Küreselleşme ve Ulus Devlet

Emperyalizmin, ideolojik aygıtlar aracılığıyla bilinçlere pranga vurma veya bir çeşit ideolojik renk körlüğü yaratarak karayı ak gösterme gayreti, çeşitli  araç ve yöntemlerle sürmektedir.

‘Algı yönetimi’ olarak adlandırılan çaba da aynı amaca hizmet etmek üzere teşkilatlanmış kuruluşlarca  sürdürülmektedir.

“Dünyaya gözlerini ve kulaklarını kapama; ama, ben ne gösteriyorsam, onu gör; ne söylüyorsam onu işit; algı sınırların bu çerçevede kalsın” dercesine, bilinç dünyasına  el atan emperyalizm, maaşlı hizmetkarlarına bilim dünyasından basın dünyasına kadar hemen her alandan yeni hizmetkarlar katmıştır.

Egemenler  adına fikir satıcılar, ideoloji ve kültür yapıcıları, kendilerinin  panzehiri olarak bildikleri öğretilere ve onların tayin edici roldeki kavramlarına bir yandan ateş ederken diğer yandan onun yerine geçecek fikri sistemler ve kavramlar üretirler. Bu nedenle günümüzde en çok saldırıya uğrayan öğreti Marksizm olmuş; çağımızın niteliklerini doğru saptamak açısından tayin edici önem taşıyan emperyalizm tespiti (ve de kavramı) ise değişim gürültüleri arasında tedavülden kaldırılmak istenmiştir.

Yeni Dünya Düzeni, küreselleşme gibi kavramlar, sistemin kalıcılığını/alternatifsizliğini bilinçlerde tesis etmek amacıyla ortaya atılmıştır. Burada önemli olan, hangi kavramın hangi içerikte piyasaya  sürüldüğünün bilincinde olmaktır. Örneğin küreselleşme  kavramını,  ‘küresel faşizm’, ‘küresel saldırı’, ‘küresel direniş’ biçiminde kullanmak yanlış değildir. Nihayetinde bir kavramdır ve yerinde kullanılmasında bir sakınca yoktur. Ne var ki, emperyalizm kavramının dillerden düşürülmeye çalışıldığı bir dönemde, bu çabaya karşı durmak açısından, daha fazla kullanılması, doğru ve yerinde bir tercih olacaktır. Üstelik bugün egemenler açısından her şeyin hala emperyalizm dahilinde gelişiyor olması sebebiyle, olguların yorumlanmasında da isabet oranını arttıracaktır.

 Marksistler, kendi fikri dünyalarıyla en barışık olması gereken kesimdir. Bu nedenle emperyalizm kavramını, olguları anlatma kabiliyeti daha zayıf olan ve ideolojik çarpılmaya da basamak oluşturan başka kavramlarla ikame etme ihtiyacı duyulmamalıdır.

Bizler, gerekli yer ve biçimlerde küreselleşme kavramını elbette ki kullanacağız. Önemli olan, emperyalizmin değiştiği, yerini küreselleşmenin aldığı, ulus devletin tarihe karıştığı biçimindeki yönlendirmelerin etkisine girmeden, bağımsız bir siyasal duruşun argümanlarını kendi fikri dünyamızdan seçebilmektir.

Küreselleşme gerçekte ne yenidir, ne de salt emperyalizm sürecine ait bir olgudur. Ve müslümanlığın küresel bir hareket olması gibi farklı yer ve  biçimlerde kullanılmıştır. Aynı şekilde

Yüzyıl önce küreselleşmenin çapı öyle büyüktü ki, 1890’ların sonunda Kuzey’den Güney’e sermaye transferi, 1990’ların sonunda olduğundan daha fazlaydı. Artan ekonomik bütünleşmenin en belirgin işaretlerinden biri olan ihracatın, küresel üretim içindeki payı 1913’te 1990’da olduğundan daha  büyüktü. (Wayne Ellwood, Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu, s:16, Metis Yayınları)

‘Emperyalizm hiç mi değişmedi?’ diye sorulabilir. Elbette ki değişti; ama yaşanan değişim, Lenin tarafından nitelikleri tanımlanan emperyalizmi nitel değişime uğratmamış; aksine, o niteliklerin sonuçlarını büyütmüş/derinleştirmiştir. Örneğin sermaye ihracının artışı, mali sermayenin egemenliği veya spekülatif sermayenin safındaki ve  hareketliliğindeki artış rahatlıkla izlenebilmektedir. Döviz piyasası işlemleri takip edildiğinde, mali sermayenin büyüyen hareketi, vurup kaçan niteliği ve spekülatif kazançları kolaylıkla görülebilir. Aynı şekilde kapitalizmin, saldırganlıkta (özellikle 89 sonrasında) daha dizginsiz/kuralsız olduğu gözlenmektedir. Açlık, sefalet ve savaş sebebi olmak; yayılmacılık, yıkıcılık hala kapitalizmin temel niteliklerindendir. Ve Irak’ta görüldüğü gibi klasik sömürgeci tarzları denemekte dahi bir sakınca görmemektedir. Yani onlar emperyalistliğe devam ediyor; bizim ‘küreselleşen sol’umuz ise, onlara olumluluk atfetmeyi kendine vazife sayıyor.

Küreselleşmenin ulus devleti parçaladığı, sınırların ortadan kalktığı ve tüm insanlığın hizmetine sunulan, bağrında demokrasiyi de taşıyan enternasyonal bir gelişmenin yaşandığı önkabulü ile ayda iki-üç kez talep listesi sunan ve bunun gerçekleşeceğine inanan ‘sol’ kesimler gibi, ulusal sınırlar içinde artık hiçbir şey yapılamayacağına kanaat getirerek, halkı karşısında bir turiste dönüşen ‘sol’ kesimler de vardır ki bu, küreselleşme (emperyalizm) değirmenine soldan su taşımış olmaktadır.

İşte bizler, bu bilinç ve öngörü ile bir küreselleşme dosyası hazırladık. Özellikle fikri karmaşanın giderilmesine hizmet etmesi açısından, önemli bir işlevinin olacağına inanıyoruz.

