Mehmet Yeşiltepe: “Kaygıyı da İçeren İhtiyatlı Bir Sevinç İçindeyim.”

Vişnelik imzacılarından Mehmet Yeşiltepe ile seçimler, sol ve önümüzdeki süreç üzerine sohbet ettik.


 

Devrimci Hareket: Seçim sonuçları için, giriş bağlamında neler söylemek istersiniz?

Mehmet Yeşiltepe: Ben seçimi, halka 4 yılda bir söz hakkı verildiği ama bu hakkını eşit ve özgür biçimde kullanamaması için, sistemin tüm imkanlarının devreye sokulduğu bir demokrasicilik oyunu olarak görüyorum. Mevcut seçim ve sonuçları bir özgünlük taşısa da öz itibariyle bu genel doğruyu değiştirmediğini düşünüyorum. Parlamentarizmin devrimci çalışma tarzını baskılaması yönünde göze çarpan yaygın ve ağırlıklı eğilim nedeniyle, 7 Haziran seçim sonuçları karşısında, kaygıyı da içeren ihtiyatlı bir sevinç içindeyim.

Seçim sonuçlarına bu denli sevinenler varken bu girişin yadırganabileceğini biliyorum. Ancak röportajın bütünlüğü içerisinde bu söylediğim anlaşılacak; bunun, birilerinin başarısını hafife alma, sevincini yok sayma olmadığı görülecektir.

DH: Bir seçim dönemi bitti ve bir kez daha biçimin özü baskıladığı, tali olanın temel olana tercih edildiği, görüngülerle yetinildiği, öznel tanımların öne çıktığı bir duruşla karşı karşıya kaldık. Sizce bunun nedeni nedir?

MY: Bunun nedenlerine dair çok şey söylenebilir. Ama izlerini, seçimi önceleyen süreçte de, seçim ittifakları ve çalışmalarında da gördüğümüz, üzerinde öncelikle durulması gereken olgular vardır.

Sol, genel anlamda Marksist birikimden özelde temel teorik tezlerden uzaklaşmıştır; analitik yöntemin uygulanamadığına dair pek çok veri söz konusudur. Bu, hem an’la gelecek arasındaki diyalektik bağı koparmakta, böyle bir gereklilik ve yöntemsel disiplinle hareket etmeyi gereksizleştirmekte, hem de an’ı doğru değerlendirebilme kapasitesini zayıf düşürmektedir. Tam da bu noktada, zayıf düşenin yerini neyin alacağı, sahip olunan toplam kültürle, kavrayış ve perspektifle doğrudan ilintilidir. Eğer solun sınıfsal köken olarak küçük burjuva tabana dayandığı düşünülürse; öznelliğin de sabırsızlık ve kısa erimli bakış açılarının da abartı, pragmatizm vb.nin de kaynağında küçük burjuva sınıf karakterinin yattığı görülür. Belki devrimciliğin bu sınıf karakterini aşmada en etkili kimliklerden biri olduğu söylenecektir; bir yanıyla doğrudur. Ancak, bilinir ki sahip olunan niteliklerin sınava girdiği zorlu dönemlerde, sınıfsal nitelikler nükseder ve sistemle alternatif zemin arasındaki geçişkenlik artar; ilkeleri eğip bükme ve kolaya kaçma ihtimali belirir. Mevcut tablonun bir de bu açıdan değerlendirilmesinde yarar olduğunu düşünüyorum.

‘Berkin’in, Ethem’in Durduğu Yerden Değerlendirilmelidir’

DH: Seçim sonuçlarına yüklenen anlamı ve yaşanan sevinci abartılı bulduğunuzu mu söylüyorsunuz?

