Kötülük, karanlık ve diktatörlük kaybedecek!

İnsanlık, tarihinde kötülüğün olmadığı çağlardan bugüne, sınıflı toplumun basamaklarından adım adım gelmiş, her basamak kötülüğün kaynaklarını büyütüp çeşitlendirmiştir. Kapitalizm ve giderek çürüyen biçimi olan emperyalizm; kötülüğün kaynaklarının zirve yapması, ölçüsüzlüğün hemen her alana yayılarak yabancılaşma zehrinde hemen tüm değerleri tüketmesidir.

Bugün artık sistemin kendi içinde, geçici de olsa halk yararına sonuçlar üretmesi mümkün değildir. Aksine süreç hızla şeklî boyuttaki temsil araçlarını, kurumların görece özerkliğini yok etmekte ve vahşi kapitalizme özgü engelsiz, doğrudan işleyişi dayatmaktadır. Dünya ölçeğindeki paylaşım savaşının vardığı boyut ve kullanılan enstrümanlar da Türkiye’deki gelişmeler de bu bağlamda birbirini tamamlamakta, bütünün parçası niteliğini taşımaktadır.

Türkiye’deki OHAL, KHK’ler dahil tüm nitelikleri ile nasıl bir başkanlık amaçlandığının ön habercisidir. OHAL’den başkanlığa kesintisiz bir geçiş amaçlanmaktadır. 12 Eylül anayasası nasıl sıkıyönetim koşullarında silahların gölgesinde, içeriği tartışılmadan, bu konudaki asgari ölçüler bile çiğnenerek yapıldıysa, bugün de o anayasanın faşist karakterini daha da derinleştirecek süreç, OHAL koşullarında, konunun içeriği ile ilintisi olmayan kutuplaştırmalar üzerinden halka dayatılmaktadır.

Referandumda müttefiklik, tartışmalar ve saflaşmalar

Bu sürecin, sonuçları da doğrudan etkileyecek en önemli boyutlarından biri, dönemin sorularına doğru yanıtlar verebilme ve yol gösterici rolü üstlenme potansiyeli taşıyan solun/devrimcilerin, kendi iç tartışmaları dahil, araç seçiminden müttefik ilişkisine kadar mücadelenin gereklerini kapsayıcı-bütünlüklü bir yaklaşımla ele alabilmesidir. Çünkü süreç, sanıldığından da öte tuzaklarla doludur; öznelerin, niyetten bağımsız olarak ayrıştırıcı davranma ve iktidarın kutuplaştırmalarını besler duruma düşme olasılığı ne yazık ki zayıf değildir.

Tam da bu nedenle ve konu bağlamında bir kez daha hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Devrimciler, olguları doğru bir içerik kazandırarak kavramsallaştırır. Farkları yok sayarak toptancı, dolayısıyla da yanıltıcı tanımlar yapmaz. Örneğin ikisine eleştirel baksa da biri doğrudan karşı devrimin bir enstrümanı olan IŞİD ile eylemlerinin savunulacak hiçbir yanı olmasa da ezilenler adına hareket ettiği iddiasıyla yola çıkmış bir yapıyı aynılaştırmaz; tanımlarının ve değerlendirmelerinin müttefiklik-ortaklaşma üzerinde bozucu etki yapmaması için özenli davranır.

Referandum çalışmasında mümkün olan en geniş ortaklaşma, asgari bir hedef/amaç etrafında olmalıdır. Bu, tek bir cümle de olabilir. Ama birleşik mücadele, tek bir maddeyle ifade edilse dahi, sınıfsallığın bütünüyle baypas edildiği veya “teröre karşı olmak” gibi hegemonik güçlerce özel bir anlam kazandırılmış kavramlardan uzak durarak bir yönelim/duruş belirlemeyi gerektiriyor. Örneğin sadece “yaşam hakkı” dediğimizde, bu tanım, şu veya bu nedenle eksik ve hatta yanlış sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, yaşam hakkı yerine “yaşam tarzını savunmak” daha anlamlı ve mevcut saflaşmaya daha uygun olacaktır.

Bu süreçte müttefiklik zemini büyütülürken, ortaklaşma konusunda içeriksiz bir tekrara ve yabancılaşmaya düşmeden, olgunun gerektirdiği ciddiyette hareket edilmelidir; günün gerekleri bağlamında uygun-anlaşılır bir dil tutturmayı güçleştirecek olsa da “eşitlik, özgürlük, demokrasi, laiklik, cumhuriyet” gibi kavramların egemenin istismar araçları olmaktan çıkarılması, sınıfsal içeriğine kavuşturulması sağlanmalıdır.

