de diğer ülkelerden farklı olarak., Kemalist gelenek çerçevesinde, kendi kendine yeterli olma öngörüsüyle biçimlenen bir ekonomik modelin uygulanması; nispi demokratik hakların gelişmesini ve üretim çeşitliliğini beraberinde getirdi. 1960 Anayasası’nın da etkisiyle; çalışanlar, klasik yeni sömürge ülkelerindekinden farklı avantajlara/haklara sahip oldu. Bugüne dek ard arda gelen budamalarla eski kapsamı değişmiş ve çeşitli maddelerinde geri adım atılmış da olsa, 657 sayılı devlet personel yasası çerçevesinde kamu personelinin sahip

olduğu haklar, pek çok ülkedekinden daha ileri boyutlardadır. Yeni tasarı ile beraber, mevcut yasadaki sosyal güvenlikten iş güvencesine kadar mevcut haklar hedefe konmuş, işlemez kılınması amaçlanmıştır. Yani sadece emeğe değil, bir bütün olarak kazanımlara yönelik bir saldırı söz konusu.

1970’li yıllarda çıkarılan ve 1960 Anayasası’nın o güne dek sarkan avantajlarına da dayanan 657 sayılı yasada işgüvencesi önemli bir yer tutar. Buna göre kamu çalışanı, eşi ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerle beraber düşünülür; sağlık koşulları dikkate alınır ve tayinde tüm bu öğeler dikkate alınırdı. Bugün artık, bireyi ailesinin de ihtiyaçlarını gözeterek düşünen bu yönetim anlayışı terkedilmekte ve sadece işverenin ihtiyaçları doğrultusunda bir düzenleme amaçlanmaktadır.

657 sayılı yasanın yukarıda saydığımız avantajları, kendiliğindenlikle malul duruş ve yanlış mücadele anlayışı sebebiyle kimi kesimlerde sistemi bütünüyle sahiplenmeye sebep olmuş, yasanın kazanımlarına sığınma eğilimi gelişmiştir. Gerçekte ise, bugün ortaya çıkan, kamu yönetimindeki laçkalık, istihdam dengesizliği, soygun düzenine göre biçimlenme; biraz da 675 sayılı yasanın politik iktidarlarca istismarı sonucu olmuştur.

Yasayı mevcut biçimiyle savunmak, geri bir tutumdur. Yasaya bütünüyle demokratik bir işleyiş kazandırmak, içerdiği ayrıcalıkları sahiplenip mevcut çerçeveyi daha ileri boyutlara taşımanın mücadelesini vermek her kamu çalışanının görevi olmalıdır. Yoksa, 657 sayılı yasanın kazanımları ile sınırlı bir savunma çizgisi oluşturmak, hem kazanım açısından geri düşürecek hem de yasanın olumsuzluklarını sahiplenme görüntüsü verecektir. Mevcut sistemin/işleyişin çöktüğü bir gerçektir ve bunun alternatifi geçmişteki 657 sayılı yasa değildir. Bu çürümenin gerçek nedeni yasanın kendisi değil, yasanın uygulanmasına imkan vermeyen sistemdir.

Örneğin her seçim öncesinde kimi alanlara plansız biçimde personel alınması, dağılımı kimi kentler lehine bozarken, gerçekte yasanın öngörüsü olmayan bir sonuç yaratmıştır. Örneğin bugün Türkiye’de varolan toplam sağlık çalışanının büyük bir kısmı 3 büyük kentte toplanmış, buna karşılık en çok ihtiyaç olan kırsal kesimde zorunlu ihtiyacı karşılayacak sayıda bile eleman istihdam edilememiş, hatta personel yetersizliği mevcut tesislerin kapatılmasını bile beraberinde getirmiştir. Burada kastettiğimiz olgu, “şişkinlik” değil, kadrolaşma ve siyasal tercihler sebebiyle dengesiz istihdamdır. Yoksa, aşağıdaki istatistiklerde de görülebileceği gibi, gerçekte pek çok alanda personel açığı söz konusudur.

İşte bu türden sorunların kaynağındaki temel neden yasa değilse de mevcut olumsuzluk kaşınarak, onun arkasına gözlenerek sözleşmeli personel uygulamasına geçilmek istenmekte, örgütlü kesimlerin kazanılmış haklarının bütününe göz dikilmektedir.

