Marksist Düşüncede Din: “Kalpsiz Bir Dünyanın Ruhu”

Esin KAÇMAZ

Marksistler için din, ona karşı mücadele edilmesi gereken bir olgudur. Egemen sınıflar dini, sömürü ve baskıya dayanan iktidarlarını korumak, sürdürmek amaçlı politikalarında en önemli araçlardan biri olarak kullanmışlardır yüzyıllarca. Ancak bu tespit, dinsel nitelikli düşüncelerin egemen sınıflarca oluşturulmuş ve istedikleri gibi biçim verdikleri bir senaryodan ibaret olduğu anlamına gelmez. Din/dinsel nitelikli düşüceler insanlık tarihinde çok derin köklere sahiptir. bunları bilmek, kavramak, gelişimlerini anlamak onunla mücadele etmenin yegane yoludur.

Marx; Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi adlı yapıtının Giriş bölümünde; gerekli olan, dinleri insanlık için vazgeçilmez kılan insani koşullar ile ilişkilerin bir çözümlemesidir, diye yazmıştı.

Evet, dinleri insanlık için vazgeçilmez kılan koşulların çözümlemesi din olgusunu anlamada çıkış noktası olmalıdır. Peki, marksizm bu koşulları nasıl açıklar?

Dinsel nitelikli düşüncelere ilişkin bu ve buna benzer sorulara marksizmin verdiği cevabı anlamak için, onun insan toplumunu ve bu toplumun tarihini hangi temelde ele aldığını bilmek gerekir. Marksizmin bu noktada ortaya koyduğu temel ilkeleri, Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü’nde şöyle ifade eder:

Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar, zorunlu ve kendi iradelerinden bağımsız belli ilişkilere, maddi üretici güçlerinin belli bir gelişme aşamasına uygun düşen üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin toplamı, toplumun ekonomik yapısını, üzerine hukuki ve politik bir üstyapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerinin uygun düştüğü gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genelde sosyal, politik ve entellektüel yaşam sürecini belirler. İnsanların varlığını belirleyen onların bilinci değil, tersine onların bilincini belirleyen onların toplumsal varlığıdır .”

Materyalist tarih anlayışı, Marx’ın ortaya koyduğu gibi, üretim ilişkileri tarafından oluşturulan ekonomik yapıyı toplumun gerçek temeli olarak görür. Bu ekonomik yapı; üzerinde resmi ve siyasal üst yapının yükseldiği ve toplumsal bilinç biçimlerinin (din, felsefe, ahlak vb.) kesin olarak kendisine uygun düştüğü temeldir. Bu anlayış, tarihsel süreç içinde oluşmuş tüm toplumsal-ekonomik formasyonların; oluşma, gelişme ve çökme süreçlerini bu temelde çözümler. Yine bu anlayış, tarihsel-toplumsal süreçlerin değişik yönlerinin karşılıklı etkisini incelemeye olanak verir. Bu tarih anlayışı pratiği fikirlere göre açıklamaz, fikirlerin oluşumunu maddi pratiğe göre açıklar.

“… insan beyninin olağanüstü hayalleri bile deneysel olarak saptanabilen ve maddi temellere dayanan, insanların maddi yaşamlarının sürecinden zorunlu olarak doğan yüceltmelerdir. Bu bakımdan ahlak, din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalanı, aynı şekilde bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, derhal bütün özerk görünüşünü yitirirler. Bunların tarihi yoktur, gelişmeleri yoktur; tersine, maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değişikliğe uğratan insanların kendileridir. Yaşamı belirleyen bilinç değildir, ama bilinci belirleyen yaşamdır.” (Alman İdeolojisi, Marx-Engels, s:45)

Yukarıda yer verdiğimiz iki alıntının da ortaya koyduğu gibi din, ahlak vb. olguların kendilerine özgü bir tarihleri yoktur. Onlar kendi başlarına var olamazlar. Bu olguları ortaya çıkaran ve gelişimlerine yön veren temel, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi faaliyetidir. “İnsanı yapan din değil, dini yapan insandır. (Marx)

Din, tarihsel ve toplumsal bir üründür. Yani, tarihsel süreç içinde ortaya çıkan ve toplumsal ihtiyaçların bağrında yaşam bulan bir olgudur. Marksizm, dini ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal arka planı çözümler ve gelişim sürecinde etken olan unsurları yukarıdaki formülasyonun sunduğu çerçevede açıklamaya çalışır.

