Kriz Sürecinde Seçimler

KRİZ SÜRECİNDE SEÇİMLER

VEYA

SÜREÇ BİR SAFLAŞMAYI ZORUNLU OLARAK DAYATIYOR

“Çevrelerine uymak için kendilerini yontanlar, tükenip giderler.” R.HULL

Emperyalizmin manipülasyon konusunda çok kapsamlı imkanlara sahip olduğu, bu imkanları dünya ölçeğinde, işbirlikçi iktidarlar aracılığıyla sağlanan deneyim aktarımı ile sürekli geliştirdiği biliniyor. Öyle ki yalan ve yönlendirmenin artık bir sektöre dönüştüğünü ve bunun için milyar dolarların gözden çıkarıldığını söyleyebiliriz. İnsanların sadece düşünce ve kanaatleri değil, duyguları da kontrol altında tutulmakta; neye üzülüp neye sevinecekleri dahi yönlendirilebilmektedir.

Emperyalizmin bu yönlendirme operasyonlarında başarılı olmasının koşullarından biri de toplumsal aklın güvencesi olan devrimcilerin gerek fikri gerekse fiziki zeminde yaşa(tıl)dığı erozyondur. Hatta diyebiliriz ki halkın puslu ortamlarda önünü görebilmek için aydınlatıcı veriler beklediği soldan artık tersine yanıltıcı yönde bilgi ve işaret gelebilmektedir.

Emperyalizmin makro düzeyde politik hamlelerle gündeme anında müdahale edip süreci tersine çevirebilme imkanlarına sahip olduğunu ve bu koşullarda toplumsal aklı güvenceye almanın kolay olmadığını biliyoruz. Örneğin geçtiğimiz günlerde sabah saatlerinde YARSAV Başkanı’nın yaptığı ve gündeme oturması beklenen açıklama, üzerinden 3 saat geçmeden çeşitli yerlerde başlatılan kazılarla ve bulunan silahlarla etkisiz kılınmış, algı sürecinin istenen mecrada akması sağlanmıştır. O silahlar ne zaman gömüldü, o an ihtiyaç olmasa daha sonra hangi ihtiyaç bağlamında çıkarılacaktı; Ersöz veya Ergenekon apartmanlarının önüne poşetleri kim bıraktı; bilemiyoruz. Ama bildiğimiz tartışmasız bir gerçeklik var ki bu işler AKP’nin aklını da imkanlarını aşan düzeyde bir kapsamda doğrudan ABD’nin ihtiyaçları temelinde yürütülüyor. AKP kendi ülkesinde de taşeron konumdadır ve bu gelişmelerden nemalanması bir taşeronun payı kadardır.

Emperyalizmin yönlendirici elinin günlük yaşama kadar uzandığına ve çok daha etkili sonuçlar elde ettiğine dair pek çok örnek verilebilir. Tüm bu olumsuz koşullara rağmen devrimcilerin dünden bugüne uzanan birikim zincirini koparmayan ve değerlerinde ısrar eden duruşu koruması halinde süreç çok farklı gelişebilirdi. Sonuçta karşımızdaki güç haksızlık üzerine bina edilmiş; yalan, aldatma, komplo, vb ile ayakta durmaktadır. Ne var ki özellikle ‘90 sonrasında yaşanan içsel erozyonun da etkisiyle emperyalizm, solun içerden fethedilmesi ve fikri veya fiziki Truva atlarının oluşturulması şansı yakalamış ve bunu uzun vadeli amaçlar dahilinde değerlendirmiştir.

FİLİSTİN’DEKİ DİRENİŞE YAKLAŞIM MARKSİZMİN TEMEL TEORİK TEZLERİNDEN NE DENLİ UZAKLAŞILDIĞININ DA TURNUSOLU OLMUŞTUR

Bugün gelinen noktada solda, devrimci zeminde “Avrupa Birliği’nin olumlu yanları vardır”, “Ergenekon Davası’nın olumlu yanları vardır.” diyenlerin, egemenlerin “Alevi açılımı”, “Kürt açılımı” biçimindeki atraksiyonlarını demokratik kazanım zannedenlerin sayısı artıyor, sınıfsal bakış açısı yerini pragmatizmle malul günübirlik hesaplar üzerine oturmuş yaklaşımlara bırakıyorsa; devrimci olarak bilinen sendikalar ve kimi demokratik kitle örgütleri Alperen Ocakları, MHP, vb ile ortak etkinlik düzenleyebiliyor veya Filistin topraklarına Türk askeri gönderilmesi için çağrı yapabiliyorsa; sadece sapla saman karışmamış, solun içerden fethedilmesinde çok önemli bir mesafe katedilmiş demektir.

