Köylümüzün Sorunları Veya Türkiye Tarımı Nereye Gidiyor

Hüseyin Sarıkaya

Dünden bugüne artık köylümüz, birçok ihtiyacını bahçesinden karşılasa dahi kendi kendini geçindiremez duruma gelmiştir. O misafir perverliğiyle andığımız güzel insanlarımız bugün boynu bükük bir şekilde köyünün kahvesinde zaman öldürmektedir. Bir dokunduğunuzda bin ah işitirsiniz. On yıllara varan sorunlar yumağı, son AB süreciyle birlikte iyice sarpa sarmış, köylünün yaşantısını çekilmez hale getirmiştir. Bundan dolayı bir çok köylü tarlasını ekmektense şehre göçüp çalışmayı tercih eder duruma gelmiştir. Tabi böylelikle de kentin kırları gittikçe büyümektedir.

Bir dönem milletin efendisi ilan edilen köylümüz, süreç içerisinde kendisine yaşatılanlarla neredeyse milletin maskarası haline getirilmiştir. Sorunları coğrafi bölge, iklim vb. farklılıklarına veya büyük şehirlere (ticaret merkezlerine) uzaklıklarına göre farklı biçimler gösterse de sorunlarının kaynağı aynıdır.

Hala kış ayları geldiğinde birçok köy yolu kapanmaktadır. Haftalarca bu köylerle irtibat sağlanamamakta, köylümüz yarı açık cezaevi koşullarında yaşatılmakta kendisine başının çaresine bakması öğütlenmektedir (bu aylarda elektrik ve telefon kesintisi sık sık yaşanmaktadır). Köyde bir hastası olanın, o soğukta kilometrelerce çabalayarak hastasını kızakla çekerek doktora götürmeye çalıştığından hepimiz bir şekilde haberdar olmuşuzdur. Hatta bu örnekler haber bültenlerine çokça konu olmuştur. Kilometrelerce karda yürüyerek okula gitmeye çalışan çocuklardan da çokça söz edilir.

Yollar açık durumda olsa dahi, birçok köy yolu bakımsızdır ve en yakın merkezle ilişkisi, ne zaman geleceği belli olmayan günde bir veya en iyi ihtimalle iki kez geçen minibüsle sağlanmaktadır. Eğer kendi özel aracınız da yoksa, acil bir durum geliştiğinde merkeze ulaşabilmek için beklemek durumundasınız.

Köylerimizdeki eğitim koşullarına baktığımızda (köy enstitüleri dönemini saymazsak, ki o da sınırlıdır ve kısa sürede önü kesilmiştir) yetersizlikler kendini gün yüzü gibi göstermektedir. Birçok köyde ilköğretim okulu yokluğu, okulun olduğu yerlerde öğretmen yetersizliği, araç-gereç eksikliği, bakımsız sınıflar ve hatta üç sınıfın bir derslikte tek öğretmen tarafından idare edildiği okullar mevcuttur. Çoğu zaman çocuklar, bu koşullarda yeterli eğitimi alamayarak eğitimin üst derecelerine devam edememekte, koşullar ve maddi imkanlar buna izin vermemekte, ayrıca kız çocukları da feodal değer yargılarından dolayı çoğu zaman okutulmak istenmemektedir.

Köylerde eğitimsizlikten kaynaklı bilimsel olmayan, hurafeye varan düşünüş biçimleri devam etmektedir. Eğitim alanında bu koşullar içinden tüm zorlukları aşarak okuyabilmiş ve kendini yetiştirebilmiş insan çıkabilmesi çok zordur. Aynı zamanda bu koşullarda tek başına bir idealist öğretmen”in gerçek anlamda öğretmenlik yapmasını beklemek saflık olacaktır. Bu iki durum da ancak filmlerde olur.

