Kızıldere’yi Anlamak

RÖPORTAJ VE DİZİLERLE YAPILAN ANMALAR GERÇEKLİĞİ ÖRTMEYE YETMİYOR

Bir tarihsel dönem anlatılırken, ona atfedilen önem, nelerin öne çıkarıldığı, hatta üslup bile anlatanın duruşuna göre farklılık gösterir. KIZILDERE’yi ve dolayısıyla THKP-C ve Mahirleri bugüne dek dost-düşman hemen herkes, durduğu yerden şu veya bu biçimde anlattı. Bu yıl, B irgün Gazetesi’nde “ 33. YILINDA BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE KIZILDERE ” başlığıyla bir dizi yayınlandı. Dizide özellikle Melih Pekdemir’in Ertuğrul Kürkçü ve O.Müftüoğlu ile yaptığı röportaj, sunuluş şeklinden sorularına ve yanıtlarına kadar, bir bütün halinde, farklı bir duruşu, bir anlayışı yansıtıyordu.

Toplumda çeşitli nedenlerle ilgi çeken, önem taşıyan kişilerle yapılan röportajlarda, burjuva medya genellikle, sundukları bilgilerin daha önce bilinmediğini, ilk kez kendileriyle paylaşıldığını söyler ve söz konusu olan bir kişi veya dönemse, bunun magazin yanını öne çıkarır.

Son zamanlarda, devrimci mücadeleden ve örgütsel yaşamdan uzaklaşanlarda rastlanan “moda meslek” olan gazeteci kimliğiyle boy gösteren M.Pekdemir, Oğuzhan Müftüoğlu’yla yaptığı röportajın üst tarafına “…okuyucuya, kamuoyunda bilinmeyen pek çok gerçeği ilk kez anlatıyor ” vurgusunu koymuş. Ancak okuyanların göreceği gibi röportajın bir hayli benzeri, 2004 yılında Vatan Gazetesi’nde çıkmıştı.

Melih Pekdemir, öykündüğü o “acar gazeteci”ler gibi yapmak isteyip Demirel’in özel doktorunun onu zayıflattığını söyleyince, Oğuzhan tarafından “Şimdi sen böyle bir soru sorarsan ciddiye alan da çıkabilir diye uyarılmış. Bu, Melih’in bilinen yanı ve aslında, Ertuğrul Kürkçü’ye de sorduğu sorular dahil, genelde böyle bir duruş/eğilim gözleniyor. Biz, röportajın her sorusunu bir polemik konusu yapmak yerine, birkaç soru üzerinden genel duruşa ve Kızıldere’nin gerçekte nasıl kavranması gerektiğine değineceğiz. Melih’in Ertuğrul’a yönelttiği “ Hedefinize ulaşmak için, halk savaşının, gerilla mücadelesinin zorunlu olduğuna inanmıştınız, zafer, ancak bu şekilde elde edilebilirdi. Bu tarzı kabul etmeyenlere çok kızardınız. Ölüm, hemen yanı başınızdaydı; ölmeye hazırdınız ama ölmemek için, herhalde öldürmeye de hazırdınız. 2005 yılında yaşayan bir gence bu inancı, bu duyguyu hangi kelimeler ile ifade edebilirsin?” sorusu bunlardan biri.

İktidar hedefli devrimci mücadelelerde kimi hedeflerin vurulması, engellerin ortadan kaldırılması veya halk düşmanlarının cezalandırılması, “ölmemek için öldürmek” değildir. Böyle kaydırılmış bir zeminde, bugün silahlı mücadelenin hiçbir biçimine hiçbir koşulda taraf olmayan bir duruşa sahip bulunan Ertuğrul Kürkçü, THKP-C’nin verdiği silahlı mücadeleyi küçümseyen/yok sayan bir eda takınabiliyor. O süreçte silahlı mücadele verildiğinden söz edilemeyeceğini söylüyor.

