Kıbrıs, AB ve Sol

EMPERYALİZMİN HİÇBİR ÇÖZÜMÜ KIBRIS HALKLARININ YARARINA DEĞİLDİR

Annan Planı olarak bilinen, emperyalist proje ile beraber sıcak bir gündem haline gelen Kıbrıs Sorunu; Kıbrıs halklarının dışında, bu süreçle çıkar ilişkilenmesi içerisinde bulunan çeşitli kesimleri de harekete geçirmiştir. Türkiye egemenleri, Yunanistan egemenleri ve bunların Kıbrıs’taki uzantıları, söz konusu sorunun 30 yıllık özneleri olarak harekete geçerken, aldıkları rolün hiçbir ayrıntısında dahi halkları gözeten konumda olmamış, çözümden çok çözümsüzlük için uğraşmış ve tek kaygıları, Kıbrıs Sorunu’nun kangrenleşmiş halinden sağladıkları çıkarın, avuçlarından kayma ihtimali olmuştur.

1974’ten bugüne uzanan statükoda da emperyalizmin doğrudan rolü ve yerli egemenlerle çıkar örtüşmesi vardı. Buna rağmen, bugün dayatmacı ve aceleci bir tutumla sonuca gitmek istemesi, yeni bir duruma işarettir. Farklı sorunlarda olduğu gibi Kıbrıs Sorunu’nda da gelişmeleri doğru okuyabilmek ve buna uygun tutum alabilmek, öncelikle mevcut yalan bombardımanının ve ideolojik anaforun dışına çıkabilmekten geçiyor.

Annan Planı’na dair “evet” ve “hayır”ın çeşitli versiyonları etrafında koparılan fırtınaların etkisine girmeden, iki halkın özgür birlikteliğini gözeten çözümler üretebilmek ve bu çözümleri, arayış halinde olan halkın gündemine sokmak, devrimciler için bir görevdir. Yapılacak en büyük hata, Annan Planı’na dair ortaya atılan evet-hayır ikilemine dahil olup, bu seçeneklerden birine taraf olmaktır. Ehven-i şer, devrimcilerin değil, edilgen ve iradesiz kesimlerin tercihidir. Bu nedenle, Annan Planı’nda kimi göreli olumluluklar aramak da doğru değildir. Bu tür yaklaşımlar, devrimcilere yakışmaz. Devrimcilerin farkı, gösterilenle yetinmemek ve buzdağının kendisini deşifre etmektir.

KIBRIS SORUNU NEDİR?

Kıbrıs Sorunu’nun anlaşılması; 1974’ün, dolayısıyla da Grivas Darbesi’nin ve bu gelişmelerin arka planının anlaşılmasından geçiyor. Bunun için de Kıbrıs’ta bir darbeyi ihtiyaç haline getiren koşulların incelenmesi gerekiyor.

(Denktaş’ın bir motorla Kıbrıs’a götürülerek orada özel bir görevle işlevlendirilmesi veya 1957’de Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kontrgerilla tarafından bombalanması gibi milliyetçiliği kaşıyan ve politakalarını bunun üzerine oturtan egemenlerin aldığı rol sebebiyle Kıbrıs’ta her zaman sorun vardı. Ancak biz burada 1974’teki bölünmeyi ölçü alarak yazımızı hazırladık.)

Darbeyi önceleyen yıllarda AKEL (Komünist Parti), yaklaşık yüzde altmış oy oranına sahipti; bu, dünyada ulaşılması güç bir orandı. Aynı zamanda, AKEL; dayanmış olduğu teorik tezler itibarıyla da Avrupa Solu’ndan farklı bir duruşa, radikal bir çizgiye sahipti. Sınıfsal temelde örgütlenmiş olması, ona sadece Rum kesiminde değil, tüm Kıbrıs’ta destek sağlamıştı. Aynı zamanda Sovyetler’le de yakın ilişki içerisinde bulunan AKEL, stratejik öneme sahip olan Kıbrıs’ta, ABD için bir engel, bir rahatsızlık öğesiydi.

O günün koşullarında Sovyetler’in etki alanında bulunan Mısır, Irak ve Suriye’nin ortasında yer alan Kıbrıs’ın bu önemi; İngiliz ve Amerikan üsleri sebebiyle daha özel bir boyut kazanıyordu. İşte stratejik açıdan bu denli önemli olan Kıbrıs Adası’nda, her türlü emperyalist araçtan yararlanma olanaklarının yitirilmesi ve adanın Sovyetler’in denetimine girmesi söz konusuydu. Emperyalizm (ABD) için amaç, bu olasılığın önüne geçmekti. Bunun, içerden yani AKEL’e alternatif olabilecek güçlü bir siyasal odak oluşturarak aşılması mümkün değildi. Bu nedenle; Kuzey’de Denktaş ve çevresi, Güney’de ise Grivas ve çevresi üzerinden milliyetçilik körüklendi. İşte Grivas Darbesi, böyle bir adımın devamı olarak gerçekleşti. Aynı süreçte, NATO üyesi olan ve ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının doğrudan aracı haline gelmiş bulunan Yunanistan’da Albaylar Cuntası vardı. Birbirini tamamlayan bu faktörler; Kıbrıs’taki darbenin, ABD’nin iradesi dışında gerçekleşmeyeceğini; aksine, organize edilmesinden sonuçlanmasına dek, her aşamadan bire bir haberdar olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde, böyle bir darbenin yol açabileceği sonuçlardan ve dolayısıyla Türkiye’nin müdahalesinden de ABD’nin habersiz olma olasılığı yoktur. (Bkz. Kissinger’in Anıları)

Hatırlanacak olursa, Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a yaptığı müdahale sırasında ABD’nin; Türkiye’nin savaş araçlarına fiili müdahalede bulunduğu, yakıt vermediği, vb. biçiminde haberler yapıldı. O gün için, bir çıkartma anında Türkiye’ye çokça gerekli olan NATO araçlarının (mesela çıkartma gemilerinin) kullandırılmadığı ve bu nedenle Türkiye’nin askeri harekatta daha ilkel araçlar kullanmak zorunda bırakıldığı doğrudur. Türkiye’nin askeri araçları, NATO’nun ihtiyaçlarına göre biçimlendiği için örneğin Türkiye’de, düzlük arazilere, plajlara, vb. çıkartma yapabilecek gemiler yoktu. Bu nedenle tanklar, şehir hatlarındaki araba vapurları ile taşındı. Ve limanlara yanaşmak zorunda kalındı. Bu durum belki kayıpları da arttırdı. Ancak, yine de sebep olunan bu güçlükler, ABD’nin örneğin 1964’te Kıbrıs için İnönü’ye gönderdiği

Johnson mektubunun yanında tutum olarak hafif kalıyor. Süreci tetikleyen, organize edip, belirli bir amaç dahilinde yönlendiren ABD için darbe de Türkiye’nin müdahalesi de istenen sonuca giden yolda, beklenen ve bilinen aşamalardı. Elbette bu süreçte, müdahaleci devletlerin kimi adımlarını kontrol altında tutma ihtiyacı duyacak, engel veya tahdit koyacak; sürecin hedeflenen sonucu bozacak biçimde gelişmesini engelleyecekti. İşte ABD’nin Türkiye’ye müdahalesi bu çerçevede düşünülmeli ve abartılmamalıdır.