İlkel insan, kendi doğası ve dışındaki dünya hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Bu bilinmezlik içerisinde kendisi ve dış dünyaya ilişkin, o günkü gelişmişliğine koşut birtakım düşünceler oluşturdu. Din, o çağlarda, insanların kendi doğalarına ve kendilerini kuşatan dış dünyaya ilişkin en ilkel yanılgılarla dolu tasarımlarından doğmuştur. Bu ilkel dinsel tasarımlar, ilkel çağlarda dış dünyanın (doğanın) insanın karşısına yabancı, mutlak kudrette ve karşı çıkılamaz bir güç olarak dikilmesi gerçekliğinin ürünü olarak ortaya çıkıştır. Bu güçlerin, onda yarattığı güçsüzlük, korku ve çaresizlik duygusunun bir dışavurumudur din. Marx, doğaya çaresizce bağımlı olmanın, doğa-tanrılara veya hayvanlara tapınmada ifadesini bulduğunu belirtmiştir.

İnsanlığın o günkü maddi gelişiminin ürünü olan bu bilinç, üretimin gelişmesiyle gelişir, yetkinleşir. Üretimin gelişmesi, gereksinmelerin artması, nüfusun çoğalmasıyla toplumsal yaşayış da giderek gelişmeye ve şekil almaya başlar. Toplumsal düzenin gelişiminin değişik evreleri dinsel nitelikli düşüncelerde yansımalarını bulmuşlardır. Hayvanlara tapınma toplumsal düzenin gelişimiyle birlikte yarı hayvan-yarı insan yaratıklara tapınma biçimine dönüştü. Yarı hayvan-yarı insan yaratıklara tapınma klan düzeninin gelişmiş evrelerinde ortaya çıkmıştır. (At gövdeli insan, balık kuyruklu su perileri vb. gibi)

Gelişimin daha üst aşamasında dinsel düşünceler giderek toplumsal nitelikli bir karakter kazanır. “Tanrısal düzen” artık toplumsal düzenin özelliklerini de yansıtmaya başlar. Örneğin klan topluluklarının toplumsal düzeninin temel niteliklerine uygundur tanrısal düzen. Sınıflı topluma geçişle birlikte tanrılar ve dinsel düşünce toplumsal, siyasal düzenin özelliklerine uygun nitelikler de kazanır.

Antikçağın bütün dinleri, her halkın toplumsal ve siyasal durumundan doğmuş ve onlara sımsıkı bağlı olan, aşiretlerin ve daha sonra ulusların doğal dinleriydiler. Bir kez temeller yıkılınca, bir kez geleneksel toplumsal biçimler ve siyasal örgütlenme ve ulusal bağımsızlık sallanınca, bu kurumlarla birleşmiş olan dinin çökmesi kendiliğinden oldu. Ulusal tanrılar, başka ulusal tanrıların üstlerinde değil, kendi yanlarında olmasını hoşgörürler, ve bu,

antik-çağda kural oldu .” (Engels, Bruno Bauer ve İlkel Hırıstiyanlık)

Özel mülkiyetçi sistemlerin doğuşu toplumsal yaşamın giderek belirli birtakım ilişkilere bağlı olarak biçimlenmesini getirir. Üretimin gelişmesi, üretim içinde yer alan unsurların farklı işlevleri yerine getirmesi demek olan işbölümünün gelişmesine yolaçar. Bu süreç, özel mülkiyetin belirli ellerde toplanması, toplumun mülk sahibi olanlarla olmayalar arasında ayrılmaya başlamasına, bu da sınıf, devlet, vb. toplumsal güçlerin oluşumuna temel oluştur.

Toplumsal güçler, bireyleri, kendi çizdiği-düzenlediği sınırlar içerisinde hareket etmeye zorlar. İnsan, kendi iradesinden bağımsız belirli ilişkiler içinde hareket etmek zorundadır artık.

