Marksizm Bir Eylem Kılavuzudur

“‘Doğa olaylarına yaklaşışı, onları anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır’ (Stalin) Yöntem, yani metod herhangi bir ereğe varmak için izlenen yol, yani amacı elde etmek için uygulanan araçların tümüdür. Marksist yöntemin amacı doğa olaylarını yöneten ve insan ilişkilerini belirleyen, açıklayan kanunları yani gerçeği yöneten kanunları bulmaktır.

Bizim için önemli olan tek şey vardır, incelenmesine giriştiğimiz olayların kanununu bulmak ve bu olaylar belli ve kesin şekle sahip bulundukları ve belli bir zaman aralığında gözlenebilecek bir karşılıklı ilişki içinde oldukları sürece, sadece bu olaylara hükmeden kanunları değil aynı zamanda olayların değişimlerinin, bunların gelişimlerinin yani bir şekilden diğerine bir ilişkiler düzeninden bir diğer ilişkiler düzenine geçişlerinin kanununu bulmaktır. Bu kanunlar bir kere bilindi mi, bunların toplum hayatında kendini belirtişi olan sonuçları çok daha rahat en ince ayrıntılarına kadar inceleyebiliriz. Toplumsal hareket, insanların, fikir, irade ve niyetlerinden bağımsız olmakla kalmıyor, aksine onların bilinç, irade ve düşüncelerini etkileyip, belirleyen yasaların yönettiği bir doğal-tarihsel süreçtir ve bu yasalar bilinebilir, bulunabilir. İşte bize düşen görev budur, bunun araştırılmasıdır. Bu nasıl mümkün olacaktır. Araştırma sırasında konuyla ilgili bütün malzemelerin bütün ayrıntılarının el altında bulundurulması, bunun çeşitli gelişme şekillerinin tahlil edilmesiyle bunlar arasındaki içsel ilişki ve bağların yakalanıp ortaya çıkarılması gerekir. Ancak bu iş yapıldıktan sonradır ki asıl ve gerçek hareket uygun ve iyi bir şekilde gösterilebilir. Bu ilişki ve çelişkiler, içsel ilişki ve bağlar nasıl yakalanıp ortaya çıkarılacaktır? SOYUTLAMA bu işi yapabilecek en iyi yöntemdir. Marks soyut tümdengelim yönteminin koyu bir taraftarıydı. ‘Tam gelişmiş organik bir cisim hücrelerinden daha kolay incelenir ve bir incelemede örneğin kendisinin yaptığı ekonomik şekillerin analizinde Mikroskoptan ve kimyasal ayırgaçlardan yararlanılmaz, bu ikisinin yerini SOYUTLAMA gücünün alması gerekir .’ (Kapital, s. 33)” ( Marksist Yöntem Üzerine, Devrimci Gençlik Yayınları)

Marksistler açısından teori, hiçbir zaman soyut bir entelektüel faaliyet olarak algılanmamış; tüm tarihsel dönemlerde, bir eylem kılavuzu olarak işlev yüklenmiştir.

Özellikle ’89 sonrasında, varolan sosyalist uygulamalarda yaşanan geriye dönüşler ve emperyalizmin gerçekleştirdiği kapsamlı ideolojik saldırılar sebebiyle; Marksizm’in burjuva ideolojisi karşısındaki üstünlüğünde bir sarsılma/aşınma yaşanmış, dünyada enternasyonal sol adına hareket eden bir iradenin olmaması bu aşınmanın bertaraf edilmesini güçleştirmiş; yerel çabaları bütünleştirici kolektif bir üretim sağlanamamıştır.

Bugün gelinen aşamada sorunların çözümünü doğru yerde aramak ve alternatif geliştirebilmek açısından, Marksist teori dışında bir yolgösterici yoktur. Tıkanmanın açılması için gösterilen her türlü çaba, değişim ve yenilenme gayretleri; temelinde Marksizm olan bir fikri gıdadan beslenmek zorundadır.

Marksizm ne değildir?

Marksizm, belirli kitapların toplamından oluşan bir yığma bilgi değildir. Aynı şekilde; yaşamın/incelenen olguların kendisine uydurulması gereken kitabî bir bilgi de değildir. Demek ki doğru kabul ettiğimiz kimi kalıplara yaşamı uydurmak yerine, hareket noktamız yaşayan gerçekler olmalıdır.