Kısacası, darbe de Kıbrıs’ın bugün barındırdığı sorunlar da ABD politikalarının bir sonucudur. Sol değerlerin ağırlıkta olduğu ve emperyalist politikalardan görece bağımsız olan Kıbrıs, sonuçta NATO üyesi iki ülke tarafından paylaştırıldı. Ve gerek Güney’de gerekse Kuzey’de emperyalizmin egemenliği tesis edildi. Kıbrıs’ta bugün sorun olarak tanımlanan bölünmenin kaynağı budur.

Kıbrıs’taki bölünme ve iki kesim arasındaki çekişmeler, sanıldığının aksine ABD için hiçbir zaman sorun olmadı. Sorunun çözümlenmiş veya çözümlenmemiş olması, ciddiye dahi alınmadı. Çünkü ABD, Türkiye ve Yunanistan üzerinden Kıbrıs’ı istediği politikaların aracı olarak kullanabiliyordu. Ancak, gelinen aşamada ABD, denetimin dolaylı biçimine dahi tahammül etmemekte; tam ve kesin egemenlik istemektedir.

ABD’NİN KIBRIS’A ARTIK DOĞRUDAN İHTİYACI VAR

Eğer AB ve ABD, bir süredir, işini gücünü bırakıp, Kıbrıs halklarının vatanlarının bölünmüşlüğünü adeta dert eder hale gelmişse; bu çırpınma ve koşturmalar için ortada farklı bir neden var demektir.

Emperyalizmin (sadece ABD’nin değil, AB’nin de) bundan sonraki süreçte artık, çok daha farklı düzeydeki politikalar için; Kıbrıs’a, Türkiye ve Yunanistan’ın da dışında doğrudan bir araç olarak kullanılması noktasında ihtiyacı var.

Hatırlanacak olursa, Irak işgalinin ilk etabında, emperyalist odaklar arasındaki çelişmeler öne çıkmış, çıkar çatışmaları ile süreç gerilmişti. Ancak, işgalin ilerleyen aşamalarında, Ortadoğu (ve Irak) üzerindeki hesap ortaklaşmaları, çelişmeleri ikincil plana itmiş; emperyalizmin (Japonya dahil) iç içe geçen çıkarları, ortak projelerde buluşmayı beraberinde getirmiştir. Irak direnişine karşı almış oldukları tavır noktasında geldikleri yer itibarıyla aralarında hemen hiçbir farklılık kalmamıştır. Bu bağlamda, ABD’nin gerek Büyük Ortadoğu Projesi’ne gerek onun araçlarından birisi olan ve ilk evresi gibi görünen Kıbrıs müdahalesine bakış, bu çerçeveden farklı olmamalıdır. Emperyalizm, Kıbrıs’a, uzun vadeli çıkarları açısından müdahale ediyor ve artık, aracısız/engelsiz biçimde doğrudan egemen olmak istiyor. İşte Annan Planı , bu amaç için bir ön adımdır.

Annan Planı, BM tarihi boyunca rastlanmamış düzeyde bir dayatma ve hukuksuzluk örneğidir.

Annan Planı konusuna, iki boyutuyla bakmak gerekiyor. Birincisi, Annan Planı’nın genel anlamıyla, emperyalizmin Kıbrıs’ı işgali için ortaya atılmış bir plan olduğunu söylemek mümkündür. İkincisi; BM, kabileler arası ilişkiler dahil, dünyanın hiçbir bölgesinde, bugüne dek bir kurum olarak böylesine müdahaleci/dayatmacı olmamış; emperyalizmin örtülü-örtüsüz çıkarları bu kadar açık net bir şekilde bir ülkeye (toplumlara) dayatılmamıştır. Annan Planı’nın bu yönüyle bir örneği yoktur. Milletler hukukunun, eğilim ve geleneklerin böylesine açık biçimde ihlal edildiği görülmemiştir. BM’nin uluslararası hukukta yaptırım gücü vardır. Kore’de olduğu gibi gerektiği zaman, silahlı kuvvetleri getirip savaştırmıştır. Ancak, Kıbrıs’a dayatılanlar, bu yetki ile de açıklanabilecek olgular değildir.

Türkiye’de TBMM’nin Kıbrıs’ta da yasama organının almış olduğu kararlar var. Bu kararlar, onları yok sayan ikinci bir karar alınmadığı sürece geçerlidir. Bu burjuva hukukunun en bilinen normlarından biridir. Gerek bu kararlar, gerekse anayasa ve hatta varolan devlet yapısı yok sayılmış; bir çeşit korsanlık örneği sergilenmiştir. Plan, içerdiği harita itibariyle de tam bir ucubedir. Kimi çıkar çatışmalarını bağrında taşıyacağı ilk bakışta görülebilmektedir. İlerde ihtilaflı durumların, AİHM’e veya bir başka hukuksal zemine taşınması halinde ortaya çıkacak çözümsüzlükleri kestirmek bile zordur. Kıbrıs’a ihtiyacı olan ABD, her şeyi aceleye getirmektedir. Atılan adımlar, bağrında taşıdığı çelişmeler sebebiyle kalıcı değildir ve ileride, pek çok sancıyla, Kıbrıs Sorunu’nu yeniden gündeme taşımaya adaydır.

Eğer amaç gerçekten çözüm olsaydı; bu, Kıbrıs’ta halkların kendi isteği ile gerçekleştirilebilirdi. Bugüne dek bunun önündeki en büyük engel Türk ve Rum milliyetçiliği olmuştur. Bunlar ve dolayısıyla bu durumdan çıkarı olan egemen güçler devre dışı bırakıldığında, halklar kendi geleceklerini tayin edebilirler. Annan Planı, böyle bir çözümün önünü tıkamış ve sorunu daha da karmaşık hale getirmiş olmaktadır.

Annan Planı’na “evet” denmesi halinde bunun halkların birliği anlamına geleceğini vurgulayan veya planın vaadettiği ortama dair güzelleme yapan kimi değerlendirmelere, sol olarak bilinen gazetelerde de rastlanmıştır. Bu, kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Çözüm olarak yansıtılan bu adımla, mevcut çelişmelerin üzerinden atlanmakta ve Kıbrıs’ın ortak bir ülke olarak emperyalizm için bir üs haline gelmesi amaçlanmaktadır. Buna göre, Kıbrıs’ta ABD ile işbirliği yapan tek bir otorite olacaktır. Bildiğimiz kadarıyla adada belirli oranda Türk ve Yunan askeri bulunacak, bunların komutası ise ABD’lilere verilecek bu da ABD’ye “barış”ın hamisi olarak Kıbrıs’a çöreklenme hak ve fırsatını verecektir.

Planın tartışılmasına, referandumun kısa süreli de olsa ertelenmesine dahi tahammül etmeyen, bu konudaki önerileri reddeden ABD’nin yakın dönemdeki ihtiyaçlarına cevap verebilecek, halklara ise hiçbir yararı olmayan ve mutlaka reddedilmesi gereken bir çözümdür.

