Mücadele Biçimleri

Toplumların tarihsel gelişimi içinde, geçiş dönemlerinde farklı üretim biçimleri birlikte varolur. Eski üretim biçimi içinde ortaya çıkan yeni üretim biçimi hızla gelişir. Uzun bir süre, her iki üretim biçimi birlikte varolur. Sonuçta “yeni”nin üretim biçimi, “eski”nin yerini alır. Fakat, üst yapı kurumlarında “eski”ye özgü kavramlar-değerler bir süre daha  varlığını sürdürür.

Yeni üretim biçimi önce, ekonomik alanda egemen hale gelir; siyasal-kültürel üst yapı ise bu gelişime bağlı olarak sonradan şekillenir. Ancak, kapitalist üretimden, sosyalizme geçişte süreç farklıdır. Kapitalist üretim içinde, sosyalist üretim biçimi gelişmez/gelişemez. Buna bağlı olarak da sosyalist düşünce ve bilinç de, ancak kapitalizmin eleştirisi sonucu olarak öncelikle entellektüel-aydın kesimlerde ortaya çıkar. Kapitalist üretimin doğrudan bir sonucu olarak sosyalist bilinç oluşmaz. Kapitalizmin gelişimi ile birlikte, burjuvazinin alternatifi olacak işçi sınıfı da ortaya çıkar.  Ancak işçi sınıfında doğrudan bir sosyalist bilinç oluşmaz. İşçi  sınıfına sosyalist bilinç dışardan taşınır. Aynı şekilde, toplumlar da  sosyalist üretime doğru kendiliğinden evrilmez.

Bu olgu, sosyalistleri çok yönlü bir görevler bütünü ile karşı karşıya bırakır.

  1. Sosyalist üretim, ancak işçi sınıfı devleti aracılığı ile yukarıdan aşağıya biçimlenerek toplumda egemen hale getirilebilir. Bu nedenle “iktidar” sorunu, sosyalistler-devrimciler için temel öneme sahiptir. Buna bağlı olarak, iktidarı ele geçirmeyi hedef alan politik mücadele de, işçi sınıfı partisi için temel önemdedir.
  2. Toplumda egemen olan burjuva ideolojisinin köklü bir eleştirisi yapılarak burjuvazinin açmazları ortaya konur, buna alternatif bir ideoloji olarak işçi sınıfı ideolojisi toplumda yaygınlaştırılır. Burjuva ideolojisinin tutarlı bir eleştirisi yapılmadan, toplumda sosyalist bilinç yaygınlaştırılamaz. Bu nedenle, işçi sınıfı partisi, ideolojik alanda da yaygın bir mücadele içinde olmak zorundadır.
  3. İşçi sınıfı, örgütlü mücadele ile kapitalizm koşullarında da önemli kazanımlar elde edebilir. Yaşama ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi doğrultusunda, pek çok ekonomik hak alınabilir; toplumsal yaşamın demokratikleştirilmesinin, birey ve toplum olarak kendi kendini ifade edebilmenin önündeki pek çok engel ortadan kaldırılabilir. Bu nedenle işçi sınıfı partisi, kapitalizm koşullarında da değişik kazanımlar için mücadele etmek zorundadır.

Marksistler, bu temel mücadele alanlarının dışında toplumsal yaşamın dayattığı pek çok alanda da mücadele etmek zorundalar. Farklı somut koşulların dayattığı sorunların çözümü için(varsa, ulusal sorunun çözümlenmesi, çevre sorunları, haksız savaşların önlenmesi gibi…) mücadele edilir.

Proletarya partisi, ne denli kapsamlı bir programa sahip olursa olsun; emekçi yığınları sistemin etkisinden kurtarıp kendi sınıf çıkarları paralelinde bir yönelim kazandırmak kolay değildir. Buna uygun bir örgütsel çalışma ve siyasal taktikler olmadan, programın kendiliğinden kitlelere malolma  şansı yoktur.

Parti organizasyonunu diğer örgütsel araçlardan ayıran en önemli özellik, onun siyasal bir örgütlenme olmasıdır. Parti çalışması, siyasal unsurun başat olduğu bir çalışmadır. Yığınların siyasal bilinç kazanmasında katalizör özelliği gören parti, sınıfın yaşamı ve çalışma koşullarını iyileştirmeye yönelik  ekonomik-demokratik mücadeledeki başarısında da etkili rol oynar.

POLİTİK MÜCADELE

Politik mücadele, doğrudan siyasi iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen mücadeledir. İşçi sınıfı partisi(veya onun işlevini üstlenebilecek kapsamlı örgütlenmeler) öncülüğünde iktidarın ele geçirilmesi amacına  dönük olarak sürdürülen mücadelelerin tümü(kapsamı ve biçimi ne olursa olsun) politik mücadele olarak tanımlanır. En basit bir protesto eyleminden, yaygın kitlesel eylemlere kadar uzanan barışçıl  mücadele biçimleri yanında; en dar askeri eylemlere kadar tüm mücadele biçimlerini kapsayacak biçimde geniş bir çerçeveye sahiptir. Politik mücadelenin çok çeşitli biçimlerinden hangilerinin nerede, ne zaman hangi ölçülerde kullanılacağı, büyük oranda objektif ve subjektif  koşulların değerlendirilmesine bağlı olarak parti tarafından belirlenir.

Marksistler genellikle hiçbir mücadele biçimini  reddetmezler. Ancak, yaşanan somut koşullara ve parti örgütlenmesinin subjektif konumuna bağlı olarak bazı mücadele biçimleri öne çıkabilir. Ya da herhangi bir tarihsel kesitte, içinde yaşanılan koşullara bağlı olarak belirli bir mücadele biçimi temel alınabilir. Politik mücadelede temel alınacak biçim, genellikle ülkenin somut koşulları tarafından belirlenir. Örneğin, burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerde poli tik mücadelenin barışçıl biçimleri öncelik kazanır. Aynı şekilde burjuva demokratik devrimini tamamlamamış, yoğun baskı ve faşizm koşullarında yaşayan toplumlarda,  genel olarak silahlı mücadele biçimleri temel alınır. Burada bir mücadele biçiminin temel alınması, diğer politik mücadele biçimlerinin hiç kullanılmaması anlamına gelmez. Gerektiğinde bütün politik mücadele biçimleri parti tarafından kullanılabilir.

Politik mücadele, genellikle partinin nitelikli kadroları tarafından  yönlendirilir. Dar kadro eylemleri yanında, parti kadrolarının yönlendirdiği geniş kitlesel eylemler de politik mücadelenin biçimleridir.

Silahlı mücadele, politik mücadelenin alternatifi değil, politik mücadelenin bir biçimidir; her ikisi karşı karşıya getirilemez.

Politik mücadele, ideolojik mücadele ve ekonomik demokratik mücadele işçi sınıfı partisinin mücadele etmek zorunda olduğu farklı alanlardır. Bu alanlarda yapılan mücadeleler de birbirinin karşısına getirilemez, biri diğerinin yerine ikame edilemez. Ancak işçi sınıfı partisinin temel amacı, iktidarı hedeflemektir; bu nedenle politik mücadele temel alınır ve diğer alanlardaki mücadele de politik mücadelenin gerekleri doğrultusunda tanımlanır, ona göre biçimlenir fakat birinin yerine  diğeri konulamaz.

İDEOLOJİK MÜCADELE

İdeolojik mücadele, işçi sınıfı partisinin; burjuva ideolojisinin toplumdaki etkisini kırmak, onun açmazlarını ve çelişmelerini göz önüne sermek, onun alternatifi olarak sosyalist düşünceyi kitlelere benimsetmek amacıyla sürdürdüğü bir mücadeledir. Burjuva ideolojisinin kapsamlı bir eleştirisi üzerine kurulan; ona, hayatın her alanında alternatif, kendi içinde bütünlüklü, tutarlı bir yaşama ve toplum biçimi olarak sosyalizm ideolojisi geniş kitlelere sunulur.

İdeolojik mücadele alanı, sadece proletarya partisinin mücadele edeceği bir alan değildir. Böyle bir mücadelede kendine görev düştüğünün bilincinde olan tüm kişi ve kurumlar bu mücadelede yer alabilir. Ancak parti kadrolarının bu alanda parti programı ve ilkeleri ile de uyum zorunluluğu ortadadır. Proletarya partisi, ideolojik mücadeleyi politik mücadelenin gerekleri doğrultusunda yönlendirir. İdeolojik mücadele hiçbir zaman politik mücadelenin yerine konamaz             .  İdeolojik mücadelenin en ileri kazanımlarında bile, iktidar sorunu kendiliğinden çözülmez. Benzer şekilde, önce ideolojik mücadele sonra politik mücadele gibi bir sıralama içine de girilemez. Teorinin-ideolojinin, siyasal pratik ile sınanmadığı sürece, doğruluğu kanıtlanamaz. Politik mücadele ile bütünleşmeyen ideolojik mücadele,  entellektüel bir tartışma olmaktan öteye geçemez.