KÜRESELLEŞME

Emperyalizm çağı bütünüyle bir tekelleşme çağı olmakla birlikte tekelleşme, hiçbir zaman olduğu yerde kalmıyor. Giderek çok daha farklı alanlara, çok daha güçlü ekonomik alanlara ulaşıyor. Yakın zamana kadar dünya genelinde pazarın önemli bir bölümünü denetleyebilecek az sayıda tekel henüz oluşmamıştı ve tekeller arası dünyanın paylaşımı söz konusuydu. Ama giderek tekellerin daha da yetkinleşmesi ve birbirleriyle bütünleşmesi sonucunda neredeyse dünya genelinde pazarın önemli bir bölümüne sahip olabilen tekeller ortaya çıktı. Bu tekellerin ortaya çıkması, dünya  genelinde emperyalist sömürünün sürdürülmesini kolaylaştırdı.

Küreselleşme,  ticaretin küreselleşmesini beraberinde getirdi. Yani dünya genelinde emperyalist sömürüyü sürdürebilecek önemli bir pazar payına sahip olana tekeller ortaya çıkınca; yerel işbirlikçi tekel ya da tekel grupları, dünya genelindeki bu büyük tekellerin pazara girişinin önünde engel oluşturmaya başladı. Ve sonuçta, yerel tekeller ile işbirliği yapmak yerine, onların el koyduğu artı-değer payına göz dikildi. Çünkü bugüne kadar emperyalist tekeller, yerel tekel gruplarıyla işbirliği yaparak, onlara sömürüden sınırlı miktarda pay bırakarak sömürülerini sürdürüyordu. Ama şimdi artık yerel işbirlikçi tekel gruplarını da tasfiye ederek, onların pazar payına ve artı değer sömürüsünden elde ettiği kara el koyarak tek başına dünya genelinde hakimiyeti sürdürebilecek bir hale geldiler. Amaçları buydu; ekonomik olarak da bu olanağa sahiptiler. Ama, önlerinde bir başka engel vardı; yerel işbirlikçi tekel gruplarının elindeki siyasal erkin etkisizleştirilmesi gerekiyordu.

Küreselleşmenin meşruiyeti, bilinçlere adım adım kazınmasından geçiyordu; bunun için teknolojik tüm imkanlar kullanıldı ve ideolojik bir kuşatma gerçekleşti. Gerçekte dünya ölçeğinde sermayenin egemenliğinin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını amaçlayan bu hamle; emeğin, mal ve hizmetlerin dünya genelinde sınırsız dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması olarak yansıtılıyor, gerçekler gizleniyordu. Buna, teknolojik olarak iletişim araçlarının gelişmesi ve bu alanda yaşanan tekelleşme büyük oranda hizmet etti. Medya kuruluşları ve iletişim araçları tekelleşerek, az sayıda şirket, tüm telekomünikasyon sisteminin dünya genelinde yüzde seksenine sahip hale geldi. Dolayısıyla iletişim araçları da tekellerin egemenliği altına girince, bu ideolojik motifin (küreselleşmenin yararlarının) en geniş kitlelere çok yoğun bir bombardımanla iletilmesinin önü de açılmış oldu. Böylece küreselleşme düşüncesinin güncelleştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına ideolojik bir kimlik de hazırlanmış oldu.

 Küreselleşme saldırısının önündeki engellerden biri de sosyalizmin bir seçenek olarak halkların önünde duruyor olmasıydı. Rakip bir alternatif gücün varlığı sebebiyle sömürü belirli bir oranda tutuluyor, kazanılmış hakların üzerine gidilemiyor ve sosyal alanlara belirli oranlarda da olsa yatırım yapılıyordu. Uluslararası düzeyde hala bir BM hukukundan bahsedilebiliyor, güçlü bir Bağlantısızlar Grubu’nun varlığı, dengeleyici rol oynayabiliyordu. Bütün bunlar, 1990’lar öncesinde globalleşmenin bu boyutta tartışılabilmesinin ve hayata geçirilebilmesinin önündeki engellerdi. Ama blok olarak Sovyetler’in yıkılışı, sol ideolojinin eski prestijini kaybetmesi dünya genelinde  siyasal anlamda da küreselleşmenin önünü açar hale geldi.

Güçlü alternatif bir odağın olmadığı dünyada globalleşme gibi çok soyut, aslında hiçbir sınıfsal içeriği olmayan bir düşünce, bütün dünya genelinde pazarlanabilir hale geldi. Büyüğün küçüğü tasfiye ettiği, tekellerarası kapışma, uzun yıllara yayılacak bir süreçtir. Artık yerel işbirlikçilerin varlığına da tahammül etmeyen emperyalist tekeller, girdikleri alanlarda şu veya bu oranda dirençle karşılaşmaktadır. Türkiye’de Uzanlar’ın başına çorap örülmesi, Sabancı’nın elinden Toyota’nın alınması, Karamehmetler’in sıkıştırılması, aynı sürecin halkalarıdır. Örneğin İtalyan firması Ariston, yaklaşık on yıl önce Türkiye pazarına girdiğinde, ‘Biz Arçelik’e rakip olmayı düşünmüyoruz’ diyordu. O zaman Türkiye pazarının %50’sinden fazlasına Arçelik, Beko ile birlikte hakimdi. Diğerleri ile birlikte düşünüldüğünde ithal ürünlerin payı %2-3 civarındaydı. Şimdi pazar payının %25’ini ele geçirmiş durumdalar. Burada giden, Arçelik’in pazarı oldu. Yani Türkiye’nin rakip tanımayan en büyük tekel grubu, on yılda pazarın %20’sini kaptırdı. Demek ki süreç, yerel tekel gruplarının aleyhine gelişiyor; direnç, süreci uzatıyor, ama tasfiyeyi önleyemiyor. Şimdi sırada Telsim ve Turkcell var. Sahip olunan pazarın iştah kabartıcılığı dışında, telekomünikasyon alanının bir özgünlüğü var. 21.yy’da özellikle kişi özgürlüklerine yönelik çok özel bilgilerin arşivleneceği telekomünikasyon alanında, iplerin dünya genelinde az sayıda şirkette olması, emperyalizmin temel politikalarındandır. Diğer bir ifadeyle emperyalizm, telekomünikasyon sisteminin bütün dünyadaki egemenliğinin; üst düzeydeki kadroları ve teknolojisi denetlenebilen az sayıda firmanın elinde olmasını istiyor. Çünkü bu cep telefonları ağı ile insanların nefes alışları, konuşmaları, hareket grafikleri ve sağlık sorunları dahil her şey denetlenebilecek. Şu anda bu denetim büyük oranda  yapılıyor zaten.