KIBRIS’TA EMPERYALİST ÇÖZÜME KARŞI DURMANIN, IRKÇI-MİLLİYETÇİ ODAĞIN SÖZCÜSÜ DENKTAŞ’IN İTİRAZLARI İLE BENZER HİÇBİR YANI YOKTUR

Annan Planı’na “hayır” diyen ve Türkiye’de bu amaçla “çok bileşenli ama az katılımlı” mitingler örgütleyen milliyetçi duruş için K.Kıbrıs, Türkiye’nin uzantısı bir toprak olarak görülmüş; itirazların özünü, son bağımsız Türk devletlerinden bir tanesinin yok olmasını önlemek oluşturmuştur. Gerçekte ise, Kıbrıs

Adası Kıbrıs halklarınındı ve Kuzey Kıbrıs hiçbir zaman Türkiye’nin toprağı olmadı. Bunu anlamayan, kabul etmeyen Denktaş, Kıbrıs halkının değil; Türk milliyetçiliğinin ve Kıbrıs’a sonradan yerleştirilmiş ve hiçbir zaman Kıbrıslı olamamış, Kıbrıs halkıyla bütünleşememiş kesimlerin temsilcisiydi.

Temsil ettiği çıkar ilişkileri ve almış olduğu destekle, gerçek çözümün önünde her zaman bir tıkaç işlevi gören Denktaş, halkların birliğini ve daha ileri haklar içeren bir çözümü hiçbir zaman vaadetmemiş, varolan statünün ve siyasal iktidarın devamı, temel hareket noktası olmuştur.

Türkiye’den akan yoğun destek, turizm gelirleri dahil Kıbrıs’taki verimli alanların oluşturduğu zenginlikler yeterli görülmüş ve tankların gölgesinde bu statünün güvencesi sağlanmıştı.

Denktaş, ne adaya çöreklenecek olan emperyalizmin varlığından, ne de ithal faşistlerin cirit atmasından rahatsızdır. O’nun çırpınışı, mevcut statükonun ve çıkar ağının devamı içindir.

Türkiye’deki tekellerin, Kıbrıs konusundaki tercihi, işbirlikçi karakterleri sebebiyle, emperyalist çözümle örtüşmektedir.

Planın gerçekleşmesi halinde uygulama için düşünülen milyarlarca dolarlık maddi destek, Türkiye için döviz girdisi demektir. Bu, tekeller için bir olumluluk gerekçesidir. Fakat bunun da ötesinde, Türkiye’deki işbirlikçi burjuvazi, Annan Planı’nın Kıbrıs’ta kabul edilmesi halinde, Türkiye’nin ABD ile geri dönüşü olmayan bir yola gireceğinin bilincindedir. Türkiye, Ortadoğu’da BOP için stratejik bir ortak olarak düşünülmekte ve Kıbrıs, böyle bir yakınlaşmayı perçinleyen bir adım olarak görülmektedir.

Kıbrıs sürecinin Türkiye cephesinde yürütme gücü olan AKP de aldığı rol itibarıyla gemileri yakmış, ABD ile işbirliğinde geri dönüşü olmayan bir yönelimin figüranlarından biri olmuştur. Seçim değerlendirmesinde de belirttiğimiz gibi AKP’nin 28 Mart’ta aldığı oy, yükseliş eğrisinin tepe noktasıdır, bundan sonra düşüş başlayacaktır. Kıbrıs, AB süreci, Irak veya Haziran ayındaki NATO toplantısı gibi pek çok konu AKP için puan kaybedilen duraklar olma potansiyeli taşımaktadır. Milliyetçilik ekseninde gelişecek tavır alışlar, tabanı üzerinde aşındırıcı etkide bulunacak ise de AKP’nin manevra kabiliyeti sınırlıdır. Denktaş’ın Türkiye’de yaptığı cılız katılımlı mitinglere dahi T.Erdoğan’ın ta Japonya’dan müdahale etme ihtiyacı duyması, karşı karşıya olduğu açmazın da bir göstergesidir.

Türkiye egemenlerinin durumu, sanıldığından da kötüdür. Eğer Türkiye’ye Amerikan pazarında ayrıcalıklı ülke statüsü tanınmaz, dışarıdan büyük bir sermaye girişi olmazsa, ekonominin ayakta kalma şansı yoktur. Karşılaşılacak sorunların 2 yıl önceki krizden çok daha derin bir krize sebep olabileceği, böyle bir krizin, ABD’nin açık desteği olmadan aşılmasının mümkün olmayacağı, belli ki kamuoyundan gizlenebiliyor; ama, tekelci burjuvazi bunu çok iyi biliyor. Bu sürecin aşılmasında ABD’nin tam ve kesin desteğine, tekelci burjuvazinin çokça ihtiyacı olacaktır. Bunun için tekelci burjuvazi, Kıbrıs’ı da verir, Irak’a asker gönderilmesini de sağlar; yeter ki sorunu çözülsün. Çünkü ekonomik anlamda durum gerçekten kötü. Sadece iç piyasa değil, ihracat olanakları da tıkanmıştır. ABD sermayesinin Türkiye’ye yoğunlukla girebilmesi için bazı yasal çerçevelerden söz ediliyor. Bu yasalar önümüzdeki süreçte AKP’ye alelacele çıkarttırılacaktır.

AB İLE ABD’NİN ÇIKARLARI KIBRIS SORUNUNDA ÖRTÜŞMÜŞTÜR

AB’nin özellikle ABD’ye karşı oluşmuş ekonomik temelde bir örgütlenme olduğu bilinir. Buna göre, Kıbrıs veya Türkiye’nin AB üyeliği için bırakalım ABD’nin çaba göstermesini, bundan rahatsızlık duyması ve hatta engellemeye çalışması gerekiyor. Bugüne kadar da genellikle böyle olmuştur. Örneğin önceki yıllarda Türkiye’nin Kafkaslar’a, eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne AB üyesi ülkelerin desteğiyle girmesini ABD istemiyordu. O gün Türkiye’nin AB’ye yakınlaşma olasılığından tedirginlik duyan ABD, bugün Kıbrıs’ın AB’ye girmesini özellikle istiyor. Aynı şekilde AB de, Kıbrıs’ta Yunan ve Türk askerlerinden oluşacak gücün komutanlığının ABD’li generale verilmesini onaylıyor. Bu, çıkar örtüşmesinin boyutunu göstermek açısından önemlidir. Peki bu çıkar örtüşmesini sağlayan ve Kıbrıs’ı bu denli önemli kılan nedir?

Kıbrıs, ekonomik bir alan olmanın ötesinde, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla önemlidir. Eğer BOP’la gerçekte “Arap ülkelerinin demokratikleştirilmesi” değil de Ortadoğu ve Kafkas petrolleri üzerinde tam ve kesin egemenlik sağlanması ve buradan petrolün emperyalist pazara düzenli ve güvenli akışı amaçlanıyorsa; yani BOP gerçekte buysa; Kıbrıs, bunun tam ortasında yer almaktadır. İşte BM’nin rolü, o ucube plandaki ısrarı ve AB ile ABD arasındaki çıkar örtüşmesi Kıbrıs’ın söz konusu önemi sebebiyledir. Aynı konsensüs BOP için de geçerlidir. Bu, Haziran’daki NATO toplantısında daha net biçimde ortaya çıkacaktır. Çünkü o toplantı da aynı sürecin bir parçasıdır. Burada bu konsensüs, sağlanabiliyorsa; bunun uzantısı olan daha kapsamlı adımlarda da aynı uyum beklenmelidir.