Proletaryanın siyasi iktidar mücadelesinin(siyasi iktidarın aşağıdan yukarıya ele geçirilmesinin subjektif koşullarının oluşturulması mücadelesinin) devrimci bir parti tarafından yürütülmesindeki zorunluluk; partinin  oluşumundaki ideolojik boyutun önemini de akla getirir.

İdeolojik, politik ve örgütsel bir bütünlük olarak şekillenen proletarya partisinde ideolojik birlik, en önemli ölçütlerden biridir. Proletarya partisinin inşası sürecinde “ideolojik birliği oluşturmak esas görev halkası olarak kavranmalıdır. Politik ve örgütsel birliğin yolu ideolojik birlikten geçer. İdeolojik birliğin yolu ise ideolojik mücadeleden. “(Devrimci Yol Yazıları, s:468)

“Bugün politik görevlerimizi yerine getirmemizin temel koşulu ya da bir başka deyişle temel görev(…) güçlü devrimci bir örgütün yaratılmasıdır. Bunu yapmadan (bu uğurda mücadele vermeden) hiçbir görevimiz yerine getirilmiş olamaz. Parti, iktidar mücadelesinin temel koşulu olarak kavranılmalıdır. Bu yüzden bütün alanlarda, işçi sınıfı, köylülük, öğretmenler, teknik elemanlar ve gençlik içindeki çalışmalarımız bu temel siyasi görevin yerine getirilmesine hizmet etmelidir. (En geniş kitle çalışması içinde en dar kadro çalışmasının en özlü anlamı bu noktada toplanmaktadır.) Diğerleri(ekonomik-demokratik, vb.) talidir. Bu siyasi görevimizin yerine getirilebilmesinin asgari koşulu ise bu anlamda bir siyasi birliğin temeli olan ideolojik birliğin oluşturulmasıdır ve ideolojik mücadele bu aşamada böyle bir doğrultuyu içermelidir. Ve biz bu konuda  her şeye yeniden başlıyor değiliz “(age., s:471-72, abç.) Devrimci Yol’un doğumundan bugüne kadarki süreçte, aynı olguların pozitif etkisini varlığında toplamış, aynı oksijeni soluyarak yüzünü aynı güneşe  dönmüş olanların arasında; bileklerinden yüreklerine, düşünce ve heyecanlarına kadar uzanan bir içbağ vardır ki bu, hiçbir şeyin  kesintiye uğramadığının ve boşa gitmediğinin somut ifadesidir.

EKONOMİK-DEMOKRATİK MÜCADELE

Ekonomik-demokratik mücadele, kapitalizm koşullarında emekçi sınıfların yaşama koşullarının iyileştirilmesi, toplumun daha demokratik hale getirilmesi için verilen mücadeledir. Bu amaca yönelik grevler, boykotlar, mitingler…  genellikle kitlesel ve barışçıl biçimlerde sürdürülür.

Ekonomik-demokratik mücadeleye sistem ile çelişkisi olan tüm sınıf ve katmanlar birey olarak veya kendi örgütlenmeleri ile birlikte katılabilirler. Bu mücadeleyi örgütlemeyi hedefleyen yaygın kurumlar  oluşturulabilir(Komiteler, dernekler, sendikalar, federasyonlar,  konfederasyonlar…)

Bu yapılanmaların görevi kendi kitlesinin yaşam koşullarını düzeltmeye yönelik olarak ekonomik-demokratik mücadeleyi  örgütlemektir.

Demokratik kitle örgütleri, doğru işletilebildiği takdirde demokratikleşmenin vazgeçilemez unsuru olabilecekken, tersi durumlarda; sisteme karşı yönelme potansiyeli taşıyan tepkileri emici bir işlev gören reformizmin fideliği olabilmektedir. Ekonomik durumun teşhiri, yaşam koşullarının iyileştirilmesi çabası ve bu konuda geliştirilen talepler temel alınır ve bununla yetinilirse; talebin karşılanması durumunda, kavgadan/örgütlenmeden kopmak “doğal” hale gelecektir. Ekonomik teşhir, ekonomik mücadelede bir kaldıraç görevi görse de tek başına ele alındığında sonuç almaktan uzaktır.

Bir toplam oluşturabilmesi için tepkilerin aynı kanala akıtılabilmesi ne denli önemli ise, bu tepkilerin yönlendirilebilmesi de o denli önemlidir. Maaşında değişim isteyen işçinin dikkati, bu maaşa ve çalışma  koşullarına sebep olan sistemin kendisine çekilmelidir.

Ekonomik-demokratik mücadele örgütleri ne denli yetkinleşmiş olursa olsun, politik mücadeleyi örgütleme işlevini üstlenemezler. Bu örgütlenmelerin politik mücadeleyi sürdüren partilerle karıştırılmaması gerekir. Ekonomik-demokratik mücadele örgütlerinin siyasal partiler karşısında örgütsel bağımsızlığı (ideolojik değil) mutlaka korunmalıdır. Benzer  şekilde, ekonomik-demokratik mücadele de politik mücadelenin yerine  konulamaz.

Ekonomik-demokratik mücadelenin hedefleri genellikle iktidar hedefine bağlı olmadan çözümlenebilecek konulardır. Bu nedenle doğrudan iktidarın ele geçirilmesini hedeflemezler. Mücadelede kullanılan bazı araçların benzerliğine bakılarak (grevler, boykotlar, mitingler… ekonomik-demokratik mücadelenin olduğu kadar politik mücadelenin de araçlarıdır) biri diğerinin yerine geçirilemez.

 Bireylerin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için yapılan mücadelelerin tümü demokratik mücadele tanımına alınabilir.

İnsanların doğuştan sahip oldukları, bir çoğu uluslararası anlaşmalarla tanımlanmış tüm hak ve özgürlüklerin hiçbir kısıtlama olmadan kullanılabilmesi, bireylerin özgürce kendini ifade edebilmesi, ancak demokratik toplumlarda mümkündür. Demokratik toplumlarda özgürlüklerin sınırı, benzer konumdakilerin (benzer koşullara sahip olanların) özgürlüklerinin kısıtlanmamasıdır.

Bireylerin temel hakları üzerindeki en büyük kısıtlama doğrudan devlet tarafından uygulanır.(Birçok halde gelenekler, feodal yapı, din, vb. kısıtlama nedeni olabilmektedir.) Bu kısıtlamaların kaldırılabilmesi için yapılan mücadeleler demokratik mücadelenin kapsamını oluşturur.

Toplumsal yapı içinde bireylerin olduğu kadar toplulukların da hak ve özgürlükleri olduğu unutulmamalıdır.

Demokratik mücadele genellikle devlete, varolan siyasal yapıya karşı bir mücadele olduğu halde, doğrudan siyasi iktidarın ele geçirilmesini hedeflemediği için siyasal mücadeleden farklıdır. Siyasal mücadele, belirli bir siyasi program çerçevesinde iktidarı amaçlayan daha dar örgütsel yapılar -partiler- aracılığı ile sürdürülür. Demokratik mücadele alanı, benzer konumda olup benzer talepleri olan herkesi kapsaması açısından daha geniş kapsamlıdır. Siyasi mücadelenin dar kadrolarına indirgenmemelidir.

Devrimci hareketler, gerçek bir demokratikleşmenin ancak toplumsal demokratikleşmeyi hedef alan siyasal kadroları bağrında taşıyan bir  iktidarla sağlanabileceğinin bilincindedirler.

Demokratik mücadele siyasal mücadelenin gerekleri doğrultusunda ele alınmalıdır. Demokratik taleplerin pek çoğu, siyasi iktidarı dayatan çerçevede ele alınır.

Bu konudaki en temel yanılgı “demokratik mücadele” ve “demokrasi mücadelesi” kavramlarına verilen içerikte görülmektedir. Demokratik devrimini tamamlamış ülkelerde demokratik mücadele, burjuva  demokrasisinin sınırlarını genişleten, ona işlerlik kazandıran bir yöne sahiptir. Varolan demokratik hakların korunması ve genişletilmesi mücadelesi bu işlevi görebilir. Ancak, bizim gibi sürekli faşizm  koşullarında yaşayan ülkelerde demokratik haklar için mücadele ile demokrasi mücadelesi oldukça farklı şeylerdir. Sınırlı demokratik kazanımlarla demokrasiye ulaşılması olanaksızdır. Bu nedenle demokrasi sorunu büyük oranda bir iktidar sorunudur; dolayısıyla, politik mücadelenin konusudur. Ve bu -bizim gibi ülkeler açısından- bir devrim  sorunu olarak algılanmak zorundadır.