Kimi illerde, bilinen nedenlerle , bazı iş alanlarında belki personel şişmesi oldu. İşte bu durum, daha kolay işten atılabilir ve istenen koşullarda çalışmaya mecbur edilen eleman almaya gerekçe edildi. 10 milyonu aşkın işsizinde varlığı, çalışanlar karşısında bir tehdit gibi kullanılırken, örgütsüz ve hiçbir güvencesi olmayan bir çalışanlar topluluğu amaçlanmıştır.

Türkiye sözleşmeli personelle ilgili olumsuz bir deneyimi daha önce PTT’de yaşadı. Oldukça yüksek bir ücretle, talebe bağlı olarak sözleşmeli personel alındı; önce cazip gösterilip teşvik edildi. Ancak her yıl yapılan zamlar, kamu personeline yapılan zamların altında kaldı ve 5 yıl sonra ortaya ücreti düşük, hiçbir güvencesi olmayan, istenen yerde ve istenen koşullarda çalışmaya mecbur edilen bir kesim çıktı.

Türkiye’de istihdam fazlalığının olduğu doğru değildir.

Türkiye’de çalışan toplam nüfusun sadece %3,5’i kamuda istihdam edilmiştir. Bu oran gelişmiş kapitalist ülkelerde %10’ları aşmaktadır.

OECD’nin 2000 yılında yaptığı bir araştırma ülkelerin merkezi idare, eyaletler ve yerel yönetimlerde bulunan memur sayılarına ilişkin istatistikleri, Türkiye’deki memur sayısının diğer ülkelerden fazla olmadığını göstermektedir.

OECD verilerine göre, Finlandiya’da her 10, Kanada’da her 12, ABD ve İrlanda’da her 14, Almanya ve Hollanda’da her 19, İspanya ve İtalya’da her 25 kişiden biri memur statüsündedir. Türkiye’de ise her 30 kişiden ancak 1’i memur olarak çalışmaktadır.

2000 yılı itibariyle nüfusu 275 milyon 562 bin 673 olan ABD’de merkezi idarede 2 milyon 777 bin, eyaletlerde 4 milyon 746 bin, belediyeler ve diğer yerel kuruluşlarda da 13 milyon 49 bin olmak üzere toplam 20 milyon 572 bin memur istihdam edilmektedir.

84 milyon nüfusu olan Almanya’da da memur sayısı 4 milyon 364 bini aşıyor. Her iki ülkede de memurların nüfusa oranı, Türkiye’nin oldukça üzerinde seyrediyor.

OECD’nin 2000 rakamlarına göre ABD’de yüzde 14, Fransa’da yüzde 24.8 olan memurların toplam nüfus içindeki oranı 2000 yılında Türkiye’de yüzde 3.34 iken, 84 milyon nüfuslu Almanya’da 4.4, 60 milyon nüfuslu Fransa’da 4.8 milyon civarında memur çalışmaktadır.

Türkiye kamusal alanı yeniden yapılandırma sürecine 24 Ocak 1980 kararları ile girmiş olmakla birlikte esas saldırı 1990’lı yıllarla birlikte başlamıştır. Kamu gücünün özel çıkar sağlamak amacıyla kamu gücünü elinde bulunduran kişiler tarafından kötüye kullanılması sonucu ortaya çıkan yolsuzluklar üzerinden devletin ekonomiden elini çekmesi istenmiş, devletin sadece

“jandarmalık” yapması gerektiği savunulmuştur. Özellikle merkezi yönetimin “aşırı büyüklüğü”, “kadroların şişkinliği” ileri sürülerek sık sık devletin “hantal” olduğu söylenmiş, başta KİT’ler olmak üzere pek çok kurum özelleştirme kapsamına alınarak “hedef tahtası” haline getirilmiştir. Oysa rakamlara bakıldığında Türkiye’de merkezi yönetimin hiç de savunulduğu gibi aşırı büyük olmadığını ve kamu kadrolarının sanıldığı kadar şişkin değil,

aksine yetersiz olduğunu görmek mümkündür.

Toplam Kamu İstihdam Oranları (OECD, 2000)

KAMU İSTİHDAM ORANI (%)

OECD ülkelerinde nüfusun artışına göre memur sayısında da doğru orantılı bir artış meydana

gelmektedir. Ancak Türkiye ve benzeri ülkelerde kamu personel rejimi sürekli olarak erimekte ve “serbest piyasa sistemi” etkin kılınmaya çalışılmaktadır. Nitekim Türkiye’de 2000 yılında 2 milyon 197 bin 152 memur varken, bugün bu rakam 1 milyon 750 binin altındadır.