Otoriterleşme-tekleşme eğilimi yaygınlaşıyor

Burjuva anlamda dahi en genel, en asgari ölçülerde anayasaların nasıl yapıldığı kuralına uyulacaksa; bu, en azından halkı bilgilendirme kanallarının açık tutulmasını gerektirir. Ama bugün tersine OHAL ikliminde insanların, kurumların, gazetecilerin susturulduğu, toplanma ve gösteri yasaklarının olduğu koşullarda, kapalı kapılar ardında yangından mal kaçırırcasına bir anayasa yapılıyor. Ve bu kapalılığa, iktidar baskısı-şiddeti eşlik ediyor.

Aslında ABD başkanlığına bir patronun seçilmesi de bir yanıyla temsil olgusunun bilinen niteliklerine karşı (global düzeyde) bir direnç sayılır. Fransa’da Yargıtay’ın hükümete bağlanması gibi giderek bir otoriteleşme-tekleşme eğilimi yaygınlaşıyor.

Gerçekte parlamentonun varlığı, kuvvetler ayrılığı vb. olgular sermaye düzeni içinde birer fren sayılmaz, ancak yine de geciktirici ve yer yer sınırlayıcı bir rolü vardır. İşte bugün bu geciktiriciliğe dahi giderek tahammül azalıyor. Bilinir ki sermayenin dizginsiz hareketi karşısında tarihsel tek fren işçi sınıfıdır, emekçi güçlerdir. Bugün o güçlerin de konjonktürel olarak frenleyiciliğini yitirmiş olması, sermayeye yeni düzen koşullarında hoyratlığını-ölçüsüzlüğünü artırma şansı veriyor. Kaldı ki sermayenin ölçüsüz-dizginsiz saldırganlığı ilk değildir. 2. Yeniden Paylaşım Savaşı da sermayenin ölçüsüzce kâr arayışlarının bir sonucuydu. Ve o süreçte Sovyetler Birliği olmasaydı belki de halklar adına çok daha büyük felaketler söz konusu olacaktı. Kapitalizmin hanesine geçici de olsa sosyal devletin-hakların girmesi, sermayenin buna mecbur olması, sosyalizmin varlığının ve emekçi halkların örgütlü mücadelesinin ürünü olmuştur.

İşe bugün Trump’ı başkanlığa taşıya bir yanıyla solun-sosyalizmin ve emek mücadelesinin dönemsel geri düşüşüdür, açmazlarıdır; diğer yanıyla da kapitalizmin giderek derinleşen krizler eşliğinde yaşadığı tıkanmadır. İşçi, kadın, göçmen düşmanlığının seçimde propaganda öğesi haline geldiği, dolayısıyla da diktatörlükleri koşullayan bir süreçtir bu.

Sistem, bir dönem çözümü Çin’de, oradaki ucuz emekte buldu. Milyonlarca köylünün kölelik koşullarında proleterleştirildiği Çin, dünyanın fabrikası olarak işlev gördü. Ancak o avantajın da sonuna gelindi. Hatta bu çözüm, gelişmiş kapitalist ülkelerde işsizliği de ekonominin işleyişini de etkiledi. Ve giderek göçmen sorunları büyümeye, ırkçı-faşist eğilimler taraftar bulmaya başladı. Bu aşamadan sonra kapitalizmin halka verebileceği olumlu hiçbir şey yoktur. Tek çözümleri hak gaspı, baskı-şiddet ve sindirerek susturmaktır. Bunun da yolu dinselleştirmedir, yetkilerin tek elde toplandığı otoriter rejimlerdir, faşizmdir.

AKP’de dışa vuran başkanlık dahil tercih ve politikaların kaynağında küresel boyuttaki sistemin yansımaları, izdüşümleri vardır. Dünya ölçeğindeki paylaşım savaşına ve belirsizliğe 15 Temmuz’un etkisi de eklendiğinde, Türkiye’de taşlar hesap edilenden de öte yerinden oynadı ve belirsizlik daha da derinleşti. Bu süreçte rol kapma ve çıkar damıtma bağlamında bir telaş da söz konusu. İşte başkanlık, dünya ölçeğindeki gelişmelerden kopuk olmayan böyle bir iktisadi ve siyasi zemin üzerine oturmaktadır.