Demokrasi sorununun, bir devrim sorunu olarak kavranması, demokratik mücadelenin kapsamını daraltmaz. Tüm sorunların çözümünün devrim sorununa ertelenmesi kabul edilemez. Güçlü ekonomik-demokratik mücadele örgütlerinin varlığı ve mücadelesi ile; demokratik devrim konusu olarak düşünülen bazı hedeflere devrim öncesinde ulaşmak mümkün olabilir. Bu olgu giderek demokratik devrimin kapsamının daralmasına ve sosyalist devrimin pek çok işlevinin üstlenilmesine neden olur. Bu nedenle parti, ekonomik-demokratik mücadelenin her alanında var olmak zorundadır.

“TEMEL MÜCADELE BİÇİMİ”NDEN NE ANLAŞILMALIDIR?

“Temel mücadele biçimi deyince, proletaryanın siyasi iktidar mücadelesinin yürütülüşündeki temel yöntem(biçim) söz konusu edilir. Siyasi iktidar mücadelesi, bilindiği gibi sınıflar mücadelesinin üç temel biçiminden biridir ve egemen sınıflara karşı(proletaryanın) siyasi iktidar düzeyindeki mücadelesini içerir. Leninist Kesintisiz Devrim teorisi herşeyden önce proletaryanın (müttefikleriyle birlikte) siyasi iktidarı ele geçirmesini öngörür. Bu nedenle, proletaryanın mücadelesi üç temel cephede birden sürmekle birlikte siyasi mücadele daima esastır. “(Devrimci Yol Yazıları, s:478)

Yukarıda belirtildiği gibi, proletaryanın üç temel cephede sürdürdüğü mücadelelerden birinin diğerine göre temel alınıp alınamayacağından söz edilebilir. Bunun yanında, politik mücadelenin biçimleri (silahlı, barışçıl) arasında da temel-tali ilişkisinden bahsedilebilir; ancak, politik mücadelenin biçimlerinden biri ile ekonomik-demokratik veya ideolojik mücadele arasında temel-tali tartışması yapmak, farklı kategorilere ait olguları birbiri ile karıştırmak anlamına gelecektir.

Temel mücadele biçimi ile tanımlanan, politik mücadele biçimlerinden hangisinin belirlenen bir tarihsel kesitte temel alınacağıdır. Yani politik mücadelenin farklı biçimleri arasındaki bir tercihtir. Politik mücadele ise, ancak bir siyasi parti tarafından yürütülür. Bu nedenle partinin olmadığı koşullarda, doğrudan siyasi iktidarın ele geçirilmesini  hedefleyen bir mücadeleden politik mücadele- bahsedilemez. Bu koşullarda temel siyasi görev, partinin yaratılmasıdır. Bu noktada en önemli tartışma konusu, partinin olmadığı koşullarda devrimcilerin nasıl bir mücadele içinde olacağıdır. Diğer mücadele alanlarında (ideolojik ve ekonomik demokratik mücadele) sürdürülen mücadele, partinin yaratılması doğrultusunda ele alınır. (kadrolaşma ve ideolojik  netleşme).

Ancak ülke faşizm koşullarında ise (açık veya gizli) faşizme karşı mücadele her koşulda görevdir. Örgütlenme düzeyine bakılmaksızın faşizme karşı direnmek, en azından bir insanlık onurudur. Faşizme karşı direnme görevi de partinin yaratılma görevine bağlı olarak ele alınır.

Temel mücadele biçimi (barışçıl veya silahlı) büyük oranda ülkenin somut koşulları tarafından belirlenir. Burjuva demokratik devrimlerini yapmış  ülkelerde genellikle barışçıl mücadele biçimleri temel alınır. Yoğun  baskı ve faşizm koşullarında silahlı mücadele biçimleri temel alınır.

Bir mücadele biçiminin temel alınması, sürekli o mücadele biçiminin  devam ettirileceği anlamına gelmez. İnişli-çıkışlı mücadelede farklı farklı dönemlerde farklı mücadele biçimleri öne çıkabilir. Ancak,  süreçte belirleyici olan temel mücadele biçimidir.

TEMEL ALINAN MÜCADELENİN BAŞARISI DİĞER MÜCADELE BİÇİMLERİNİN TAMAMLAYICI ETKİSİNİ GEREKTİRİR

Hayatın farklı alanlarında yürütülen mücadeleleri koordine edem ve iktidar hedefine yönelten proletarya partisi verili koşullarda hangi mücadele biçiminin belirleyici olduğunu saptar ve onu temel alır. Temel alınan mücadelenin balarısı, diğer mücadele biçimlerinin tamamlayıcı etkisini gerektirir. Zaten, biri diğerlerime oranla temel de olsa, her üç mücadele biçimini ihtiyaç haline getiren, birbirinden farklı işlevler söz konusudur. Bu biçimler arasında sağlanan karşılıklı beslenme ilişkisi, her birinin başarısı üzerinde güçlendirici etki yaparken, aynı zamanda temel olanın, hedefe yönelik etkisi bir toplam halinde kendini gösterir. Farklı mücadele biçimlerini koordine etmek, partinin bizatihi kendisinin tüm alanlardaki mücadeleleri yürütmesi olarak algılanmamalıdır. Kuşkusuz, bu konuda mutlak biçimler yok ise de; legal bir partinin savaş alanlarında, savaşçı bir partinin de legal alanlarda organlarını istihdam etmesi işlevsel olmayacaktır. Bu noktada, mücadelelerin eşgüdümü ile doğrudan yürütülmesinin aynı şey almadığı bilinmelidir.

Organik bir bağ söz konusu olmasa da, savaşın şiddetlendiği durumlarda; diktatörlük, aldığı her kaybın faturasını en kolay ulaşabileceği muhalif güçlere ödetme yoluna gider. Türkiye’de de devletin, “Cumartesi Anneleri”ne adeta bir rehine gibi  davranıp, her gelişmeyi, onlara bir saldırı bahanesi yapması bu türden  bir örnek olmuştur. Buradaki paradoks, kavganın kaçınılmaz bir öğesidir. Düşman, açık çalışma alanlarını kendine “kolay” hedef olarak seçecek; devrimci-demokrat güçler de açık çalışma alanlarını terketmemek için özel bir direnç gösterecektir. Burada, önemli düzeyde bir öğreticilik söz konusudur; zorunlu/kaçınılmaz kavgalara girildikçe,  deney birikimi ve pratik zenginliği artar. Bu tür özelliklerin kavga dışı alanlarda sağlanması olanaklı değildir.

Silahlı eylemler sonrasında dergi bürolarının, demokratik kitle örgütlerinin basılması; hem intikam amaçlıdır hem de polisin onları, illegal alanlara ulaşmak için bir basamak olarak görmesindendir.

SİLAHLI MÜCADELENİN VE DOLAYISIYLA ASKERİ BİR STRATEJİNİN GEREKLİLİĞİ SORUNU

“Silahlı mücadelenin; kendi özgürlükleri uğruna savaşanlar için tek çözüm olduğuna inanıyorum. Ve inançlarımın gerektirdiği gibi davranıyorum. Birçok insan bana maceracı diyecek. Doğru. Maceracıyım, ama farklı bir cinsten. İnandıkları şeyi kanıtlamak için yaşamlarıyla kumar  oynayanlardan  ” (CHE’nin Anne ve Babasına yazdığı veda mektubundan)

Silahlı mücadelenin gerekliliği tartışılırken, konuya asıl olarak, askeri bir stratejinin veya stratejide askeri bir yanın gerekip gerekmediği  noktasından yaklaşmak gerekiyor.

Demokrasinin, toplumun büyük bir kesimi için acil bir talep olduğu, az gelişmiş ülkelerde; bu talebe olumlu yanıt verildiği görülmemiştir. Sürekli bir krizle malûl olan ve bunu aşma koşulu bulunmayan oligarşi, her türden muhalefeti ve gündeme gelen hak talebini şiddetle bastırma yoluna gitmektedir. Bu nedenle demokratik değişimlerin gerçekleşebilmesi, askeri bir stratejiyi zorunlu kılıyor. Egemen sınıflar, kendi iç çelişmelerinde bile sürekli olarak bir askeri güce yaslanma ihtiyacı duyarlar. Nitekim bunun çatışmaya dönüştüğünü gösterir çokça örnek mevcuttur. Bunun yanında, arkasına geniş bir halk desteği alarak köklü toplumsal değişimler için adım atan hükümetlerin, egemen sınıflarca askeri güç kullanılarak engellendiği de örneklerle sabittir (Şili’de  Allende, Guatemala’da Arbenz gibi).