Anımsanacak olursa 1991’deki Körfez Savaşı’nı yani ABD’nin bölgeye saldırısını iki kişi arasındaki gerilime indirgeyen ve dolayısıyla saldırıyı Bush ve Saddam arasında bir “İt dalaşı” olarak değerlendiren yapılar olmuştu. 2003’te Irak’a yönelik saldırı ve işgalde de aynı yaklaşımın çeşitli versiyonlarına tanık olduk. İşgale karşı direnenler; ulusal, dinsel, vb kimliklerine bakılarak olumsuzlanıyor; onların anti-emperyalist olarak değerlendirilmesine karşı çıkılıyordu. O süreçte yaptığımız bir değerlendirmeden aktarıyoruz.

“Sanki, anti-emperyalist önderlik denince mutlaka Marksist bir önderlik olması gerektiği, aksi takdirde onun başarılı olamayacağı ve hatta ona olumluluk atfedilemeyeceği kanaati gözleniyor.

Kavrayışın bu denli daralması, ülkemiz solu adına üzücü bir durumdur. Bizler daha önce de radikal islamın niteliğine ve sınıfsal dayanaklarına değindik. Örneğin Filistin’de mevcut konjonktürde Hamas’ın demokratik bir nitelik taşıdığını söyledik. Eğer Marksistlik tek ölçek olacaksa; Filistin’de FKÖ de ilerici, demokrat sayılmayacak; ki bu, olguları değerlendirmede çok ciddi sorunlara sebep olacaktır.” (Devrimci Hareket)

Görüldüğü gibi o süreçte Irak’taki direnişin önderliğinin niteliğinden bağımsız olarak anti-emperyalist sayılması ve desteklenmesi gerektiğini Filistin olgusu üzerinden anlatmaya çalıştık. Daha sonra Irak direnişinin dünya ölçeğinde kabul gören meşruiyeti bu tür tartışmaların etki alanını daraltmıştı.

Bugün geldiğimiz noktada Filistin’deki direnişin Hamas’ın nitelikleri, vb nedenlerle benzer eleştirilerle muhatap edildiğini görüyoruz. Bu, 1991’de “it dalaşı” tanımı yapan duruşun sahiplerinin değişmediğinin, bugün farklı yapıların çatısı altında görünse de o günün kadrolarının, devrimci değerlerin tasfiyesi yolunda yoldaşlık yapmaya devam ettiğinin göstergesidir.

Bu konuyu bizlere oldukça düşündürücü gelen ve sol adına kaygılarımızı arttıran bir gündem değerlendirmesi üzerinden biraz daha açmakta yarar görüyoruz.

“Sendika.org” adlı sitede “İkiyüzlülerin oyununu bozalım!” başlığıyla 14 Ocak’ta “Aktüel Gündem”  köşesinde yayınlanan yazıdan aktarıyoruz.

“Zaten bir tane Filistin de yok, birkaç tane Filistin var. El Fetih’in Filistin’i; Hamas’ın Filistin’i; bir de solcuların kafasında 70’lerden kalma bir Filistin. El Fetih, ‘eğer Gazze’de bir iktidar boşluğu oluşursa göreve hazır olduklarını’ açıklıyor. Hamas ise iktidarını, kameramanların çektiği görüntüler üzerinden sürdürmenin hesabını yapıyor.

(…)

Tüm bu gelişmeler karşısında ne yaptığını bilmeyen tek kesim görüntüsü verense ‘sol’dan başkası değil. Cuma gösterilerine sol adına katılanlardan tutun da yine sol adına BM Güvenlik Konseyi’ni göreve çağıranlara, en iyi niyetle, ne yaptığını bilmez aymazlar eksik değil. Oysa İsrail’i lanetlemenin, Filistin halkının katledilmesini engellemeye çalışmanın tek yolu Hamas’ın yanında olmak değildir. Peki BM’yi ABD gözetimi altında göreve çağırmanın İsrail’in çıkarlarını savunmaya soyunmaktan başka bir anlamı olabilir mi? Sol; bütün Ortadoğu sorununda olduğu gibi Filistin sorununda da emperyalistlerden, Siyonistlerden, işbirlikçilerden ve gericilerden net bir biçimde ayrışmalıdır. Ezilenlerden, katledilenlerden yana olmak; onlarla gerçek ve somut dayanışma ilişkileri geliştirmek için bu vazgeçilmez bir şarttır.