Toplumun sınıflara bölünmesi, devletin ortaya çıkması yönetimsel ve hukuksal örgütlerin halk yığınlarıyla olan ilişkilerini giderek ortadan kaldırır. Sınıf ve devlet, varlıklarıyla bu ilişkinin kopuşunun bizzat kendisi olmuşlardır zaten. Bu örgütlenmeler giderek halktan uzaklaşır ve onların üzerinde ayrıcalıklı bir konuma yerleşirler. İlkel çağlardaki insan, doğa güçleri karşısında ne kadar korunaksız ve çaresizse, şimdi kendi yarattığı ilişkiler üzerinde yükselen toplumsal güçlerin karşısında da aynı çaresizlik ve korkuyu yaşar. “Yaratıcılar, kendi öz yaratıklarının önünde korkuyla eğilmişlerdir ” (Alman İdeolojisi, s:29)

Bu güç bireylere, kendilerinin dışında yer alan, nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmedikleri, bu yüzden de artık hükmedemedikleri, yabancı ve egemen bir güç olarak görünür. Ve bu toplumsal güçler de, zamanla insana, doğal güçleri algıladığı gibi, doğal zorunluluklar olarak görünmeye başlar. Bilemediği ve denetleyemediği güçler olduğu için, doğa güçleri gibi; kör, zorlu, yıkıcı güçler olarak kavrar onları. İlkel çağlardaki dinsel düşüncelerde, doğanın bilinemez güçlerinin yansısı olan hayali kişilikler, bu süreçte toplumsal güçlerin egemenliği altındaki insan için toplumsal bir karakter kazanır. “Toplumsal gelişmenin daha yukarı bir aşamasında çok sayıdaki tanrının doğal ve toplumsal öznitelikleri, bu kez de soyut insanın yansımasından başka bir şey olmayan her şeye yetenekli tek bir tanrıya geçirilir.” Tektanrıcılık böyle doğmuştur.

İnsanı egemenliği altına alan toplumsal güçlerin onun yaşamında yarattığı yabancılaşma ve yıkım dinsel nitelikli düşüncelerin bundan sonraki gelişmelerinde ve halk içinde yaygınlaşmasında çok önemli bir yer tutar. Özel mülkiyete dayanan sistemler insanı; kendine, emeğine, diğer insanlara, doğaya ve dışındaki yaşama karşı yabancılaştırır. Bu süreç geniş kitlelerin yoksulluğu ve sefaletiyle birlikte gelişir.

Tek tanrılı dinlerin en gelişmişi ve yaygınlık kazananı olan Hıristiyanlığın ortaya çıkışında, bu ezilmiş, yoksulluk çeken kitlelerin manevi bir kurtuluşa duydukları ihtiyacın etkileri vardır.

Şimdiki zaman çekilmezdi, gelecek, olursa, daha da tehdit ediciydi. Çıkış yoktu. Yalnız umutsuzluğa düşmek ya da en bayağı zevke sığınmak vardı -en azından bunu yapabilecek olanlarda, ve onlar da küçük bir azınlıktı. Yoksa kaçınılmaz olana bitkin bir başeğmeden başka şey kalmıyordu .” (Engels) İçinde bulundukları koşulların yıkıcı, ezici etkisinden ancak koruyucu, teselli edici bir dünyaya sığınarak kurtulabilirlerdi. Hıristiyanlık onlara bunu verdi. Ve bu din gelişimin ilk aşamalarında çok büyük oranda ezilen yığınlar, köleler içinde taraftar buldu kendine. Hıristiyanlık evrenselleşebilmesini sağlayan özellikleri sayesinde hızla gelişti. Ulaştığı yaygınlık, ezilen kitleler nezdinde yarattığı etki Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğu için egemenliğini sürdürme ve yaygınlaştırma politikasında önemli bir araç olarak benimsenmesine yolaçtı. Ve Hıristiyanlık ortaya çıkışından 250 yıl sonra Roma tarafından devlet dini yapıldı. ” Tek başına, doğuşundan 250 yıl sonra devletin dini haline gelmiş olması bile, onun, çağının koşullarına uygun düştüğünü kanıtlamaktadır .” (Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu.)

Hıristiyanlığın bundan sonraki gelişmesinde ve biçimlenmesinde sınıfsal mücadelenin izlerini görmek mümkündür. “Hıristiyanlık, ortaçağda, feodalite geliştikçe, tam bir feodal hiyerarşi ile birlikte feodaliteye uygun düşen bir din haline dönüştü. Ve burjuvazi ortaya çıktığı zamana, ilkin Fransa’nın güneyinde Albi bölgesi halkı arasında, bu bölge kentlerinin en büyük bir gönenç içinde bulundukları bir çağda, feodal katolikliğe karşı bir sapkınlık olarak protestanlık gelişti. ” (Engels, age.)