Ayrıca, emperyalist güçlerin; devrimci süreçleri kesintiye uğratmak, devrimin başarılması halinde ise geriye dönüşü sağlamak için dünya ölçeğinde bir  çaba sarf ettiği ve bunun için özel örgütlenmeler geliştirdiği bilinmektedir. Ve yine bu çerçevede artık, askeri darbeler yerine, halk hareketlerine karşı “kirli savaş” yöntemlerini devreye sokmak tercih  edilmektedir.

Yakın tarihlere kadar, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin sıkça uyguladığı askeri diktatörlükten, nispi demokratik öğeleri içeren bir rejime geçmeleri kolay olmuyordu. Buradaki temel kıstaslardan biri, bir halk hareketi olasılığını zayıflatmak ve böyle bir olasılığı mayalandırma yeteneğine sahip devrimci hareketleri etkisiz kılmaktı. Ancak, emperyalizmin bir süredir yöneldiği tercih, sömürge tipi demokrasileri geliştirmektir. Böyle bir rejime yönelen tehditler ise, kirli savaş yöntemleri ile yerinde yok ediliyor. Böyle bir savaşı, iktidarı devralmış silahlı  kuvvetler yerine -gerçekte onlardan bağımsız olmayan- özel harp  birimleri yürütüyor.

Yok edilecek olan kesimler, grup veya kişiler için ordunun doğrudan kullanılması yerine, dolaylı yöntemler tercih edilmektedir. Böyle bir yöntemle ordunun yıpranması geciktirilirken, aynı zamanda askeri darbelerin sebep olduğu sıkıntıların ve giderek oluşan halk tepkisinin önlenmesi amaçlanıyor. Bugün iç savaşın yaşanmakta olduğu Kolombiya, Peru, Meksika, Türkiye vb. ülkelerde faşist rejimler tarafından zenginleştirilmiş kirli bir tarzın -savaşın- uygulandığı görülüyor.

Halkın teri ve kanı üzerinde saltanat kuran ve politikadan bu saltanatın devamlılığının sağlanmasını anlayan güçler; ülkenin her türlü kaynağını sömürürken ve şiddetin kurumlaştırılarak kalıcılaştırılması yönünde milyar dolarlar harcarken, ülkedeki zenginliklerin gerçek sahibi olan emekçilerin eğitim, sağlık, beslenme, vb. giderleri bile çok görülmektedir. Bu durumu karakterize eden ve egemenliğin sürdürülüş biçimini tayin eden olgu, işbirlikçi tekelci sermayenin kâr hırsıdır. Bu veriler somuttur ve söz konusu tablonun kendiliğinden değişmesi olası değildir. Bu nedenle başvurulacak devrimci şiddet (silahlı devrimci mücadele) meşrudur. Çatışmanın ve başarının silahı zorunlu kıldığı yerde, devrimci savaş organları halkın umududur.

Devrimcilerin askeri bir stratejiye sahip olması, şiddete başvurması ve silahı bir araç olarak kullanabilmesi; çeşitli kesimler tarafından istismar, saldırı ve eleştiri sebebi olabilmektedir. Gerçekte bunun, egemenlerce yöneltilen biçimlerini pek ciddiye almaya gerek yok. Tarihsel haksızlıkların üzerine bina ettiği varlığını, eşitsizlik ve sömürü dünyasını; şiddetin her biçimine başvurarak ve gerektiğinde kendi koyduğu yasaları çiğneyerek sürdürmeye çalışan egemenlerin -zorbaların- şiddetle karşılaşması kadar doğal ne olabilir ki? Ancak, böyle bir şiddete maruz kaldığı halde bir karşı-şiddet geliştirmenin, devrimci şiddete başvurmanın doğru olmadığını düşünenler olabiliyor. Gerçekte ise, eğer eleştiri yapılacaksa; böyle bir tablo içerisinde devrimci  şiddete başvurmanın değil, şiddetten kaçınmanın eleştirisi yapılmalıdır.

Vakti gelince şiddete başvurulacağı gerekçesinin arkasına sığınanlar ise, bilmelidir ki böyle bir vakit hiçbir zaman kendiliğinden gelmez.

“Her şeyden önce biz, bir yanda savaşlar ile öte yanda bir ülke içindeki sınıf savaşımları arasındaki ayrılmaz bağlılığı; sınıflar ortadan  kaldırılmadan ve sosyalizm kurulmadan

savaşların ortadan kaldırılmasının olanaksızlığını ve iç savaşların, örneğin, ezilen sınıfın ezene, kölenin köle sahiplerine, serflerin toprak beylerine, ücretli işçilerin burjuvaziye karşı verdikleri savaşların haklılığını, ilerici niteliğini ve gerekliliğini tamamen kabul ederiz. ” (Lenin, Sosyalizm ve Savaş, s:11)

Ezilenin ezene karşı savaşta taşıdığı tartışmasız haklılığı anlamak açısından Lenin’in şu ifadesini anımsatmakta yarar görüyoruz: “Örneğin, yarın, Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin, Rusya’ya (kastedilen, devrim öncesi süreçtir-bn.)… savaş açsalar, ilk saldıran kim olursa olsun bu savaşlar, ‘haklı’ savaşlar, ‘savunma’ savaşları sayılırlar.”(age., s:13)

Evet, bu doğru perspektiften yola çıkarak, rahatlıkla denebilir ki; ezilenin ezene karşı savaşı, ilk saldıran kim olursa olsun, haklı bir savaştır… Bu nedenle, ezilenlerin ezene karşı şiddeti sebebiyle yöneltilebilecek terörizm suçlamaları -maksatlı değilse eğer- sınıf olgusuna ve sınıflar savaşının özüne bütünüyle yabancı olunduğunu gösterir.

“Askeri stratejiden söz ettiğimiz için, bizim terörizmle suçlanmamıza alışılmıştır. Ama bu eleştirmenlerin maskesini indirme hakkına sahibiz ve hatta bu bir görevdir; çünkü, bize terörist diyenlerin de askeri bir stratejileri bulunmaktadır. Konuştuğumuz bir Şililinin bize söylediği gibi: ‘her siyasi parti, tanımı gereği, iktidar için mücadele eden bir partidir ve o halde her partinin bir askeri stratejisi vardır. Farklılık, sağcı siyasi partilerin askeri stratejisinin kurumsal orduya dayanabilmesinden kaynaklanıyor! Eğer sağın kendi askeri stratejisi varsa, bizim -devrimcilerin- neden olmasın ki?

(…)

Zaten anayasalara göre ordunun hiçbir zaman siyaset yapmaması gerektiği doğru değildir; ordu anayasayı, başka bir deyişle devletin legal biçimini ve buna eşlik eden kurumları korumakla yükümlüdür; o halde, ileri sürülen tarafsızlık, yalnızca gerici kampı desteklemek anlamına gelmektedir.” (L.Amerika Solu Kendini Sorguluyor, M.Harnecker, s:62-63)

 Mevcut sistemin devamı için sahip olunan askeri araçların yanında fikrî araçlara da ihtiyaç duyulur. Bu konuda yapılan yönlendirmelerin etkisiyle, pek çok insan, “sistemin bekası için” rol almayı kendine vazife edinebilmektedir. İlköğretimden itibaren kafalara yerleştirilen ve böyle bir işleve hizmet eden o kadar çok argüman var ki; bunları ayıklayıp, yanıltıcı etkisinden kurtularak gerekli doğru tutumu alabilmek, pek çok insan için bir hayli güç olmaktadır. Bu yanıltmalardan biri de, ordunun tarafsız olduğu, siyasete bulaştırılmaması gerektiği ve hatta siyaset yapan bir generalin  cezalandırılabileceği iddiasıdır.

Savunulan fikrin hangi tarihsel momenti dayanak olarak aldığı önemli ise de başvurulan şiddetin, ihtiyaç duyulan illegalitenin keyfi hiçbir yanı olmadığı; bunun, öznel nedenleri fazlasıyla aşan somut nedenlere dayandığı bilinmelidir. Kendisi her türden “legal” olanağa sahip olan, ama buna  rağmen legal sınırların dışına çıkma ihtiyacı duyan bir düşman

karşısında; kendini ifade edebilme olanakları ellerinden alınmış, legal araçları bile kullanmasına fırsat verilmeyen ve hatta yok edilme olasılığı ile sürekli olarak karşı karşıya bırakılan devrimci yapılar  için şiddet gibi, illegalite de meşru ve gereklidir.