Telsim’den sonra Turkcell de emperyalist tekellerin kuşatması altına girmiş durumda. Her ne kadar Karamehmetler biraz daha dirençli ise de hedefe konan avın ele geçirilmesi için ne gerekiyorsa yapılacaktır. Mesela Turkcell’in açıklarından biri, Telekom’la arasında, toplanan hasılatın paylaşılması konusundaki eşitsizliktir. Telekom şimdilik böyle bir parayı Telsim’den tahsil ediyor; ama Turkcell’den de tahsil edileceğine dair ipuçları var. Telsim’den on yıl geçmişe dönük olarak istenen para, faiziyle birlikte Telsim’in şu anki bütçesini ve maddi alt yapısını aşıyor. Ayrıca Motorolla’ya olan borçları da devlet üstlenecek; bunun karşılığında büyük olasılıkla Telsim’e el konacaktır. Zaten İtalyan Telekom şirketinin talebi de buydu; pazardaki payını artırmış ve istasyon  sorununu çözmüş olacaktır. Aynı şey medya kuruluşlarında da beklenmelidir.

Yakın zamana kadar, yeni sömürgecilik olgusu içinde yaptığımız değerlendirmede, emperyalizmin yerli işbirlikçileri aracılığıyla pazarı genişlettiğini söylüyorduk. Ama, emperyalizmin artık buna bile tahammülü yok. Kar oranlarındaki düşmeyi telafi edebilmek ve o eğilimin etkilerini azaltabilmek için, nerede kâr kayıpları varsa, o alanları maksimum kârı gerçekleştirecek şekilde düzeltme-temizleme gayreti içindedir. Bu amaçla yeni sömürge ülkelerde işbirliği halindeki yerel tekel gruplarının tasfiyesini, onların alanına tümüyle egemen olmayı, onların işbirliği içersinde bulunduğu siyasal yapıların da tasfiyesini ve doğrudan bağımlılık ilişkileri geliştirmeyi hedefliyor. Bu gelişme, oligarşinin kapsamını daha da daraltacaktır. Emperyalist tekeller, egemen olarak doğrudan varlık gösterirken, bunun yanında işbirlikçileri de olacaktır. Hatta özelleştirmeler sebebiyle, emperyalist tekellerin çoğunlukta olması beklenmelidir. Kaldı ki emperyalist tekeller artık, parakende ticarette bile doğrudan ve yoğun biçimde yer almaktadır. Emperyalist tekellerin bir niteliği de sadece falanca yerde genel merkezi olan bir şirketten ibaret olmayışlarıdır. Aşağıdan yukarı devlet mekanizmasından bürokrasiye, parlamentodan etkili diğer alanlara kadar uzanabilen geniş bir ilişki ağına sahiptir. Çünkü onlar sadece ekonomik anlamda değil, tüm kurum ve imkanlarıyla geliyorlar. Karar alma süreçlerine sızmaktan, yasa hazırlamaya ve siyasal yapıyı belirlemeye kadar etki alanları giderek artmaktadır.

Genelkurmay’a yönelik müdahale de küreselleşme kapsamında bir olgudur. Hatta sadece Genelkurmay’a değil, Türk siyasal sistemine yapılan bir müdahale sözkonusu. Türkiye’de çeşitli darbelerle Kemalist gelenek tasfiye olmuş olsa da bir düşünce, milliyetçi bir eğilim olarak yok edilemedi. Faşizmin de kitle tabanı oluşturmasına yol açan bu milliyetçi olgu, Türkiye devletinin temel niteliklerinden birisi olduğu kadar, faşizmin de niteliklerinden biridir. Ve bugün artık, milliyetçi kimlik globalleşme önünde bir engel olarak görülmektedir. Yakın zamana kadar, anti-komünizm teranesiyle birlikte milliyetçilik, emperyalist düşünce ile paralel bir noktaya getirilebilmişti. Dolayısıyla ABD ve emperyalizm, Türkiye’de en sağlıklı müttefik olarak milliyetçileri bulmuştu. Komünizmin bir tehdit olarak ortaya çıkmasından bugüne dek müttefik olunan milliyetçilik (en kaba anlamıyla milliyetçilik), globalleşme döneminde artık açık işgali bile düşünebilen emperyalizm açısından bir tehdit/ayakbağı oluşturmaya başladı. MHP ile iplerin koparılması ve onun yerine ılımlı İslami tezlere sahip olan AKP’ye geçiş süreci bir tesadüf değildir. Hatta, yıpranan bir seçenek yerine, daha canlı/dinamik gibi görünen bir seçeneğe geçiş; yani basit bir at  değişikliği olarak da görülmemelidir. Sözkonusu olan, Türkiye’deki siyasal yapıyı da değiştirmeyi amaçlayan bir müdahaleydi. Milliyetçilik  (milliyetçi temelde politika üretmek) bu amaçla hedef tahtasına kondu.

Son dönemlerde faşistlerle kemalizm adına hareket eden kesimler, milliyetçilik ortak paydasında buluşmuştur. Bu eğilim, devletin karar alma mekanizması içerisinde oldukça güçlü bir yoğunluk oluşturmaktadır.  Saldırının asıl olarak Genelkurmay Genel Sekreterliği’ne yönelik olması, kurumun niteliği ile ilintilidir. Çünkü, yöneticileri emekli olan, sık sık değişen bürokratik mekanizmalardan farklı olarak Genel Sekreterlik, kalıcı ve etkili bir kurumdur. Tabii bunun yanında Devlet Planlama Teşkilatı gibi devletin diğer kurumlarına, kadrolaşma olgusuna, vb. müdahale edilmiştir.

Yok edilmek istenen milliyetçi eğilimin anti emperyalizmle ilgisi yoktur. Bu, karıştırılmamalıdır. Globalleşme ideolojisinin; ilerici, devrimci-demokrat bir direniş noktasına tahammülü olmadığı gibi artık milliyetçi bir direniş noktasına da tahammülü yoktur. Ve bunun karşısında rastlanan reaksiyon temelli bütünleşmelerin (İP,MHP,BBP,ADD, vb.) anti-emperyalizmle hiçbir ilintisi olmadığı gibi, faşizme kitle tabanı oluşturma potansiyeli taşıyor olması sebebiyle de gerici ve tehlikelidir. Bu süreçte kemalizm çeşitli kişi ve yapılarca bir zırh  olarak da kullanılmaktadır.