Özel mülkiyetçi toplumsal sistemlerin en sonuncusu ve en gelişmişi olan kapitalist üretim tarzı, her şeyi meta haline getirir ve üretimin amacını dolaysız biçimde artı-değer üretimine bağlar.

Bu iki özelliğiyle kendinden önceki üretim tarzlarından ayrılır. Kapitalist üretim tarzı, üretici güçleri çok hızlı bir şekilde geliştirir ve egemenliğini tüm dünyaya yayar. Kâra dayalı üretim, bir işletme birimi içinde azami derecede örgütlü, planlı bir süreç olarak işlerken, ulusal ekonomiler ve dünya ekonomisi çerçevesinde tamamen örgütsüz, plansız bir süreç olarak varlığını sürdürür. Dünya çapında hüküm süren egemenliği içinde; bilinmeyen, engellenemeyen güçlerin kâr çarpışmaları, insanın kaderi üzerinde oynanan oyunlar vardır. Kapitalist üretim tarzı, ekonomik yaşamda “esrarlı” ve “önceden görülemeyen” sonuçlar üretir. Ekonomik yaşamı, bilinmez, yabancı, denetlenemez bir anarşi içine sokar. Bilinmez, yabancı, denetlenemez ve ezici bu güç karşısındaki insanın durumu; işte bu durum, modern çağ insanının dinsel inancının temelini oluşturur.

Modern kapitalist ülkelerde dinin kökleri, kapitalist üretim sürecinin insanı ittiği noktanın anlaşılmasıyla kavranabilir. Sermeyenin anarşik ekonomik düzeni insanı, her gün her saat, doğal felaketlerin yarattığı yıkımın benzeri bir yıkımın eşliğinde tutmaktadır. Bu noktada yaşadığı çaresizlik, güçsüzlük duygusu insanda, ilkel insanın doğa güçleri karşısındaki aczinin tanrılara, büyülere, mucizeye inanca yol açtığı gibi, aynı şekilde öteki dünyada daha iyi bir yaşam inancını üretir.

Emekçi kitlelerin sosyal ezilmişliği, çalışan sıradan insana her gün ve her saat savaş, deprem vs gibi bütün olağanüstü olaylardan bin kez daha çok en korkunç sıkıntılar ve dehşetli acılar yaşatan kapitalizmin kör gözüm hareket eden güçleri karşısında onun görünürdeki tamamen acizliği -bugün dinin en derin kökleri burada aranmalıdır. ‘Korku tanrıları yarattı’. Sermayenin kör gözüm hareket eden güçleri, halk kitleleri tarafından önceden görülemeyeceği, proleterleri ve küçük mülk sahiplerini adım başı tehdit eden ve üzerlerine ‘aniden’, ‘beklenmedik biçimde’, ‘tesadüfen’ yıkım, çöküş, dilencilere, yoksullara, fahişelere dönüşme felaketini yağdırabileceği ve gerçekten de bütün bunları yaptığı içi kör gözüm hareket eden güçleri karşısında duyulan korku- eğer materyalizmin abc’siyle yetinmek istemiyorsa bir materyalistin gözönüne alması gereken bugünkü dinin kökü budur .” (İşçi Sınıfının Din Konusunda Tavrı üzerine, Lenin, Seçme Eserler, Citl:II, s:442-43)

Kapitalist üretim tarzının doğurduğu sonuçlar, insana, doğal felaketlerin yarattığı sonuçların kaçınılmazlığı türünden sonuçlar gibi görünür. Bu sistemin anarşik ekonomik karakteri yarattığı sonuçlar itibariyle, sanki doğal bir kanunun işleyişinin sonuçları imiş gibi anlaşılır. Ekonomik krizler karşısındaki toplumun tavrı, Ortaçağ insanlarının veba veya kıtlık karşısındaki tavrına benzer. Çaresizlik ve korku. Denetleyemediği ve kendisini ezen bu gücün karşısında boyun eğer insan. Bu boyun eğmenin, çaresizliğin yarattığı zeminde varlık bulur din. Dinsel düşünce aynı zamanda kâr peşinde koşmanın dışında bir “değer” tanımayan kapitalist sistemin yarattığı manevi tahribatı onarıcı etkisiyle de çeker insanı kendine. Dinsel sıkıntı bir yandan geçek sıkıntının ifadesi, bir yanda da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din, tinsiz koşulların tini olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iniltisi, kalpsiz bir dünyanın ruhudur da. O halkın afyonudur. ” (Max, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