(…)

Hangi Filistin’in yanında olunduğu da bulanıklığa izin vermeyecek bir netlikte gösterilmelidir.” (sendika.org)

            Öncelikle belirtelim ki bu değerlendirme ile Marksizm’in temel niteliğindeki önermeler çiğnenmiştir. Filistin’de bir burjuva devlette rastlanan biçimde yöneten yönetilen, ezen ezilen biçiminde bir sınıfsal ayrım yapmak için yeterli bir ayrışma yaşanmamıştır. Yani, Filistin’de modern anlamda sınıflar yoktur; halk vardır. Dolayısıyla “birkaç tane” değil tek Filistin vardır. Varolan ayrışma, halkı temsil iddiasındaki örgütlenmelerin fikri farklılığı noktasındadır. Bu farklılığın 2006 sonrasında doğrudan çatışmalara dönüşmesinde iki taraf da sorumlu olmasına rağmen, ağırlıklı sorumluluk, Arafat sonrasında işbirliği topuzunu kaçıran El Fetih’indir. Ne var ki 61 yıllık işgal boyunca devrimcilerin desteğini hiçbir zaman Filistinli örgütlerin fikri duruşu belirlememiş; işgal altındaki halkın işgale karşı direnişinin meşruiyeti noktasından hareket edilmiştir. Biz, 27 Mayıs 2007’de Filistin’deki iç çatışma konusunda yaptığımız değerlendirmede de bu duruma dikkat çekmiştik.

“İşgalin kalıcı, ‘yaşamak direnmektir’ sözünün bütün bir halk için geçerli olduğu Filistin’de, devlet olarak anılan bir yapılanma var ise de bu, burjuva sınıfın ihtiyaçları çerçevesinde şekillenen baskı araçlarından farklı niteliklere sahiptir. Filistin’de bilinen anlamıyla modern sınıflar da yoktur. Süreç içinde şu veya bu oranda ayrıcalıklı kesimler oluşmuş ise de bu durum, Filistin’i bir bütün halinde halk olarak tanımlamaya engel değildir.

Son zamanlarda boyutlanan ve giderek bir iç savaş görünümü kazanan çatışmalarda ister EL FETİH isterse HAMAS kazansın, gerçekte kaybeden Filistin olmakta ve bu kayıplar ABD, İsrail gibi Filistin düşmanlarına yaramaktadır.

Çelişmenin halk içi güçler arasında olduğu durumlarda kimin daha haklı olduğundan bağımsız olarak çözümün acil ve kayıpsız/çatışmasız olması gözetilmelidir. Üstelik Filistin işgal altındadır. İşgal edilmiş ülkelerde işgalciler ile halk arasındaki çelişme tüm diğer çelişmelerin önüne geçer. Dolayısıyla işgalcilere karşı mücadele en öncelikli sorundur. Tüm imkanları bu amaca hizmet edecek şekilde yönlendirmek, eğer işbirlikçi değilse, tüm örgütlü kesimlerin görevidir.”(Devrimci Hareket)

Aslında bu konu, Marksistler açısından en tanımlı ve en az hata yapılan konu durumundadır. Buna rağmen yukarıda konu ettiğimiz yazıya hakim olan kafa karışıklığı düşündürücüdür. Sendika.org yazarları, solu yargılayıp farklı görünme gayretini, Marksizm’in en bilinen önermelerini çiğneme noktasına vardırmış görünüyor.