MGK’dan DGM’ye, RTÜK’ten YÖK’e kadar uzanan tartışmalara dikkat edilecek olursa; dünden bugüne varlık gösteren kurumlarla çıkarları bütünleşmiş odakların, emperyalizmin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılanma eğilimine karşı direnişini yansıttığı görülür. Yani her şey sistem içinde cereyan etmektedir ve özellikle bir kesim  diğerinden daha ileri değildir.

KÜRESELLEŞMENİN İLERİCİLİK ADINA SAVUNULABİLECEK HİÇBİR YANI YOKTUR

Küreselleşmeye güzelleme yapılırken, en çok öne çıkarılan olgulardan biri de emeğin serbest dolaşımıdır. Gerçekte bu, sermayenin serbest dolaşımının (yani sınırsız saldırısının) gölgelenmesi için ortaya atılmış,  yanıltma/yönlendirme amaçlı bir argümandır. Bir an için emeğin serbest dolaşımının önündeki yasal engellerin kalktığını varsaysak dahi bu, sosyal bir varlık olan insana ait çeşitli özelikler sebebiyle fiilen pek de geçerliliği olan bir olgu değildir. Bir insanın doğduğu, yaşadığı, sosyal ilişkilerinin geliştiği bölgeyi terkedip bir meta gibi, üretilen bir kurşunkalem gibi; burada üretilip dünyanın bir başka bölgesine pazarlanıyormuş gibi, her şeyini bırakıp gidebilmesi de pek mantıklı/olası değildir. Önemli ve öncelikli olan; insana, kendi bulunduğu yerde yaşamını sürdürebilecek, insanca yaşanabilecek  koşulların sağlanmasıdır.

Bugün sistemi olumlamak üzere örnek gösterilen Avrupa ülkelerinde bile böyle bir özgürlük yoktur. Emek karşılığını bulamamakta, işsizlik yoğunlaşmakta ve emekçilere, neredeyse yeni sömürge ülkelerden daha geri yaşama/çalışma koşulları dayatılmaktadır. Avrupa Birliği’nde olsun ABD’de olsun çalışma yaşamına ilişkin ard arda  çıkan yasaların yüz yıldır kazanılan bütün hakları gasp ettiği bir dönemde, buna rağmen bütün dünyadan çok yoğun iş ve işçi göçü olduğu bir toplumda, “sosyal devlet” görüntüsü adına sahip olunan avantajların sonuna gelindiğini söylemek mümkündür. Bu ülkelerde, globalleşmeyle birlikte, üst gelir gruplarının (emekçilerin değil) vergi oranları düşürülmekte, vergi geliri azalmakta ve sonuçta, devleti küçültme bahanesiyle sosyal harcamalar kısılmaktadır. Sonuç olarak bu, söz konusu ülkelerde emekçilerin yaşama koşullarının giderek geriye gitmesi  demektir.

 Burada asıl olarak sistemin özüne bakmak gerekiyor. Ekonomik globalleşme olarak tanımlanan model; emek nerede ucuzsa; işgücü nerede ucuza malediliyorsa, üretimi orada yapmaktır; bunun Almanya, Japonya, Arjantin veya bir başka ülke olması fark etmiyor. Ancak böyle bir modelin de sistem açısında vaad ettiği riskler, hafife alınacak cinsten değil. Örneğin bugün Çin’de, ucuz işgücü sebebiyle bir üretim yoğunlaşması söz konusu. Büyüyen üretim potansiyeli sebebiyle 20-25 yıl sonra, şimdikinin on katı bir üretim  kapasitesine ulaşmış bir Çin; yıllık %7-8’lik bir büyüme hızıyla toplam dünya üretiminin neredeyse üçte birine ulaşırsa; sonuçlarını bugünden  kestirmek zor, ama sistem açısından kabul edilir olmayacağı kesindir.

Bir başka varsayımla, üretimin giderek daha yoğunlukta, emeğin en ucuz  olduğu ve nüfus olarak yoğun üç dört ülkeye (Çin, Endenozya, Hindistan, Brezilya gibi) kaydırıldığını düşünelim. Bu ülkelerde dünya nüfusunun neredeyse yarısı yaşıyor. Eğer bu ülkelerdeki emeğin ucuz olması nedeniyle, nüfuslarına göre iki katı bir üretim potansiyeli düşünülürse, tüm dünyadaki üretimin dörtte üçünün bunlar tarafından yapılması anlamına gelir. Bu dünyada muazzam bir dengesizlik yaratır. Mesela, kendi topraklarından çok, yayılmış olduğu pek çok ülkede üretim yapan Amerika, sonuçta bu modelle kendi kendini vuracaktır. Çünkü kapitalizm  salt üretim değil, aynı zamanda tüketimdir. Tüketimin olabilmesi için ücret gerekmektedir. Üretimin bir başka ülkeye kaydırılması demek, tüketimin de orada olması demektir. Bu, örneğin Amerika’da pazar alanının daralması demektir. Pazar alanının daralması iç tüketimin kısılması anlamına gelir; bu bir döngüdür ve sonuçta o ülkeyi bir krizle vurur. Bugün Alman ekonomisindeki daralmanın da nedenlerinden biri budur. Üretimi yaygınlıkla Avrupa dışına taşımış olmanın vermiş olduğu gizli bir işsizlikten söz ediliyor. Almanya’daki işsizlik bugün %13’leri bulmuş durumda. Gerçi bu yüzde içinde, Doğu Almanya’daki sanayi yapısının yok edilmesi, onların yerine batıdaki fabrikaların  üretimlerinin doğu pazarına egemen olması gibi bir faktör de var.

Benzer bir durum Avrupa Birliği ve Japonya için de geçerli. Japonya’da yaşanan son krizin arkasında bunu da aramak gerekiyor. Japon tekellerinin, ülke dışında yoğun biçimde üretimi var; ama kendi ülkelerinde sınırlı bir tüketim söz konusu. Gerçi bu; Japon halkının tüketim alışkanlıklarının  olmamasına bağlanıyor; ama mesele bu denli basit değil.