MY: Eğer oyun kurucu olacaksak, kolaya kaçamayız.Yenilgiye uğrayanın, hatta yenilmekten çok frenlenenin yalnızca Tayyip Erdoğan olduğu iddiası bir yanıyla doğru. Çünkü AKP’nin birinci parti olması, sermayenin alternatifsiz olmaması, faşizmin varlığı ve gücü devam ediyor. Sevinçler tartışılmaz belki ama bu sonuç öyle devrimle, sosyalizm ufkuyla ilişkilendirilebilecek bir sonuç değil. Rakamlar üzerinden zorlama değerlendirmeler üretmek belki sahibini sevindirebilir; ama sınıflar mücadelesi gerçekliği yerli yerinde durmaya devam eder.
Yapılan değerlendirmelerde, %60’ın nasıl bir bileşim olduğuna bakmadan olumlanması başlı başına bir sorundur. Ama bazen tersten okuma, öğretici oluyor. %40’ı düşünelim. Bu %40, yaratıcılığımızı zorlayarak tanımlamaya çalıştığımız iktidar kaynaklı tüm kötülüklere (hırsızlığa, talana, yalana) verilmiş bir onaydır.

Aslında AKP’nin gerilemeye başlaması Gezi süreciyle beraber olduysa, oradaki dinamik, nicelikten çok nitelikle okunmalıdır. Berkin’in, Ethem’in, Abdullah’ın durduğu yerden değerlendirilmelidir. O duruşu, sandıkla kim özdeşleştirebilir; o bedeli anlatabilecek bir oy oranı var mıdır? Onların o net duruşu, sınıf uzlaşmasının veya sistem içi arayışın hangi kulvarlarına sığabilir?

Alternatif politika, sisteme öykünmeyi değil bir bütün halinde uzak durmayı gerektirir. Eşitliğin dini ve etnik temelde aranması; dinci eğilime karşı dinci adaylarla, dinci bir söylemle yanıt verilmesi, şimdilik kazanım gibi görünebilir ama gerçekte uzun vadede kazananı da vurabilecek bir yöntemdir.
Dikkat edilirse sandık fetişizmi,algıyı bozdu, zayıf düşürdü; araba atın önüne geçti; ilkelilik pragmatizme yenik düştü. Reel politik adına, sağ ideolojiyi ve antidemokratik süreçleri besleyebilecek argümanlar öne çıkarıldı. Tüm bu nedenlerle, evet gösterilen sevinci abartılı buluyorum. Bu duruşun uzun vadede doğuracağı sonuçlar bağlamında kaygılanıyor ve ihtiyatı elden bırakmamak gerektiğini düşünüyorum.

DH: Seçim sonuçlarının solun süreci kavrayışı üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY: 7 Haziran seçimleri, sandığın solda bilinenden ve görünenden öte bir yeri ve anlamı olduğunu ortaya çıkardı. 8 Haziran’la beraber umut ve mutluluk grafiğinin yükselmesi hatta yer yer tavan yapmış olması, bir gerçekliğe işaret ediyor.
Bilinir ki sandık sonuçları hem görelidir, hem de mücadele içindeki yeri itibariyle ikincildir. Bu bağlamda mevcut tablo, solun/devrimcilerin doğrudan kimliklerinden kaynaklı taşımaları gereken umut ve mutluluk açısından bir hayli zayıf düşmüş olduklarını gösteriyor. Değerlendirmelerde ve sevinç tablosunda gözlenen abartının sebebi budur. Sol, deyim yerindeyse mutluluğa, sevince, başarıya hasret kalmış. Bu ruh hali, özgüven problemiyle beraber Marksizmin kavranışına da yansıyor.