Din, yoksulluk ve yoksunluğun toprağında yaşam bulur. İnsana ait bütün özelliklerden soyundurulan insanın yaşamına anlam katma çabasının vardığı yerlerden biridir. İnsan bu toplumsal sistemde dine inanmaya ihtiyaç duyar. Din bu korunaksız ve anlamsız dünyada sığınabileceği bir liman sağlar ona. “

Din, sermayenin kölelerinin insani görünümlerini ve azbuçuk insan onuruna yaraşır bir yaşam taleplerini içinde boğdukları bir tür manevi alkoldür.” (Lenin, Sosyalizm ve Din, Seçme Eserler Cilt:II)

Burjuvazi, egemenliğini sürdürme amaçlı politikalarında, dini, yığınları etkilemede kullanabileceği önemli bir silah olarak görmektedir. Ancak bu politika, burjuvazinin sahneye çıkışından çok sonraları ve de onun ilk süreçlerdeki tutum alışının tam zıttı bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu süreci anlamak, dinsel düşüncelerin – marksizmin ifade ettiği şekilde- sınıf savaşımıyla bağıntısını kavramak açısından önem taşır.

Avrupa’nın Ortaçağ’dan çıkması sürecinde, kentlerin gelişen orta sınıfı, yani burjuvazi Avrupa’nın devrimci sınıfını oluşturuyordu O dönemin ekonomik örgütlenmesinde burjuvazi ciddi bir güç durumuna gelmişti. Burjuvazinin gelişmesi feodal sistemin sürdürülmesiyle bağdaşmaz hale geldi. Feodal sistemin yıkılması gerekiyordu. O dönemde feodalizmin uluslararası büyük merkezi Roma kilisesiydi. Roma kilisesi tüm feodal kurumları, tanrısal kutsama altında koruyan bir güçtü. Kilise aynı zamanda, katolik dünyadaki torakların üçte birini elinde tutuyordu. Burjuvazinin her ülkede feodalizmi altedebilmesi, feodalizmin merkezi örgütü niteliği taşıyan kilisenin egemenliğine son vermeyi gerektiriyordu.

Ayrıca, burjuvazinin kendi gelişmesine bağlı olarak, bilim de hızlı bir şekilde gelişiyordu Sınai üretimi geliştirmek için bilimsel gelişmenin önünün tamamen açılması gerekiyordu Bu da kilisenin entelektüel despotizmine karşı saldırı demekti. (Buna yeltenen ünlü materyalist düşünür Bruno diri diri yakılırken, ünlü gök bilimci Galileo tutuklanıp işkence görmüştü.) Burjuvazi doğa bilimlerini geliştirmeye şiddetle ihtiyaç duyarken, kilise kendi egemenliğinin doğanın mistifikasyonuna (gizemlileştirilmesi) bağlı olduğunu biliyordu. Doğa bilimlerinin ulaştığı sonuçlar, kilisenin toplumsal hakimiyetinin altını oyuyordu. Bu koşullar altında gelişen uzun bir savaş hüküm sürdü Avrupa’da.

Sanayi devrimi büyük bir kapitalist sınıf ile birlikte, ondan çok daha kalabalık bir sınai işçi sınıfı yarattı. Bu güç kendi sınıf çıkarları doğrultusunda mücadeleye atılmakta gecikmedi. Avrupa’da 1848 devrimleri oldu. Paris’te işçi sınıfı Haziran’da ayaklandı. Avrupa’nın her yanında işçi sınıfının kitlesel mücadelesi kendini gösterdi. İşçi sınıfının bütün gücüyle politik arenada boy göstermesi ve siyasal iktidarı ele geçirmeye yönelik mücadelesi, burjuvazinin o zamana kadar gelişimi önünde engel olarak gördüğü ve savaştığı dinsel düşüncelere kurtarıcı olarak sarılmasına yol açtı.