Üretimi dışarıya kaydıran ülkeler; tekel karını, sanayi üretimi dışındaki harcamaları (askeri harcamalar, bilimsel teknolojik alanlara yatırım gibi) arttırarak yani üretken olmayan alanları gündemde tutarak iç pazarı bir ölçüde koruyabilir. Ama bunun da bir sınırı var. Ekonomideki daralma nedeniyle kendi kendini vurabilir. Ayrıca, temel üretim alanlarına yönelen ülkelerin dünya ticaretinde bu kadar büyük miktarda pay sahibi olmaları, her zaman için bu kadar ucuz iş gücüyle çalışabilecekları anlamına gelmez. Üretim alanlarında büyüyen ve örgütlülüğe ulaşan işçi sınıfının mücadelesi, dünya genelindeki  dengeleri altüst edebilir.

Konu bağlamında, son DTÖ toplantısında 23’ler blokunun almış olduğu karar da büyük önem taşımaktadır. Gelişmiş ülkeler, toplantıya; dünya ticaretinin önündeki bütün engellerin kaldırılması, mal ve hizmetlerin serbestçe dolaşımının önünün açılması gibi çok somut bir öneriyle geldiler. Ama, 23’ler diye bilinen ve tüm az gelişmiş ülkelerin desteğini alan bloktan, beklenmedik bir yanıt aldılar. Kendilerine dayatıldığı gibi, gelişmiş ülkelerin de tarıma yönelik sübvansiyonları kaldırmalarını, haksız rekabete son vermelerini, aksi taktirde gündemi görüşmeyeceklerini söylediler ve toplantı, hiçbir karar alınmadan dağıldı. Bu ülkelerin bir özelliği de nüfus ve üretim kapasitesi olarak dünyanın ABD, AB ve Japonya’dan sonra gelen en büyük ekonomileri olmalarıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalist tekeller, artık işbirlikçi tekel gruplarını tasfiyeye yöneliyor, onların kar paylarına da el koymak istiyor; işte DTÖ’de yaşanan direnişi bu bağlamda düşünmek gerekiyor. Çıkarları sarsılan tekeller, el ele verdi. Tabii, bunun bir de ülkedeki tarım kesimlerinin beklentilerine yönelik boyutu var. Söz konusu olan ülkelerde köylülük, nüfusun yaklaşık %60’ını oluşturuyor. DTÖ’ye taşınan tepkinin bir boyutunun da, iktidarlar için oy potansiyeli olan bu kesimlerin beklentileri ile ilintili olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü sübvansiyonların dayatılan biçiminin ket vurduğu, tasfiye ettiği en  önemli güç köylülüktür.

Ülkemizde de önümüzdeki süreçte en fazla dinamikleşecek, radikalleşecek güç olarak görülmelidir. Birkaç yıl sonra, doğrudan gelir desteğinin kesileceğini ve bitirilmesi için özel çaba harcanan üretim alanlarının yerini üretimsizliğe bırakacağını düşünürsek; bunun sonuçlarının (özelikle örgütlü bir yönlendirme halinde) dalga dalga yayılacağını görebiliriz. Pancar kooperatiflerinin aldığı tavrı ve gazetelere peş peşe verdiği ilanları aynı sürecin bir unsuru olarak görmek gerekiyor.

Emperyalist tekellerin her zaman gönlünde yatan, tarıma yönelik bu saldırı, sanayi kesimine oranla, biraz daha gecikmiş bir biçimde gündeme geldi. Çünkü, sanayi kesiminde yaşanan, büyüğün küçüğü tasfiyesi; bir rekabet, bir çeşit ticari kural olarak görülüyordu. Fabrikalar satın alınıyor, ihtiyaca göre kapatılıyor veya üretime devam ediliyordu. Burada doğrudan zarar görenler, burjuvazinin bir kesimiydi; bir tekelleşme yaşanıyordu ve çok fazla tepki görmüyordu. Ama şimdi söz konusu olan, milyonlarca insanın bire bir yoksullaştırılması, sınıf olarak ortadan kaldırılmasıdır; buna karşı sessiz kalınma olasılığı yok.

EMPERYALİST TEKELLER DE ULUS DEVLET OLGUSUNDAN BAĞIMSIZ DEĞİLDİR

Küreselleşme çağında artık emperyalist tekellerin bir ulus devlete ihtiyaçları kalmadığı düşüncesi, sol dahil çeşitli kesimlerde yaygın biçimde savunulmaktadır. Gerçekte ise, emperyalist tekelleri ulus devletin  dışında düşünmek, büyük bir yanılgıdır. Dünya ölçeğinde bir egemenlik kurmaya çalışıyor da olsa, uluslararası tekeller, bir araç olarak ulus devlete ihtiyaç duyuyor. Aslında tekel, belli bir ulusla ayrıcalıklı ilişkileri olan, ulusal devlet aracılığıyla egemenliğini (dünya egemenliği de dahil) pekiştiren, yayılması büyük oranda ona bağlı olan bir güçtür. Bu şekilde olmayan bir tekel grubu, yani ‘dünya tekeli’ gibi ulusal kimliği olmayan bir tekelden söz etmek mümkün değil.

Ulus ötesi her şirketin ardında onun ayakları üzerinde durabilmesini sağlayan kendi yerel devletine ve başka iş güçlerine ulaşmasını sağlayan diğer devletlere dayandığı, ulusal bir üs vardır. (Ellen Meiksins Wood, Küresel Kapitalizmde Emek, Sınıf ve Devlet, Özgür Üniversite Forumu, Temmuz-Eylül 2001, s:95)

Şirketlerin genellikle merkezlerini; vergi, ticaret, vb. kolaylıklar sağlayan yerlerde kurdukları, hesaplarını orada tuttukları bilinir. Mesela, pek çok şirketin merkezi Kanarya Adaları’ndadır. Ama Kanarya Adaları’nın dünya genelinde bir inisiyatifi, siyasal anlamda ve pazar alanlarının denetlenmesi anlamında bir gücü yoktur. Kanarya Adaları’nda merkezi olan tekel gruplarının arkasında; Almanya, Fransa, ABD, Japonya gibi güçlü ülke devletleri vardır. Yani onlar, Kanarya Adaları’nın değil; Almanya, Fransa, İtalya vb’nin tekelidir. Dünya genelinde bir egemenliğe soyunan her tekel grubunun arkasında bir ya da birkaç ulus devlet vardır. Bir tekel grubunun arkasında birden çok ulus devletin olması, o tekel grubunun çeşitli ülkelerde egemen sınıflar içersinde ön plana çıkması ile ilintilidir. Örneğin Türkiye’de emperyalist tekellerin ve onların işbirlikçilerinin çıkarlarının gözetilmesi işi bizzat ulus devlet aracılığıyla geçekleşmektedir.