Sağlık hizmetinden yararlanma bakımından köylümüz gerek ulaşım sorunundan gerek yaşantısının getirdiği maddi sıkıntılardan dolayı birçok hastalığını görmezden gelmekte, doktora ancak bıçak kemiğe dayandığında gidebilirse gitmektedir. Koruyucu sağlık hizmeti de alamamakta, sağlık ocaklarının kapısı da çoğu zaman kilitli durmaktadır. Erken müdahale edilmediğinden dolayı basit rahatsızlıklar dahi, vahim sonuçlara yol açmaktadır. Bir çoğu sosyal güvenceden de yoksun durumdadır (tarım işçileri, küçük çiftçiler vb.) . Genel olarak köylümüz aile planlaması uygulamasından yoksundur. Bebek ölümlerine de en çok kırsal kesimde rastlanması tesadüf değildir.

90 sonrası süreçte dünya ölçeğinde neo liberal tezlerin uygulanır olmasıyla birlikte ulaşım, sağlık, eğitim, iletişim vb. hizmetler kamu hizmeti mantığından çıkarılarak yerel yönetimlere devredilerek özelleştirilmektedir. Türkiye’de de böyle bir süreç yaşanmaktadır. Bunun köylüye yansımaları, örneğin karayolları hizmetinin yerel yönetimlere devredilerek özelleştiğini düşünürsek, gelir getirmeyecek engebeli köy yollarının bakım ihtiyacı ve kapanan köy yollarının açılma ihtiyacı duyulmayacak ya da elektrik açısından kar getirmeyen bölgelerin bakımları gerektiği gibi yapılmayacak ve sık sık elektrik sıkıntısı yaşanacaktır. Bu süreçte zaten bir yük olarak görülen eğitim köylünün iyice belini bükecektir. Verilmeyen hizmetin faturası yine köylümüze kesilecektir. Keza sağlıkta da yasalaşan genel sağlık sigortası ile birlikte, eskiden hastane kapılarında bekleyen insanlarımız, şimdi hastaneye gidemeden can verecek gibi gözüküyor. Dilimiz söylemeye varmıyor ama durum ne yazık ki bu kadar acı.

Köylümüzün bir diğer sorunu da parçalı, dağınık, engebeli arazi yapısı ve teknik anlamdaki geriliktir. Tarım arazileri ülkemizin dağlık bölgelerinde çok engebelidir ve makinalı tarıma izin vermeyerek üretim maliyetini arttırmaktadır. Bir de buna nesilden nesile geçen toprakların, veraset sistemiyle birlikte paylaşımı eklendiğinde parçalar daha küçük parçalara bölünmekte ve artık tarım arazisi artan nüfusu geçindiremez hale gelmektedir. Daha da küçülen arazide üretim yapan çiftçinin pazarda rekabet şansı kalmamaktadır. Bunun sonucu olarak da ileri tarım tekniklerini kullanabilecek (satın alabilecek) birikim oluşturamamaktadır. Veraset sistemi genel olarak tüm köylünün sorunudur.

Ayrıca makinalı tarım da planlı bir şekilde ve ziraat mühendislerinin yardımıyla yapılmamaktadır. Örneğin; ovalık geniş bir araziyi düşünelim, parçalı arazi (mülkiyet) yapısından dolayı her çiftçi bir traktör ve çeşitli zirai aletler almak durumundadır. Örneğin o ovanın ekim işini 50 traktör halledebilecekse bile, parçalı arazi yapısından dolayı, o toprak sahiplerinde toplamda 300 traktör bulunmaktadır. Bu da bir maliyet oluşturmaktadır. Toprak ölçümleri, birçok köylü tarafından yaptırılamadığı için, kimi zaman fazla gübre kullanmaktan kimi zaman az kullanmaktan dolayı mahsül zarar görmektedir. Gübre olsun, tohum olsun, bireysel satın alımlarda köylü açısından daha maliyetli hale gelmektedir.

Aslında geçmişte daha sık başvurulan İMECE usulü, şimdilerde sistemin, farklılıkları ön plana çıkarıcı, rekabeti körükleyen, köylüler arasında ekilen nifak tohumlarıyla git gide daha az başvurulan bir yöntem olmuştur. Dayanışmanın yerini birbirini çekememezlik hali almıştır.

Emperyalizm yoz kültürünü yüreği topraktan, emekten yana atan köylümüze de bulaştırmıştır. Köylerde yeni yetişen gençlerimiz alternatif bir kültür eksikliğinden dolayı feodal baskılanmaya karşı emperyalizmin yoz kültürünü alternatif olarak görmektedir. Geçim sıkıntısı da köyden kente göçü gittikçe artırırken aynı zamanda bu, kültürel uyumsuzluğu da yanında getirmektedir.