ABD’nin kuruluş süreci dahil başından itibaren destek verdiği AKP nasıl yoktan var olmadıysa, Erdoğan’ın başkanlığı da şahsi-keyfi bir mesele değil, kapitalizmin genel boyuttaki sorunlarının yeni sömürge koşullarında kendini daha ağır biçimde hissettiren yansımalarının sonucudur; Türkiye egemenlerinin çözüm arayışıdır. Tekelci sermaye belirsizlikten rahatsızdır, bu süreci kendi çıkarları paralelinde netleştirme derdindedir. Bu süreçte solun etkisiz olması, ezilenlerin yedeklenebilmesini de beraberinde getirmektedir.

14 yıllık saldırının finali

Elbette bugün yaşadıklarımız AKP’nin insanların yaşamına ilk müdahalesi, kazanılmış haklardan demokratik değerlere kadar insanlığın ilerici birikimini ifade eden duruşa ilk saldırısı değildir. Ancak bugün gelinen aşama, 14 yıl boyunca adım adım gerçekleşen saldırının finalidir; hukuksal bir çerçeveye oturtulması, sistemleşmesidir. Buna karşı mücadele, başkanlaşan Erdoğan’ın bu gücü nereden aldığı sorusuna sınıfsal yanıt verebilmeyi, özelleştirmeden taşeronlaştırmaya ve giderek emeğin kölece istihdamına kadar uzanan süreci doğru okumayı; kişiselleşen her olgunun, insanların yaşam tarzına müdahalelerin arka planında haramilerin saltanatının temsilcilerinin olduğu gerçekliği ile hareket etmeyi gerektiriyor.

Erdoğan bir kişi değildir; Marks’ın kapitalisti kişileşmiş sermaye olarak tanımlamasına atfen söylersek, 12 Eylülden bugüne giderek kapsam büyüten neoliberalizmin kişiselleşmiş ifadesidir. Gücünü özelleştirmelerden, talan ve yağma zincirinden, savaş rantından almaktadır. Bu bağlamda son zamanlarda öne çıkarılan millilik-yerlilik, bir demagojiden, algı operasyonuna malzeme olmaktan öte bir anlam ifade etmez. AKP/Erdoğan, neoliberalizmin sürdürücüsü, hatta final oyuncusudur. Tam da bu nedenle, sınıflı toplumda her sözün, her kavramın anlamı kimin tarafından bakıldığına ve içinin nasıl doldurulduğuna göre değişir.

Sıkça belirttiğimiz gibi kriz ve paylaşım savaşı koşullarında sermayenin artık kurumların görece özerkliğine, kuvvetlerin şekli de olsa ayrılığına tahammül kalmamıştır. Dünya’da ve ABD’de Trump, Türkiye’de ve (taşeronluk bağlamında) Ortadoğu’da Erdoğan, böyle bir tahammülsüzlüğün ve saldırganlığın özneleridir. Yapılmakta olan anayasa, MAİ olarak bilinene tekellerin anayasasının yerel boyutta tescillenmesidir; tüm kaynak ve değerlerin tekellere engelsiz, gecikmesiz biçimde sunulması, talanın ve zorbalığın hukuksallaşmasıdır.

Türkiye’de 15 Temmuz bu süreci aksatmamış, ancak sürecin giderek derinleşen belirsizlikler eşliğinde ilerlemesini beraberinde getirmiştir. Bireyden topluma sermayenin beklentilerinden devlete kadar uzanan bu belirsizlik sürdürülebilir değildir. Bir şekilde aşılmak istenecektir. Bu konuda kesinlemeler yapılamasa da sürecin sert kapışmaları kaçınılmaz kıldığını, sermaye-sermaye, emek-sermaye bağlamında çelişmelerin derinleşeceğini, böyle bir momentte mücadelesinin sınıfsal nitelikleri kavranmadan başarılı olabilmenin olası olmadığını söyleyebiliriz.

Süreç, müttefik seçiminden araç ve yöntemlere kadar bütünlüklü bir kavrayışı gerektiriyor. Mesele karikatürize edilerek “viskiye, mini eteğe” indirgenmemeli ama bugün toplumun semboller üzerinden kutuplaştırıldığı bir süreçte, halkların yaşam tarzı kaygısı yok sayılmamalıdır. Bunun için, laiklik-cumhuriyet-demokrasi-eşitlik gibi kavramların, gerçekte onları boy hedefi yapmış kesimler tarafından istismarına izin vermeden, sınıfsal bağlamda neden-sonuç, öz-biçim ilişkisi kurularak mücadele hedefleri belirlenmelidir. Bu yapılabildiği oranda, sahte saflaşmalar dağıtılacak; güzelliğin-aydınlığın ve demokrasinin bileşke kuvveti karşısında kötülük, karanlık ve diktatörlük güç ve alan kaybedecektir.