Marksizm sanki kaskatı, hiç değişmez kurallardan yani doğmalardan ibaretmiş gibi karşılanabiliyor; bu bağlamda yakıştırmalar, değerlendirmeler yapılıyor; o koca öğretinin içinden kimi cümleler bağlamından koparılarak, cımbızlanıp alınıyor ve öznel ihtiyaçlara göre eğilip bükülüyor.
Geçmişte de tüm araçları uyumlu biçimde kullanan, temel-tali ilişkisini yadsımadan konumlanan, an’ı önemseyen ama geleceği an’a feda etmeyen bir hareket, bir duruş söz konusuydu. Diğer taraftan mücadelenin en kolay noktasını temel alarak günü kurtarmaya çalışanlar, parlamento zeminde çözüm arayanlar vardı. Bu, 70’li yılların TKP’si için de 1970 öncesi TİP için de geçerlidir. Mesela solun çok büyük bir çoğunluğu, ‘71 devrimciliğinin TİP reformizminden bir kopuş olduğunu kabul eder ve bu kopuşu önemser. Oy potansiyeli yüksek diye örneğin bir toprak ağasının aday gösterilmesini, TİP’teki parlamentarizme örnek olarak verir.

Hepimiz Ecevit’in çıkış yaptığı 1973 seçimlerini anımsarız. Darbe koşullarından çıkılmakta olduğu o tarihte de devrimcilerin bir kısmı Ecevit’e destek verdi. “Umudumuz Ecevit” rüzgarı %33 oy aldı. Şimdi geriye dönüp bakıldığında Ecevit’in desteklenmesi büyük oranda doğru bulunmaz.

‘Devrimcilik Ehven-İ Şer’e Sığmaz’

DH: Sanki, “Yetmez ama evet” veya başka biçimlerde dışa vuran ve giderek çap büyüten bir çeşit ehven-i şerle karşı karşıyayız; bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Devrimcilik ehven-i şerle bağdaşır mı?

MY: Son dönemlerde “Yetmez ama evet”, “Tatava yapma bas geç” vb. tanımlarla güncellenmiş biçimlerine tanık olduğumuz ehven-i şer, bir çeşit kaderciliktir, azla yetinmektir; dolayısıyla da köklü çözümler/dönüşümler öngören devrimcilikle bağdaşmayan bir duruştur.
Ehven-i şer’i ve etkilerini anlamak için meseleyi salt güncel örnekler üzerinden değil, fikri-felsefi boyuttaki etkileri açısından da incelemekte yarar vardır. Örneğin an ile gelecek, güncel olanla stratejik olan arasındaki diyalektik ilişki, temel-tali bağı gözetilerek kurulabilmelidir.
Yukarıda da belirttiğim gibi zorlu süreçler, aynı zamanda değerlere bağlılığın, tutarlılığın test edildiği sınav anlarıdır. Devrimcilik, her zaman zorlu süreçlerden geçmeyi gerektirdiği için, ehven-i şer’e sığmaz, bu türden günü kurtaran duruşlarla bağdaşmaz.
Son dönemlerde, giderek artan ve yaygınlaşan biçimde solda bir özgüven problemine, bir stratejik ufuk yitimine ve hatta temel teorik tezler dahil sınıflar mücadelesinde doğruluğu kanıtlanmış önermelerin eğilip büküldüğüne, sübjektif değerlendirmelerin pragmatizmi öne çıkardığına tanık oluyoruz.
Ehven-i şer’in seçim çalışmalarındaki izdüşümü, “sandıktan çıkacak oy oranları süreçte tayin edici olacaktır, dolayısıyla da oy için her yol mubahtır,” biçiminde özetlenebilir. Sürece böyle yaklaşıldığında, her türlü ittifaka eğilimli hale gelinir; burjuva çalışma ile aradaki fark kapanır, hatta burjuva adaylara bir çeşit öykünme söz konusu olur. Bunun bir yanını popülizm, umut tacirliği, ilkesiz-tutarsız açıklamalar oluştururken, diğer yanını direkt veya dolaylı ilkesiz ittifaklar oluşturur. Demirtaş’ın Zaman gazetesindeki röportajı ve Saidi Nursi’yi öven açıklamaları bu konuda verilebilecek örneklerden sadece biridir.