Dikkat edilirse geçmişte Irak’taki direnişin meşruiyetini göstermek için Filistin’i örnek vermiştik. Şimdi de Filistin’deki direnişin doğru okunması için Irak’ı örnek göstermek gerekiyor. Sendika.org.’a  “Zaten bir tane Filistin de yok, birkaç tane Filistin var.” dedirten farklar/ayrımlar açısından bakılacak olursa, “Irak’ta en az üç tane Irak var” denilmeli ve yine sendika.org’un diliyle “Hangi Irak’ın yanında olunduğu da bulanıklığa izin vermeyecek bir netlikte” gösterilmeliydi. Halbuki Irak işgali sürecinde devrimciler, “Bir ülke emperyalizm tarafından işgal edilmişse oradaki direniş, önderliğinin niteliğinden bağımsız olarak meşrudur, anti-emperyalisttir ve desteklenmelidir.” genel doğrusundan yola çıkmış ve sendika.org’un işaret ettiği o yapay ikilemlere düşmemişti.

Bu konuda çok daha yerel bir örnek vermek de mümkün. 1970’li yılların ikinci yarısında devlet destekli sivil faşist güçlerin halka dönük saldırıları yoğunlaşınca, kimileri bu durumu “sağ-sol çatışması” olarak tanımlamıştı. Devrimci Yol ise bu tanıma karşı çıkmış ve “sağ-sol çatışması yok faşist katliamlar var; faşist katliamlara karşı halkın direnmesi var” değerlendirmesini yapmıştı. Benzetmek gerekirse, bugün de “Gazze’de İsrail-Hamas çatışması yok; Siyonist katliamlar var; bu katliamlara halkın direnmesi var.” denmelidir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin Marksizmi olarak tarihe geçmiş bir yapının (Devrimci Yol’un) ne denli isabetli değerlendirmeler yaptığının da göstergesidir. Bunun bugün kendine “Halkın Devrimci Yolu” diyen bir yapı tarafından ıskalanması, özellikle düşündürücüdür; üzerinde durulmalıdır.

SINIFSAL ÇELİŞME HALİNDE OLUNMASI GEREKEN GÜÇLERLE ARADAKİ FARK İNCELDİĞİ ORANDA SOL TEMEL NİTELİKLERİNİ YİTİRİYOR

Bugün solda bir liberalleşme eğiliminin küçümsenmeyecek boyutlarda olduğu, sadece Filistin katliamında değil pek çok konuda olması gerekenin gerisinde kalındığı, ittifakların ve mücadele çizgilerinin yanlış seçilebildiği doğrudur. Ne var ki örneğin Filistin’e BM kapsamında asker göndermeyi talep eden DİSK veya KESK yönetiminin bu çarpıklığında hangi gelişmelerin rol aldığı ve bu sonuçta hangi siyasal yapıların sorumluluğunun olduğu vurgulanmadan konuya açıklık getirilmiş olmuyor. 

KESK’in ortaya çıkışındaki dinamizm, birdenbire bir düşüş ve tasfiye sürecine girmedi. Yaşanan çözülme, sendika yönetimlerinde ağırlıkla varlık gösteren ve siyasal yaşamlarında gerek kadro geçişleri gerekse olgular karşısındaki duruşu itibarıyla sık sık kesişen iki yapının (Halkevleri ve ÖDP) oynadığı rolden bağımsız düşünülemez.

1990 sonrasında sol, dünya ölçeğinde bir liberalleşme, devrimci niteliklerde yaşanan erime oranında sisteme doğru bir bükülme sürecine girmiştir. Ülkemizde bu gerilemeden hemen her yapı etkilenmiş ise de sol liberalizmin ÖDP ve versiyonları ile özdeşleştiğini söylemek abartılı olmaz. Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi bu süreç salt kişilerden menkul değilse de kimi kişiler 1980 öncesinden kalma nüfuzunu tasfiyecilik yönünde kullanmış ve ülkemizde solun yaşadığı güç ve itibar kaybında öncelikli sorumlular arasına girmiştir.

90’lı yıllarda tasfiyeciliğin kapsama alanını büyüttüğü oranda seçimlerde ancak burjuva partilerine yakışacak biçimde ilkesiz birliklere daha yoğun biçimde tanık olduk. Bugün gelinen aşamada Mart’taki yerel seçimler için aralarında hemen hiçbir ortak nokta bulunmayan 24 yapının oluşturduğu ittifak, pragmatizmin boyutunun yanında sınıfsal duruştaki aşınmayı da ele veren bir gelişme olmuştur.