(Kaynak: OECD, 2001)

Kamu hizmetlerini tasfiye etmeye, bu alanı piyasa mekanizmasına açmaya dönük olarak ortaya atılan “Kamu Reformu” projesi, bazı gerçek dışı savlara dayandırılmaktadır.

Birincisi, Türkiye’de kamu kesimi istihdamının “aşırı şişkin” olduğu iddiasıdır.

İkinci iddia, Türkiye’de personelin “aşırı ölçüde” merkezde toplandığıdır.

Türkiye’de kamu kesiminde istihdam edilen toplam kamu personeli sayısı 2,750.000’dir. Kamu personeli toplam ülke nüfusunun % 3.2’sini; ekonomik olarak etkin olan nüfusun (toplam çalışanların) % 9.1’ini oluşturmaktadır.

  • Bu oranlar, OECD ülkeleri ile kıyaslandığında, “devletin şişkinliği” saptamasının yersiz olduğunu gösterir.

  • Toplam 2.750.000 kamu personelinin 1.750.000’i, başka bir ifade ile %63’ü memur statüsündedir.

  • Memurların %93’ü, tüm kamu personelinin %75’i merkezi yönetim kurum ve kuruluşlarında ve tüm ülke çapında istihdam edilmektedir.

Türkiye’de Kamu İstihdamının Genel Yapısı, 2002 Sonu (bin kişi)

Kaynak: Devlet Personel Başkanlığı

  • KİT’lerde memur oranı %4’tür; ağırlık %40 ile sözleşmeli istihdamdadır.

  • Yerel yönetimlerde memur oranı % 35’tir; ağırlık %40 ile geçici işçilerdedir.

  • Kamu istihdam rejimi özel sektör istihdamına yaklaşmaktadır.

  • Kamuda çalışanlar, iş güvencesinden uzaklaşmaktadır.

  • Kamuda örgütlü sendikalar büyük ölçüde zayıflamaktadır.

Türkiye’de Memurların Hizmet Alanlarına Dağılımı;

  • %40’ı Milli Eğitim Bakanlığı,

  • %10’u Üniversiteler,

  • %15’i Sağlık Bakanlığı,

  • %12’si Emniyet Genel Müdürlüğü,

  • %5’i Din İşleri Başkanlığı,

  • %4’ü Maliye Bakanlığı,

  • %4’ü Adalet Bakanlığı

  • Diğer %10

Bu tablo içinde Milli Eğitim Bakanlığı’na bakacak olursak;

Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde 608.000’i memur olmak üzere, toplam 650.000 civarında personel çalışmaktadır. Bakanlık başkent birimlerinde çalışanların toplam sayısı, yine Bakanlık tarafından 5.500 olarak belirtilmektedir. Bu rakamlara göre, personelin yalnızca %1’i Ankara’da toplanmış bulunmaktadır. Bu örnek, genel personel dağılımını temsil edici kabul edilirse, merkezi yönetim kamu personeli %99 oranında Anadolu’da hizmet verdiği açıkça görülecektir.

Gerek ülke genelindeki duruma ve gerekse Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki çalışan sayılarına ve çalışanların niteliğine baktığımızda şu tespitleri yapmak mümkündür;

  • Devlet memurların %82’si tüketici büro işleri değil, eğitim, sağlık, belediye hizmetleri gibi üretici hizmet alanında hizmet vermektedir.

  • Söz konusu memurların % 65’i (2/3’ü) sadece eğitim ve sağlık işkolunda çalışmaktadır.

  • Merkezi yönetim kurumlarına ait olan bu kitlenin büyük çoğunluğu Ankara’da değil, ülke genelinde hizmet üretmektedir.

  • Devletin ekonomideki payı, GSMH’nin sadece %25’i dir. Bu rakam Türkiye’nin Anayasada belirtildiği şekilde “Sosyal Devlet” olgusunu çoktan terk ettiğini göstermektedir.

  • Hizmet türleri ile alanda iş görme birlikte değerlendirilirse, personel rakamlarına dayanarak savunulduğu ileri sürülen “aşırı merkeziyetçi devlet” savlarını haklı bulmak güçtür.