“Legal  yolları kapatan sol değil, sağdır: Yalnızca halk önderlerinin halkla  iletişim içine girmelerini engellemekle kalmamakta, onları çıkarlarını tehdit eden bir unsur olarak gördüğünde fiziksel olarak yok etmekten de  çekinmemektedir.

(…)

Sol, devrimci demokrasi, gerçek demokrasi, tam bir halk katılımı için mücadele ettiğinden, bu hedeflere ulaşmasını sağlayacak bir askeri  strateji oluşturmak hem hakkı hem de görevidir.

Yalnızca sol değil tüm  kararlı demokratik güçler açısından da bu geçerlidir.

Bernardo Jaramillo, ‘Latin Amerika’da, özellikle emperyalizmin saldırganlığını yenilediği günümüzde, antiemperyalist mücadelenin sürdürülmesinde silahlı mücadeleden vazgeçilemez diye düşünüyorum’ diyor. ‘Son  zamanlarda Panama’da yaşananlar bunu nasıl da kanıtlıyor!

Ama yeniden bakmamız, gözden geçirmemiz gereken bu mücadelenin veriliş biçimidir!(…) Biz Avrupa’da, Federal Almanya’da, ya da Japonya’da değiliz; Latin Amerika’dayız ve emperyalizmin soluğunu gün 24 saat ensemizde hissediyoruz… Ama bu politikanın nasıl geliştirileceğini  incelemek gerekir.'” (1990’da yapılan bir söyleşiden, age., s:64-65)

Ayrı ayrı askeri ve siyasal eylemler sözkonusu olduğu halde, sonuçları açısından birbirinden ayırmak pek uygun düşmez. Siyasi eylem askeri, askeri eylem de siyasi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle böyle bir durumu tanımlamada, politikleşmiş askeri savaş stratejisi, farklı farklı kavramlaştırmalara oranla tercih edilmelidir.

Askerlik sanatı ne denli gerekli ve önemliyse, bu sanatın halk tarafından sokaklarda -ve özellikle devrim dalgasının kabardığı anlarda- kendine has biçimlerde icra edildiğinin bilinmesi de o denli önemlidir.

Eğer askerlik sanatı salt, güçlünün zayıfı yendiği, herkesin sonuçlarını önceden gördüğü sıradan bir dövüşü ifade ediyor olsaydı; bunun bir özelliği olmayacağı gibi, buna sanat da denmezdi. Özellikle, ezilenlerin ezenlere karşı savaşında, zafere yaklaşıncaya dek genellikle düzenin koruyucu güçleri daha üstünmüş gibi görünür. Ayrıca, sınıf mücadelesinde, teçhizat üstünlüğü ve “asker sayısı” gibi faktörlerden başka ve onlardan daha önemli olan özellikler vardır ki bunlar devrim güçlerini, karşı-devrimci güçler karşısında daha avantajlı kılar. Haklı olmak, davaya bağlılık, zafere mahkum olmak gibi nedenler; sonunda zaferi getirecek olan nedenlerdir. Böyle bir bilinç ve inançla hareket edilmediği takdirde, güçlüklerle karşılaşıldığında veya ödenen ilk bedel sonrasında -ki bu her an mümkündür- safların terk edilmesi ve kabuğuna çekilerek edilgen bir yaşamı tercih etmek gündeme gelebilir. Gücünü haklılığından alan ve başarıya inananların deneyimleri ise, çok farklı şeyler söylüyor: “Salı. Sabah. Bu nasıl olabilir? İki gün önce Petrograd çevresindeki topraklar, komutansız, yiyeceksiz, topsuz, hiçbir amacı olmadan dolaşan birliklerle kaynıyordu. Örgütsüz, disiplinsiz, subaysız bu asker ve Kızıl Muhafız kitlelerini, kendi seçtikleri komutanları dinleyen, topçu ateşine göğüs gerip Kazak süvarilerinin saldırılarını püskürten bir orduya dönüştüren şey acaba neydi?

Ayaklanan halk, askerlik sanatının tüm yöntemlerini altüst ediyordu” (Dünyayı Sarsan On Gün, s:252, JOHN REED)

Bazen de savaşta sadece silahlar konuşur: “Kendisinden demeç vermesini isteyen bir yabancı gazeteciye Troçki: ‘Şu anda verebileceğimiz tek demeç, toplarımızın ağzından çıkandır!’ diyordu  ” (age., s:258)

KAVGANIN ZAFERLE SONUÇLANABİLMESİ İÇİN MÜCADELE BİÇİMLERİ BİRBİRİYLE DOĞRU BİÇİMDE İLİŞKİLENDİRİLMELİDİR

Sınıfın temel çıkarları, ancak köklü siyasal değişiklikler ile karşılanabilir. Bu anlamda iktisadi savaşımın bunu karşılamaya yetmeyeceği açıktır. Ekonomik savaşımın siyasal savaşımla kopmaz bağlar içerdiği bir gerçektir. Lenin, 1900’lü yılların başında doğru bir duruşun belirlenmesi açısından bu konuya özel bir yer ayırmıştır. Raboçeye Mysıl ve Raboçeye Dyelo ile yapılan polemiklerde “siyaset”ten ne anlaşılması gerektiğinin altını çizer. “siyaset vardır siyaset vardır “diyen Lenin, sendika siyasetini, “bütün işçilerin, hükümetin, içerisinde bulundukları durumu ortadan kaldırmayan, yani emeğin sermayeye bağımlılığını yoketmeyen, ama bu koşulların ortaya çıkardığı sıkıntıları hafifleten önlemler almasını  sağlamak yolundaki ortak çabalar ” (Ne Yapmalı?, Lenin, s:51) olarak niteler. Ancak, bunun yanında ve asli olarak, “sosyal-demokrat siyasetin” gerekliliğine ve önemine özel olarak işaret eder.

Sınıfın kendiliğinden hareketi ne denli güçlü olursa olsun, hiçbir zaman, müdahaleci bir iradenin gerekliliğini yok etmez, aksine, arttırır.

“Yığınların kendiliğinden kabarışı, ne kadar büyük ve hareket de ne kadar yaygın olursa, sosyal-demokrasinin teorik, siyasal ve örgütsel çalışması için daha yüksek bir bilinç göstermesi gereği de o ölçüde artar  .” (age., s:61)

O  günün tartışma koşulları ve sözü edilen ihtiyaçlar, tüm özgünlüğüne  rağmen, günümüzle ciddi benzerlikler taşımaktadır. Mücadelenin çeşitli araç ve biçimlerinin seçimi ve doğru biçimde ilişkilendirilmesi, çokça karıştırılan bir mesele olmuş ve her dönemin tartışma konularının odağına oturmuştur. Mücadelenin temel biçimleri reddedilirken  genellikle, sınıflar mücadelesinin dönemsel ihtiyaçlarını gerekçe gösterme yoluna gidilir. Hareketin bütününe kendiliğindenliğin ayakbağlarını dolamış olan yapılanmalar bile, akla uygun hiçbir savaşım biçimini ilke olarak reddetmediğini söyler. Bu nedenle, siyasal pratik; her dönem için ve kendini nasıl tanımlıyor olursa olsun her hareket için, bir turnusol işlevi görür.

“Akla-uygun olmak koşuluyla, bütün savaşım araçlarını, bütün savaşım plan ve yöntemlerini ilke olarak kabul etmek ile belirli bir siyasal anda sıkı sıkıya uygulanan bir plan gereğince hareket yönünü belirleme istemini birbirine karıştırmak, eğer taktikten söz ediyorsak, hastalıkları tedavi etmenin çeşitli yöntemlerinin tıp tarafından tanınması ile belli bir hastalığa belli bir tedavi yönteminin uygulanması gereğini birbirine karıştırmayla aynı şeydir .” (age, s:55-56)

Mücadele biçimlerinin anlaşılmasını güçleştiren ve bir bilinç bulanıklığı yaratan yöntemlerden biri de eylemleri, her türlü bağdan yalıtılmış biçimde tartışma konusu etmektir. Bir korsan gösterinin, asılan bir pankartın veya bir askeri eylemin, “Proletaryaya ne türden bir yararı olmuştur?” diyerek, anında bir kazanım sağlanması ve bunun sonuçlarının gözle görülmesi gerekiyormuş gibi bir beklentiyle teste/sınava tabi tutulması -doğaldır ki- bir kafa karışıklığına sebep olabilmektedir. Gerçekte ise çok özel örnekler dışında hemen hiçbir eylemin sonuçları, yukarıda sorulduğu gibi oluşmaz. Ve hatta bir eylem sonrasında, bunun kitleler üzerinde nasıl bir etki yaptığını, kaç kişide hangi biçimlerde değişime sebep olduğunu saptayabilecek bir sosyolog da yoktur. Bu konuda ancak, devrimcilerin öngörü yeteneğine başvurulabilir ki o da rakamlarla değil, eğilim biçiminde bilgi/sonuç verir.

Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri, hiçbir insanın bilincinin sıfır noktasında olmadığıdır. Yapılan veya yapılacak olan eylemden önce ve sonra, başka faktörlerin de etki halinde olduğu/olabileceği bilinerek hareket edilmelidir. Yapılan bir ajitasyonun, dağıtılan bir bildiriyle; karşılaşılan bir haksızlığın, gerçekleşen bir eylemle etkileşime girebilme özelliği, devrimciler tarafından bir program dahilinde değerlendirilebilince, devrim gibi koca amaçlara ulaşmak mümkün olabiliyor. Bu anlamda, mücadele tarzlarını böyle bir bağlam içerisinde değerlendirebilmek gerekiyor. Örneğin, yoksulluk ve yoksunluk üzerine kurulu olan iş yaşamının teşhiri ne kadar önemliyse,  bunun “sınıf bilincinin uyanması için, sendikal savaşımın başlaması ve sosyalizmin yayılması için bir başlangıç noktası” (age., s:65) olabileceğinin bilinmesi de en az o kadar önemlidir. Tüm bu önemine rağmen söz konusu adımlar bu düzeyde kalır ve siyasal  adımlarla birleştirilemezse, köklü değişimlere sebep olmak, mücadeleyi zafere taşımak olanaksız hale gelir. Sonuçta, iş yaşamının iyileştirilmesi çabası ile yetinmeyen ve onu, böyle bir yaşama zemin oluşturan sistemi bir bütün halinde değiştirecek olan iktidar mücadelesi ile birleştirebilen, başarının koşulunu yakalamış demektir.

“Sosyal-demokrasi işçi sınıfının sadece işgücünü daha uygun koşullarda satma mücadelesini değil, aynı zamanda mülksüzleri, kendilerini zenginlere satmak zorunda bırakan toplumsal düzenin ortadan kaldırılması için mücadeleyi de  yönetir. Sosyal-demokrasi, işçi sınıfını sadece belli bir işverenler grubuyla ilişkisinde değil, modern toplumun bütün sınıflarıyla, örgütlü politik iktidar olarak devletle ilişkisinde temsil eder. Buradan sadece, sosyal-demokratların kendilerini ekonomik mücadeleyle sınırlayamayacakları sonucu değil, aynı zamanda ekonomik teşhirlerin örgütlenmesinin başlıca faaliyetleri olmasına izin veremeyecekleri sonucu da çıkar. İşçi sınıfının politik eğitimini, politik bilincinin geliştirilmesi işini aktif biçimde ele almak zorundayız .” (Seçme Eserler-Lenin, s:85)

Lenin, kavgadaki çokyönlülüğe ve görevlerin, birbirinin karşısına çıkarılmaması gerektiğine dikkat çeker. Sınıfın eğitilmesi konusunda ne  iktisadi yaşam koşullarının, ne de buna sebep olan rejimin, tek başına teşhirinin yeterli olmadığını; ikisinin de teşhirinin gerekliliğini anlatır. Ve bu konuda, her somut örneğe, ajitasyonun yürütülmesinde  ihtiyaç olabileceğini belirtir.

Mevcut rejimden zarar gören kesimler, baskı altında bulunan sınıf ve tabakalar “meslek, kamu, özel, aile, din, bilim, vb.” pek çok alanda bu baskı ile karşılaşır. Bu nedenle, çalışma alanları geniş tutulmalı, baskının her biçiminin somut belirtileri açığa çıkarılarak siyasal bilincin gelişimi sağlanmalıdır. Bunlar, her siyasal hareket tarafından kabul gören, genel ifadeler olarak görülebilir. Ancak, “çok yönlü siyasal gerçekleri açıklama kampanyası”nın örgütlenmesinde ve bu konudaki gerekliliklerde ortaya çıkan farklar, ekonomizmden devrimci duruşa kadar geniş bir yelpaze oluşturur.

Sendikal mücadele ile yetinmek ne denli yanlışsa, böyle bir mücadeleyi yok saymak da o denli yanlıştır. Aslında çoğu kez, mücadelede tek yanlı bir hat izleyen ve ekonomizme düşen çevrelerin, “kitlelere daha kolay ulaşabilme” kaygısıyla hareket ettiği veya sorunu böyle ifade ettikleri görülür. Ülkemizde 90’lı yıllarda “açık çalışma”ya artan rağbet ve bu rağbetin ardındaki gerçek incelendiğinde, elbette ki çok farklı nedenlerle de karşılaşılacaktır; ama, sözünü ettiğimiz kaygının da açık çalışmacıların diline pelesenk olduğu görülür.

Lenin, “pratikte öyle durumlar olabilir ki, siyasetin gerçekten iktisadı izlemesi gerekir” der. Ancak bu, ne siyasal mücadelenin önemini zayıflatır ne de tek ayakla yürümeye benzeyen tekyanlılığı haklı kılar. Bugüne kadarki deneyimler göstermiştir ki, “kitle bağı” konusunda en az sıkıntıyı, mücadele biçimlerinin arasındaki diyalektik bağı kavrayabilen  ve temel ile tali arasındaki ilişkiyi doğru kurabilen siyasal  yapılanmalar çekmiştir.

Bu konuyu bir de “ekonomistler arasında yaygın olan ve siyasal ajitasyonun iktisadi ajitasyonu izlemesi gerektiği yolundaki görüş açısından” değerlendiren  Lenin’i izleyelim: “İktisadi savaşımın, genel olarak, yığınları siyasal savaşıma sürükleyebilecek ‘en geniş uygulanabilirliğe sahip araç’ olduğu doğru mudur? tamamıyla yanlıştır. Yalnızca iktisadi savaşımla olan bağlantısı bakımından değil, polis zorbalığının ve otokratik zulmün bütün belirtileri, yığınları ‘çekmekte’ hiç de daha az ‘geniş uygulanabilirliğe sahip’ bir araç değildir. Zemskiye naçalniki(*) ve köylülerin kırbaçlanması, memurların rüşvetçiliği ve polisin kentlerde ‘sıradan halka’ karşı davranışı, açlara karşı savaşım, halkın aydınlanma ve bilgi için olan çabasının baskı altına alınması, vergilerin zorla tahsili ve dinsel mezheplerin ezilmesi, erlere karşı aşağılayıcı davranışlar ve öğrencilerle liberal aydınlara kışla yöntemlerini uygulanması- bütün bunlar, ve zorbalığın buna benzer binlerce belirtisi, ‘iktisadi’ savaşımla doğrudan bağlantılı olmamakla birlikte, siyasal ajitasyon için ve yığınları siyasal savaşıma çekmek için, genel olarak, daha az ‘geniş uygulanabilirliğe sahip’ fırsatlar mıdır? doğru olan, bunun tam tersidir. İşçilerin(bizzat  kendilerinin ya da onlarla yakın bağları olanların), zulümden, zorbalıktan ve hak yoksunluğundan acı çektiği durumların toplamı içinde, sendikal savaşımdaki polis zorbalığı durumları, kuşku yok ki, azınlıkta  kalır. O halde sosyal-demokratların, genel olarak söylemek gerekirse, hiç de daha az ‘geniş uygulanabilirliğe sahip’ olmayan öteki araçlara da  sahip bulunması gerekirken, niçin araçlardan yalnızca birini ‘en geniş  uygulanabilirliğe sahip araç’ ilan ederek siyasal ajitasyonun kapsamını önceden sınırlandıralım? ” (Ne Yapmalı? Lenin, s:68-69)

Hangi mücadele biçimine ne için başvurulduğu ve bunun nihai amaç ile ilintisi kavranamadığı takdirde; amaçsızlık veya kısa vadeli amaçlar, hareketin  pratiğine damgasını vurur.

Bernştayncıların “Hareket her şeydir, nihaî amaç ise hiçbir şey” ibaresi, böyle bir kavrayış sorununu ifade eder. Ayrıca Lenin’in “oportünist aşamalar teorisi” (age., s:69) olarak ifade ettiği yaklaşım da siyasal istemlerin iktisadi temel üzerinde yürütülmesi mantığına dayanır. İktisadi savaşımın bir sendikal savaşım olduğu ve siyasi savaşımın, bunun üzerinde değil, bunun yanında ve ayrı olarak yürütüldüğü kavranabildiğinde de sınıfın bilinçlenmesi belirli bir zamana yayılacak ve adım adım gerçekleşecektir; ancak, önce bir miktar iktisadi bilinç, onun üzerine de kısa vadeli siyasal istemler  gibi bir sıralama söz konusu olmayacaktır.