Silahlı mücadele, eğitimden hazırlığa kadar her aşamayı kapsayan bir bütündür. THKP-C, belki kısa ama çok şey içeren bir teorik-pratik süreçle her açıdan iz bırakmıştır. Bugün “Tuzu kuru”lar için örneğin İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılma hazırlığının yapılması, eylemi gerçekleştirmek; kaçırılmış bir başkonsolos ile beraber yer değiştirmek, gizlenmek; sonra da onu cezalandırmak “hafif” gelebilir. Aynı şekilde Ünye Radar Üssü’nden 3 İngiliz’i kaçırmak veya sarıldığında teslim olmak yerine çatışmaya girmek, silahlı mücadele sayılmayabilir. Çünkü onlar, böyle bir duruşun anlamını, gereklerini ve ayrıntılarını unutan/unutturan bir sapağa çoktan girdiler. Hatta biz, söz konusu röportajın olduğu sayfaya elinden yaralı bir asker resmi koyup “ Kızıldere’de yaralanan tek asker. O da elinden…” diye yazmanın da bir tercihi, yorumu yansıttığını; en azından “bakın onlar kimseyi vurmadı” veya “vuramadı ” imajı verilmeye çalışıldığını düşünüyoruz. Gerçekte ise bilinir ki oradaki çatışmada, daha önce yaşanan Maltepe’deki çatışmada veya benzer çatışmalarda genellikle, hazırlıklı gelen devlet güçlerinin kayıp verme olasılığı zayıftır ve zaten ölçü bu değildir.

Sizler hakikaten romantik miydiniz? türü sorular soran Melih Pekdemir; Ertuğrul Özkök’ün çizdiği Mahir portresinin tersine bir de “ onu peygamber mertebesine yükselten, devrimci değil de azizmiş gibi gösteren, ‘mümin’ solcuların çizdiği bir portre ”den sözediyor. Burada sorunun kendisinden çok, dün Devrimci Yol zemininde bulunmuş birinin böyle bir soru sorabilmesi, böyle bir tanım yapabilmesi vahimdir. Demek ki kişilikler böylesine hızlı biçimde erozyona uğruyor, etik kaygı bütünüyle kayboluyor. Dünü, devrimciliği ve THKP-C kültürünü bilen herkes, “azizlik”, “mümin solculuk” tanımının on yıllarca salt burjuva kesimden geldiğini, hiçbir devrimcinin/solcunun böyle bir tanım yapmadığını bilir. Ve ayrıca “aceleci” gruplar diye bildiğimiz yapılar dahil hiçbirinin Mahir’i “azizlik” çerçevesinde kavramadığını olsa olsa, Marksizm’in kavranışında olduğu gibi ortodoks bir duruştan söz edilebileceğini söyleyebiliriz. Kaldı ki bugün o tür yapılar da yok. Bilemiyoruz belki de Melih Pekdemir, Devrimci Yol’da iken sahip olduğu Mahir algılayışını da böyle değerlendiriyordur. Çünkü devrimcilikte, Devrimci Yol’da önderlik diye bir tanım var. Lenin’in, Che’nin veya Mahir’in değerlendirmelerine verilen özel bir önem var. Ama, her devrimci bilir ki Marx dahil hiçbir yolgöstericinin sözleri, bir ayet gibi algılanmaz.

Devrimcilerle müminler arasında nitelik farkı vardır ve bu yakıştırma; devrimcilere karşı pozitif bir ruh hali içinde olanların yapacağı bir yakıştırma değildir.

Devrimci gibi yaşayıp düşünmekten uzaklaşmanın, kopmanın izine röportajın hemen her noktasında rastlamak mümkün. Örneğin “ Öfkem, kızgınlığım var mıydı? Ya.. Vardı ama onları çoktan unuttum.. Hani diyorlar ya zaman her şeyin ilacıdır” diyen Ertuğrul Kürkçü’de rastlanan bir çeşit şahsileştirmedir. Gerçekte sınıfsal bilinçle oluşan öfkeler, zaman aşımına uğramaz. Aksine örneğin yaşadığımız sistemdeki uygulamalar, saldırılar birbirinin üstüne birikerek bir devrimcinin öfkesini her gün biraz daha büyüterek volkana çevirir. Buna, hesap sorma bilinci de eşlik eder. Ama kişi, bir devrimci gibi yaşayıp düşünmez olunca, her şeyi kendisine bizzat işkence yapan işkenceciye ve onu döven askere, yargılayan hakime, vs. olan tepkiden ibaret görür ve Ertuğrul’un dediği gibi bunu süreç içinde unutur.

Ertuğrul, hızını alamayıp, Mahir’lerin yaşaması halinde bugün onların da kendisiyle birlikte arayış içinde olacaklarını söylüyor. Gerçekten o günleri yaşayıp bugün Ertuğrul gibi arayış içinde olanlar var. Ama, Mahir’in yaşaması halinde bugün nerede duruyor olacağını söylemek, Mahir’in savunduğu ideolojik-politik düşünceyle mümkün olan tüm bağları kesen, Troçkizm’i keşfeden Ertuğrul Kürkçü’ye hiç mi hiç düşmez.