‘Devrimci Yol, Oya Tahvil Edilemeyecek Bir Değerdir’

DH: Solun sandığa bu denli büyük anlamlar yükleyerek odaklanmasının nedeni nedir?

MY: Solda analitik yöntem konusunda bir yıpranma, alternatif düşünüp üretme konusunda gerileme, pragmatizm ve parlamentarizm eğilimi gözleniyor. Sadece seçime dair değil hemen her konuda ortak kabul gören genel geçer doğruların, taktiklerden çok daha öte anlamlar taşıyan ilkelerin aşındırıldığı, günü kurtarma hesaplarıyla eğilip büküldüğü görülüyor. Solun yansıttığı bu genel tablo, aynı zamanda azla yetinmenin, ilkeleri kısa erimli çıkar hesaplarıyla ikame etmenin nedenlerine dair ipucu veriyor. Bu mevcut verilerden hareketle, sorunun yöntemsel olduğunu ama sandığa yüklenen büyük beklentilerde özgüven probleminin de rolü olduğunu düşünüyorum.

Bu süreçte yaşanan, burjuva çalışma tarzını çağrıştıran ve değer istismarı olarak değerlendirebileceğimiz olgulardan biri de bugün Devrimci Yol’la maddi-manevi hiçbir bağı kalmamış kimi şahısların, yaklaşık 30-40 yıl önceki kimlikleriyle/sıfatlarıyla öne çıkarılması ve sanki seçimde yüklendiği işlevi veya oyunun rengini bir Devrimci Yolcu olarak seçtiği intibaının verilmeye çalışılmasıdır. Bu kişilerin kendilerini bu şekilde bir istismar unsuru olarak kullandırması, gelinen aşamada nasıl bir pragmatizmle ve değer erozyonuyla karşı karşıya olduğumuzu görmek açısından düşündürücüdür; bundan sonra Devrimci Yol adına kimlerle, nerede ve nasıl yürümek gerektiği açısından ise öğreticidir.

Evet, Devrimci Yol, bugünü anlamak ve alternatif politikalar üretmek açısından önemli bir mirastır. Bu miras, küçük hesaplara veya kişiselleşmiş beklentilere kurban edilemeyecek, oya tahvil edilemeyecek denli büyük, önemli ve yaşayan bir değerdir.

‘Apolitiklik ve Keyfi Tanımlar Ağır Basıyor’

DH: Bu süreçte toplumun hiç olmadığı denli politikleştiği değerlendirmesine katılıyor musunuz?

MY: Seçim dönemleri toplumun politize olduğu dönemler olarak bilinir. Ancak ortaya çıkan tablo, eğilimler, ölçek ve öncelikler bir çeşit apolitikliğin süreçte ağır bastığını, siyasal tanımların keyfi tanımlarla baskılandığını gösteriyor. Gelişmeler, HDP ile CHP’nin birbirine yakınlaştığına, sosyal demokrasinin çeşitli versiyonlarının güçlendiğine dolayısıyla da alternatif iddialı duruş ile düzen arasındaki geçişkenliğin arttığına işaret ediyor.
İstikrar söylemlerine soldan destek vermek de bu algıyı besliyor. Düşünsenize, devrimci durumun olması için krizi şart gören devrimciler şimdi istikrar istiyor. Bu, en azından stratejik ufukta bir bulanmadır, duruş ve algıda sisteme yakınlaşma, bir çeşit sosyal demokratlaşmadır. Gerçekte egemen ağızlarca dillendirilen istikrardan kasıt, sermayenin istikrarıdır; sömürü, rant ve talan mekanizmasının sorunsuz biçimde işlemesidir.
Bu bağlamda diyebiliriz ki AKP’nin mevcut gidişatı tepki topladı. Şimdi yeniden yapılandırılmış, tepkiden arındırılmış ama aynı işlevi gören bir seçenek peşindeler.

DH: Son günlerde Abdullah Gül’e yönelik olarak yapılan güzellemeler için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz?