AB SÜRECİNİN TÜRKİYE TARIMINA ETKİSİ YA DA DEVRİMCİ ZEMİNDE ÖRGÜTLENECEK KÖYLÜMÜZÜN DEMİRİ TERSİNE BÜKME İMKANI

Son süreçte AB, Türkiye tarımının serbest piyasaya açılarak köylünün tasfiyesini Türkiye’ye uygulattığı tarım politikalarıyla öngörmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz bir sürü sorunu yaşayan köylümüz son süreçle birlikte toplumsal bir depresyon haline sokulmaktadır. Son 5-6 yıldır daha önce uygulanan taban fiyat destek politikası yerine doğrudan gelir desteği uygulanmaktadır. Bu seneden itibaren onun da kesilmesi gündemdedir. Mazot yardımlarının kesilmesi istenmektedir. Doğrudan gelir desteği uygulaması da köylümüzün birden yaşayacağı yoksullaşmayı zamana yaymak içindir.

Aslında geçmişten bugüne daimi bir yoksullaşma yaşanmaktadır. Ancak tekniğin gelişimi yani bundan 30 yıl önce örneğin, harmanın elle biçilerek yapılması yerine, şimdi biçerdöverle yapılıyor olması veya 20 yıl önce köylerdee gaz lambası kullanılıyor olmasının yerine, şimdilerde elektriğin olması köylünün bilincinde nispi bir refah hali yaratmaktadır. Birçoğumuz biliriz, Türkiye’ye emperyalizmin girişini ve kalıcılaşmasını büyük ölçüde sağlayan Adnan Menderes köylü tarafından çok sevilir. Onun için “Bizim giyecek ayakkabılarımız yoktu bize lastik getirdi.” der köyde yaşayan anne babamız. Aslında sömürü arttıkça köylümüzün reel alım gücü düşmesine rağmen, bu nispi refah durumu gerçekliği görmesini engelliyordu. Ancak bugün yaşanan süreç çok ani ve tarımın her alanında bir alt üst oluş halini içeriyor. Buna karşı tepkide aynı oranda olacağa benziyor.

Bugün şeker pancarı üreticisi çıkarılan şeker yasalarıyla yaşanacak özelleştirmelerle ciddi sıkıntılar yaşayacaktır. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kurulan fabrikalar salt şeker maliyetini değil, o bölgenin kalkınmasını hedeflediği için toplumsal bir işlevdeydi. Ancak bu şeker sanayi özelleşirse, bu toplumsal işlevi olan fabrikalar kapanacak bunun yerine, birkaç karlı fabrika kalacak gibi gözüküyor. Üstelik şeker sanayinden on milyon insan belli oranlarda ekmek yiyor. Türkiye’nin de uluslar arası alanda rekabet edebildiği tek tarım alanı. 2000-2001 Uluslararası Şeker Örgütü verilerine göre Türkiye dünya genelinde 4.sırada. Yine bu alanda AB’nin dayattığı nişasta bazlı şeker kotası söz konusu (nişasta bazlı şekerin maliyeti pancara göre daha düşük ve kalitesizdir). Ne ilginçtir AB ülkelerinde nişasta bazlı şeker kotası %2 civarındayken Türkiye de ise %10 ve isteğe bağlı olarak %5 daha arttırılabiliyor. Şeker pancarı aynı zamanda hayvan yemi olarak da kullanılan önemli bir besin kaynağı. Bugün bu alan AB tarafından bilinçli bir şekilde köreltiliyor.

Aynı zamanda yine AB süreci yasalarından olan tütün yasasıyla devlet tütün alımını durdurmuş, bu alana ilişkin belli düzenlemeler getirmiştir. Dağlık, engebeli, küçük arazide yetişebilen şark tipi tütün yerine, geniş düzlük arazilerde yetişen Virginia tipi amerikan tütünü ikame edilmeye çalışılmaktadır. Ekilecek alan ve miktarı, yasaya göre son kertede tekeller tarafından belirlenecektir. Bu da şark tipi tütün üretimi ile geçimini sağlayan köylümüzün ocağına incir ağacı dikmek oluyor.