Gelelim Oğuzhan Müftüoğlu’na; aslında ona sorulan sorular, Ertuğrul’a sorulanlardan çok farklı değil. Verilen yanıtlarda ise, bir dönemin ürettiği değerlerin, yaşanmışlıkların bugüne taşınması değil, sömürüsü gözleniyor. Örneğin daha önce yaptığı “Fatsa, Kızıldere’nin hem devamıdır hem eleştirisidir ” değerlendirmesi doğru bir değerlendirmedir. Hatta bunu “ Devrimci Yol, THKP-C’nin hem devamı hem de eleştirisidir .” biçiminde de okuyabiliriz. Ama bugün Hopa için “ Fatsa’nın hem eleştirisi hem devamıdır ” demek; bir Fatsa sömürüsüdür. Aynı Oğuzhan, 3 Şubat tarihli Birgün’de ÖDP’yi “İnandıkları düşünceler için mücadele etmenin ve ‘kaybetmeyi’ göze almanın” ifadesi gibi tanımlıyor. Hatta ÖDP’yi de Devrimci Yol’un hem eleştirisi hem devamı olarak gördüğünü biliyoruz.

Gerçekte ise Hopa’nın Fatsa ile ÖDP’nin Devrimci Yol ile direkt veya dolaylı hiçbir bağı yoktur. Vaktinde üretilmiş değerler veya söylenmiş doğrularla bu tür paralellikler kurmak; o doğruların da anlamını yitirtir, içi boşaltır. Aynı şekilde, hiç kimsenin dün yaptıklarından veya söylediklerinden dolayı kazanılmış ve hiç eksilmeyecek bir saygınlığı yoktur. Çünkü saygınlık, taşındığı sürece vardır. Bunu var eden nitelikler yitirildiğinde geriye, “askerlik anıları”, “nostaljik sohbetler” kalır ki çoğu kez bir çarpıtmayı veya sömürüyü içerir.

DEVRİMCİ ÖNDERLERİ SİYASAL KİMLİĞİNDEN SOYUTLAYARAK ELE ALMA EĞİLİMİ YENİ DEĞİLDİR

Tarihte devrimci düşünürlerin öğretileri ile, kurtuluşları için savaşım veren ezilen sınıflar önderlerinin öğretileri başına birçok kez gelen şey bugün de Marx öğretisinin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları ‘teselli etmek’ ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi ‘evcilleştirme’ biçimi üzerinde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor .” (Devlet ve Devrim, s:13-14)

Lenin’in yukarıda kullandığı ifade yaklaşık yüzyıl öncesinin ortamını yansıtmaktadır. Solun bugününün ve ülkemiz koşullarının özgünlüğü var ise de benzerlik hem şaşırtıcı hem öğreticidir. Hatta bunun salt Marks için yapılmadığını, siyasal kimliğinden soyutlanmış şekilde ve magazinleştirilerek devrimci kişiliklerin ele alındığı pek çok örnek vardır. Buna Lenin , Che, vb. de konu edildi. Aynı perspektif ve gayretle filmler çekildi. Deniz Gezmiş’i ve o günkü tarihsel kesiti anlatma adı altında, devrimci yaşamlar beyaz perdeye karikatürleştirilerek taşındı.

Solda durarak Marksizm’i yadsımanın yaygın örneklerine rastlanır olduğu günümüz koşullarında burjuvazi, tarihte iz bırakmış devrimci kişilikleri hiç anmamak yerine onları devrimci kişiliklerinden, düşüncelerinden koparıp sıradanlaştırmayı ve böylece, onların etrafında oluşmuş saygıyı, değer birikimini yok etmeyi tercih etti. İşte bu alanda başlatılan saldırıya sol içinden de malzeme taşındı; bilerek veya bilmeyerek alet olundu. Gerçekte ise; Lenin, Che, Castro, Deniz, Mahir, vb. öncelikle siyasal düşünceleriyle, bu düşünceleri yaşama taşıyan nitelikleriyle vardır/anlamlıdır. Diğer bir ifadeyle kişilikler bir bütündür . Onlar, ev yaşamından sokağa, kişisel olandan genel olana yaşamı karşılarken, sahip oldukları değerler bütününün, devrimci normların gereği dahilinde hareket eder. Bir devrimcinin mizaha, müziğe eğilimli olması, çocuk sevmesi, vb. kişiliğini tanımlayan temel niteliklerden koparılıp ayrıca ele alınabilecek kesitler değildir. Aksi takdirde bu, omurgalı bir canlının, omurgasını çıkarttıktan sonra şeklinin nasıl olduğunu incelemeye benzer. İşte yukarıda andığımız röportajda Kızıldere ile ilgili yapılan da budur. Uzun süredir gözlenen bir olgudur; devrimci değerlerin yaşama taşınması ve kalıcı kılınması yönünde hiçbir çabaya girmeyen, hiçbir rol almayan kimi kesimler;