Marx, “Bugüne kadar filozoflar dünyayı sadece yorumladılar, oysa önemli olan onu değiştirm ektir .” derken; Lenin de “

Tekrarlamaya gerek olmayacak üzere, kitleler öğreneceklerini kitaplardan değil, yaşamdan öğrenirler.” değerlendirmesini yaparken; ne yorumlama fiilinin ne de kitapların önemini yadsımışlardır. Burada önemli olan araç-amaç diyalektiğinin doğru kavranması ve teori ile pratik arasındaki ilişkilenmenin taşıdığı karşılıklı etkileşime vakıf olabilmektir.

Devrimci Yol’dan aktarıyoruz:

Yaşayan gerçekleri kapsayan, toplumsal gelişmenin çelişmeli yapısını kavrayabilen ancak Marksist teoridir. Canlı tarihteki bu çelişmeleri  ve onun temel unsurunu kavrayabilen diyalektik maddeciliği bilmek, onun önemini kavramak hepimizin görevidir. Ama teoriyi nasıl kavrayıp nasıl öğreneceğiz? Burada şu kadarını söyleyelim ki teori, can sıkıcı makale ve broşürler olarak görülmemelidir. Teorik mücadele, makale ve broşürlerin yazılması ve okunması olarak ele alınmamalıdır. O hayatın bütün alanlarında canlı açıklamalar şeklinde kavranabilmelidir. Bizzat bizim siyasi pratiğimiz içinde bir unsur, ama onu takip eden cansız bir unsur değil, onu yönlendiren bir unsur olarak değerlendirilmelidir ve canlı bir çerçevede ele alınmalıdır .” (Mayıs, 1977)

DÜNDEN BUGÜNE UZANAN BİLGİ SÜRECİNİN HALKALARI BİLİMSEL BİR SÜREKLİLİK DAHİLİNDE ÇOĞALMIŞTIR

Engels, 1886’da hazırladığı “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”adlı yapıtla, diyalektik ve tarihsel materyalizmin esaslarını ortaya koymuş ve uluslararası proleter hareketin gelişimine, ölçülemeyecek denli değerli bir katkı sağlamıştır.

Engels, bu çalışmayı yaparken, aynı zamanda Feuerbach’a hakkını teslim ediyordu: Feuerbach  pek çok bakımdan Hegelci felsefe ile bizim anlayışımız arasında bir ara halka idi. (…)

Yerimizi bulmadan önceki kaynaşma dönemimizde, Feuerbach’ın, Hegel sonrası herhangi başka bir filozoftan daha fazla üzerimizde etkili olduğunu tamamen teslim ederek bir onur borcunu da ödemek zorundaydık.” (Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s:8)

Aynı eserde ek olarak yayınlanan Marx’ın Feuerbach üzerine tezleri için Engels, “Bunlar, sonradan işlenmek üzere çabucak kağıt üzerine çiziştirilivermiş, hiç de baskı için hazırlanmış olmayan yalın notlardır, ama yeni dünya anlayışının dahiyane tohumunun atılmış olduğu ilk belge olarak ölçülemeyecek bir değer taşıyorlar.”(age. s:9, Önsöz) diyordu.

Bundan söz ederken asıl amacımız, 150 yıllık tarihsel birikimin içerdiği hazinenin önemine işaret etmektir. Bugünkü koşullarda, karşı karşıya geldiğimiz sorunların çözümünü bu hazine dışında aramaya kalkmak ister istemez akla “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” sözünü getiriyor. Kolay unuttuğumuz gibi, çok da kolay reddediyoruz.

Sahip oldukları bilgi ve yeteneği, birbirini tamamlamada hayran olunacak biçimde kullanabilen Marks ve Engels; tek beynin zorlanabileceği bir üretimi, iki beyni tek beyin haline getirerek, insanlığa kazandırmışlardır. Teorik bilgilerini, iktisadi ve toplumsal olguların çözümlemesine uygulayabilme yeteneği, Engels’i Marks için “Bulunmaz bir arkadaş” kılarken, Marks da bu bütünleşmeyi, diyalektik ve tarihsel materyalizmin temellerini hazırlama işinde taçlandırıyordu.

Marks ve Engels’in ortak ilk yapıtı olan ve görüşlerinin bir düzene konmuş halini de yansıtan K utsal Aile, Berlin’deki Genç-hegelcilerin eleştirisini içerir. Görüşlerini bir eleştiri aracılığıyla bir düzene koymak, uyulması şart olan bir yöntem değilse de örneğimizde bunun özgünlüğü ve öğreticiliği dikkat çeker.

