Mali Sermayenin Egemenliği Emperyalizmin En Temel Niteliklerindendir

Bugün sermaye hareketleri içerisinde mali sermayenin, tarihinde rastlanmayan boyutlarda ağırlık kazanması; egemenliğini borsa, banka, tahvil vb. üzerinden yürütmesi, emperyalizm olgusuyla doğrudan ilintilidir; bunun doğru kavranması, süreçteki çeşitli gelişmelerin değerlendirilmesinde isabet oranını arttıracaktır.

Kapitalizmin gelişim süreci içerisinde “borsa oyunları” yeni değildir. Marx’ın “para-sermaye” dediği tefeci sermaye için borsa, geçmişte de varlık gösterilen bir alandı.

Her borsa oyununda, fırtınanın er geç kopup her şeyin alt-üst olacağını herkes bilir, ama gene de hepsi, kendisinin altın yağmuru ile küplerini doldurup onu sağlama aldıktan sonra, dünyanın kendisinin değil, komşusunun başına yıkılacağını düşünür .”(Marx)

Borsa, burjuvazinin, işçileri değil, birbirini sömürdüğü bir kurumdur. Borsada el değiştiren artı-değer, zaten varolmuş artı-değerdir; emeğin geçmişteki sömürülüşünün ürünüdür. Ancak bu süreç tamamlandıktan sonra, artı-değer, borsa dolandırıcılığının amaçlarına hizmet eder ” (Engels)

Sermaye, başlangıçta, üretim süreci içinde ortaya çıkarken, giderek üretimden bağımsız nitelik taşıyan tefeci sermaye ortaya çıkmıştır. Başlangıçta, tefeci niteliğine rağmen banka sermayesi üretim sürecinde rol alırken, giderek 19. Yüzyılın sonlarına doğru, sanayi sermayesinin dışında, ondan bağımsız güçlü bir sermaye bloku haline gelir. Yani tefecilik alabildiğine egemen bir hal alır.

Banka sermayesi, tefeci sermayedir; en iyi olgunlaşmasına 19. Yüzyılın sonlarında ulaşır . Ama daha sonra, 20. Yüzyılda, sanayi sermayesiyle bütünleşerek oligarşik bir nitelik kazanır. En büyük kartellerin ortaya çıkışı, saldırgan bir sanayileşme politikasının geliştirilmesi, yani emperyalizm olarak tanımladığımız olgu, bu döneme rastlar.

Yukarıda Marx ve Engels’ten aktardığımız değerlendirmeler, banka sermayesinin ilerde ne denli saldırgan olabileceğine dair verilmiş ön işaretlerdir. Günümüzde artık, banka grupları, sanayi gruplarıyla öylesine iç içe geçmiş ki, belli bir sanayi grubuna dayanmayan banka kalmamış durumda.

Buna göre Engels’in kastettiği sömürü, ya küçüğün büyüğe aktarılması, ya da sermayenin belirli bir alanda yoğunlaşmasıdır. Örneğin Türkiye’de, bir banker faciası yaşanmıştı. Banker faciası gerçekte, orta ve küçük sermayenin toplanıp bankalara aktarılmasından başka bir şey değildir . Aynı şekilde borsada bir-iki çöküş yaşandı. Burada da Engels’in vurguladığı gibi söz konusu olan işçiler değildir; küçük ve orta boy tasarrufçunun (burjuvazinin) bütün birikimlerini, bütün sermayesini borsada kaybetmesine tanık olunur. Küçük ve Orta ölçekli sermayenin borsa hileleriyle veya farklı atraksiyonlarla büyük sermayeye aktarılmasının yanında bir de borsa oyunlarıyla sermayenin belli yerlerde yoğunlaşması (tekelleşme) söz konusudur. Bu, yeni bir sermaye birikimi modelinin ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Mesela, “İslami sermaye” adı altında ortaya çıkan birikim modeli de bir çeşit borsa oyunudur. O da söz konusu mekanizmanın parçalarından biridir ve oldukça güçlü tekellerin ortaya çıkışını beraberinde getirdi.