MY: Bunu, koalisyon bağlamlı değerlendirmelerde de Abdullah Gül’e yönelik güzellemelerde de gözlemek mümkün. Mesele mizaç, üslup vb. değilse, asıl amaç sermayenin çıkarlarını gözetmekse, bunun kükreyerek mi gülümseyerek mi yapıldığı çok önemli değil; olgunun özünü değiştirmiyor.
AKP’nin antidemokratik uygulamalarının, saldırganlığının ayyuka çıktığı dönemde, bu sürecin Çankaya’daki Noter’i işlevini gören Gül’ün bir umut, bir alternatif gibi gösterilmesinden, koalisyon tartışmaları bağlamında dillendirilen saflaşmalara kadar öne çıkarılan sınıfsallıktan uzak liberal/ölçeksiz ayrışma, gerçekte giderek büyüme eğilimi gösteren sistem dışı arayışların, tekrardan sisteme doğru yönlendirilip etkisizleştirilmesi operasyonudur. Ve ne yazık ki sol söylemli pek çok noktadan bu değirmene direkt veya dolaylı biçimde su taşınmaktadır.

‘Faşizm Bir Hükümet Değil Bir Devlet Biçimidir’

DH: Seçimlerin Türkiye solundaki statükoculuğa son verdiği iddiasına katılıyor musunuz?

MY: Bu çok fazla tartışma götürür bir konudur. Öncelikle statükoculuğun ne olduğu doğru kavranmalıdır. Konu bağlamındaki veriler, ne yazık ki statükoculukla Marksizmin genel geçer doğrularının kast edildiğini gösteriyor. Bu bağlamda ben 7 Haziran seçimlerinin, bırakalım statükoculuğa son vermeyi, aksine sol algıyı bulandırıp sistemle aradaki geçişkenliği artırdığını düşünüyorum.

Tecrübe ve birikim üzerine oturan fikri ve fiili duruşta bir bulanma söz konusu. Faşizmin geriletildiği veya önlendiği iddiaları da yaygınlaşan yanılgının sonucudur. Öncelikle bilinmek durumundadır ki faşizm “gelen” değil “var olan” bir olgudur; hükümet biçimi değil devlet biçimidir. 1946’dan beri hükümetler 25 kez değişti ama faşizm giderek güçlenip yaygınlaşarak varlığını korudu. Bugün de faşizmi faşizm yapan niteliklerden tek bir tuğla sökülmüş değildir. Tayyip Erdoğan’ı hastalıklı bir insan, faşizmi de bu hastalıklı insanın uygulamaları olarak görmek, sermaye-faşizm ilişkisini kuramama bağlamında bir çeşit cehalettir. Söylendiğinde kişisel rahatlama sağlıyor olsa da son tahlilde yarardan çok zararı olan bir tanımlamadır.

DH: Mevcut seçim okuma tarzı, diktatörlük, normalleşme vb. konularda da bir algı probleminin varlığına işaret etmiyor mu?

MY: Evet, kavramların doğru ve yerinde kullanılmadığını görüyoruz. Örneğin“Halk sivil diktatörlük inşasına izin vermedi,” (A.Taş) dediğimizde, sanki ortada bir diktatörlük yokmuş da, Tayyip Erdoğan’ın başkanlığının gerçekleşmesi halinde inşa edilecekmiş intibaını yaratmış oluruz. Halbuki Türkiye’de faşizm/diktatörlük devletin tüm kurumlarında inşasını tamamlamakla kalmamış, kitle tabanı yaratmış ve yaşamın kılcallarına dek yayılmış, organize olmuştur.