1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında; Rusya, Osmanlı, Avusturya-Macaristan gibi çok uluslu feodal imparatorlukların parçalanması ve birçok ulus devletin ortaya çıkması, yine emperyalist çıkarlar dahilinde mütalaa edilmelidir. Hatırlanacak olursa Lenin emperyalizm çağında burjuvazinin  devrimci barutunun tükendiğini ve halkların kurtuluş mücadelesine önderlik edemeyeceğini söylüyordu. Feodal imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya çıkan devletlerin, emperyalizmle daha başlangıçta bütünleşmiş olarak biçimlenmesinin (yarı sömürge ve giderek yeni sömürge) nedeni budur. Yani buradaki ulus devletlerin ortaya çıkışı emperyalizmin o ülkelerde ve dünyada egemenlik kurma anlayışına denk bir  durumdur.

Emperyalizmin o süreçte ilgi boyutu da mevcut zenginliklere, kaynaklara göre değişiyor. Örneğin Türkiye’yi düşünürsek; Osmanlı Devleti’nden kalan Orta Anadolu (kıyılar hariç) çorak, ekonomik ve doğal kaynaklardan yoksun bir bölgedir. Anadolu bozkırları bu bağlamda emperyalistler açısından bir çekicilik oluşturmazken; Musul-Kerkük gibi petrol alanları için Lozan’da sonuna kadar mücadele ediliyor. Yani Orta Anadolu neredeyse gözden çıkarılırken; Irak, Filistin gibi yerler için  yoğun bir çaba harcanıyor.

KÜRESELLEŞME ULUS DEVLETİN ANTİTEZİ DEĞİLDİR

3. Bunalım dönemiyle beraber yeni sömürge ülkeler emperyalizmle daha çok bütünleşmiş ve giderek doğrudan bir ilişkilenmeye doğru evrilmiştir. Günümüzde, küreselleşmeyle beraber, yerel tekel gruplarının ve onlarla işbirliği halindeki siyasal iktidarların gücü ve manevra alanı daralırken; emperyalist tekellerin dayanağı olan ulus devletlerin egemenlik alanı genişlemiştir. Yani yeni sömürge ülkelerdeki ulus devletlerin ekonomik ve siyasal yaşama etki gücü sınırlanırken, emperyalist tekellerle bütünleşen devletler, dünya egemenliğine soyunmuştur. Benzer şekilde, Çin’in DTÖ içinde almış olduğu tavrı da ulus devlet ile ilişkilendirmek mümkündür.

Kapitalizm varoldukça, egemenlerin bir ulus devlete ihtiyaç duyacağını söyleyebiliriz. Belki sınıfsal kombinasyon yani devlete egemen yapının sınıfsal niteliği daralabilir; ama, her halükarda bir devlete ihtiyaç olacaktır. Emperyalizmin girdiği alanda kapitalizmi geliştirmek, sömürüsünü güvenceye almak, meta giriş çıkışını kolaylaştırmak gibi nedenlerle de olsa bu ihtiyaç her zaman olacaktır.

Küresel pazarda sermayenin devlete ihtiyacı vardır. Sermaye, birikim koşullarını ve rekabetçiliği sürdürmek için doğrudan sübvansiyon, vergi verenlerin masraftan kurtarılması operasyonları da dahil (Meksika, Asya Kaplanları) değişik yollarla devlete ihtiyaç duyar.

Yoksunluk ve ‘esneklik’ karşısında iş disiplini ve toplumsal düzeni sağlamak ve işgücü hareketliliğini engellerken sermayenin hareketliliğini artırmak için devlete gereksinimi vardır. (age. s:95) Ters orantı (veya anti tez) iddialarının aksine küreselleşme ve ulus-devlet olgusunun  karşılıklı olarak geliştirici, tamamlayıcı bir etkisi vardır.

Ulus devletin küreselleşmeyle beraber gereksizleşeceği düşüncesinde  olanların yanılgılarından biri de, bir iktisadi sistemi salt tekellerden ibaret görmektir. Egemenler dışında orta ve küçük burjuvazinin varlığı, başlı başına, bir devleti ihtiyaç haline getirir. Kaldı ki tekeller arasında bile, baskı aracı olan devlette etkili olma mücadelesi vardır. Örneğin ABD’nin Irak’a yönelik saldırısına olur veren tekeller gibi çıkarları bu tarz ile uyuşmayan tekeller vardır. Ve devlet, ağırlıklı olanın eğilimine göre rol almıştır. Bu da bir ulus devletin işlevinin devam ettiğinin bir göstergesidir.

EMPERYALİST TEKELLERİN TÜRKİYE’DEKİ İŞBİRLİKÇİLERİ İLE BERABER UZANLAR’I TASFİYESİ ULUS DEVLET ARACILIĞIYLA OLMUŞTUR

 Elinde medya gücünü bulundurarak tehdit, şantaj, rüşvet vb. yöntemlerle palazlanan ve yıllardır bilinen tüm usulsüzlüklerine rağmen üzerine gidilemeyen Uzan’ın bir anda boy hedefi olması ve hızlandırılmış bir operasyonla tasfiye edilmesi, kimilerince iddia edildiğinin aksine, Tayyip’in marifeti değildir; hele ki, temiz toplum, yolsuzlukların üstüne gitmek, vb. hiç değildir. Ülkemizde “Uzan”lar çoktur ve İmar Bankası, el konan pek çok bankadan sadece biridir. Ne var ki, buradaki el koyma yöntemi de amaç da farklıdır. Eğer mesele, Genç Parti’nin seçimlerde AKP’nin önünü kesme potansiyeli sebebiyle Tayyip’in kararlaştırdığı bir operasyon olarak görülürse; o zaman öze inilememiş,  magazin haberleriyle yetinilmiş olur.

Gerçek neden, telekomünikasyonun artan önemi sebebiyle, emperyalist tekellerin; Telekom’un özelleştirilmesi, GSM alanında etkili olunması ve Uzanlar’ın bankacılık alanındaki payına elkoyma hesapları dahilinde hareket etmesidir. Burada AKP için ancak, sırtını dayadığı emperyalist tekellerden aldığı güçle cüretkar davranmış ve kendi gönlünden geçeni de yapma imkanı bulmuştur diyebiliriz.