Üretime oranla spekülasyonların tercih edilmesi, mali sermaye açısından evrensel bir boyut taşısa da, bugün ülkemizde yaşanmakta olan sürecin bir özgünlüğü olduğu söylenebilir.

Türkiye’de orta ve küçük burjuvazinin yaygın olduğunu ve ürün çeşitliliğinin bulunduğunu daha önce de söylemiştik. Tekelci yapıya rağmen güçlü bir orta sınıfın olduğu böyle bir modelde borsa; söz konusu kesimlerin birikimlerinin talan edildiği, böyle bir pastanın tekellere aktarıldığı bir alan işlevi görüyor . Örneğin Malezya, Kore gibi ülkelerde sermaye, çok dar bir kesimde toplandığı için; orada borsa oyunları, 100-150 borsa spekülatörünün karşılıklı olarak paslaşmasıdır. Bu nedenle orada büyük “yamyamca” tabir edebileceğimiz olaylar daha az görülüyor. Orada, genellikle büyük spekülatörler (çoğunlukla yabancı spekülatörler) o ülkenin borsasını çökerterek; Malezya, Rusya, vb. yerlerde görüldüğü gibi vurgunlar yapabiliyor.

Ülkemizde yaşanmakta olan süreç, biraz daha farklı bir nitelik taşıyor; orta ve küçük burjuva katmanların yoğunluğu, mali sermayenin, üretim süreci gibi oldukça zahmetli işlere girmeden çok kolay paralar kazanabilmesine imkan tanıyor. Pek çok ülkede tamamlanmış olan bu süreç, ülkemizde devam ediyor. Hala, klasik/çok bilinen borsa oyunlarıyla yok edilebilecek ve tekelleşmeyi büyütecek kesimler var. Buna bir de ikinci bir yöntem olarak, devletin aşırı açıklarını, siyasi iktidarın aracılığını da kullanarak çok yüksek faizlerle kapatıyor olmasının yarattığı fırsatı/imkanı eklemek gerekiyor. Yatırım yapmak, pazarlama vb. zahmetli işlere girişmek ve karşılığını uzun bir süre sonucunda almak yerine; 90-120 gün vadeli devlet borçlanmasına yatırım yapıp, yüzde otuzları bulan bir reel faizle getiri kazanmak çok daha cazip sayılıyor. Tabii burada sözü geçen yüzde otuzluk net getiri, Engels’in tanımlamasına girmeyen kesimleri de kapsayacak biçimde, toplumun çok geniş bir kesiminin sırtından sağlanmış oluyor. Çünkü, devlet eliyle vergi, vb. yöntemlerle sağlanan birikim, sermaye çevrelerine aktarılmış oluyor. Her iki biçimde de özellikle Türkiye’de, çok yoğun bir şekilde, üretken olmayan mali sermayenin alabildiğine güçlenmesinin üst süreci yaşanıyor. Burada akla “Madem böyle bir süreç yaşanıyor, o halde bankalar neden batıyor?” sorusu gelebilir. Türkiye’de, bankaların içinin boşaltılmasını da, sistemin çökertilmesini de içeren bir süreç yaşanıyor. Bu, öylesine kapsamlı ve “güçlü eller”le yürütülüyor ki, bankalara elkoyan Maliye Bakanı, “Bankalara neden el koydunuz?” sorusuna “Bilmiyordum” yanıtını veriyor.Ban a bürokratlar getirdiler, çok kapsamlı bir dosyaydı, ben son sayfasını imzaladım. Zaten hiçbir bakan kendisine bürokratların getirmiş olduğu sayfalar dolusu dökümanı okuyup imzalamaz ” diyor (aklımızda kaldığı biçimiyle yazdık). Buradan çıkarılacak sonuç, bankalara elkoymanın da sermayenin merkezileştirilmesi sürecinde “yamyam”ların birbirini yemesinden farklı bir olgu olmadığıdır.