Faşizm ihtimalinin engellendiği, seçim öncesinde faşizmin olmadığı biçimindeki tespitler, yeni sömürge Türkiye’de 1945’ten bugüne varlığı bilinen faşizm tespitini reddetmek anlamına geliyor. Hatta diyebiliriz ki “Toplumun %60’ı diktatörlüğe hayır demiştir” (Necdet Saraç – İleri) gibi ifadeler, Marksist devlet teorisine, diktatörlükten ne anlaşılması gerektiğine dair bilinen en genel doğruları ters-yüz etmektir; görüngülerle yetinip özü yok saymaktır; MHP’nin, BBP’nin, Saadet Partisi’nin, İşçi Partisi’nin diktatörlük karşıtı zeminde görülmesidir.
Benzer şekilde, sandıktan çıkan “hayır”ın iyi yönetilmesi halinde AKP’nin bitişini beraberinde getirebileceği söylenmektedir. İyi yönetmekten kasıt nedir? Örneğin CHP-MHP iradesiyle bir süreç yaşandığını varsayalım. Bu iradenin gerici-faşist hangi yasayı geri çekmesi, faşizmin hangi kurumunu lağvetmesi veya demokratikleştirmesi bekleniyor? Veya neoliberal politikaların, dini ağırlıklı söylemlerin bu partilerce terk edilmesi mi bekleniyor? 4+4+4 yerine sermayenin ihtiyaçlarını değil bilimsel, demokratik eğitimi gözeten bir sistem mi getirilecektir?
Bu seçim okuma tarzı,hemen tüm ifadelere, yapılan tanımlara yansıyor. Örneğin, “anormalleşme” AKP’yle özdeş görülünce, seçimi “normalleşme” isteyen güçlerin kazandığı değerlendirmesi yapılıyor. Ve böylece, AKP’yi hükümet yapmayan her sonuç “normaller” içinde ele alınmış oluyor.
Bu hatalara düşmemek için öncelikle yaşananın bir sandık başarısı olduğu unutulmadan hareket edilmeli, kişisel ve duygusal tepkilerle politik değerlendirmeler karıştırılmamalıdır. Bunun öncelikli koşulu, biçimi özden, görüngüleri arka plandan koparmadan ele almak ve iktidarın parlamentoda olmadığı biçimindeki genel doğruları akıldan çıkarmamaktır.

‘Sol Komünizm’

DH: Seçimle bir şeyin değişmeyeceğini söyleyenlere çok kızanlar, bunu çocukluk hastalığı olarak değerlendirenler var. Buna ne diyorsunuz?

MY: Öncelikle solun tartışmayı çok sevdiğini ama çoğu kez yanlış tartıştığını; günü kurtarma düzeyinde de olsa başarı olasılıklarına çok kolay angaje olup, olguyu aşan düzeyde duygusallık ağırlıklı tanımlamalar yapıldığını söylemeliyim. Öyle ki bazen 40 yıllık doğrular veya dostluğun gerektirdiği incelikler bile tartışmaya feda ediliyor.
Gerçekten ortada bir çocukluk var ama “sol” komünizm tartışmalarından çok daha öte, kavrayışın bütününe dair bir çocukluk söz konusu. Düşünebiliyor musunuz, konjonktürel güçlere yedeklenmek yerine, bir ittifak olacaksa bunun ilkeli ve tanımlı olması gerektiğini söyleyerek; aday tercihinden, öne çıkarılan ölçülere dek çeşitli açılardan eleştirilmesi gereken bir duruşa koşulsuz iltihak etmeyenler politikasızlıkla, çocuklukla veya statükoculukla suçlanıyor.

DH: Peki, Lenin’in “Sol” Komünizm kitabında işaret ettiği ve bu arada çokça gönderme yapıldığına tanık olduğumuz olgu nedir?