Deniz’lerin, Mahir’lerin anmalarını hiç kaçırmamakta, o tarihte, eğer yayın organları varsa birkaç günlük bir dizi yayınlamakta; gerçekte ise, o sözünü ettiğimiz amaca hizmet etmektedirler. Bizler bunun bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz. Mikrofon tutarken, yazı yazdırırken, kişisel yaşamında Mahir’lerle benzer hiçbir yanı kalmayan insanları tercih etmek, başka bir amaç taşımıyor olsa dahi, yine de etik değildir. Mahir’ler, bugün hala onlar gibi yaşayan, onların uğrunda bedel ödediği değerlerde ısrar eden kişi ve yapılarca anılmayı hak ediyor. Normal akıl ölçüleri içinde bakıldığında, onların da bunu isteyebilecekleri görülür.

Aklınca onları över gibi yapılan cesaret, kahramanlık anımsatmaları; sahte bir dostluk ve sahiplenme şeklidir.

Mahir’lerin özel yaşamlarındaki zenginlik, kahramanlık, coşku, yiğitlik, beceriklilik, vb. nitelikler; siyasal kimlikle bir bütün içinde anlamlıdır. Örneğin Ulaş Bardakçı’nın araba kamulaştırma konusunda yetenekli olması, onun “oto hırsızı” olduğu veya öyle anılması gerektiği anlamına gelmiyor. Ulaş Bardakçı’yı yakın arkadaşları “pratik bir sorunumuz olduğunda, Ulaş’a göz ucu ile bakmamız yeterdi; o, kalkar ve en kısa zamanda ne gerekiyorsa hazır hale getirirdi ” biçiminde hatırlaması, onun bir yeteneğini anımsamak ise de, bu kadarıyla kalması halinde, bir kişiyi tek ayağıyla anımsamak gibidir. Ve bilinir ki, bu tür yetenekler, karşı devrim güçlerinde de vardır. Aralarındaki fark, yeteneklerin neye hizmet ettiğidir ki bu, bir biçim değil, öz farkıdır.

Kızıldere’den, THKP-C’den, Mahirler’den ve Denizler’den söz ederken onların çok genç olduğunu özellikle öne çıkarmak ve buradan hareketle; toyluk, acemilik çağrışımı yaptırmak da son dönemin moda yaklaşımlarından biri olmuştur.

Kızıldere’nin eğer genç bir yanı var idiyse; o, her genç olguda olduğu gibi aşınmamış, net, eğilip-bükülmemiş olmasıdır. Ağarmaya yüz tutan umutların yorgunluk, inanç yitimi ve çökme halleri belirir . Bu, Kızıldere’de ve onu rehber alarak yaşamı yeniden ören Devrimci Gençlik’te yoktu. Cesaret ve acemilik, gençliği anlatan temel öğeler değildir gerçekte. Aksine, ya yaşlılık ve yorgunluk koordinatlarından ya da demiri sisteme bükme gayretlerinin belirlediği zeminlerden gençlik, bu yanlarıyla tanımlanır. Yoksa gece yerine gündüzü, karanlık yerine ışığı, hurafe yerine bilimi, yorgunluk yerine mücadeleyi tercih eden gençliğin; yanlış, hata ve eksikleri yapısal değildir. Onlar, devrimciyse eğer; özgürlüğün en tam olanına doğru koşar.

Yolun uzunluğu, güçlükler, engebeler düşlerinden vazgeçmeye, umudu ertelemeye, kaçak güreşerek günü kurtarmaya sebep olmaz.