Şubat krizi sonrasında daha önce TL bazında kredi kullandıran, döviz bazında yükümlülükleri olan, elinde TL olarak devlet kağıdı bulunduran bankacılık sektörü 25-30 milyar dolarlık net bir zarara uğradı. Bu kayıplar mali yapısı güçlü pek çok bankayı bile zora soktu. Mali sisteme olan güven tümüyle kayboldu. Bankacılık sektörünün önemli bir bölümünü kontrol eden devlet, bu sektörden bir oranda çekildi. Büyük yabancı bankalar için dikensiz gül bahçesi oluşturuldu. Önümüzdeki günlerde yüzlerce şubesi, binlerce çalışanı olan bankaların on-onbeş milyon dolarlık karşılıklarla bir bakkal dükkanı gibi yabancılara peşkeş çekildiğini göreceğiz .”(Devrim ci Hareket, Eylül 2001)

Yaşanmakta olan sürecin evrensel bir niteliği var ise de Türkiye’de gözlediğimiz boyutu biraz daha farklıdır. Şu anda yaşanmakta olan sorunlar, Avrupa’da daha önce yaşandı; 19. yüzyılda borsadaki batmalar, inip-çıkmalar çok daha fazlasıyla görüldü. Bizde, benzer süreç 100 yıl sonra yaşanıyor. Bizdekine benzer biçimde soyulacak/çarpılacak orta kesimlerin bu kadar güçlü olduğu bir diğer ülke de Arjantin’dir.

Ülkemizde bir özgünlükten söz edilebilir. Özel toprak mülkiyetinin varlığı, özellikle kırsal kesimde ve kentlerin çevresinde, spekülatif kaynaklı çok yoğun sermaye birikimine yol açabiliyor. Bundan kaynaklı nedenlerle kırsal alanda oluşan çok güçlü sermaye birikimleri de özellikle mali sermaye için, borsa oyunlarıyla el konabilecek iştah kabartıcı bir durum yaratıyor. Oralardan hala bankacılık sistemine güçlü miktarda nakit akışı gerçekleşiyor. Ve daha bu, uzun bir süre böyle devam edecektir.

Ülkemizde, farklı bir sermaye birikim modelinden dolayı palazlanmış bir kesim daha var. MÜSİAD çevresi olarak bilinen bu kesim, şu anda bankaların faizleri düşürmemesine; sanayide üretim yapılmadan, üretim yapan kesimlerin üzerine hegemonya kurulmasına karşı basın açıklamaları yapıyor. Çünkü sıranın kendilerine geldiğini biliyorlar. Kaldı ki, benzer bir sürecin, kendi içlerindeki mali sermaye (Al Baraka, vb.) aracılığıyla yaşanması kaçınılmazdır. Onlar da sistemin kuralları içinde hareket etmektedir. Yani, sermaye birikim modeli ne olursa olsun, kapitalizmin işleyişi değişmiyor.