Tasfiyecilik, kimi durumlarda salt bir yapıyı çözmekten veya zayıf düşürmekten ibaret olabilir. Ama tasfiyecilik bir kimlik haline gelmişse, dışavuran biçimi daha kapsamlı ve karmaşık olur. Bir dönem geri çekilme ve atalet hali savunulurken bir başka dönem, ihtiyaca bağlı olarak radikal bir söylemin öne çıkarıldığı görülür. Bu, gerçekte devrimci direnci kırmanın, dolayısıyla tasfiyeciliğin konjonktürel gereklerindendir. Buna uygun en güncel örnek Halkevleri’nin durumudur. Sözünü ettiğimiz 24 bileşenli seçim ittifakında yer alan Halkevleri’nin yukarıda aktardığımız gündem yazısında seçime dair neler söylediğini beraber okuyalım.

“Böylesi bir atmosferde solun genel ‘ideolojik bulanıklığı’ ve hızlı gelişen gündemler karşısındaki ‘savrulmaları’ ise ciddi bir handikap oluşturuyor. Üstelik yasal solun, oy pusulası karşısındaki zayıflığı/zafiyeti çarpık bir baskılanma da yaratıyor. Yasal partinin en önemli başarı ölçütü ‘kaç oy alındığı’dır. Bu konudaki başarısızlık ‘aracı ve amacı’ sorgulatır. Bu sonucun baskılanması altındaki solun, seçim öncesi dönemde çeşitli pragmatist tutumlar alması, ilkesiz ittifaklar yapması (abç)  belirgin özelliklerdendir.”(bkz. sendika.org)

Bu açıklamayı okuyan, Halkevleri’nin 24 bileşenli seçim ittifakı içinde yasadışı solu temsil ettiğini ve oy değil daha köklü sonuçlar beklediğini zanneder. Gerçekte ise, Troçkistlerden Feministlere, Yeşillerden tescilli reformistlere kadar her renkten savrulmayı içeren 24 bileşenli oluşumun hangi ilkeler etrafında oluştuğu ve pragmatizmden hangi nitelikleri ile korunduğu bir soru işareti olarak durmaktadır.

Görünen o ki süreç bir saflaşmayı zorunlu olarak dayatıyor. 24 bileşenli seçim ittifakının içinde yer almak nasıl bir tesadüf değilse, dışında durmak da bir tesadüf değildir. Bu tür süreçlerin bir özelliği de çözülmenin artışı oranında makyaj niteliğinde radikal söylemleri artırmasıdır. Son zamanlarda tasfiyeci zeminde yaşanan ayrışma ve tasfiyeler, Yeniden Devrim Dergisi’ne “Devrimci Siyaset”ten söz ettiriyor, Melih Pekdemir’e “Şimdi Aşırı Olmak Zamanıdır” dedirtiyor. Benzer şekilde ÖDP’yle aradaki farkların adeta sıfırlandığı noktada Halkevleri’nin “Halkın Devrimci Yolu” dalına tutunması, makyajdan öte bir anlam ifade etmiyor. Evet makyaj belki geçici olarak görüntüyü kurtarabilir. Ama kısa süre sonra döküldüğünde, altından çıkan gerçeklik daha kalın makyajları gerektirecektir.

Aslında devrimcilerin sadece seçim konusunda değil, geleceğin projelendirilmesinin her kesitinde sınıf düşmanlarından sadece biçimde değil, özde de farklı bir duruş sergilemesi, alternatif sistem söyleminin ete kemiğe büründürülmesi ve ciddiye alınması açısından olmazsa olmaz önemdedir. Bugün eğer halkta devrim inancı yok olma noktasına gelmişse, bunda devrimcilerin sistemi değiştirmekten sisteme öykünmeye doğru yönelmiş olmasının doğrudan rolü vardır. Bu süreç,  uzun süredir adım adım derinleşiyor. Nedenleri 12 Eylül’e dek uzansa da, özellikle ‘90 sonrasında ÖDP, vb. yapılanmaların ortaya çıkış sürecinde rastlanan nitelik değişimi kesintisiz olarak bugüne dek uzandı. 1970’li yıllarda sistemle hiçbir konuda uzlaşmayan ve sistemin bugünden alternatifinin yaratılmasına dair çok özel üretimlerde bulunan bir hareketle beraber anılan kadroların sistemle barıştırılması kolay olmadı. ÖDP kurmaylarına karşı geliştirilen direnç, gerçekte devrimcilik direnciydi. Yaklaşık 20 yılı bulan bu süreçte devrimci pratik tarafından defalarca reddedilen ÖDP’nin her seferinde “yeniden”üretilmek istenmesindeki ısrarın, tasfiyenin derinleştirilmesi yönünde bir ısrar olduğu ortaya çıkan pek çok sonuçla sabittir.