KIBRIS’TAKİ GELİŞMELERİN, TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİ İLE SANILDIĞI DENLİ BİR İLİNTİSİ YOKTUR

Türkiye’nin AB’ye üyeliği ile Kıbrıs Sorunu, birbirinden farklı süreçlerdir. Bu iki olgu arasında yakın bağlar kuranların olduğunu, hatta bazı beklentilerin özellikle kaşındığını biliyoruz. Ancak bunlar, büyük oranda soyut kalmaktadır. Emperyalizmin, Türkiye’yi AB süreci içine alarak, BOP içinde temel bir özne haline getirmek gibi bir manevraya başvurma ihtiyacı yoktur.

Türkiye, bugüne kadarki politikaları ve sürdürdüğü ilişkilerle; özellikle de ABD ile girdiği bağımlılık ilişkisiyle zaten BOP’un tam da ortasında bulunacaktır. Yani salt bu projede yer almak için, Türkiye’ye önemli tavizler verip onu AB sürecine dahil edeceklerini veya bu süreçteki konumuna hızlandırıcı bir müdahalede bulunacaklarını zannetmiyoruz. Kaldı ki geçtiğimiz günlerde Fransa dışişleri bakanı, Türkiye’yi AB’ye almak gibi bir eğilimlerinin olmadığını açıkça ifade etmiştir. Sonradan “yanlış anlaşıldı” dendi ise de peşinden benzer bir açıklamayı Alman dışişleri bakanı yaptı.

1 Mayıs’tan sonra AB’de yeni katılımlarla beraber, Türkiye’yle ekonomik, siyasi, vb. açıdan rakip olabilecek ülke sayısı da artacaktır. Örneğin Polonya’nın, yeni girmiş ve çeşitli ayrıcalıklardan yararlanma konumundayken, bu ayrıcalıklarını Türkiye’nin gelip ortadan kaldırmasına izin verebileceği, oldukça tartışmalıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD’nin Türkiye’ye elma şekeri uzatmasına veya birtakım tavizler vermesine gerek yok. Çünkü Türkiye, bugüne kadar girdiği ilişkilerle bağımlı hale gelmiş; siyasi iktidarıyla, egemen sınıflarıyla, medyasıyla zaten BOP’un bir öznesi haline gelmiş, bunu kendisi kabul etmiş, kendini bağlamış ve pazarlık gücünü yitirmiştir. Kıbrıs’taki referandum öncesinde belki “hayır”ı örgütlememesi için Türkiye’nin ağzına bir parmak bal çalınmıştır; ama, bu önemli taviz veya vaatler içermemiştir.

ANNAN PLANI KARŞISINDA DEVRİMCİLERİN TAVRI NE OLMALIDIR?

Öncelikle devrimciler, bu tür olguların tartışılmasında; iki yanlıştan birini seçmek, çözümsüzlüklerden çözümsüzlük beğenmek durumuna düşmeden; emperyalist çözümlere itibar etmeden, bağımsız düşünce üretebilmeyi ve alternatif sunmayı başarmalıdır. Bu yapılmadığı sürece; yönlendirilme ve emperyalist çözümlere yedeklenme ihtimali her zaman olacaktır.

Sol, Kıbrıs Sorunu’nda AB olgusuna yaklaşımındaki kavrayış sorunu sebebiyle de yanılgıya düşmektedir. En üst düzeyde emperyalist bir örgütlenme olan AB’nin sanki ABD’den farklı bir nitelik taşıdığı; demokrasi, insan hakları, halkların yararı, vb. adına olumluluklar içerdiği varsayılır ve emperyalistlik kefesine konulmak istenmez. Bu durum, solun önemli bir kesiminin, AB ile ilintili gelişmelerde doğru tavır almasını da önlüyor. Gerçekte ise BOP konusunda AB ile ABD tam bir uyum içindedir. İkisi de aynı emperyalist ilkelerle, hedef ve politikalarla sürece müdahale etmektedir. Ve biri diğerinden daha az masum değildir. Bu bağlamda “AB, şu oranda demokratiktir; ABD falanca oranda gericidir.” ikilemine düşmek; birincisi, emperyalizmi tanımamaktır. İkincisi, kapitalizmi ve sınıfsal ilişkileri kavrayamamaktır.

AB’nin ve ABD’nin emperyalist niteliği anlaşılmadan ve örneğin Bahreyn’deki beşinci filonun, Akdeniz’deki altıncı filonun veya Diego Garcia Adası’ndaki üssün ne işe yaradığı, halklara karşı nasıl kullanıldığı bilinmeden, emperyalist projeler de anlaşılmaz ve Annan Planı’na “evet” demenin kerametleri keşfedilir. Gerçekte ise emperyalizm Kıbrıs’ı, Akdeniz’de bir uçak gemisi gibi görmektedir. Annan Planı da böyle bir yaklaşımın devamıdır. Ve halkların yararına savunulabilecek hiçbir yanı yoktur. Hele bu solcu/devrimci kimliklere hiç mi hiç yakışmaz.

KIBRIS HALKLARININ ANNAN PLANI’NDAN ÇOK DAHA DEMOKRATİK BİR ÇÖZÜM ÜRETME KOŞULU BUGÜN DAHA FAZLA MÜMKÜNDÜR

Son bir yılda Kıbrıs halkları adeta hızlandırılmış bir süreçten geçti. Bu süreç, emperyalist çözüm için tasarlanmış olsa da beraberinde teşhir olgusunu da getirdi. Ve iki kesim için de çeşitli kamuflaj malzemelerini etkisiz kıldı. Bu durum, halkların, kendi siyasal temsilcileri aracılığıyla çözüme ulaşmaları için her dönemkinden daha uygun koşullar yarattı. Çünkü artık her iki tarafta da milliyetçi eğilimler deşifre olmuştur.

Annan Planı’na “evet” veya “hayır” demenin Kıbrıs için hiçbir demokratik içerik ifade etmediğini, bu planın hiçbir ilerici yanı olmadığını yukarıda da söylemiştik. Tersine, bu plan eşliğinde tasarlanan çözüm, adanın emperyalizm tarafından fiili işgaline zemin ve resmiyet kazandırmaktadır.