Burjuvazi, dine karşı savaşımında istediğini elde ettiği andan itibaren, onun için bu savaşı sürdürmek, kendi çıkarlarına darbe vurmak demekti. Burjuvazi özgür düşüncelerini bir kenara bıraktı ve görünüşte dindar kesildi. “Materyalizm başlarını belaya sokmuştu. Die Religion muss dem Volk erhalten werden -Din halk için muhafaza edilmelidir. Toplumu kesin yıkımdan kurtaracak biricik ve son araç dindi ” (Engels)

Marksist düşünce, dinsel düşüncelerin diğer tüm toplumsal olgular gibi onu vareden koşulların yok olmasıyla ortada kalkabileceğini belirtir. Yani, onu insanlar için vazgeçilmez kılan koşulların ve ilişkilerin mevcudiyetini yitirmesiyle. Din, marksizme göre, devletin varlık koşullarını yitirdikçe sönmesi gibi sönecek bir tarihsel kategoridir. Marx ve Engels, dinsel düşüncelerin, onları doğuran somut toplumsal ilişkilerin pratik olarak devrilmesiyle yok edilebileceklerini belirtmişlerdir.

Marx, modern çağda dinin kökleri ve onun nasıl ortadan kalkabileceğine ilişkin, Kapital’de şöyle bir belirleme yapar:

Gerçek dünyanın, dinsel yansıması, kaçınılmaz olarak, günlük yaşamın pratik ilişkilerinin insana, onun öteki insanlar ve doğa ile ilişkilerini tam anlamıyla anlaşılır ve akla-uygun bir ilişki olmaktan öte bir şey sunmadığı zaman ancak o zaman yitip gider. Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin, serbestçe biraraya gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana uygun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz. Bu da toplum için, belli bir maddi temeli, ya da kendileri de uzun ve zahmetli bir gelişme sürecinin kendiliğinden oluşmuş ürünleri olan bir dizi varoluş koşulunun varlığını gerektirir .” (Kapital, Cilt:I)

Günlük yaşamın pratik ilişkileri insana, bütün boyutlarıyla bilinebilir ve akla uygun olarak göründüğü zaman; ancak o zaman, gerçek yaşamın ilişkilerinin yanlış tasarımları üzerine kurulu dinsel düşünce varlık zeminini yitirecektir. İnsan, kendi yarattığı ilişkilerin üzerinde yükselen gücü, kendi amaçları doğrultusunda egemenliği altına aldığında, bütün bu süreçler bilinebilir, denetlenebilir hale gelmiş ve onu sis perdesi ardında bırakan koşullar ortadan kalmış demektir.

Grundrisse’de, tüm mitoloji hayal gücü yoluyla, hayal alemi içinde, doğa güçlerini yener, dizginler, biçimler; bundan dolayı da doğa güçlerine gerçekten egemen olunduğunda ortadan kaybolur ” diye yazar Marx. Mitoloji, doğa güçlerini dizginlemenin, biçimlemenin, yenmenin tasarımdaki üretimidir. Modern çağın dinsel inanışının temelinde de, benzer biçimde, bir gücün dizginlenmesi, egemenlik altına alınması isteği vardır. Bu güç, insanın kendi ilişkilerinin sonucu oluşan ve süreç içinde ondan kopan, onu egemenliği altına alan toplumsal güçlerdir. Dinsel inanış, bu güce karşı korunma, onu dizginleme isteğinin/ihtiyacının bir ifadesidir temelde. Ve mitolojinin başına gelen, dinin de başına gelecektir kaçınılmaz olarak.

Doğa güçlerine gerçekten egemen olunduğunda mitoloji nasıl temelsiz kalıp kaybolduysa, din de insanın, toplumsal güçleri gerçekten denetimi altına aldığında kaybolacaktır.

“… toplum tüm üretim araçları üzerine elkonması ve planlı bir biçimde kullanılması aracıyla, kendini ve bütün üyelerini şimdilik kendileri tarafından üretilmiş ama karşılarına ezici bir yabancı güç olarak dikilen bu üretim araçlarının onları egemenliği atında tuttuğu kölelikten kurtardığı zaman; yani insan yalnızca önerir olmaktan çıktığı ama düzenleyici de olduğu zaman, -işte ancak o zaman dinde yansıyan son yabancı güç ortadan kalkacak ve böylece artık yansıtacak hiçbir şey bulunmaması yalın nedeniyle, dinsel yansının kendisi de ortadan kalkacaktır .” (Anti Dühring-Engels)