1845’te Brüksel’de Marks tarafından formüle edilen “Feuerbach Üzerine Tezler” ile Marks ve Engels’in ortak çabası sonucu 1845-46’da Brüksel’de hazırlanan “Alman İdeolojisi“; Marksizm’in ana temalarına bir temel oluşturma özelliğine sahiptir. Aynı zamanda tarihsel materyalizmin temel taşlarını oluşturan çerçevenin bütünlüklü ilk ifadesi olma özelliği de taşır.

Tarihsel birikimin devralınabilmesi, halkalar arasındaki iletkenliğe bağlıdır. İletkenliği önleyen kopukluklar, sadece kendi döneminin değil; bir başka döneme ait birikimlerin de sağlıklı iletilebilmesi üzerinde olumsuz etki yapar.

Azla yetinmeye alıştırılan bir toplum, aynı kanaatkarlığı bilginin edinilmesinde de gösterir. Öyle ki derme çatma, kulaktan dolma ve sistematik olmayan bilgi parçacıkları bir araya getirilerek cehaletin üstü örtülür. İşte bu örtü, bilgiyi esaret altına alır. Kamuflaj altındaki cehalet; yapma-etme fiillerinde rehber rolü oynar. Ne zaman ki yaşam en ağır eleştirisini “yenilgi” biçiminde tattırırsa; o noktada, örtünün kalkma olasılığı doğar. Kaldı ki çoğu kez, daraltılan ufkun ve menzili düşürülen bakış açısının kalıcılaşan etkisi, bir yöntem haline gelir ve bırakalım örtünün kalkmasını – cehalet, ukalalık sebebi olmaya başlar.

Engels, tüm felsefenin temel konusunun düşünce ve varlık ilişkisi sorunu olduğu gerçekliğine özel olarak vurgu yapar. Marx’ın ise, Hegel’de başaşağı duran sistematiği, ayakları üzerine oturttuğunu biliriz. Ancak, bunlar birer sonuçtur. Ve bu sonuçta, bugün artık adı anılmaz olan “unutulmuşlar”dan, doğanın kimi kurallarının keşfine kadar pek çok öğenin rolü vardır.

Marksist felsefe; Hegel’in idealist diyalektiğini, Feuerbach’ın metafizik materyalizmini aşar ve insanlığı yeni bir ufka taşırken,, öncellerinin hakkını teslim eder. Çünkü hiçbir bilgi, “ şapkadan tavşan çıkarır gibi ” bir anda oluşuvermedi.

Felsefede kabul edilmesi söz konusu olan gerçek, Hegel’de, bir kere keşfedildikten sonra artık ezbere öğrenilmesinden başka bir şey kalmayan bir dogmatik ilkeler dermesi değildi artık; gerçek, bundan böyle, bizzat bilgi sürecinin içinde, hiçbir zaman sözde bir mutlak gerçeğin bulunuşu ile artık daha öteye gidilemeyen, ulaşılan mutlak gerçek karşısında kolları kavuşturup ağzı açık seyretmekten başka yapacak bir şey bulunmayan bir noktaya varmaksızın bilginin alt basamaklarından gittikçe daha üst basamaklarına yükselen bilimin uzun tarihsel gelişmesinde yatıyordu. Ve bu, bütün öteki bilgi ve pratik eylem alanlarında olduğu gibi felsefi bilgi alanında da böyleydi .” (age., s:12)

Dünyayı bilmenin olanaklı olduğu ya da en azından derinliğine bilmenin olanaklı olduğu fikri, felsefenin önemli bir gelişme düzeyine işaret eder. Kant vb. filozofların da bu gelişmede önemli rolü olmuştur.