Bilinmek durumundadır ki, bir ülkede emperyalizm varolduğu sürece, halkların çıkarına olan bir çözümden bahsedilemez. Diğer bir ifadeyle, emperyalizmin varlığına son vermeyen hiçbir çözüm, halkların çıkarına değildir. Emperyalizmle olan ilişkiler/bağlar bir biçimde koparılmadan, gerçekten demokratik bir işleyişe sahip, halkların birliğini/kardeşliğini gözeten bir çözüm ve siyasal yapılanmadan bahsedilemez. Ancak, ada halkları, emperyalizmin tüm dayatmalarının dışında, kendi örgüt ve imkanlarıyla, yaratıcılıklarını kullanarak Annan Planı’ndan çok daha demokratik “ara çözüm”ler geliştirebilir. Bu, “soluklanma” veya “ehven-i şer” bağlamında emperyalist çözümü tercih etmekten çok daha yararlı sonuçlar verir. Emperyalist kurumlar dışta tutulabildiği sürece, her iki halkın çıkarlarını gözeterek çözüm aramak, çok daha mümkün hale gelir. Belki bugünden yarına, özlenen düzeyde demokratik bir çözüm geliştirmek zordur; ama, emperyalizmin varlığı bu zorluğu daha da büyütmektedir. Bu nedenle, emperyalist müdahaleleri dışta tutabilmek bile başlı başına bir olumluluktur ve daha köklü çözümlere giden yolda önemli bir basamaktır.

Bu bağlamda “ Ey, benim sevinçlerimi ikiye bölen ‘hayır’ markalı hızarlar.. diyen Sezai Sarıoğlu (15 Nisan, Gündem) veya “ evet diyerek, onlarca yıldır yaptıkları savaş provalarıyla toprağımızı zehirlemekten men edecektik artık askerleri diyen Tijen Zeybek (15 Nisan Evrensel); en hafif deyimle emperyalizmi tanımamaktadır.

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EMPERYALİST NİTELİĞİNİN KİMİ SOL YAPILARCA KAVRANAMADIĞI ANNAN PLANI KARŞISINDAKİ TUTUM İTİBARIYLA BİR KEZ DAHA ORTAYA ÇIKMIŞTIR

Dergimizin daha önceki sayılarında da AB’nin, solun kimi kesimleri tarafından anlaşılamadığına değinmiştik. Bunun bir göstergesi de, Annan Planı’nın olumlanması, çözüm olarak görülmesi olmuştur. Bu, öylesine önemli bir konudur ki, önümüzdeki süreçte AB’nin solda temel ayrım noktalarından biri olacağını düşünüyoruz.

AB’nin önceki yapılanmalarının ortaya çıktığı 70’li yıllarda, Ortak Pazar tartışmaları yürütülmüş, Onlar Ortak bir pazar oluşturup Türkiye’yi sömürecekler” denmiş; bir karşı duruş geliştirilmişti. O süreçte bu, en önemli anti-emperyalist tavır alışlardan biri olarak vurgulanmıştı. Yani Ortak Pazar’ın o günkü biçimlenişiyle, bünyesinde yer alan halkların demokratikleşme, vb. taleplerinin önünü açmak için değil, tam tersine emperyalizmin en önemli sorunlarından biri olan pazar sorununun çözülmesinde ABD ve Japon emperyalizmine karşı ortak hareket edebilmek ve bir güç oluşturabilmek ihtiyacından doğduğu söyleniyordu. Bu sorun, o günün yazılı ürünlerinde açıkça ortaya konmuştu. O süreçte sol çevrelerde AB’yi tartışmamak, ona karşı olmamak; işbirlikçilikle, aşağılanmakla denkti.

1980 sonrasında ise sol, çözüldüğü oranda, AB’yi keşfetti ve geleneksel tezler terkedilirken; bunun yerine, AB sürecinin bir parçası olmak, bir değer olarak benimsendi. AB’nin ihtiyaçları, demokrasi modeli, demokratikleşme söylemi bir ayrışma noktası haline geldi. AB olgusu, sınıfsal özünden koparıldığı oranda, sınıflar üstü ve ulvi demokratik değerlerin beşiği olarak lanse edildi. Bir devlet biçimi olarak faşizmin, devrimle ortadan kaldırılması ve gerçek demokrasinin mümkün kılınması gibi “zor ve zahmetli” yollar yerine, AB sürecinin bir parçası olmak ve onun getireceği varsayılan demokratikleşme ile yetinmek, daha akılcı bir çözüm olarak görüldü. Ve bizlerin demokrasi beklentilerinin üzerine AB, adeta bir şapka gibi giydirildi. Özellikle bizim geleneğimizde bu, yukarıdan aşağıya iradi biçimde gerçekleştirildi. Başlangıçta Türkiye solunda buna karşı bazı cılız sesler çıktıysa da özellikle 90’lı yıllarla beraber bu zemin, solun önemli bir kısmını etkisine alarak büyüdü. Burada asıl sorgulanması gereken boyut, AB’n in sınıfsal niteliğidir.

Bu, sorgulanabildiği ölçüde, AB’nin bir demokrasi modeli mi, yoksa Avrupa’lı emperyalist tekellerin dünya pazarının ve hammaddelerin paylaşılmasında, ulaşım yollarının kontrol ve denetiminde, ABD ve Japon emperyalizminin dengini sağlayabilecek bir güç olabilmek; kendi iç pazarını ekonomik krizlerden daha az etkilenecek tarzda genişletmek; farklı standartları aşarak iç pazarda daha geniş üretim yapabilmek; askeri alanda ortak bir güç oluşturabilmek gibi ihtiyaçlardan kaynaklanan üst düzeyde bir emperyalist ortaklaşma mı olduğu daha kolay ve net biçimde görülecektir.

Emperyalizm ve burjuva iktidarlar hiçbir zaman kendi sınırsız egemenliğini bir diktatörlük olarak sunmaz. Aksine, her diktatörlük, bir demokrasi modeli olarak sunulur. Hitler de Mussolini de iktidarlarını benzer söylemlerle gizleme ihtiyacı duymuştur. Aynı şekilde bugün AB şemsiyesinin bazı entellektüel aydın kesimler dahil, çeşitli çevreler tarafından bir demokrasi modeli olarak sunulmasının mantıklı, bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Bu modelin üzeri kazındığında veya AB’nin nasıl bir demokrasi modeli olduğu biraz tartışıldığında görülecektir ki; AB sürecinde, emekçi halk kesimlerine insanca yaşam koşullarının nasıl sağlanacağına, bunun hangi ilkeler etrafında nasıl oluşturulacağına dair, inandırıcı tek bir cümle dahi yoktur.

Ama tersine; emekçilerin, işçi ve köylülerin hangi haklarının nasıl zapt-u rapt altına alınacağı; yani herhangi bir bölgedeki haklarının başka bir ülkedeki mahkeme tarafından nasıl reddedilebileceği; örneğin Türkiye’deki bir işçi örgütlenmesinin, Brüksel’de alınan mahkeme kararıyla nasıl yok sayılabileceği, açıkça vurgulanmış, sözleşmelerle kayıt altına alınmıştır.

Mesela Annan Planı’nca dayatılan 9 bin sayfalık metnin hemen hiç kimse tarafından okunmamış olmasından söz ediliyor. Bu, doğrudur; bizler aynı şekilde, AB’ye alelacele girmeyi savunan Türkiyeli sol kesimler içerisinde AB’nin çerçevesini, yasal içeriğini tanıyan, okuyup araştıran herhangi bir kişinin olduğunu da sanmıyoruz.