Bilindiği gibi cep telefonu, insan yaşamının her anına tanıklık eden ve hemen her insanda bulunan bir araca dönüşmüştür. Ayrıca, geliştirilen teknolojik özellikleri ve kazandırılan yeni işlevlerle insanın yaşamına giderek daha fazla girecek olan cep telefonları ile (kapalı olma durumunda dahi) taşıyıcısının o an nerede olduğunu saptamak, hassaslaşan alıcı niteliğiyle etrafındaki her sesi dinlemek mümkün hale gelecek ve giderek özel yaşamın gizliliği bütünüyle ortadan kalkacaktır. İşte, gerek bu nitelikleri gerekse karlılık oranı sebebiyle cep telefonları, emperyalist tekellerin ilgisine mazhar olmuştur. Bu konuda ilk adımı atan İtalyan sermayesi, Aria-İş Bankası ortaklığından sonra, istasyon sorunu nedeniyle Aycell’i de kendine katmış; ne var ki, bu da ihtiyacını karşılamaya yetmemiş ve sonuçta Telsim’e göz dikmiştir. Uzan’ın infazını hazırlayan temel nedenlerden biri budur. Zaten Telekom’un özelleştirilmesi, IMF aracılığı ile uzun süredir dayatılıyordu. Bu bağlamda, söz konusu operasyon, çıkarlarına denk düştüğü için, Amerikan  sermayesi tarafından da desteklenmiştir.

Burada Uzan’ı tanımaya çalışalım. Türkiye’de ilk özel televizyona sahip olan  Uzan, Özal dönemi de dahil, bu aracı mümkün olan her biçimde kullanmış; gizli kameradan telefon dinlemelere kadar her yolu denemiş ve büyüdükçe, yolsuzluk yapma kapasitesini de büyütmüştür. Amerikan şirketlerini dolandıran, Adana’da enerji açısından Sabancı’yı bile kendisine bağlayan, medya alanında Doğan Holding’in karşısında bir tehdit gibi duran Uzan, sonunda, ortak çıkarların operasyonuna uğramış ve bu işin taşeronluğu AKP’ ye düşmüştür. Kı sacası, tekeller arası bir çeşit it dalaşı da sayılan bu operasyon İtalyan sermayesinin, ABD’nin,  IMF ve TÜSIAD’ın ortak operasyonudur ve bir oyuncu, oyun dışına  atılmıştır.

 Operasyonu özgün kılan nedenlerden biri de İş Bankası’nın tasfiyeci bileşenlerden biri olmasıdır. İş Bankası, arkasında özel bir sermaye gücünün olmamasıyla ve kuruluşundan bugüne, devlet içinden destek görmesiyle, hissedarları arasında CHP’nin olması gibi özgünlüklerle bilinir. Önü sürekli olarak, ‘gizli eller’ce açık tutulan İş Bankası, devletin bir çeşit ‘özel  kasası’ olarak işlev görmektedir. TÜPRAŞ’ın özelleştirilmesi gündeme geldiğinde, buna karşı çıkan Genelkurmay’ın, daha sonra TÜPRAŞ’ın İş Bankası’na verilmesine rıza göstermesi, sözünü ettiğimiz ilişkinin bir  devamı olarak algılanmalıdır.

ÇÖZÜLMEKTE OLAN ULUS DEVLET DEĞİL “SOSYAL DEVLET”TİR

2.Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında uygulamaya konan sosyal devlet olgusu, sanayinin güçlendirilmesi, iç pazarın geliştirilmesi gibi iktisadi boyutlar taşısa da bir yanıyla da prestijinin en üst noktasında olan sosyalizme karşı atılmış, ideolojik içerikli bir adımdı. Bu adımın bağımlı ülkelerdeki karşılığı ‘ithal ikameci sanayileşme’ idi. Türkiye’de bu süreç, 1960 sonrasına denk düşüyor.

Sistemin güvenceye alınması ve yeniden üretilmesinde bugün de önemli rolü olan devletin işlevini bir ‘güvenlik birimi’ sınırlılığında görmek yanıltıcı olur.

Son birkaç on yılda şirketlerin en önemli politik zaferlerinden biri, vergi oranlarını düşürmek oldu. İngiltere’de 1979’da %52 olan kurumlar vergisi 2000’de %30’a düştü… ABD’de kurumlar vergisi gelirleri 1950’de kamu gelirlerinin %30’unu oluştururken, bugün %12’sinden azını oluşturuyor.” (Wayne Ellwood, Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu, s:58-59, Metis Yayınları)

Aynı şekilde IMF borçlarının topluma maledilmesi ve ödenmesinin sağlanması da devletin hizmetleri/işlevleri arasındadır.

1990 ile 1997 arasındaki sekiz yılın altısında, gelişmekte olan ülkeler aldıkları kredilerden daha fazlasını borç ödemesi (faiz artı ana para ödemesi) şeklinde geri verdiler: Güney’den Kuzey’e toplam 77 milyar dolar aktarıldı. Yeni borçların çoğu üretken yatırımlara değil, faiz ödemelerine harcandı.” (age. s:46)

AB İÇERİSİNDEKİ BÜTÜNLEŞMELER ULUS DEVLETİ YOK ETMİYOR

Avrupa’da bırakalım ulus devletin yok olmasını, aksine hemen tüm ülkelerinde şaşırtıcı boyutlarda bir milliyetçileşme yaşanıyor. 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan bir faşizm sürecinden geçmiş olan Avrupa’da milliyetçilik faşizmle özdeş görülmekte ve insanlık suçu sayılmaktadır. Buna rağmen milliyetçiliğin dört nala gelişmesi, akla bir başka boyutu getiriyor. Milliyetçiliğe sebep olabilecek birden çok neden bulunsa da asıl nedenin tekellerin sınır tanımayan egemenliği olduğunu söyleyebiliriz. Buna ve sonuçlarına duyulan tepki, sisteme alternatif olabilecek güçlü bir sol hareketin bulunmadığı koşullarda milliyetçi tavır alışa yol açıyor. Bölgesel farklılıkları, o bölgedeki insanların, sınıf ve katmanların çıkarlarını ülke düzeyinde savunabilmeyi; birlikler, sendikalar tarzında savunabilmeyi sağlayacak merkezi yapıların olmaması, bu sonucu doğuruyor. Tabii bu arada egemen sınıflar, var olan siyasal yapılara ve Avrupa Birliği olgusuna karşı tavır alışın hedefini saptırmak için yabancı düşmanlığını kaşımakta, çeşitli ülke halklarından olan yabancıları bu sorunun müsebbibi olarak göstermektedir.