Eğer biz, doğal bir görüngü hakkındaki anlayışımızın doğruluğunu, bu görüngüyü biz kendimiz yaratarak ve onu koşullarının yardımıyla meydana getirerek ve hele onu kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın kavranamaz ‘kendinde şeyi’nin işi biter. Bitkisel ve hayvansal organizmalarda üretilen kimyasal tözler, organik kimya birbiri ardından onları birer birer yapmaya koyuluncaya kadar, böyle “kendinde şeyler” olarak kalırlar; ama kimya onları yaptı mı, “kendinde şey” bizim için şey haline gelir, tıpkı örneğin, artık kızılkök halinde tarlalarda yetiştirilmeyip çok daha kolaylıkla ve daha ucuza taş kömürü katranından çıkardığımız alizarin gibi. Copernikus’un güneş sistemi, üçyüz yıl boyunca, bir varsayım oldu; bunun üzerine bire karşı yüz, bin, onbinle de bahse girişilse, gene de varsayımdı(bilindiği gibi Kopernik, yerin ve öteki gezegenlerin güneşin etrafında döndükleri hipotezini ortaya koydu. –bn.); oysa Le Verrier, bu sistemden çıkarılan veriler yardımıyla, yalnız, bilinmeyen yeni bir gezegenin varlığının zorunlu olduğunu değil, ama aynı zamanda bu gezegenin (Neptün, -bn.) gökyüzünde bulunması gereken yeri hesaplayınca ve daha sonra Galile onu gerçekten bulunca Copernikus’un sistemi tanıtlanmış oldu .” (age. s:24)

Hegel diyalektiğinin ayakları üzerine oturtulması ile beraber, dünyayı kavrayışta önemli bir mesafe katedilmiştir.

Çevremizdeki şeyler, tamamlanmış bir gelişmenin durağan sonuçları değil; rastlantılar gibi zor unluluğu da barındıran, iç içe geçmiş süreçlerin, gerçekte hareket halinde olan ama görünüşte durulmuş halidir. Zihnimizdeki yansıları itibarıyla da bir durulmayı tanımlayan bu süreçler, duraksamanın ve geçici gerilemelerin varlığına rağmen gerçekte ileriye doğru hareketin önlenemez akışını içerirler.

Bu düşüncenin sözde kabulünden çok, kavranıp yaşam içerisinde uygulanabilmesidir önemli olan. Böyle bir durumda insanlar gelişmeler karşısında kesin çözümler, gerçeklerde sonsuz kalıcılık istemek yerine, geçiciliğin ve değişkenliğin ayırdına varırlar. Böylece, her zaman edinilen her bilginin zorunlu olarak sınırlı olma niteliğinin ve bu bilginin, içinde, kazanılmış olduğu koşullara bağımlılığının bilincinde olunur .” Diğer başka olgular gibi, varolan karşıtlıklar da bir görelilik taşır.

Şimdi doğru olarak tanınan şeyin gizli bir yanlış yanı da vardır ve bu, daha sonra ortaya çıkacaktır, tıpkı şimdilik yanlış tanınanın da doğru bir yanı olduğu ve bu doğru yanı yüzünden daha önce doğru sayılır olduğu gibi; ve bilinir ki, zorunlu olduğu ileri sürülen şey, salt rastlantılardan meydana gelmiştir ve sözde rastlantı, zorunluluğun altında gizlendiği biçimdir . “(age. s:47)

Doğabilim, onsekizinci yüzyılın sonuna dek, süreçleri değil şeyleri inceleyen ve olguları toplayan, tamamlanmış şeyler bilimi olarak varlık gösterdi. Ondokuzuncu yüzyılda ise sınıflama, şeylerin kökenine inme, süreçler arasında bağlantı kurma vb. ile metafizik kavrayışa son verilir.

Bitkisel ve hayvansal organizmalardaki olayları inceleyen fizyoloji, her organizmanın embriyondan, olgunluğa kadar gelişmesini inceleyen embriyoloji, yeryüzü yüzeyinin aşama aşama oluşmasını inceleyen jeoloji, hep yüzyılımızın çocuklarıdırlar .” (age. s:48)

Ancak, bu süreçler arası bütünlük sağlanana dek, bilginin çok ciddi bir sıçrama yapmasına sebep olan üç büyük buluş söz konusudur: Birincisi, hücrenin bulunuşu; organizmaların tanınmasında büyük bir aşama olan bu buluş, aynı zamanda hücrenin dönüşme yeteneği ile beraber, türlerin uğradığı değişikliğe de açıklık getiriyordu.

İkincisi, enerjinin dönüşümünün bulunuşu; çeşitli biçimlerde varlık gösteren enerjinin bir biçimi ortadan kalkarken bir başka biçimde yeniden açığa çıkar. Ve doğanın genel boyutlarıyla hareketi, bu şekilde, bir biçimden diğerine dönüşme süreci olarak açıklanır.