MY: Mesele Lenin’in “Sol” Komünizm kitabında işaret ettiği çalışma tarzı ise, gerek o konu gerekse Marksizmin genel anlamda seçim olgusuna bakışı son derece açıktır, nettir. Lenin, en gerici parlamentolarda dahi çalışılabileceğini, bu tür zeminlerin bir kürsü olarak kullanılabileceğini, bu aracın bütünüyle reddedilmesinin çocukluk hastalığı olduğunu söyler. Bunu, peşinen hiçbir aracın reddedilemeyeceği genel doğrusuyla da ilişkilendirebiliriz. Ancak bugün tartışılmakta olan mesele, parlamentoda çalışmanın reddi değil ona yüklenen anlamdır. Aynı Lenin’in “Birkaç yılda bir, egemen sınıfın hangi temsilcisinin halkı parlamentoda temsil edeceğine ve ezeceğine karar vermek -sadece parlamenter-meşruti monarşilerde değil, aksine en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur.” (Devlet ve Devrim) dediği bilinir. Marksizm parlamento için, “sistemin ayıbını örten asma yaprağı” tanımını da yapmıştır. Yani “Sol” Komünizm’e nasıl düşmemek gerekiyorsa, parlamentoculuk eğilimine yani “sağ komünizm”e de düşmemek gerekiyor.

Burada mesele, stratejik ufku, yani devrim perspektifini yitirmeden temel-tali ilişkisini doğru kurmaktır. Gerçeğin bir yanını göstermekle yetinmemek, bütün içinde okunmasını sağlamak gerekiyor. Evet, Bolşevikler Duma’ya girdi ama aynı Bolşevikler Duma’daki çalışmayı değil dışarıdaki devrimci çalışmayı temel aldığı ve ona göre davrandığı için tutuklandı. 1960’lı yıllarda TİP milletvekillerine silah çekildi, şiddet kullanıldı. 1994’te DEP milletvekilleri parlamentodan yaka-paça hapishaneye gönderildi. Veya bir başka örnek olarak Dimitrov’un, 1913 Bulgaristan’ında parlamentoyu bir kürsü olarak ustaca kullandığı bilinir. Türkiye’de Fatsa’nın yaratılması da seçime girilerek yol alınmış bir sonuçtur. Ama yalnızca seçim ürünü değil seçimi de önceleyen siyasal başarıların devamıdır. Özetle, mücadele alanlarını ve biçimlerini bütünlüklü bir yaklaşımla ele almak değil, olsa olsa devrimcileri çocuklukla suçlamak çocukluk oluyor diye düşünüyorum.

‘Pragmatik Bir Duruşla veya Günlük Akılla Tartışılıyor’

DH: Sistem tarafından halklara dönük tehdidin devam ettiğini ama seçim başarısı nedeniyle bunun yeterince görülemediğini söyleyebilir miyiz?

MY: Evet, böyle bir tablonun varlığından söz etmek mümkün. Bir taraftan sandık sonuçlarına devrimsel önem atfediliyor, diğer taraftan sanki fikri anlamda geriye dönüş yaşanmış gibi ideolojik politik meseleler felsefesini yitirmiş pragmatik bir duruşla veya günlük akılla tartışılıyor. Siyasetten çok sanki futbol konuşuluyor, bir final maçı sonrası ligin durumunu tartışır gibi aklı baskılayan bir öznellik öne çıkıyor. “Kazanırken kaybetti AKP. Birinci ama sonuncu oldu.” gibi… Eğer biz bu oy kaybını bu denli abartırsak, mevcut imkanlarıyla egemen sınıflar rövanşı almakta gecikmez. Gerçekte AKP’nin iktidardan inmeye hiç niyeti yok. Erdoğan’ın “yatırımlar durmamalı” derken kast ettiği şey bu. Tekelci sermayenin hala yapacak çok işi var. Değişen oy aritmetiğiyle hemen bırakıp gideceğini, kriz koşullarında istediği iktidarı dayatmayacağını sanmak kapitalizmi bilmemektir.
Bilinir ki tekelci sermaye kalıcı, hükümetler geçicidir.Rejimler, hükümetlerin tercihi değil devlet biçimidir. 1946’dan bugüne değişen bunca hükümete rağmen devlet biçimi olarak faşizmin değişmemesi bunun ifadesidir. Eğer “AKP sıradan bir parti değildir veya bir partiden ötedir” diyorsak, AKP’yle ifadesini bulan sömürü ve yağma düzeni, emperyalizmle işbirliği ve savaş politikaları devam edecekse, “yenmek-yenilmek- zafer” gibi kavramları daha dikkatli kullanmalı, ihtiyatlı bir sevinç içinde olmalıyız.