ABD’NİN DÜŞÜK DOLAR POLİTİKASI DÜNYA EKONOMİSİ ÜZERİNDE TAM VE KESİN EGEMENLİK KURMA TERCİHİNİN BİR DEVAMIDIR

Devresel olarak ekonominin 5-8 yılda bir daralması karşısında geliştirilen yöntemlerden birisi de ülkedeki ticareti canlandırmaktır. Yani paranın değerini düşük tutup, kendi ülkesinin ürünlerini dünya pazarında rekabet edebilir hale getirmek, dolayısıyla dış ticaretin önünü açmaktır. ABD, bunu sık sık yapar. Kendi ekonomisi tıkandığı zaman diğer parasal politikaların, diğer yöntemlerin yanında (yani devlet harcamalarını arttırarak, askeri harcamaları arttırarak, açıktan para basarak ekonomiyi pompalamanın yanında) kendi ithalatını kısarak, ama ihracat ürünlerini de daha cazip hale getirerek ticaretini canlandırma yoluna gider. Paranın değerinde bir düşme yaşandığında, artık kendi ülkesinin ürünleri dışarıda daha ucuz olacağı için ihracat artar; ihracat artışı üretimin artışını beraberinde getirir ve geçici bir canlanma yaşanır. Ne var ki, dünyada global bir pazar olduğuna göre, ABD ekonomisinin canlanması demek, ABD ürünlerinin başka ülkelerin pazarlarını işgal etmesi demektir. Zaten, dünya pazarını doyuran diğer güçler, Japonya ve Avrupa’dır. Böyle bir durumda, bu ülke ekonomilerinde bir gerileme yaşanır. Geçmişte bu tür durumlarda, ortak ittifak içinde olmanın vermiş olduğu dayanışmalarla ABD’yi faizlerle oynamaya ikna ederlerdi. Ve ABD, faizleri yükselterek, mali politikalarla doların değerlenmesini sağlardı. Böylece diğer ülke ekonomileri bir canlanma yaşardı. Ama bugün artık ABD, doğal kaynaklardan pazar alanlarına kadar tam ve kesin egemenlik hedefiyle hareket ettiği ve bütün ayakbağlarından kurtulmak gibi bir hegemonya tercihinde bulunduğu için, Avrupa’dan gelen, faizleri yükselterek doların değerlenmesini sağlamak biçimindeki talebi karşılamıyor.

ABD, elindeki kozu, bir siyasi baskı aracı olarak kullanmaktadır. Örneğin, Irak’taki işgalin onaylanması yönünde yaptığı baskı sonuç vermiş ve BM Güvenlik Konseyi’nden istediği kararı çıkarttırmıştır. Benzer bir süreç de İran’a yönelik yaptırımlarla ilintili olarak yaşanmaktadır.

Ambargo koşullarına rağmen uzun zamandan beri İran’ın; İngiltere, Fransa ve hatta Almanya ile yakın ilişkiler içerisinde olduğu biliniyor. Rusya ise İran’a, nükleer silah teknolojisini satmaya devam ediyor. İşte bunun gibi pek çok nedenle ABD; parasal önlemleri, dünyada hegemonyasını sağlamada bir baskı aracı olarak kullanıyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi daha önceleri, ABD ile diğer ülkeler arasındaki iç denge, görüşmelerle sağlanırdı. Yani uzunca bir süre ABD, Japonya ve AET (AB), sosyalist sistemin varlığı sebebiyle ekonomilerinin zorlanmasını, sol muhalefetin gelişebileceği düşüncesiyle göze alamıyorlardı. Sorun, çok uç boyutlara varmadan, o ülkenin ekonomisini kurtararak aşılıyordu. Mesela 80’li yıllarda İngiltere ekonomisi çok kötü durumdaydı (Wilson’un başbakanlığı döneminde); daha sonra İtalya, kötü konuma geldi. İtalya ekonomisinin kurtarılması için 150 milyar dolarlık bir fon oluşturuldu. Yani o dönemde, zora düşen ülkeyi kurtarmak için başta ABD olmak üzere, herkes elinden geleni yapıyordu. Ama bugün artık sosyalist alternatif, somut bir tehdit olarak algılanmıyor. Bir ülkedeki ekonomik krizin, toplumsal bir tavır alışa dönüşmesi, yakın zamanda beklenmiyor. Dolayısıyla ABD’nin eline, kendisini Japonya’ya, AB’ye dayatabilme fırsatı geçmiş durumda. Tabii bu sonsuz bir süreç değildir.

Doların düşmesi ve ticaretin gelişmesi işsizliğin azalmasını beraberinde getirse de bu, aynı zamanda satın alma gücünü de aşağı çeken bir gelişmedir. Dolayısıyla iç pazar daralır ve ortaya bir ihracat ekonomisi çıkar. Sonuçta bu, ülke içinde bir hoşnutsuzluğa yol açabilir.

Sayı 10 (Ağustos-Ekim 2003)