“Devrimci  sosyal-demokrasi, reformlar uğruna savaşımı, eylemine her zaman  katmıştır ve şimdi de katmaktadır. Ama sosyal-demokrasi, “iktisadi” ajitasyonu yalnızca hükümetten her türden önlemleri yerine getirmesini  istemek için değil, aynı zamanda (ve esas olarak) hükümetin bir otokratik hükümet olmasına son vermesini istemek için de kullanır. Üstelik devrimci sosyal-demokrasi, hükümete karşı bu istemini yalnızca iktisadi savaşım temeli üzerine dayandırarak değil, aynı zamanda, toplumsal ve siyasal yaşamın genel olarak bütün alanlarına dayandırarak ileri sürmeyi görev bilir . Kısacası, devrimci sosyal-demokrasi, bütünün bir parçası olarak reformlar uğruna mücadeleyi, özgürlük uğruna ve sosyalizm uğruna devrimci mücadeleye tâbi kılar. Oysa  Martinov, aşamalar teorisini yeni bir biçimde canlandırıyor ve sanki siyasal savaşım yerine tamamıyla iktisadi bir gelişme yolu izlenmesini  va’zetmeye çalışıyor. (age., s:72, abç.)

İnsana karşı, emek sömürüsüne dayalı, sermayeden yana olan ve her türden güzelliğin ters-yüz edildiği mevcut sistemde devamlılık, zorbalıkla mümkündür. Bu nedenle de hedef tahtasına oturtulan, “tehdit” olarak görülüp sindirilmek veya yok edilmek istenen kesimler, toplumun büyük  bölümünü kapsayacak denli çoktur.

Tohum işlevi görür de çimlenerek büyüyebilir diye en ufak bir muhalif kıpırtıya bile tahammülsüz olunması, ülkenin dört bir yanında hemen her kesime karşı, saldırganlığın pek çok çeşidini gündeme getirmektedir. İzmir’de,  kimsesiz çocuklara yardım etmek amacıyla dansederek para toplayan çocuklar; devletin polisinden savcısına, valisinden bakanına pek çok yetkilisini harekete geçirir. Cumartesi Anneleri toplanacak diye, Galatasaray’a devlet, adeta çıkartma yapar ve orayı bir savaş alanına çevirir. Olur da gerillaya “yardım ve yataklık” eder diye, Kürt coğrafyasındaki ormanlar ateşe verilir. Kazara dahi herhangi bir “Emniyet Müdürlüğü”ne düşenlerin bile, en çok şikayetçi oldukları konunun tecavüz veya cinsel taciz olduğu görülür. Bu örnekleri elbette ki çoğaltmak mümkün; ancak, konumuzun içeriği açısından yeterli  görüyoruz. İşte bunların hepsi, öğretici birer örnektir. Vaktinde ve  uygun biçimlerde teşhir edilebilirse, yığınların bilinçlenmesi ve devrimci eyleme yöneltilmesinde çok önemli bir rol oynar. Aksi durumlarda ise; yani gerekli teşhir yapılamadığında, kitlelerin eyleme geçme konusunda son derece tutuk davrandığı görülür. Ve çoğu kez buna  anlam verilemeyerek; sınıfın kendisi suçlanır, içsel nedenler aranır.

“Eğer bütün utanç verici haksızlıklara karşı yeteri kadar geniş, çarpıcı ve anında teşhirleri hâlâ örgütleyemiyorsak, suç bizdedir, yığın hareketinin gerisinde kalışımızdadır. Bunu yaptığımız zaman (ve bunu yapmak zorundayız ve yapabiliriz de), en geri işçi bile, öğrencilerin ve dinsel mezheplerin de, köylülerin ve yazarların da, kendisini yaşamının her adımında baskı altında tutan ve ezen aynı karanlık güçler tarafından hakaretlere ve keyfi davranışlara uğradıklarını anlayacak ya da içinde duyacaktır; ve bunu duyunca, kendisi de tepki göstermek isteyecek, bu yolda dayanılmaz bir istek duyacak ve gereğini yapmayı bilecektir; bugün sansürcüleri ‘yuhalayacak’, yarın bir köylü ayaklanmasını amansızca bastırmış olan valinin evi önünde gösteri yapacak, öbür gün kutsal engizisyonun işini gören papaz kılıklı jandarmalara bir ders verecektir, vb…  ” (age., s:81)

Çalışan yığınların gerçek sınıf bilincine ulaşması konusunda ne yapılması gerektiği meselesi de sol içerisinde ciddi tartışmaların sebebi olmuştur. Sınıfa gitmek, sınıfı örgütlemek genelde kabul gören bir husus ise de pratikte farklı biçimler alır. Yukarıda belirttiğimiz gibi sistemle çelişme halinde bulunan kesimlerin çokluğu, çatışmayı tüm ülke sathına yayar ve çeşitlendirir. Sınıflar mücadelesinin pratikte aldığı  bu biçim, ona uygun bir çalışma tarzını beraberinde getirir/getirmelidir. Bunun gereğini yerine getirmeyenler gibi, sorunu fabrika sınırları içerisine hapsedenler de mücadelenin ihtiyaçları karşısında çaresiz kalırlar. Sınıfa gitmek, aynı zamanda sınıfın  “fabrika yaşamının dar çerçevesi içinde ‘günlük tekdüze savaşımın’  ardında kendiliğinden sürüklenme”sini önlemeyi amaçlamalıdır.

“Eğer işçiler, öteki toplumsal sınıfların her birini, entellektüel, moral ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasal olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenmezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri, nüfusun bütün sınıflarının, katmanlarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek bir sınıf bilinci olamaz. Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat  değildir; çünkü, kendini iyi tanıyabilmesi için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgisi, yanızca teorik bilgisi değil… hatta daha doğru olarak ifade edelim: teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyimine dayanan pratik bilgisi olması gerekir. (age., s:79-80, abç.)

Elbette ki bunlar, mutlak biçimler değildir ve ülke koşullarına göre değişim gösterir. Ancak, genelde siyasal gerçekleri açıklamanın, gerekli olan siyasal teşhiri sıcağı sıcağına pratik içerisinde yapma koşulunu zorlamanın -ki bunlar için farklı biçimler denemek mümkündür- yığınlar üzerinde küçümsenmeyecek düzeyde bir etkisi olacaktır. Devrimci bilinçle tanışan kesimlerin eylem çağrılarına yanıtının farklı olacağı açıktır. “Elle tutulur sonuç” vaadetmeyen istemler için de harekete geçilebilmesi çok önemli bir aşama olacaktır. Böyle bir bilinç, uzun vadeli adımların gerekliliğini kavrama imkanı verir. Ne zaman ki kitleler, kısa vadede kazanıma gitmeyen adımların da destekçisi olmaya başlarsa, geleceğin kazanılması sürecine girilmiş demektir.

Yoğun  bir ideolojik bombardıman altında bulunan ve yaşarken her an tutuculuk soluyan(sistemin devamını sağlayan öğelerle muhatap olan) kitlelerin, bu kabuğu kendiliğinden kırması beklenmemelidir. Çünkü kitleler sadece şiddet ve sömürüye maruz kalmıyor; aynı zamanda, kaderci ve kanaatkar  bir duruşu koşullayan, bireyciliği körükleyen ideolojik gıda bütün bir yaşama nüfuz ettirilerek veriliyor. Bu nedenle devrimciler,  ideolojik savaşı yaşamın iyileştirilmesi mücadelesiyle; yaşamın iyileştirilmesi mücadelesini, iktidarı alma mücadelesiyle  ilişkilendirebilme ustalığını göstermelidir.

Ancak bu ilişkilendirme, her mücadele biçiminin gerekli düzey ve olgunlukta verilmesini gerektirir. Mücadele biçimlerini ihtiyaç haline getiren nedenler aynı değildir. Bir mücadele biçimi diğerini destekler, tamamlar, ona hizmet eder; ama, hiçbir mücadele biçimi diğerinin yerine geçmez. Örneğin, iktisadi savaşımdan ayrı olarak siyasal savaşım da gereklidir. Bunun yolu, “iktisadi savaşımın kendisine bir siyasal  nitelik kazandırmak” değil; siyasal savaşımın kendisini her yönüyle  sürdürmektir. “

Siyasal eylemin, en iyi niyetlerle ya terör çağrısında bulunanların, ya da iktisadi savaşımın kendisine bir siyasal nitelik kazandırmaktan söz edenlerin bilincinden çok ayrı olan bir mantığı vardır.