Buğday, tahıl, vb. üretimine baktığımızda da pek farklı bir tabloyla karşılaşılmadığı ortadır. Kaç yıldır buğday taban fiyatları, iki yüz elli ila üç yüz bin civarını aşamamıştır. Mazota zam gelmiş, tohum ve gübreye zam gelmiş, zirai ilaca zam gelmiştir, ancak taban fiyatlarında ısrarla bir farklılık olmamıştır. Ayrıca, tohum olarak kullanılan genetiği değiştirilmiş tohumlar kısır olarak üretilebilmekte, ertesi yıla tohum olarak kullanıldığında verim vermemekte, kullanıldığı toprakta kendisinden başka bir tohuma yaşam şansı çok fazla tanımamaktadır.

Köylümüzün temel geçim kaynaklarından birinin hayvancılık olduğunu düşünürsek süt alımlarında verilen fiyatın çok düşük oluşu ve pastörize süte artan rağbetle birlikte küçük süt ve mamülleri üreten ve satan işletmeler bu sürece dayanamamaktadır.

Aynı zamanda ithal alınan et ile birlikte hayvan eti fiyatları da oldukça düşmüştür. Son olarak yaşanan kuş gribi de esas itibariyle köylüyü vurmuştur. Bütün bu gelişmeler köylümüzü kara günlerin beklediğinin habercisidir.

Bu gidişatla birlikte hızla yoksullaşan köylümüz de radikal tavır alışlar söz konusu olacaktır. Önemli olan bu tavır alışların doğru bir önderliğin yol göstericiliğinde şekillenmesidir. Bugün geçmişten beri köylümüzü kandırarak umutlarını emperyalizme peşkeş çeken işbirlikçi egemenler bu süreçte DYP, MHP gibi yapıları sürece hazırlamaktadır. Bugün bu yapılar köy köy, kasaba kasaba dolaşarak bildik yalanları dillerine boncuk gibi dolayıp halkımızın zekasıyla dalga geçmektedir. Son süreçte yaşananlardaki büyük pay AKP’nin de olsa, bugün oluşan bu tablo sadece AKP’nin eseri değildir. Bu geçmişten bugüne emperyalizmin işbirlikçisi egemenlerin işidir. 55-60 yıldır yaşanan süreç bu doğrultudadır. Zaten yukarıda bahsettiğimiz sorunlar bir hükümetin boyutlarını çoktan aşan, bütünüyle sistemden kaynaklı sorunlardır. Bu yüzden kapitalizme karşı olunmadan emperyalizme karşı olunamaz. Bu da faşizmin yukardan aşağı bir şekilde kurumsallaştığı bizim gibi ülkelerde demokrasi talebiyle söz konusu olacaktır. Söz, yetki, karar iktidar halka, üreten biziz yöneten de biz olacağız talebiyle söz konusu olacaktır. Bugünkü iktidar mekanizması halkın temsiliyetini taşımamaktadır.

Bugün hızla yaşanan bu yoksullaşma, aynı zamanda köylünün gerçek taleplerinin üzerini örten milliyetçi bir kanala akma ihtimalini de içinde barındırıyor. Batıdaki işçi, emekçi, köylü de doğudaki işçi, emekçi, köylü de yoksullaşmakta, yine egemenlerin her zaman başvurduğu yöntem olan böl-parçala-yönet mantığı (Türk-Kürt) devreye girmektedir. Bugün bu süreci tersine çevirecek dinamik Fatsa’yı, Çeltek’i, Tariş’i, Karadeniz’de fındık ve tütün mitinglerini yaratan halkına dostunu da düşmanlarını da gösteren halkıyla birlikte iş yapabilme yeteneğine sahip olan Devrimci Yol’un örgütlenmesindedir. Halklar arasında sulandırılmaya başlayan tutkalı yeniden oluşturacak ve kardeşleşmenin en güzel biçimini sabırla ve büyük bir titizlikle örecek, insan sevgisini yaşama içirecek yaşamın her alanında somut duruma göre somut politika yapabilecek bir hareket bu süreci tersine çevirebilecektir.

Sayı 21 (Mayıs – Temmuz 2006)