İlkin kurucu kadroların ağzında yenilik adına rastlanan Troçkizm veya Anarşizm kökenli kavramlar yadırganırken, bugün artık sistemle pek çok konuda yaşanan örtüşme zemininde burjuva kavramlar bile rahatsızlık sebebi oluşturmuyor. Örneğin seçim sürecinde doğrudan CHP ile anılmaktan kaçınılırken bugün artık Ankara’da Halkevleri’nin yaptığı gibi böylesi ortaklaşmalar bir başarı bir övünç sebebi oluşturabiliyor.

Sendika.org’tan aktarıyoruz.

“25 Ocak Pazar günü Tuzluçayır Beyaz Köşk Düğün Salonu’nda CHP’nin Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkan Adayı Murat Karayalçın ve Mamak Belediye Başkan Adayı Veli Gündüz Şahin’in katılımı ile bir halk toplantısı gerçekleştirildi.

Mamak Halkevleri, Disk-Genel-iş Ankara 2 no’lu şube ve Mamak Barınma Hakkı Bürosu tarafından düzenlenen toplantıya 2500 kadar Mamaklı katılırken, katılımcıların bir kısmı salona sığmadı. Coşkulu bir havada geçen toplantıda kendi sorunları konusunda yapılan konuşmalara halkın ilgisi ve tepkisi yoğundu.”

Bu toplantı aynı zamanda Halkevleri’nin “Halkın Hakları Var” mücadelesini ne denli dar bir ufukla yürüttüklerinin ve devrim programından ne denli uzaklaştıklarının göstergesidir. Karayalçın bilinen bir kimliktir. Sığındığı “halkçı belediyecilik” kavramı onun ağzında, partisindeki “halk” kelimesi kadar anlamlıdır!..

Tekrar tekrar belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki bu bir sonuçtur. Dün burjuva partilerinden devrimciler tarafından uzak tutulan halk, bugün devrimci olarak anılan yapılanmalarca burjuva partilerine yönlendiriliyorsa; bu, tasfiyeciliğin boyutunun da kimin tasfiyeci olduğunun da göstergesidir. Diğer bir ifadeyle bugün sınıf farklarının silindiği alanlarda kimler cirit atıyorsa, yani tasfiyeciliğin sonuçlarından kimler nemalanıyorsa, solun bugünkü durumundan öncelikle onlar sorumludur.

Bizler, sayısı 24 değil 34 de olsa, yalnız da kalsak pragmatizmle malul ilkesiz seçim ittifaklarına girmeyecek, devrimciliğin gerektirdiği duruşta ısrarlı olacağız. Gerçekte bu duruş, hiç de karmaşık olmayan ilkelere dayanır. Örneğin ilkesiz ve pragmatist ittifakların burjuva partilerine yakıştığını, devrimcilerin bu tür hesap ve oluşumlardan uzak durması gerektiğini hemen tüm yapılar bildiği halde, her seçim döneminde benzer içerikte pratikler/ittifaklar tekrar edilir.

“Hemen tüm yapılar bildiği halde” diyoruz. Evet, bu gerçeklik içimizi acıtsa da hepimizin/devrimin ortak çıkarları açısından üzerinde durmak zorundayız. Bilinir ki söz ile pratik arasındaki açı büyüdüğü oranda ilkeler yerini öznelliğe bırakıyordur. Bugün artık ülkemizde devrimci olarak bilinen zeminde, Marksizm’in herkesçe kabul gören önermelerinin dahi pragmatizme feda edilebildiği, temel önemdeki ilkelerden uzaklaşıldığı ve bunun bilerek yapıldığı, pek çok örnekle sabittir. Örneğin seçimlerde devrimci tutumun nasıl olması gerektiği, pragmatist ve ilkesiz ittifakların ne türden kayıplara sebep olacağı, devrimcilerin bu tür tuzaklara düşmemek için çokça sebeplerinin olduğu, her seçim döneminde çeşitli biçimlerde üzerinde durulduğu halde, bu alandaki savrulmaya katılım oranı giderek artmıştır.