Cehenneme giden yol, iyi niyetli döşenmiştir ve bu durumda, iyi niyet, kişiyi ‘en az direnme çizgisine'(…) kendiliğinden sürüklenmekten kurtaramaz (age., s:86, abç.)

BİTKİ, TOHUMDA MEVCUTTUR; AMA TOHUM, BİTKİ DEĞİLDİR

“Gerçek şudur ki, Rus yaşamındaki toplumsal kötülükler, çalışan yığınları heyecan doruğuna ulaştırmaktadır, ama biz Rus yaşam koşullarının düşündüğümüzden çok daha geniş boyutlara ulaştırdığı ve gürül gürül akan tek bir sel haline getirilmesi gereken halkın bütün bu öfke damlacıklarını ve dereciklerini, deyim yerindeyse, bir araya getirip yoğunlaştıramıyoruz .” (age., s:87)

Açlık,  yoksulluk, acı, vb. etkiler karşısında insanın tepki gösterebilme  özelliği; en azından, sahip olduğu refleks, güdü gibi özellikler sebebiyle mümkündür. Ancak, bu özelliklerin üzerinde olumlu veya olumsuz etki yapan çeşitli gelişmeler vardır ki, bunun sonucunda insanın tepkisiz/edilgen bir hal alması gibi, aşırı tepkilere yönelmesi de olasılık dahilindedir. Bunların kontrollü ve istenen biçimde  yönlendirilmesi, özel ilgi alanları arasındadır. Toplumu yönetebilmek ve “dikensiz bir gül bahçesi” yaratabilmek açısından, tamamen tepkisiz olunması amaçlanır; ancak, bunun olanaksız olduğunun bilinmesi  sebebiyle, tepkilerin bastırılması dışında yönlendirme ve geciktirme  gibi yöntemlere de başvurulur.

İktidar olanaklarını kullanan egemenlerin, doğaldır ki sahip oldukları avantajlar, küçümsenmeyecek boyutlardadır. Ancak, bütün bunlara rağmen, yapılan yönlendirmenin; haksızlık yönünde, gerçekleri örtbas etmek üzere ve gelişmenin ileriye doğru evrimini önlemek amacıyla gerçekleşmesi bir dezavantajdır ve egemenleri zayıf, devrimcileri güçlü kılar. Gücünü haklılığından alan ezilenlerin başarısı geciktirilebilir, ama önlenemez.  Burada, potansiyel halinde bulunan güç, devrimci bir irade tarafından  açığa çıkarılıp örgütlenebildiği oranda; ezenler kaçınılmaz sona, ezilenler ise özgürlüğe yakınlaşmış olur. Bu yolda, bilinçlendirme faaliyetinden yaşamın iyileştirilmesine, politik mücadelenin silahlı  olanından barışçıl olanına dek, çeşitli araçlara başvurulur. Burada, bilinç gibi, kavganın kazanımlarının da biriktirilmesi söz konusu ise de, bu birikmenin “damlaya damlaya göl olma” biçiminde olmayacağı, eşitsiz ve sıçramalı gelişeceği, ileri gidilebildiği gibi geri de  düşülebileceği bilinmelidir.

Demokrasinin bir devrim sorunu olduğu ülkemizde, en temel hak ve özgürlükleri gaspeden, sıradan bir demokratik talebi kanla bastıran bir rejimin varlığı sebebiyle; süreçte, silahlı mücadelenin başından beri temel alınması zorunludur. Ancak bu, siyasal bir organizasyon tarafından ve belirli bir program dahilinde gerçekleşir.

Silah, başlı başına bir güç değildir; kendi halinde bir olumluluk da taşımaz. Devrim gibi, karşı-devrimin de başvurduğu bir araç olması, amaçtan bağımsız ele alınamayacağını gösterir. Bu nedenle de, hangi şiddette ve hangi biçimlerde kullanıldığı değil, nasıl ve neiçin kullanıldığı önemlidir.

Devrimciler, yaşamını bilinçli tercihler yönünde programlama ve iradi davranma konusunda başka hiç bir toplumsal kesimle kıyaslanamayacak kararlılık ve  tutarlılığa sahiptir. Bu nedenle -eğer gerekiyorsa- silahı, her an ve en şiddetli biçimde kullanabilme potansiyelinden de söz etmek mümkündür. Sonuçta, mücadelede biçim ve miktar meselesi, ihtiyaçlarca belirlenir. Ve genellikle, siyasal organizasyonlar arasındaki farkların, ihtiyaçların belirlenmesinde çıktığı görülür.

Karşı-devrimin de yoğun biçimde silaha başvuruyor olması sebebiyle, devrimciler, mücadelenin bir düelloya dönüşmesine karşı son derece hassas  davranmalıdır. Hatırlanacağı gibi, silahlı mücadelenin bir biçimi olan gerilla savaşı konusunun, amaçla ilişkisine dikkat çeken benzer bir uyarıda bulunmuştuk.

“Gerilla savaşı, kimi zamanlarda yaptığı çağrışımlar gibi, birkaç gerillanın savaşı değildir; aksine, çok geniş kesimleri mücadelenin içine çeker. Çünkü savaş alanı, halkın olduğu her yerdir. Gerilla, yaşamını ve mücadelesini halkın arasında sürdürür. Denizdeki balık gibi kendini halk içinde kaybettirebilir. Aktif ya da pasif olarak insanlar, süren  mücadelenin bir parçası olurlar  . Gerilla savaşı, halkın öncüleri aracılığıyla sürdürdüğü özgün bir halk savaşıdır.

Mücadelenin daha ileri evrelerinde halk yığınları geniş kitlesel katılımlar ve ayaklanmalarla mücadelede belirleyici olurlar. (Mücadele biçimleri arasında halkı en fazla politize eden, bilinçli ve sistemli gerilla savaşıdır.)”

(Sosyalizm Kazanacak, s:98-99)

Buradaki  “Savaş alanı, halkın olduğu her yerdir.” ifadesi, devrimci bir  örgütlenmenin, öznel sebepleri aşarak, halkın özgürlük özlemini örgütleyebilmesi ve mücadelenin gereklerini yerine getirebilmesi açısından son derece önemlidir. Sınıfın kendisinin bile dikkatini salt işçi sınıfı üzerine yoğunlaştırmasını yanlış bulan Lenin, bilinç taşıma konusuna da değinirken, aynı bakış açısının içerdiği perspektif genişliğine dikkat çeker. Strateji oluşturulurken, çeşitli sınıf ve tabakaların birbiri ile ilişkisini ve oligarşi ile aralarındaki çelişmeleri dikkate alan devrimci bir yapılanma, çalışma tarzını  oluştururken de var olan sınıfsal kombinezonu hesaba katmalıdır.

“Siyasal sınıf bilinci, işçilere, ancak dışardan verilebilir, yani ancak iktisadi savaşımın dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin olanaklı olduğu biricik alan, bütün sınıf ve katmanların devletle ve hükümetle ilişkisi alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. Onun için, işçilere siyasal bilgi vermek için ne yapmalı sorusuna yanıt, pratik içindeki işçilerin ve özellikle ekonomizme eğilim gösterenlerin çoğunlukla yeterli buldukları ‘işçiler arasına gidilmelidir’ yanıtı olamaz. İşçilere siyasal bilgiyi verebilmek için, sosyal-demokratlar, nüfusun bütün sınıfları arasına gitmek zorundadırlar; onlar ordu birliklerini bütün yönlere sevketmek zorundadırlar.” (Ne Yapmalı? Lenin, s:89)

Bu alıntıda kaba bir formüle edişin sözkonusu olduğunu kabul eden Lenin Trade-unioncu siyasetle sosyal-demokrat siyaset arasındaki farkın ne olduğunu ekonomistlere göstermek açısından böyle kaba bir formüle,  basitleştirilmiş bir ifadeye başvurduğunu söyler.

(*) Zemskiye naçalniki (kırsal yönetici): Toprak beylerinin köylüler üzerindeki yetkilerini arttırmak üzere 1899’da çarlık hükümeti tarafından kurulmuş olan yönetsel bir makam. Kırsal yöneticiler yerel toprak soyluları arasından atanıyor ve kendilerine yalnızca yönetsel değil, köylüleri tutuklamak ve ağır cezalara çarptırmak da dahil geniş yargısal yetkiler de veriliyordu. (age., Açıklayıcı Notlar, s:222)

DEVRİMCİ HAREKET