  • Söz konusu iddiaların kökeninde, neo-liberal ideolojinin ve uluslararası finans kuruluşlarının Türkiye üzerindeki ekonomik ve siyasi etkisinin olduğu açıkça görülmektedir.

Memur statüsü, yalnızca merkezi yönetim için % 80 oranını korumaktadır. Neo-liberal kamu reformu bu engeli, en temel hizmet birimlerinden başlayarak yerelleştirmek ve yerele devredilen bu hizmetler için istihdamı “sözleşmeli istihdam”a oturtmak yoluyla aşmayı planlamaktadır. Bu yöntem, bir yandan AKP Acil Eylem Planı’nda bir yandan da hazırlanan Yerel Yönetim Yasa Tasarılarında açıklanmış durumdadır.

KAMU HİZMETLERİNİN YEREL YÖNETİMLERE DEVRİ MEVCUT HAKLAR BUDANARAK GERÇEKLEŞECEK

Bilindiği gibi belediyeler, alabildiğine politize olmuş kurumlardır. Eğitim, sağlık gibi en temel kamu hizmetlerinin belediyelere aktarılması, bu alanları da politize edecektir. Yani insanların yeteneklerine, becerilerine, kapasitelerine göre değil, egemen siyasi iktidara yakınlıklarına göre bir kategorilendirme söz konusu olacaktır.

Aslında hizmet nerede üretiliyorsa, yönetimin de orada veya en yakın birimde olması biçimindeki eğilim çerçevesinde eğitimin, sağlığın yerel yönetimlere devri dünyada yaygın bir uygulamadır. Eğer dünyada böyle bir sistem gündeme geldiyse bu, bir ihtiyaçtan doğdu.

Sosyalizmde sağlıklı sonuçlar verebilecek olan bu yöntem, farklı amaçlarla gündeme sokuldu. Karar alma sürecini hızlandırmayı da amaçlayan bu yasa, yaklaşık 10 yıldır tasarlanmaktaydı. Fakat bir dönem yerel yönetimlerin Refah Partisi’nin insiyatifine geçmiş olması sebebiyle zamana bırakıldı. Bugün ise emperyalizmin yukarıdan aşağıya sistemi kendi ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirme politikası, yerinden yönetim beklentisi istismar edilerek (sömürülerek) uygulanmak isteniyor. Farklı koşullarda olumlu sonuçlar verebilecek bir uygulama, sistemin ihtiyaçlarına göre biçimlendiriliyor. Yoksa, örneğin işgüvencesi sağlanarak, demokratik kazanımlar korunarak bu hizmetler yerel yönetimlere devredilebilirdi. Yani, siyasal iktidara göre değişmeyen; ama, o birimdeki hizmetin üretilmesindeki niteliği ön plana çıkan, demokratik işleyişe sahip olan bir kamu yönetimi oluşturulabilirdi. Alternatifin bu olması gerekirken, tam tersine her şey siyasal iktidarın istismarı ve emperyalizmin tahakkümü için kolaylık sağlayacak şekilde düzenleniyor. “Kamu reformu”nun emperyalist odaklarca istendiği biçimde gerçekleşmesi, kimi toplum kesimlerinin yedeklenmesi ile kolaylaşacaktır. Yerel yönetimlerin yetkisinin arttırılması ve yeni bir işleyiş kazandırılması söylemi, önderliğinin AB uyum yasalarına yatkınlığı sebebiyle Kürtlerin direncini kıracak yedeklenme olasılığını güçlendirecektir. Benzer bir durum büyükşehir belediyelerinde AKP’nin muhtemel başarısı sebebiyle İslami kesim için de geçerlidir. Belki kimilerine spekülatif gelecektir; ama biz, 10-11 Aralık eyleminin de, kamu personelinin bu yasa ile kaybedecekleri haklara dikkat çekmek yerine, Dünya İnsan Hakları Günü’ne kaydırılmış olmasını da sendikalarda ağırlığı olan kesimlerin bu çerçevedeki duruşuna bağlıyoruz.