THKP-C; 1968’DEN BUGÜNE TÜRKİYE DEVRİM TARİHİNE DAMGASINI VURAN BİR İRADEDİR BU İRADE KIZILDERE’DE SINANMIŞ AMA YOK EDİLEMEMİŞTİR

Öncelikle belirtelim ki Kızıldere; THKP-C ile THKO arasında, Türkiye ve hatta dünya devrim tarihinde eşine zor rastlanır türde bir dayanışmanın, kardeşleşme ve yoldaşlaşmanın ifadesidir. Onu bir çatışma anından ibaret görmek; bir kaza, bir gaf veya hesapsızlık olarak değerlendirmek, gelişmeleri özünden soyutlamaktır. Kızıldere, bir sürüklenmenin veya tesadüfün de ifadesi değildir. Aksine, sürece devrimci tarzda müdahale etmenin tasarlanmış ve hayata geçirilmiş biçimidir. Kızıldere, askeri sonuca bakarak değerlendirilemez. Çünkü Kızıldere teknik bir mesele değildir. Eğer öyle olsaydı; süreç, 30 Mart 1972’de noktalanırdı.

Nitekim, soruna salt askeri/teknik açıdan bakanlar, süreci ya noktaladı; ya da politik özü ıskalayan bir devamdan yana oldu.

THKP-C anlaşılmadan Kızıldere de anlaşılamaz ve bugüne taşınamaz. Bir ülkedeki toplumun incelenmesi yeterince yapılamamış, sınıfların tahlili, emperyalizm-sömürü ilişkisi, devlet olgusu bir sistematik dahilinde ortaya konamamış ve buna uygun bir devrim stratejisi çizilememişse, etkili ve kalıcı bir mücadelenin verilebilmesi olası değildir. THKP-C, yoğun tartışmaların, ayrışma ve saflaşmaların sonunda ortaya çıkmış, örgütlü bir ideolojik-politik duruş olması anlamında, özel bir öneme ve etkiye sahiptir. 1974 sonrasında da ayrışma ve tartışmalar oldu ise de bunlar, büyük oranda 70’li yılların başındaki saflaşmanın izlerini taşımıştır. Bugün, Mahir’in Toplu Yazılar’da ortaya koyduğu sistematiği hafife alanlar olabilir. Ancak biz biliyoruz ki daha sonra 25-30 yıl boyunca yapılan tartışmalar, Mahirlerin birkaç yıla sığdırdığı tartışmaları aşamamış o kapsam ve derinliği yakalayamamıştır. Ve belki bundan da öte, gelişmeleri kendi tarihsel zemininde incelemek, orada tartmak ağırlıklarını anlamak açısından daha uygun olacaktır.

THKP-C sürecini hazırlayan koşullarda, Cepheciler olarak anılan kesim; üniversitelerde, sorunları derinlemesine irdelemesi, parti örgütlenmesini kadrolaşmada yeterlilik olarak değerlendirmesi ve silahlı mücadelenin ancak parti önderliğinde verilebileceğini savunması sebebiyle, ipe un serenler kategorisinde sayılıyordu. Kitleler nezdinde, Mahirlerden çok Denizler tanınıyordu. Ancak süreç, sonrası ile beraber bütünlük içinde ele alındığında; THKP-C’nin, Türkiye’ye özgü analizleri Marksizm’in teorik çerçevesiyle bütünleştirdiği görüldü. Bu, o günün koşullarında çok önemli bir adımdı. Örneğin o dönemde Küba Devrimi olmuş ama Marksist teoride yerine tam olarak oturtulamamış, Debray’ın Devrimde Devrim adlı kitabındaki fokocu yaklaşımın köklü bir eleştirisi yapılamamış; Vietnam’da bir strateji çizilmiş, uzun süreli bir halk savaşının ana evreleri, taktikleri vb. ortaya konmuş ise de Marksist devrim teorisi ile bütünleştirilmesi tamamlanmamıştır. İşte Giap’ta da gözlenen bu eksiği M.Çayan gidermiş ve gerek Vietnam devriminin gerek Küba devriminin içindeki uzun süreli halk savaşı stratejisini Marksist kuram içerisine oturtmuş, buna uygun bir devrim stratejisi yaratmıştır. Diğer bir ifadeyle THKP-C’nin Türkiye devrimine en büyük katkısının, devrimi politik zemine oturtmak olduğunu söyleyebiliriz. O süreçte THKO’nun yürüttüğü silahlı mücadeleyi, halkta sağladığı yoğun sempatiye rağmen eleştirmekte ısrar eden ve bir partinin gerekliliğini vurgulayan

THKP-C, bugün 35 yıl sonra hala yolgösterici bir politik perspektifle varlık gösteriyor.