2002 Kasım Seçimleri’nde “Emek, Barış, Demokrasi Bloku” oluşturuldu. Sonuçtaki başarısızlığa ve içerdiği pek çok zaafa rağmen 2004 Mart seçimlerinde, bir kez daha bilinen ölçüler çiğnenerek “Demokratik Güç Birliği” oluşturuldu. O süreçte yaptığımız değerlendirmeden bazı bölümleri anımsatmak istiyoruz.

“Marks’ın dediği gibi tek başına rüşvet bile sınıflı bir toplumda sınıfları yaratmaya yetecek kadar güçlü bir olgudur. Bu bağlamda, kimi sanatçıları veya popüler isimleri aday göstermenin, seçilse dahi, tek başına hiçbir yararı yoktur. Sonuçta çark işler ve o, isteyerek veya istemeyerek bir dişli olarak yerini alır. Ancak, yerel yönetimlerde halk örgütlüyse; yani seçilen kişiyi hem denetleyebilecek hem de gerekirse ona gelebilecek baskıları göğüsleyebilecek/engelleyebilecek güçlü bir halk muhalefeti varsa, oradaki yerel yönetimde farklı bir anlayışın başarı şansı vardır. Diğer bir ifadeyle, örgütlü bir güç, bir adayı seçiyor ve seçim sonrasında da yalnız bırakmayarak, sorunların tespiti ve çözümü dahil hemen her konuda yanında yer alıyorsa, orada alternatif bir belediyecilik anlayışı mümkün olabilir. Tersi durumlarda, yani dengelerden yararlanarak hasbelkader seçilmiş bir kişinin değiştirebileceği hemen hiçbir şey yoktur. Aynı şey, ‘Demokratik Güç Birliği’ için de geçerlidir.

Oy almak ve koltuk kapmak için birbirine yaslanan, serbest kaldıklarında ise birbirinin boğazını sıkabilecek kadar siyasal farklılıklara sahip olan yapıların, o koltuğa oturduktan sonra farklı bir belediyecilik anlayışını hayata geçireceklerini kesinlikle düşünmüyoruz. Ne programlarında uyum, ne politika ve önermelerinde benzerlik var. Sorunu ciddi olarak tartıştıkları da yok. Belirli yerlerde seçileceklerini biliyoruz. Hatta seçilecekler içinde dürüstlüğünden şüphe edilmeyecek kişilerin olduğunu da varsayıyoruz. Ancak, arkalarında, onları destekleyecek, sistemle çatışmalarında onlara sahip çıkacak örgütlü bir güç olmadığı sürece, dürüstlük tek başına fazla bir anlam ifade etmiyor.

Bizler, bir adayı destekleyeceksek, öncelikle somut programımızı, taleplerimizi götürür, onun programı/vaadleri ile kıyaslar ve oluşan çakışma oranında durumu değerlendiririz. Desteklemek için yeterli ön koşul oluşmuşsa destek verir ve sonuna kadar takipçisi oluruz. Taleplerimizin yerine getirilmesi için gerekeni yaparız. Umutların boşa çıkarılmasını, beklentilerin ve verilen desteğin istismar edilmesini görmezden gelmez; hesap sorarız. Bu, her platformda böyle olmak zorundadır.

Devrimciler, yaşamın her alanında planlı, programlı hareket eder, seçimleri ‘bir hatır işi’ olarak değil, bir mücadele alanı olarak görür ve devrim hedefini yok saymadan o an’a özgü tutumunu belirler. Hiç kimse bizi bu genel doğrudan sapmaya, kendi dar hesaplarının ve çıkar ortaklaşmasının destekçisi olmaya zorlayamaz. Ortada bir yanlış varsa; bu, ilkesiz ve kof birlikteliğe destek verememek değil, o ilkesizlikte ısrar etmek ve halkı yanlış yönlendirmektir.