Avrupa’da yaşayan ve çok iyi yabancı dil bilen, ama durumunu samimi biçimde itiraf eden çeşitli kişi ve çevreler; bırakalım koskoca bir AB hukukunun yeni katılacak bir ülke için ne ifade ettiğini ayrıntılarıyla incelemeyi, her yaz döneminde çıkarılan yasalara dahi yeterince vakıf olamadıklarını söylemektedir.

SOKAKLARA TAŞAN ÖFKE AB’NİN NİTELİĞİNİ ELEVERİYOR

Mart ayında Brüksel’de toplanan AB İlkbahar Zirvesi’nin önemli gündemlerinden birisi “sosyal standartların ve çalışma koşulları”nın uyumlulaştırılmasıydı. Avrupa sermayesi el ele vermiş, kazanılmış hakları geri almak için, konjonktürün sağladığı avantajlardan da güç alarak her yolu deniyor. Hakları kısıtlama yolunda, geri olan ölçü alınıyor. Berlusconi, emeklilik yaşını 57’den 60’a çıkarmayı planlarken, emeklilik yaşının 65 olduğu Almanya’yı örnek gösteriyor. Almanya ise işsizlik parasını keserken; her işsizin gösterilen işi yapma zorunda olduğu, aksi halde yardımın kesildiği İsveç’i örnek gösteriyor.

Almanya’da SDP-Yeşiller koalisyonu tarafından hayata geçirilmeye çalışılan Ajanda 2010, İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan bu yana görülen en kapsamlı saldırı paketidir. Bu sürecin ardında sendikaların sermayeyle işbirlikçilik ve mücadeleyi frenleyici tutumundan alınan cesaret veya sınıf örgütlülüklerinin zayıflığı kadar sermaye dayanışmasında katedilebilen mesafenin de rolü vardır.

Sermayenin dizginsiz saldırısı karşısında Avrupa Sendikalar Birliği’nin (ETUC) çağrısı ve “ Sosy al Güvenlikli Avrupa için Ayağa Kalkalım sloganıyla; Amsterdam, Berlin, Stuttgard, Köln, Brüksel, Londra, Madrid, Paris, Roma, Varşova, Prag, Oslo, Kopenhag gibi merkezlerde harekete geçen emekçi kitleler; işsizliğe, yoksulluğa vurgu yapar, insanca yaşam ve adil paylaşım ihtiyacını öne çıkarırken; aynı zamanda Avrupa’nın emekçiler için ne demokrasi, ne de refah anlamına geldiğinin ve model olarak örnek alınamayacağının altını çiziyordu.

DEVRİMCİ DEĞERLERİN ÇÖZÜLMESİ İLE KİMİ SOL YAPILARIN AB’YE YAKINLAŞMASI AYNI SÜRECİN BİLEŞENLERİDİR

1980 öncesi Türkiye’de sol ideoloji; toplumda tepeden tırnağa etkili olmuş, gerçek anlamda bir sistem alternatifi olabilmeyi başarmıştır. Dünya’da en etkili siyasal yapılardan da öte, kendine has niteliği ve ete-kemiğe bürünen varlığı ile kendini dosta da düşmana da tanıtabilmiştir.

Emperyalist-kapitalist sistemin ülkemizdeki varlığının ve her türlü uygulamasına karşı durulurken, barındırdığı çelişmeler, sınıfsal kökeniyle beraber teşhir edilmiştir. Bu süreçte devrimci hareketler, sadece işçi, köylü ve emekçilerin değil, entelektüel-aydın kesimlerin de ilgi odağı oldu. Devrimci-demokratik değerlerin bütünüyle sol ile özdeşleşmiş olması sebebiyle o günün Türkiye’sinde solcu olmamak adeta bir çeşit “ayıp”tı. Devrimcilerin, feodal değerlerle bağlarını kesip, onun yerine devrimci değerlerin boy vermesini sağlayabilmiş olması; ilerici, çağdaş, aydın gibi kavramların da aynı kaynaktan beslenmesini beraberinde getirdi. Bir aydın için devrimci olmak övünç sebebiydi. Hatta sol düşünceye sahip olmayanlar aydın olarak kabul edilmiyordu. İşte 12 Eylül, bu ideolojik ağırlığa, yaşamda kök salmış değerlere müdahale etti. Yüzbinlerce insan gözaltına alınıp, bir mevsim süren işkencelerden geçirilirken; hapishaneler de bir işkence ve “terbiye etme” kamplarına çevrilirken; buna, idamlar ve katliamlarla fiziki yok etme de eşlik etti.

Halk içinde kök salmış devrimci değerlerin, salt karşı-devrimci şiddetle, sindirme politikalarıyla sökülüp alınamayacağının bilincinde olan egemen güçler; bu operasyonlar eşliğinde, burjuva liberal değerleri pompaladı; din olgusunun yaygınlaşması için, eğitim kurumları dahil çeşitli araçlar devreye sokuldu. 1985’lere gelindiğinde, yani 12 Eylül’ün şoku belirli oranlarda atıldığında; karşı-devrimin her iki cephede de önemli mesafeler katetmiş olduğu görüldü. Sola yönelik bu fiziki, ruhsal ve ideolojik operasyon için açık-kapalı pek çok araç denendi. Öyle ki, genel başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı ve cunta tarafından uygulanan programı devam ettirmek üzere teşkilatlanan ANAP içerisinde, devrimci kimliği sebebiyle yargılanmış pek çok insana yer verildiği dikkat çekti. Bu, saldırının yanında satın ve teslim almanın da bir araç olarak kullanıldığına işarettir. Bu tür ilişkilerin gerektirdiği bağı oluşturmak bile, özel bir çaba gerektirir. Bu durum, bizlerin sahip olduğu düşünce ve değerlerin erozyona uğratılarak burjuva liberal görüşlerle özdeşleştirilmesinde rol aldı. O güne dek, Marksizm’le yoğrulmuş biçimde çağdaş, aydın, ilerici, demokrat olmak bir bütünlük arzediyordu. Ama bunun içinden Marksist gelenek çekilip çıkarıldığında tek başına aydın, çağdaş, vb. olmak; içeriksiz kof bir olguya dönüşüyordu. İşte insanlar, boşalan içerik ve sulanan bağlarla bu şekilde atomize edildi. Buna, hapishanelerden gelen “örgütsüzlük” telkinleri de eklenince, emperyalist-kapitalist sistemin yukarıdan aşağıya süren saldırısına karşı oluşabilecek direnme eğilimlerine ket vuruldu.