Devrimciler, kendilerini önceleyen süreçlerden devraldıkları doğruları, yaşamın içinde yeniden üretirler. Mahirlerin Marksizmle, Devrimci Yol’un Mahirlerle bağı bu çerçevededir. 1968’de Küba Devrimi’nin kazanımları, Vietnam devriminin başarısı, vb. nedenlerle antiemperyalist tavır alış dünyada büyük bir ivme kazanmıştır. Fransa, devrimin eşiğine geliyor, Türkiye’de Amerikalılar denize dökülürken, örgütlü olmayan kesimler de eyleme katılabiliyor, o süreçte yapılan eylemlerin amaçlarında genellikle antiemperyalist tavır alış ön plana çıkıyordu.

1974’lere gelindiğinde belirgin şekilde ortaya çıkan sivil faşist örgütlenme, farklı bir tespitle karşılanır. 12 Mart döneminden milliyetçi faşist hareketin güçlenerek çıkmış olması, 1960’ların başından beri yavaş yavaş komünizmle mücadele dernekleri, cemiyetler vb. tarzında sivil faşist örgütlenmelerin önünün açılmış olduğu gerçekliği ve emperyalizmin içsel olgu olması nedeniyle çözülen orta sınıfların hızla radikalleşeceği ve Türkiye’deki faşist hareketin değirmenine su taşıyabilme eğilimi nedeniyle yeni devrimci görevler saptanır. Sürecin antifaşist mücadele temelinde gelişeceğini öngören Devrimci Yol, “Devrimciler antifaşist mücadelede görev başına” çağrısı yapar. Bu, süreçte tayin edici rol oynayan en önemli saptamalardan biridir. Devrimci Yol’un, THKP-C geleneğini sürdürme iddiası taşıyan yapılardan farkı; o süreci Kızıldere’de 10 savaşçının katledilmesinden veya bir kitaptan ibaret görmemesi, “devam” olgusunun da bir somutta yeniden üretim gerektirdiğinin bilincinde olmasıdır.

Mahirler, o süreçte yaşanan yoğun tartışmaları, çeşitli kesimlerin katılımı ile oluşan kolektif üretimi süzüp, bugüne dek varlığını koruyan temel önemde tezler ortaya koymuştur. Örneğin Dimitrov’un faşizmine ek olarak sömürge tipi faşizm tahlilinin yapılması; emperyalizm ve yeniden paylaşım olgusunu 3. Bunalım Dönemi’ne özgü yeniden üretmek; Stalin’de ve sonrasındaki kimi Sovyet yazarlarında ipuçları var ise de, önemli bir katkıdır. Sömürü ve egemenlik sürdürme biçimlerini inceleyip, onları Marksist perspektif içinde bu şekilde formüle eden, bu bağlamda Türkiye sınırlarını aşan bir katkıda bulunan Mahir’in bizzat kendisidir. Bu katkıyı, süreçten kopuk düşünmek nasıl yanlışsa, Mahir’in önemini ıskalamak da o denli yanlıştır. Kişiler ve üretimleri, dönemin siyasal pratiğinden, kolektif çabanın rafine edilerek somutlanan ürünlerinden kopuk değildir. Bu, Devrimci Yol dahil tüm dönem ve yapılar için geçerlidir. Devrimci Yol, THKP-C döneminden farklı olarak mücadelenin ekseninin antiemperyalizmden antifaşizme kaydığını saptar ve ona uygun örgütlenmeler geliştirirken, ortaya koyduğu Direniş Komiteleri önermesiyle, belki de dünyada Marksizm’in yaşamakta olduğu tıkanmayı aşmanın da anahtarlarından birine işaret ediyordu. Burjuvazi sola karşı dünya ölçeğinde, bireyin özgürleşmesi, kendini ifade edebilme, vb. temelinde bir mücadele başlatmış ve sol, bu sorunlara açılım getirme güçlüğü yaşamakta, mevcut sosyalist örneklerde de istenen/özlenen sonuca ulaşılamamış iken Devrimci Yol’un Direniş Komiteleri önermesi, bunun önünü açabilecek nitelikte bir önermeydi.

Bugün eğer THKP-C yaşatılacaksa; bu, salt övgüyle olmaz. Dünden bugüne uzanan zincirin halkalarını koparmamak ne denli önemliyse; o zincire sürekli olarak yeni halkalar eklemeye devam etmek de o denli önemlidir. Bugün solda çekilen sıkıntıda bu diyalektik bağın kurulamamış olmasının önemli bir rolü vardır.

Sayı 17 (Mayıs – Temmuz 2005)