(…)

Gerçekte devrimcilik, çok büyük bir iştir. Tarifsiz bir onur ve iç içe geçmiş başarılar toplamıdır. Kendini boşlukta, seçeneksiz hissetmek, burjuva seçeneklere ihtiyaç duyar hale gelmek; ilkelerini aşındırıp, eğip-bükerek sistemle barıştırmak; sistemi değil, ona uyum çabası içinde olanı değiştirir. Gerçekte ise, yaşamın her alanı için alternatif tanımlara sahip olacak denli geniş ufukluluktur devrimcilik. Bir dönemin SHP Belediyeleri’nin arkalarında bıraktıkları, alt yapı ve onur enkazının sola fatura edilmesinde bile sol tanımını bulandıran, aşındıran kesimlerin rolü büyüktür.

Bugün yine SHP, yine ehlileşmiş sol, yine ölçeksizlik; bir ağırlığa dönüşmüş, devrimcilik adına oluşmuş bilgi, beceri ve birikimi aşağı çekmektedir.

(…)

Önem atfedilen her gelişmeyi ‘devrim’ olarak görmek, burjuva medyadan devralınmış bir alışkanlıktır. Anımsanacak olursa, Demirel ile İnönü’nün 1991’de hazırladıkları hükümet programı o zaman burjuva basında ‘Devrim gibi’ manşetiyle verilmişti. Söz konusu birlikte adı geçen öznelerin SHP ve HADEP olması bile başlı başına bir sorundur. Çiller’le el ele Kürt halkını faşizmin tüm gerekleriyle muhatap eden Karayalçın (SHP) değişmediyse eğer (ki değişmedi) değişen DEHAP’tır. Sisteme dönüş için emperyalizm dahil, hiçbir egemenin elini sıkmakta bir sakınca görmeyen son duruşuyla DEHAP’ın sol/devrimci olarak tanımlanması, bu tanımlamayı yapanın subjektif duruşuyla ilintilidir.

(…)

Bilinir ki devrim hedefinden uzaklaşanlar seçimi keşfeder; seçimi keşfedenler de sistemi keşfeder. Eğer bu fikrimize karşı birilerinin aklına Fatsa gelecekse; yukarıda da belirttiğimiz gibi Fatsa, bir seçim zaferinin değil, devrimci bir çalışmanın ürünüydü. Ve bu anlaşılmadıkça, seçimle yeni Fatsalar yaratma çabaları hep hayal kırıklıkları ile sonuçlanacaktır.” (Devrimci Hareket Yayınları, Güncel Defter 3)

 Evet bunca uyarı ve deneyimden sonra bugün yine Karayalçın, yine CHP, yine ilkesiz birlikler, popüler isimler ve pragmatizm… Bu nedenle biz artık bunun bilerek ve isteyerek yapıldığını düşünüyoruz. Ve üzülerek söylüyoruz ki devrimci bir müdahale ile demir tersine bükülmediği sürece bu gidişat (yeni katılımlarla) daha da boyutlanarak devam edecektir. Bu bağlamda en son yapılan seçim ittifakının en geniş katılımlı ve en ilkesiz olması bir tesadüf değildir. Şeklen de olsa bir programa ihtiyaç duyulmamış “Biz de varız” demekle yetinilmiştir. Bu nedenle blok ölü doğmuş ve daha ortaya hemen hiçbir üretim koymadan dağılmaya yüz tuttuğuna dair belirtiler dışavurmuştur.

Gerçekte hiçbir yapının böyle bir lüksü/hakkı olmamalıdır. Çünkü atılan her yanlış adım, yapılan her yanlış yönlendirme, halkın devrimcilere olan güveni üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Nasıl doğrudan veya utangaç biçimde AB’yi desteklemek halkın devrimci tercihlerden uzaklaşmasında rol oynadıysa, sistemin Ergenekon hamlesine veya Kürt, Alevi, vb. açılımlarına olumluluk atfetmek, bu adımları mücadele karşısında verilmiş ödünler olarak görmek (bkz. sendika.org, Aktüel Gündem, 29 Ocak) de halkı sistem içi tercihlere yöneltecektir.

Devrimci kimlik, sınıfsal niteliklerini kaybedip yerini sistem içi duruşa veya kimliksizliğe bıraktığı oranda, halk kesimlerinin egemen çevrelerin çekim alanına girmesi ve devrimcilerin daha da yalnızlaşması beklenmelidir. Bunun turnusolu, pratiktir. Çözümü ise devrimci kimliğin gereklerinde ısrardır.

4 Şubat 2009

DEVRİMCİ HAREKET