Burada sadece örgütsel veya askeri direnmeyi değil, ideolojik direnmeyi de kastediyoruz. Çünkü böyle süreçlerde kazanımların korunması ve değerlerin yaşatılmasında ısrar, büyük önem taşır. Bu direncin önü; gerek egemenler, gerekse hapishanelerde bulunan ama düşünce ve tavsiyelerine hala önem verilen etkili kimi özneler tarafından kesildi. Özellikle ‘90′ sonrasında “Tartışma Süreci”nde tüm ilişkilerin dağıtılması, sıfırlanması için gösterilen bilinçli/iradi çaba, emperyalizmin dünya ölçeğinde yaratmaya çalıştığı kuşak kopmasının, ülkemizdeki finali olmuştur. Bunun için kimseye ödül verildi mi bilemiyoruz; ama, Devrimci Yol gibi bir yapıyı böylesine başarılı biçimde tasfiye edebilen bu irade, karşı-devrimin ödülünü gerçekten hakketmiştir. Bizler, komplo teorilerine pek yatkın değiliz; ama, Türkiye’deki tasfiyeci sürecin büyük oranda 1991’deki infaz yasası ile dışarı çıkmış olan kadrolarca gerçekleştirilmiş olması sebebiyle, bazı soru işaretleri aklımıza takılıyor ve özel bazı yorumlar yapmaktan kendimizi alamıyoruz. Bu arada, anımsatmakta yarar görüyoruz; DEVRİMCİ HAREKET, işte bu sözünü ettiğimiz ve yok edilmesi için elbirliği yapıldığına inandığımız direncin bugünkü adıdır. Bugün de üzerimize gelinmekte, bu direncin son kalesi düşürülmek istenmektedir.

ÖNDER BABAT bu nedenle katledilmiştir ve ÖNDER BABAT bu nedenle Devrimci Yol şehididir.

Sovyetlerin çözülmesi ve bunu izleyen küresel çaptaki emperyalist saldırganlık, dünyada sol adına çok şey kaybettirdi. Bir çözülme, bir gerileme yaşandı. Ancak bu sürecin Türkiye’dekinden farkı, söz konusu örgütlenmelerin kendilerini birden bire feshetmeye yok etmeye yönelmemeleriydi. Özellikle 2000’li yıllara doğru, Sovyetlerin çözülmesiyle ortaya çıkan sorunların ve emperyalist saldırganlığın (içerde emekçi sınıflara, dışarda halklara yönelik olarak) tırmanarak süreceği netleşti. Hatta söz konusu saldırganlığın salt ABD’ye ait olmadığı, bugünkü konjonktürde fiilen harekete geçmiş olmasa da AB ve Japon emperyalizminin de farklı olmadığı ve saldırganlıkta işbirliğine doğru gidildiği görüldü. Bu gerçeklik dünya ölçeğinde pek çok yapıyı, ilerici-aydın kişi ve çevreyi arayışa yöneltirken; kimi ülkelerde sonuç alınmaya da başladı. Sol söylemlerle işbaşına gelen adayların sayısında artış gözleniyor. Belki bunların (Lula, vb.) ideolojik kimliği tartışmalıdır; ancak, toplumdaki sol potansiyele dayandığı biliniyor.

Diğer bir ifadeyle, kendisinin sol niteliği tartışılabilir; ama, ona oy veren insanların sol eğilimli olduğu, sol kimliği benimsedikleri tartışılmaz. Aynı şey Arjantin, Venezuella, vb. için de geçerlidir. Dünya’da emekçiler, ezilen halklar ve dolayısıyla sol, toparlanmaya ve farklı bir ilgi odağı olmaya başladı.

TÜRKİYE’DE SOLUN GELİŞİM EĞRİSİ HALA DÜŞÜŞÜ GÖSTERİYOR

Dünya’da solun gelişim trendi, bir toparlanmaya işaret ederken, Türkiye’de bunun tersi bir gelişme yaşanıyor. 12 Eylül sonrasında önemli oranda dağılmış olan sol ilişkiler, 1995’lere kadar şu veya bu oranda potansiyel olarak taşınabilmiştir. Ama ondan sonra sanki istikrar kaybetmeyen bir erozyon süreci başladı. Sol geleneğin, sol değerlerin toplumda, aydın kesimde ve sol siyasal partilerde giderek azaldığı/eridiği gözlendi. Bu süreç, hem kitlelerin, diğer ülkelerden farklı olarak, sol değerlere bağlılığının ve desteğinin ortadan kalkması anlamında devam ediyor; hem de belki ondan daha da tehlikeli olarak, kimi sol siyasal önderlerin, onlara bu kimliği kazandıran değerlere yönelik aşındırıcı çabası artarak sürüyor. Bu, Marksizm’i yorumlayış biçimine kadar yansıyor. Bugün artık, Marksizm’in temel tezlerini veri olarak kabul eden devrimci yapıların sayısı öylesine azaldı ki; bu, dinozorlukla özdeş görülür oldu. AB olgusuna yaklaşım konusunda ise tersine bir gelişme var. Mutlak bir demokratikleşme modeli olarak görülen AB ve dolayısıyla, bu çerçevede şekillenen sol, giderek daha çok benimsenmekte ve onun Türkiye versiyonu olma konusunda adeta bir yarış gözlenmektedir.

Solda yenilenme olarak da sunulan bu gelişme; İspanya’daki yeni hükümeti, Fransa’daki sosyalistleri işaret ediyor. Aslında utangaçlık aşılabilirse; Blair’den de söz edilmesini bekliyoruz. Türkiye’deki bu ters grafiğin nedenlerine dair çok şey söylenebilir; ama galiba öncelikle bunun kabul edilmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye solunda öznellik, öylesine ağır basıyor ki, kendi gerçekliğini kabul ettirebilmek çok güç oluyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye’de 12 Eylül, sol için bir çeşit şok etkisi yaptı. Bu “dışsal” etki atlatılamadan yukarıdan aşağıya geliştirilen “içsel” saldırı başladı. Bunlar, yer yer kesişerek, tahribatın hızını ve miktarını arttırdı. Ancak, dünyayı da ilgilendiren 90’daki sosyalist çözülme, Türkiye için ikinci bir darbeydi ve özellikle, tasfiyeciliğin elini güçlendirdi. Bu gelişmeyi, kendi duruş ve çabalarının doğrulanması olarak yansıtmayı başardılar. “Bakın işte Sovyetler de çöktü” diyerek, bunu meşruluklarına zemin yaptılar. O güne dek, ideolojik kimlik değişimini yarım ağızla, utangaç biçimde ve hatta gerekirse, asıl amaçlarını gizleyerek gündeme getirenler; dünkü kimliği anımsatıldığında hala bir nebze utanıp sıkılanlar; iddiaları kanıtlanmışçasına çok daha cesur adımlar atmaya başladı. Bu süreç Türkiye’de ne yazık ki devam ediyor. Düşüş tamamlanmadığı için en son nerede duracağını bilmiyoruz; ama, en derin çukurlara saplanmadan sahneden çekilmeyecek öznelerin olduğunu biliyoruz. Bunlar, sol değerlerin kitlelerle buluşup, yeniden umut olmasının önünde bir engel, bir tıkaç, bir karşı direnç işlevi görüyor. Bu da Türkiye’nin özgünlüğü.

Bugün Türkiye solunun içinde bulunduğu sorunları aşamamasının nedenlerinden biri de gerçekliğini kabul etme ve sorunun kaynağını doğru yerde arama aşamasına gelememiş olmasıdır. Yapılan tarih yorumları, günü ifade etmek üzere yapılan değerlendirmeler kendini bir diğerinden ayıran niteliklerin, “fark” diye ifade edilen ayrıntıların, 1 Mayıs sürecinde görüldüğü gibi öze inemeyen bir sığlıkta kalması; solun henüz düşüş eğrisini frenleyebilmekten bile uzak olduğunu gösteriyor.