Bir süredir Almanya ile Fransa arasında yaşanan birleşme çabalarının sonuç vermesi durumunda da ortaya çıkan şekillenme, ulus devleti yok etmeyecek; daha geniş bir coğrafya üzerinde, daha büyük bir burjuva kesimin (tekellerin) dünya genelindeki politikalarını/çıkarlarını savunabilecek yeni bir ulus devlet anlamına gelecektir. Başlangıçta belirli çelişmeleri olsa da sonuçta bu birleşmeden her iki ülkenin egemen sınıfları kazançlı çıkacaktır. Gerçi bu tür süreçler, ilk bakışta görülmeyecek denli güçlükler taşır ve düz bir hat izlemez. İki Almanya’nın birleşmesinde de görüldüğü gibi, başlangıçta egemenler birbirine ket vuracak, bütünleşme zaman alacaktır. Yani iki ülke arasındaki sınırı kaldırarak üretim iki katına çıkmış, pazar otomatik olarak genişlemiş olmuyor. Teknolojik farklılık, sanayileşme politikalarındaki farklılık, tüketim alışkanlıklarındaki ve tüketim kalıplarındaki farklılık gibi pek çok etken, bir sorun olarak yansıyacak; yani 1+1=2 etmeyecektir. Sadece dil bile başlı başına bir sorundur. 2,5 milyon nüfusa sahip Belçika’da bile, 2 dil konuşuluyor olması birçok soruna neden oluyor. Ayrı okullar kuruyor; birbirinin  okuluna, mahallesine gitmiyor; yerel seçimlerde sorunlar yaşanıyor. Bu arada Belçika, söz konusu bütünleşmenin üçüncü parçası olmayı kararlaştırdı. Yani şu an Belçika’daki iki halk dil konusunda anlaşamazken, birleşme durumunda ikisi de kendi dilini konuşamayacak. Bu çok zor bir süreçtir ve uzun bir zaman alacaktır. Gerçi piyasa kurallarının her şeyi belirleyebileceğine dair bir beklenti var. Ekonomik değerler, piyasa kuralları açısından belki bu mümkündür; ama, onun dışında düşünce sistematiği, din, ulusal kimlik gibi faktörler var.  Tabii buradaki güçlük, yine de bir Avrupa Birliği yaratmanın güçlüğü  boyutunda değildir.

Sonuçta iki ülke de neredeyse benzer bir iktisadi yaşam düzeyine sahip; yıllarca da hemen hemen aynı gelişkinlik  düzeylerine ulaşmış, benzer ortak değerleri savunmuştur.

KÜRESELLEŞMENİN HALKLAR AÇISINDAN VAADETTİĞİ SORUNLAR NELERDİR?

Küreselleşme, sadece yeni sömürge ülke halklarını değil, emperyalist-kapitalist ülkelerdeki halkları da yoksulluğa mahkum edecek bir süreçtir. Çünkü globalleşme, emperyalist tekellerin dünya genelinde egemenliğini en uç noktada pekiştirmesi ve saldırısıysa, bu saldırıya, tüm dünya halkları hedeftir. Belki başlangıçta yeni sömürge ülke halkları yoksullaşma, mülksüzleşme yaşayacak, ama bu giderek, emperyalist ülke halklarını da kapsayarak genişleyecektir. Burada söz konusu olan, emperyalist sömürünün en üst düzeye çıkarılması ise, en ufak bir dinamik, en sıradan demokratik bir talep bastırılacak, şiddetle karşılık bulacaktır.

Egemenleri cesaretlendiren olgulardan biri de örgütsüzlüktür. Dünya genelinde sendikaların bu kadar işlevsiz hale gelmiş olması, globalleşmenin sonuçlarından bağımsız değildir. Baskı ve sömürünün bu denli yoğunlaştığı bir tarihsel kesitte, emek örgütleri genelde sol düşüncenin uğradığı aşınmadan da payını almıştır. Çünkü sendikalar, asıl güçlü siyasal kimliklerini, örgütlülük olarak niteliklerini sol düşünceyle birlikte kazanmışlardır. Gerçi sol düşüncenin oluşmasından önce de emek örgütleri vardı; ama, bunların toplumsal güç haline gelebilmeleri, bir mücadele/direniş odağı olabilmeleri, sol düşünce ile beraberdir. Bugün sendikaların bu boyutta işlevsiz hale gelmelerinde sol düşüncenin  uğradığı irtifa kaybının rolü yadsınamaz.

Tabii tek neden bu değil. Globalleşmenin ve sonuçlarının zorunlu ve hatta alternatifsiz bir gidişat olarak bizzat sendikalar tarafından savunulur olması, ortadaki sonucun bir tesadüf olmadığını gösteriyor.

Sol’a  saldırılar ne denli dışarıdan yapılmış olursa olsun, bugünkü sonuçta,  solun ideolojik olarak kendi kimliğini yitirmesinde, gönüllü tasfiyeci öznelerin/önderliklerin büyük payı vardır. Dikkat edilirse son 15 yıldır sol ideolojiye, burjuva ideolojisi tarafından yapılan saldırılar sonucunda, devrimci saflarda ideolojik anlamda bir çöküş yaşanmamıştır. Tersine sol ideoloji, içeriden, bizatihi sol ideoloji içerisinde yer alan önderler tarafından ihanete uğrayarak çöküşe zorlanmıştır. Yani sol düşünce dünyada kendi teorisyenleri tarafından terkedilmiş ve sonuçta yerine burjuva ideolojisi ikame edilmiştir. Önce kavramlar hedef tahtasına konmuş; dünü, bugünü ve hatta geleceği açıklamada temel öneme sahip kavramlar işlevsizleştirilip terkedilmiş; sonra da onların yerine, tam da globalleşmeyle örtüşen ideolojik bir kimlik eşliğinde burjuva biçimleri geçirilmiştir. Türkiye’de yaşananlar da bundan farklı  değildir. Globalleşme tartışmalarını Türkiye’ye öncelikle sol taşımıştır. 1980 sonrasında ilk defa sol, globalleşmeyi tartışmış; daha sonra ‘Kuruçeşme’, ÖDP, vb. süreçlerle asıl meyvelerini vermiştir.

DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 11 (Ocak 2004)