Üçüncüsü, Darwin’in Evrim Teorisi; buna göre doğanın bütün ürünleri “başlangıçta az sayıda tek hücreli tohum özünden başlayan uzun bir gelişme sürecinin ürünüdürler, ve bu tek hücrelilerin kendileri ise kimyasal yolla oluşmuş bir protoplazmadan ya da albüminimsi bir cisimden oluşmuştur ” (age. s:49)

Bu üç buluş ile beraber, doğanın çeşitli alanları arasındaki iç bağlantıların bir bütün halinde ortaya konabildiği bir bilgilenme aşamasına gelindi. Eskiden, doğa görüngüleri arasındaki bağlantıları açıklarken, eksik olan parçaların yerini imgesel unsurlar alırdı. Doğanın içerdiği diyalektik iç örgü kavranamadığı noktada, yapay bağlantılar söz konusu oluyor; apriori(önsel) saptanan olgular varlık gösteriyordu. Hegel’de mutlak fikir, gizemli bir tanrı ile eksikleri tamamlama çabası, vb. bu döneme ait kavrayışlardır.

Üzerindeki insan etkisi dışta tutularak incelendiğinde, doğanın gelişim tarihinin, toplumun gelişim tarihinden temel farklarla ayrıldığı görülecektir. Doğada “kör ve bilinçsiz” etmenlerin rol alması nedeniyle, hiçbir şey bilinçli bir çaba sonucu gerçekleşmez. Toplumda ise; bilinçle, tutkuyla, düşünce ile hareket eden, tasarı yapan insanlar söz konusudur. Ve bu alanda hiçbir şey bilinçli bir çaba olmadan gerçekleşmez. Ancak, tek tek olgular söz konusu olduğunda önemli olan bu ayrım, “tarihin akışının genel iç yasaların hükmü altında olduğu gerçeğinde hiçbir değişiklik yapmaz .”

Buradaki bilinç faktörünün tüm ağırlığına karşın, rastlantının hükmünün geçerli olduğu görülür. Amaçlanan şeylere bakıldığında, ya önsel olarak gerçekleşmez durumdadır ya da koşulların uygunsuzluğu söz konusudur. Sonuçta pek çok amaç birbiri ile çaprazlaşarak karşı karşıya gelir ve doğadakine benzer bir durum ortaya çıkar. Başlangıçta eylemdeki tüm bilinçli çabaya rağmen, ortaya çıkan sonuçlar, istenen sonuçlar değildir. Ancak, buradaki gelişmeler üzerinde hükmünü hissettiren rastlantılar da, gizli iç yasaların etkisi altındadır ve önemli olan da bu yasaları bulup çıkarabilmektir.

İnsanlar, her biri bilinçli olarak istedikleri kendi amaçlarını izleyerek, bu tarih nasıl bir biçim alırsa alsın, kendi tarihlerini yaparlar, ve işte bu başka başka doğrultularda etki yapan sayısız iradenin ve bunların dış dünya üzerindeki çeşitli yankılarının bileşkesi, tarihi oluşturur .” (age., s:52)

Burada, iradeyi ortaya çıkaran belirleme sarmalını dikkatle izlemek gerekiyor. İrade üzerinde belirleme rolü oynayan tutku ve düşünmenin kendisi de bir belirlenme altındadır. Bu aşamadaki faktörler; dışsal etkilerden güdülere, hırstan nefrete, kişisel hevese kadar çok çeşitli nitelikler gösterir. Ancak, ortaya çıkan sonuçlara bakıldığında bu niteliklerin ikincil önemde bir rol taşıdığı ve genellikle amaçlanandan farklı sonuçlara varıldığı görülür.

Yukarda belirttiğimiz belirleme sarmalı içerisinde köken sorgulaması yapmaya devam ettiğimizde, insanların beyninde bu güdüleri oluşturan arka planı da ortaya koyma şansı olur.

İnsanın tarihsel eyleminin güdüleri ile yetinmeyip daha ileri giderek bu güdülerin de devindiricilerinin neler olduğu araştırılırken görülür ki; ne denli önemli olursa olsun, bireyin güdüleri geniş yığınları tarihsel dönüşüme götüren güdüler kadar söz konusu olamazlar. İşte buradaki, yani eylem halindeki kitlelerin devindirici gücünün nedenleri ortaya konduğunda, tari hin genel boyutları üzerinde etki yapan yasalara ulaşılmış olur.