DH: İktidar güçleri açısından muhtemel gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

MY: AKP, Arınç’ın deyimiyle iktidara mahkum ve mecbur bir partidir. Üstelik bunun nedeni yalnızca hırsızlık, yolsuzluk vb. konularda yargılanma ihtimali değildir. Temel nedenini sermaye kesimlerinin AKP’den beklentileri, dolayısıyla da AKP’nin bir sermaye partisi olarak işlevi oluşturmaktadır. AKP’nin henüz tamamlanmamış rolleri, görevleri vardır. Bir taraftan tüm direnç noktaları kırılmış suskun bir toplum, diğer taraftan hiçbir engelle sınırlanmayan bir tekelci sermaye düzeni amaçlanmaktadır. AKP, kaldığı yerden devam için, iktidar olanaklarını kullanarak elinden geleni yapacaktır.

Gerçekte amacı koalisyondan çok tek başına iktidar olmaktır. Geçici baktığı bir koalisyonda dahi iplerin başka bir partide olmasına tahammülü yoktur. Gerektiğinde partileri koalisyona yanaşmamakla dolayısıyla istikrarsızlık doğurmakla suçlayıp erken seçimden tekrar iktidar olarak çıkmayı deneyecektir. Yine de AKP’nin beklentilerini veya Erdoğan’ın eğilimlerini daraltıp şahsileştirmek bana pek doğru gelmiyor. Erdoğan’ın başkanlığı da bir sermaye kesiminin talebidir. Gerek seçim sebebiyle bir süredir ertelenen sorunlar gerekse haber vererek gelmekte olan kriz nedeniyle tekelci sermaye bu hükümet belirsizliğinin aşılmasını isteyecektir. Ancak erken seçim de olsa güçlü bir toplumsal muhalefet olmadığı sürece, sistemin kendi iç çelişmelerine yenik düşmesi veya demokratikleşme doğurması beklenmemelidir.

‘Birleşik Haziran+HDP Ufkuyla’

DH: Böyle bir rolü Meclis’teki 80 HDP’li milletvekili yerine getiremez mi?

MY: Meclise 80 değil 10 milletvekilinin girmesi bile önemlidir. Ancak bu önemin işlevli olabilmesi için, alan-Meclis diyalektiği şarttır. Üretim ve yaşam alanlarında yeterli/örgütlü bir güç yoksa veya Meclis’tekiler böyle bir mücadele perspektifiyle hareket etmezse, sayıları 80 değil 180 de olsa bir şeyi değiştirmez.

Gerçekte devrimci bir çalışma için objektif koşullar yeterince olgun ve hazırdır. İnsanlar bu şekilde yaşamak, bu şekilde yönetilmek istemiyor. Bir avuç egemen dışında kalan hemen tüm toplum kesimleri gidişattan rahatsızdır. Ancak sübjektif koşullar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Kitlelerin örgütlülük ve bilinç düzeyi, süreçte aktif bir özne olarak yer almayı beraberinde getirecek boyutlarda değildir. Tam da bu bağlamda Haziran Hareketi’nin varlığı büyük önem taşıyor. Öznel yaklaşımlara düşmeden bu gerçeklik görülebilirse, Birleşik Haziran+HDP ufkuyla süreç karşılanabilirse, o zaman başarının somutlanabileceğine ve giderek rüzgârın ezilenlerden yana eseceğine inanıyorum.