Dün, Devrimci Yol geleneğinin tasfiyesi için yapılan örgütlü ve çok yönlü operasyonlar, sonuç verdiği ölçüde, etkisi daha büyük çapta hissedilir oldu. Tabii ki mesele tek başına Devrimci Yol değildir; ama, Devrimci Yol’un bu süreçte bir özgünlüğü vardı. Bu özgünlük dost çevreler gibi düşman tarafından da bilinmekteydi. Örneğin sol hareketin çeşitli toplum kesimleriyle; aydın, entelektüel çevrelerle bağının önemi fiilen kurulan ilişkilerle somut olarak görülebiliyordu.

Demokrat araştırmacılara, bilim adamlarına, onların birikimlerine solun her zaman ihtiyacı olmuştu. Özellikle 1980 öncesinde sol, bu çevreleri yönlendirebilen, imkan ve üretkenliklerini ihtiyaca göre şekillendirebilen ve aldığı verileri politika zeminine taşıyabilen bir konumdaydı. İşte, emperyalizmin solu tasfiye sürecinde koparılan bağlardan biri de buydu. Bir taraftan yetişmiş kadroları fiziken veya ruhen öldürüp kuşak kopması yaratmayı diğer taraftan sözünü ettiğimiz aydın ve bilim çevreleriyle karşılıklı beslenme ilişkisini koparmayı amaçlayan karşı devrim güçleri; bunu tüm sol için tasarlayıp uygulamış ise de, Devrimci Yol’un tasfiyesine, genel içinde özel bir önem vermiştir. Ve sonuçta Devrimci Yol, dışsal ve içsel saldırıların birbirini tamamlayan etkisi altında çözülmüştür. Bu nasıl olmuştur, hangi ilişki ve araçlar üzerinden yürümüştür, bilemiyoruz; ama, öneminin de nasıl çözüleceğinin de ancak devrimciler tarafından bilinebileceğini düşündüğümüz değer ve kazanımlarımız; özel bir çaba ile yok edilmiştir.

Devletin ideolojik, askeri ve örgütsel saldırıları, yalnızlaştırma politikaları; içerden (hapishaneden) ilişkilerin, ideolojik dayanakların tasfiyesi, geleceğin yok edilmesi ve değerlerin yeni nesillere taşınmasının önüne geçilmesiyle aynı saldırının birbirini tamamlayan bileşenleri olarak işlev görmüştür.

Uzun süreli örgütsüzlüğün ne tür kopuş ve tahribatlara sebep olacağını en iyi bilenler devrimcilerdir. Genelde devrimi önleyen ve kuşak kopmasına sebep olan örgütsüzlük için; içerden (hapishaneden), özel bir çaba gösterilmiş, telkin ve dayatmalarla, her türlü toparlanma çabasının önüne geçilmiş olması; iddia ve kaygılarımızı besleyen verilerden sadece biridir.

Aynı öznelerin, tutsaklık süreci sonrasında yaptıkları iradi müdahalede, var olan tüm örgütlü birimlerin dağıtılmasını mutlak koşul olarak dayatmaları ve yerine, emperyalizmin çeşitli ülkelerde devrimci geleneğin tasfiyesi için deneyip sonuç aldığı bir form olan ÖDP’yi geçirmeleri bugün daha net verilerle görüldüğü gibi bir tesadüf değildir. Yunanistan’da daha önce denenmiş olan ÖDP’vari projenin 6 yıllık uygulaması sonrasında devrimcilerin kahvehanelerde tavla oynar hale geldiği söyleniyor. Aynı proje Türkiye’de de beklenen sonucu vermiştir. ÖDP’lileşme süreci tamamlanmış, örneğin Devrimci Yol’un biçimlendirdiği devrimci kimlik yerine; ÖDP kimliği, ÖDP’lileşme ideolojisi egemen kılınmıştır. ÖDP içerisinde bulunduğu halde tahribata direnip, hala devrimci niteliklerini koruyabilmiş özneler var ise de bunlar sınırlıdır ve genelleme yapmaya engel değildir. Bugün, seçim sonuçlarının yarattığı soru işaretleri veya Partinin kendi içsel sorunları sebebiyle ÖDP’de bir çözülme yaşansa dahi, orada uzun süre rol almış kadrolardan devrimci toparlanma beklenmemelidir. Aynı şekilde, ÖDP içinde yer almamış da olsa, örgütsüz ve dolayısıyla sistemin hemen tüm silahlarına karşı savunmasız kalmış kesimler de, eğer özel bir çaba ile kendilerini korumamışlarsa, yeni bir sürecin dinamik öğesi olmakta güçlük çekecek; en azından, adım attığında, neleri yitirmiş olduğunun ve edindiği ayak bağlarının ağırlığının ayırdına varacaktır.

Önümüzdeki süreçte tahribatın, dağılma ve saflaşmanın daha kısa sürelere sığdırıldığı, adeta hızlandırılmış gelişmelere tanık olabiliriz. Böyle bir saflaşmadan, olumlu bir takım sonuçların çıkması ve ÖDP’nin yerine farklı versiyonlarının ikame edilmemesi için, öncelikle, yıllardır bir çeşit “tıkaç” rolü oynayan kişiler mutlaka devre dışı bırakılmalı, onların ürünü olan normlar çöp sepetine atılarak; yüzler, devrimcilikte ısrara çevrilmelidir.

Öyle bir noktaya gelindi ki, dün Devrimci Yol’un reddettiği, alternatifini geliştirdiği ilişki ve normların düzeyine düşülmüş ve hatta esiri olunmuştur. Devrimci Yol geleneği, ardında bıraktığı zengin üretimi ile, ödenen bedellerle, örnek alınacak tarihiyle bunları hakketmemiştir. Karayalçın gibi hemen hiçbir toplum kesimince ciddiye alınmayacak bir kişinin dahi yönlendiriciliğini kabul eder hale gelmek, belki genç kuşaklar için değil; ama, dünü bilenler/görenler için iç acıtıcı bir sonuçtur.

“Yanlıştan dönmek bir erdemdir” demek için de geç kalındığını biliyoruz. Ama yine de, zaman aşımına uğramayacak denli derin işlemiş değerlerin taşıyıcısı olarak bugün bu gidişata “dur” denecekse, hala umudunu yitirmemiş olanlara yeni bir umut olunacaksa; yani bir çeşit “tarihsel hesaplaşma”nın ön gününde isek; bunun da gerekleri ve sorumlulukları vardır. Bunlar yerine getirildiği, duygusallıktan ve bir çeşit “aile” görüntüsü vermekten çıkıp, ihtiyaca uygun adımlar kararlı biçimde atılabildiği sürece; “yapacak bir şey kalmadı” kanaatinin aksine, yapacak çok şeyin olduğu görülecektir.

Devrimcilik, “boyunu aşan sorumluluklar” yüklenebilmektir. Devrimci Hareket, “boyunu aşan” sorumlulukları paylaşmaya yeni yükler almaya hazırdır; yeter ki uzanan ellerde sıcaklık, yüreklerde samimiyet bulunsun.

Sayı 13 (Mayıs – Temmuz 2004)