Yerel yönetimlerin yetkilendirilmesi sonucu, belediyelerin eğitim politikasının belirlenmesinde rolü olacağını zannedenler varsa; bu, bir hayal kırıklığı ile sonuçlanacaktır. Örneğin batıdan tayin edilen bir öğretmen, Kürt illerine gitmediği zaman, bu durumda yöreden bir insan görevlendirilebilecek ve son tahlilde bu, asimilasyonun doğrudan yöre insanı tarafından gerçekleştirilmesi anlamına gelecektir. Bugüne kadar mesela Tunceli’de o bölgenin insanı, asimilasyonun en etkili öznelerinden biri olmuştur. Tunceli, okuma-yazma oranının en yüksek olduğu yerlerden biridir. Yasa dikkatle incelendiğinde görülecektir ki yerel yönetimlere yetki devri, birtakım yasaklar ve zorunluluklar eşliğinde gerçekleştiriliyor. “Kamu kurum ve kuruluşları, kanunlarla yetkili ve görevli kılınmadıkları alanlarda işletme kuramaz, mal ve hizmet yapamaz, bu amaçla personel, bina, araç, gereç ve kaynak tahsis edemez” dendikten sonra; yerel yönetimler, yürütmekle yükümlü oldukları hizmetleri özel sektöre devretme bakımından serbest bırakılıyor. Yani düzenleme, piyasa lehine yapılıyor. Diğer bir ifadeyle, kamu hizmetleri yerel yönetimlere “özelleştirilmesi kaydıyla” devrediliyor.

Bu yasanın yerel yönetimleri güçlendirmeyeceği, aksine çökerteceği, çeşitli aydınlarca da ifade edilmektedir. Örneğin ODTÜ öğretim üyesi Tarık Şengül, bugüne kadar özelleştirmelerle yerel yönetimlerin çökertildiğini söylüyor.

“Ben özelleştirmelerle KİT’lerin başına gelenin yerel yönetimlerin de başına geleceğini düşünüyorum. Çünkü özelleştirilen KİT’ler ya kapatıldı ya da arsaları için alındı.”

Kendisine devredilen görev ve kaynakları yerli ya da yabancı sermaye kesimlerine “aktarma istasyonu” olarak görülen yerel yönetimler; güçlenen değil, “yerelleştirme yoluyla özelleştirme” projesine alet edilen konumda olacaktır. Kimi il ve belediyelerde kamu hizmetleri için gerekli finans kaynaklarının bulunmaması, kimi il ve belediyelerde ise hizmetlerin pahalılaşması, sıkça görülen bir durum olacaktır.

Mahalli İdareler Kanunu Tasarısı’nda madde 14’te “mahalli idari hizmetlerinden yararlananların, hizmet bedelini ödemeleri esastır.” Madde

22’de ise, mahalli idarelerde sözleşmeli personel çalıştırılması esastır.” denilmektedir. Türkiye’de toplam memur sayısının %65’i eğitim ve sağlık emekçilerinden oluşmaktadır. Konan bu maddeler, mahalli idareler üzerinden neyin gerçekleştirilmek istendiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi sermayenin küresel saldırısı ile doğrudan ilintili olan bu yasa, “sosyal devleti” bütünüyle çözme, kamu hizmetlerini piyasaya açma (ticarileştirme) ve çalışanları sözleşmeli duruma düşürme operasyonuna meşruiyet kazandırmanın adıdır. Böyle bir yasadan; demokratikleşme, halklar adına yarar, vb. sonuçlar beklemek için ya sistemi tanımıyor olmak ya da sisteme dönüşte bir keramet keşfetmiş olmak gerekiyor. Yasal dayanakları olduğu halde Kürtçe isim, Kürtçe kurs, Kürtçe müzik, TV, vb. alanlarda adım atmaya niyetlenenlerin başına gelenler; objektif bakabilenler için çok şey anlatmakta ve rejimin faşist karakterinin önemini göstermektedir. Ama eğer bilinçler subjektivizm, pragmatizm ve yöntemsizlikle sakatlanmışsa, bunun için özel bir gayret sarfedilmişse; tabii o zaman, faşist rejimin durduk yerde Kürt halkına hak bahşedeceğine inanılır ve onun dümen suyuna girilir. İşin acı tarafı, gerçekte yeni olmayan, sınıflı toplum tarihi boyunca bilinen ve “en büyük değer değersizliktir.” biçiminde özetlenebilecek olan bu uzlaşmacı duruş, insanlığın sorunlarını çözebilecek bir bakış olarak yansıtılmaktadır.

(Bu yazıdaki istatistiki verilerde Eğitim-Sen’in kaynaklarından yararlanılmıştır.)

Sayı 12 (Şubat – Nisan 2004)