İnsanları harekete geçiren ne varsa, hepsi zorunlu olarak onların beyninden geçer, ama bunun beyinde alacağı biçim, koşullara çok bağlıdır. İşçiler, 1848’de, Ren bölgesinde yaptıkları gibi makineleri artık düpedüz kırıp dökmedikleri günden beri kapitalist makineleşmeyle hiç de barışmış değildirler .”(age, s:54)

19. yüzyıl, aynı zamanda tarihin devindirici gücünün ortaya konduğu yüzyıl olmuştur. Yüzyılın başlarında toprak aristokrasisi ile burjuvazi arasındaki siyasal savaşıma, 1830 sonrasında üçüncü bir güç olarak proletarya da katılır. Ve bu üç büyük sınıfın savaşımında, modern tarihin devindirici gücü tüm açıklığı ile kendini gösterir.

Toprak mülkiyeti ile burjuvazi arasındaki savaşımda, bir o kadar burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşımda da, en başta ekonomik çıkarların söz konusu olduğu da besbelliydi; siyasal iktidar, ancak bu çıkarların gerçekleşmesine basit bir araç olarak hizmet etmek durumundaydı .”(age, s:55)

Marksizm, tüm pozitif bilimleri kucaklayan ve materyalist bir düşünce sisteminde disipline eden bir bilim felsefesidir. Bu felsefenin yaşama bir anahtar, bir kılavuz olarak taşınabilecek denli kavranması, programlı ve yoğun bir çalışmayı zorunlu kılar. Alman idealist felsefesinin, Fransız ütopik sosyalizminin ve İngiliz ekonomi politiğinin bir bileşimi olarak ortaya çıkan bu toplumsal teori ile ilgili olarak yapılan araştırmalarda, tarihsel köklerine dek inmek, bir zorunluluk olarak görülmemelidir. Bilimde önkabuller, bir cehaletin veya araştırma tembelliğinin göstergesi olarak değil; güne yanıt verme önceliğinin tercih edilmesi olarak kabul edilmelidir.

Entelektüel merak çerçevesinde Marksizm’den önce onun üç kaynağını incelemek, ondan sonra Marksizm’e başlamak yanlış değildir; ne var ki “teorik çalışma yalnızca pratik çalışmanın öne sürdüğü sorunlara yanıt sağlar .” (Lenin). Bu bağlamda böyle bir araştırma yöntemi, en azından geciktirici/oyalayıcı olacak ve belki de kişiyi aslolandan mahrum bırakacaktır. Bu nedenle eğitimi, siyasal pratiğin ihtiyaçlarından bağımsız düşünmek, devrimciler için uygun bir yöntem değildir.

Marks, Feuerbach Üzerine Tezleri’nin üçüncüsünde; İnsanların ortamın ve eğitimin ürünleri olmasını, dolayısıyla başka insanların, başka ortamların ve değişik bir eğitim ürünleri olmasını isteyen materyalist öğreti ortamı değiştirenlerin açıkça insanlar olduklarını ve eğiticinin de eğitilmeye gereksinmesi olduğunu unutur. ” diyor.

Burjuva devletin ideolojik aygıtlarından biri olan okullarda, öğreten ile öğrenen arasındaki ilişki, tekyanlıdır. Davranış normları dahil, her şey önceden bellidir. Paketlenmiş bilgiler tek elden öğrenciye sunulur. Sonuçta ezberci ve kalıplarla düşünen bir insan ortaya çıkar. Devlet eliyle verilen eğitim nasıl amaçlı oluyorsa; alternatif zeminlerde kişisel veya toplu biçimlerde yapılan eğitim de amaçlı olmalıdır. Örneğin Marksizm’i öğrenme isteği, başlı başına bir tercihi ve amacı ifade ediyorsa da, net çizgilerle belirlenmiş amaçlar, öğrenme cetveli üzerinde değiştirici etkide bulunur.

OKUMA LİSTESİ

  1. Diyalektik Ve Tarihi Materyalizm (Stalin)

  1. Teori Ve Pratik (Mao)

  1. İlkel, Köleci Ve Feodal Toplum (Zubritski Mitropolski Kerov)

  1. Kapitalist Toplum (Zubritski Mitropolski Kerov)

  1. Felsefenin Temel İlkeleri (George Politzer)

  1. Emperyalizm (Lenin)

  1. Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye (Yerasimos)

  1. Ücretli Emek Ve Sermaye Ücret Fiyat Ve Kar (Marks)

  1. Ütopik Sosyalizm Ve Bilimsel Sosyalizm (Engels)