Marksizmin dine karşı tutumu açıktır; yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız gibi. Ancak buradan, dinin, marksistler açısından her durumda cepheden savaşılması gereken bir olgu olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Din ile mücadele etmek onu vareden koşullarla mücadele etmeyi gerektirir. Yani kapitalizme karşı mücadeleyi. Çünkü bugün kapitalizmin yarattığı sonuçlar dinsel üşünceye maddi temel oluşturmaktadır. Bu yüzden dine karşı mücadele kapitalizme karşı mücadeleden ayrı düşünülemez. Tersine, bu mücadelenin verili ihtiyaçlarınca belirlenmeli, ona bağlanmalıdır. Dine karşı mücadele, soyut ideolojik bir vaazla aynı kapıya çıkmasına izin verilmemelidir; bu mücadele, dinin sosyal köklerinin oradan kaldırılmasına yönelik sınıf hareketinin somut pratiğiyle bağıntılandırılmalıdır.” (Lenin, İşçi Sınıfının Din Konusundaki Tavrı Üzerine, Seçme Eserler, Cilt:II)

Halkın yanılsamalı mutluluğu olarak dini ortadan kaldırmak, halkın gerçek mutluluğunu istemektir. Öyleyse dinin eleştirisi, ilke olarak, halesi din olan bu gözyaşları vadisinin eleştirisidir .” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

Dine karşı marksist tutumu Marx’ın bu sözleri kadar derin ve etkileyici biçimde hiçbir söz ifade edemez. Dinle mücadele etme, halesi din olan gözyaşları vadisi ile mücadele etmedir. Dinsel düşünce kapitalizmin yarattığı koşullarla beslenir. Onu ortadan kaldırmak, onu besleyen bu damarı yok etmekle mümkün olabilir ancak. Bu, dinsel düşüncenin kitleler içinde yaygınlık kazanmasını sadece kapitalizmin etkileriyle açıklamak demek değildir. Elbette gelenek, kültür vb. ideolojik biçimler dinsel nitelikli düşüncelerin gelişmesinde, taraftar bulmasında etkilidir. Ve bu noktada onunla mücadele bu ideolojik biçimlerle mücadeleyi de içermelidir. Ancak, temel olan, onun varlık zeminini ortadan kaldırmak -onu bu temeldeki mücadeleye tabi kılmaktır. Bu yapılmadan, onunla mücadele hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. “… bütün ideolojik alanlarda gelenek büyük bir tutucu güç olduğu gibi, din de bir kez oluştuktan sonra, her zaman geleneksel bir öz içerir. Ama, bu özde meydana gelen değişiklikler, sınıf ilişkilerinden,dolayısıyla bu değişiklikleriyapan insanlar arasındaki ekonomik ilişkilerden ileri gelir.” (Engels)

Lenin, dine karşı mücadelenin onu vareden temelden koparılmasına karşı şu kesin uyarıyı yapar; İşçi kitlelerinin sınırsızca ezilmesi ve hayvanlaştırılması üzerine kurulu bir toplumda dinsel önyargıların salt propagandist yollardan yok edilebileceğine inanmak saçma olurdu. Dinin insanlık üzerindeki baskısının sadece, toplum içindeki iktisadi baskının ürünü ve yansıması olduğunu unutmak burjuva darkafalılık olurdu. Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlatılmazsa, hiçbir broşürle, hiçbir propagandayla aydınlatılamaz .” (Lenin, Sosyalizm ve Din)

Ve Lenin şu sözleriyle, bu konuda devrimciler için temel alınması gereken politikayı net olarak ortaya koyar. “Marksist, materyalist olmak, yani dine düşman olmak zorundadır, fakat o diyalektik bir materyalist olmak, yani dine karşı mücadeleyi soyut olarak, soyut, tamamen teorik, her zaman aynı kalan bir propaganda temelinde değil, gerçekten cereyan eden ve kitleleri herşeyden önce ve en iyi eğiten somut bir temelde, sınıf mücadelesi temelinde yürütmek zorundadır .” (age.)

Engels’in 1874’te, Londra’da göçmen olarak yaşayan Komün mültecilerinin, Blanquistlerin manifestosunu tartışırken ifade ettikleri bu konuya ilişkin çok iyi bir örnek oluşturmaktadır. Engels, bu manifestoda yer alan dine karşı savaş ilanını aptallık olarak değerlendirir. Ve böyle bir yaklaşımın dine ilgiyi yeniden canlandırmak ve dinin gerçekten sönümlenmesini zorlaştırmak için birebir olduğunu belirtir.

Sayı 5 (Ocak 2002)