  1. Komünist Manifesto (Marks- Engels

  1. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (Marks)

  1. 1844 El Yazmaları (Marks)

  1. Kutsal Aile (Marks- Engels)

  1. Alman İdeolojisi (Marks- Engels)

  1. Ludwig Feuerbach Ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu (Engels)

  1. Fransa’da Sınıf Mücadeleleri (Marks)

  1. Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i (Marks)

  1. Fransa’da İç Savaş (Marks)

  1. Gotha Ve Erfurt Programlarının Eleştirisi (Marks- Engels)

  1. Ailenin Özel Mülkiyetin Ve Devletin Kökeni (Engels)

  1. Devlet Ve İhtilal (Lenin)

  1. Leninizm’in İlkeleri (Stalin)

  1. Faşizme Karşı Birleşik Cephe (Dimitrov)

  1. Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (Lenin)

  1. Marksizm Ve Ulusal Sorun Ve Sömürgeler Sorunu (Stalin)

  1. Ne Yapmalı (Lenin)

  1. Toplu Yazılar (M. Çayan)

Belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki, bu konuda evrensel bir liste yoktur. Okumak, onu ihtiyaç haline getiren eksikliğin boyutuna olduğu kadar, eksikliğin hangi sınırlar içinde tanımlandığına ve sonuçta bu öğrenme fiilinin hangi amaçla gerçekleştiğine bağlı olarak hem nicelik hem de nitelik açısından farklılık gösterebilir.

Özellikle yeni başlayan veya asgari anlamda da olsa felsefi bir ön birikime sahip olmayan arkadaşlar Komünist Manifesto’dan sonraki bölümde zorlanabilir. İdealist felsefenin temsilcileriyle süren yoğun tartışmalar içerisinde şekillenen Marksizm, bu süreci yansıtan eserlerinde felsefi bir yoğunluğa sahiptir. Bu nedenle araya Felsefenin Temel İlkelerini ve Yerasimos’un eserini koyduk. Aynı şekilde kapitalist ekonominin eleştirisini içeren Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’yı da bu bölüme koyduk. Gerçi listede daha sonra gelen Alman İdeolojisi kastedilerek, ” tarihsel materyalizmin yeni kavramları henüz biçimlenme halindedir; bunların her birinin ayrı ayrı belginlikleri, karşılıklı ilişkilerin işlem bakımından uygunluğu, 1859’da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ‘Önsöz’ünde işlenmiş sunuşun düzeyinde değildir henüz .” dendiği bilinir. Aslında bir eğitim tarzı olarak da olumlu sonuç veren bir uygulamadır; teorinin soyut biçiminden önce onun yaşamın şu veya bu kesitine uygulanmış somut biçiminden başlamak kimi durumlarda tercih edilmelidir. Örneğin toplumları inceledikten sonra Yerasimos’un sıradaki kitabıyla, sorun bir de Türkiye özgülünde incelenmiş olacaktır.

Tabii bizler, her iş gibi okumanın da planlı/programlı yapılmasının verimi arttıracağı düşüncesindeyiz. Ayrıca, bugün postmarksist şarlatanlıkların veya “40 yıldır aynı listeyi takip ediyorsunuz” diyebilecek darkafalıların etkisinde kalmadan ve ısrarla, Marksizm’in yazılı ürünlerine gerekli önemi vermek gerekiyor.

Yukarıdaki liste, ihtiyaca göre arttırılıp azaltılabilir. Arttırma, bu kitapları okuyup bitiren kişinin birikimi ile rahatlıkla yapılabilir. Azaltmak içinse, listedeki kitapları okumuş olan yoldaşlarımızdan destek alınabilir.

Böyle bir süreçte en önemli noktalardan biri, okuma fiiliyle ve dolayısıyla kitaplarla barışık olabilmektir. Hızlı okuyup, sindirmeden geçmek, sadece geçilen kitaptan yeterli gıdayı alamamış olmaya değil, aynı zamanda anlama eksiği sebebiyle okuma işinin giderek sıkıcı bir hal almasına sebep olur. Anlayarak ilerlemek, yeni bilgiler edinmenin bilincine ve tadına varmak, bir süre sonra insanı kitaplara aşık hale getirir.

Çalışmayı verimsiz kılan yaygın alışkanlıklardan biri de kitabın kalınlığından korkmak, sık sık kaç sayfa kaldığına bakmak, yani angarya olarak görmektir. Peşinen, zor bir uğraş olduğu ve anlama güçlüğü çekileceği kanaati de okuma fiilini köstekler.

Anlaşılmayan bölümleri atlamak, büyük bir yanılgı olur ve diğer bölümlerin de anlaşılmasını güçleştirir. Anlaşılmayan yerlerde öncelikle sakin olup, tane tane ve düşünerek yeniden okumak denenmeli; sözlük, vb. kaynak yardımına başvurulmalı; o da olmuyorsa, soruna vakıf bir yoldaştan destek istenmelidir.

Eğitim, salt toplu okumalarla/çalışmalarla aşılabilecek bir olgu değildir. Aksine, “bireysel eğitim”, yani kişinin yukarıda belirttiğimiz biçimdeki çalışması, daha kalıcı bilgiler edinilmesini beraberinde getirir. Gerçekte, toplu çalışma ile bireysel çalışma, birbirinin alternatifi değildir. Toplu çalışmanın zenginleştirici ve çoklu katılımın zihin açıcı etkisi yadsınamaz.

Dergimizin 1997’deki birinci sayısında “Dergide çıkacak olan ve bir ideolojik örgünün ilmikleri olarak kabul ettiğimiz yazıları, uzunluğuna bakmaksızın ve gerekirse tekrar tekrar okumak , ‘netleşme’nin en etkili araçlarından biri olacaktır .” demiştik. Tabii ki amacımız, yazıları ezberletmek değil. Derginin klasiklerden farkı, o klasiklerle yaşamın nasıl göründüğünü anlatan, soyutlama ve izdüşüm yapan, güncelleştiren bir niteliğe sahip olmasıdır.

Yazımızı bir hatırlatma ile noktalıyoruz.

Geçen sayımızda, solun yanlış yerde çözüm aramakta olduğunu söyledik. Bu yanlış, çeşitli biçimlerde devam ediyor. Dergimizin iç sayfalarında bu konuda yeni vurgulara tanık olacaksınız. Bu yanlışların kaynağında yöntem sorununun yattığını, muhakeme ve pratiğe aktarma konusunda bir problemin yaşandığını, Marksizm zemininde sağlanan teorik birikimin an’a izdüşürülemediğini, yani bu külliyat içinden ideolojik-politik bir duruşun gereklerini süzüp çıkarmada bir zorlanma yaşandığını görüyoruz. Mesele, birilerinin sandığı gibi, araştırma enstitülerine sahip olamamak da değildir. Aynı sağlıksız ve yanıltıcı kaygının Tartışma Süreci’nde dışavurduğunu ve abartılı umutlarla “araştırma komisyonları”nın oluşturulduğunu biliyoruz. Aynı komisyonların, kendilerine adını veren konuda dahi (mesela “Kürt Sorununu Araştırma Komisyonu” gibi) neleri yeniden keşfettiklerini hep beraber gördük!…

Bu meselenin anlaşılması, bizim ne yapmaya çalıştığımızın anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Bu ülkede Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya gibi devrimcilerin neden hala önder konumda olduğunu, onlardan kalan birkaç yüz sayfalık yazılı ürünlerin neden hala temel öneme sahip olduğunu ve yol gösterdiğini anlamayanlar; Birikim dergisi ile aramızdaki farkın ne olması gerektiğini idrak edemeyenler, Devrimci Hareket’e de kendi duruşlarındaki çarpıklık ölçüsünde yakıştırma yapmaya devam edecektir.

Bizler bu ülkede bir siyasal hareket olmanın gerekleri paralelinde konumlanmış, bu gerekler dahilinde öncelikleri olan ve bir ideolojik-politik hattın ilmiklerini her sayıda adım adım ören Devrimci Yolcularız. Bizler için, falanca birimde rastlanmış kolonileşme eğilimini irdelemenin ve bunun önüne geçmenin, yoldaşlaşma kültürünü kalıcılaştırmanın önemi büyüktür ve acildir. Bu konuda yazacağımız yazının, bir devrimci örgütlenme olma işleviyle ve devrim amacıyla olan ilintisini kavramayacak kadar meselelere yabancılaşan ve “daha teorik yazılar” bekleyen arkadaşlara, Marksizm’in en temel klasiklerini okumalarını; okumuşlarsa eğer, bir kez daha okumanın kendileri için bir ihtiyaç olduğunu hatırlatır ve öneririz.”(Devrimci Hareket, Şubat 2001)

Sayı 10 (Ağustos-Ekim 2003)