Nereden Başlamalı?

“İnsanlık kendi önüne ancak

çözüme bağlayabileceği sorunları koyar.” Karl Marx

Genelde V. I. Lenin ile andığımız “Nereden Başlamalı?” sorusu günümüzde bize çokça yol gösteren, rehber olan bir soru cümlesidir. Henüz kafamızda tasarlamaya çalıştığımız veya üretip de yeni yeni düzenlemeye çabaladığımız düşüncelerimize belirli bir yönelim kazandıran bir niteliğe sahiptir bu soru. Bugün hepimiz kendimizi teorik anlamda geliştirmenin kaygılarını taşıyor ve bu anlamda emek veriyoruz. Kuşkusuz düşünce dediğimizde aklımıza gelen felsefe, bilim ve sanat kavramları önümüzde bir okyanus genişliğinde dururken bizler onlara mütevazı bir sandal üzerinden bakıyoruz. Hatta zaman zaman bu okyanusta kaybolma korkusu ile karşı karşıya kalıyoruz. İşte bu gibi durumlarda karşımıza tekrar tekrar bu soru çıkıyor; “Nereden Başlamalı?”. Soruyu kullandığımız biçiminden çok içeriğine yaptığımız vurgu ile yakalamak büyük önem taşımaktadır. Gücümüz yettiği oranda bu soruya cevap vermeye çalışmak öncelikle temel kavramları açıklamak ile mümkün görünmektedir.

FELSEFE, BİLİM VE SANAT

Egemenlerin yüzlerce yıldır halk kesimlerine yönelik olarak sahip oldukları en güçlü silahlardan birçoğunun “bilinçleri çelmeleme” yönünde kullanıldığını çok iyi biliyoruz. Öyle ki bugün karşılığını en yoğun olarak üniversitelerde bulmaktadır. Kendini geliştirmekten aciz, söyledikleri kendince felsefe, bilim ve sanat gibi değerler kazanırken yaşamın canlılığında sadece ‘çöpten’ ibaret olan sayısız düşünceler genç beyinlere dayatılmaya çalışılmaktadır. Dayatılan bu düşünceler kişinin bilincinde büyük tahribatlar açtığı gibi, yaşamı kavrama çabasında onu adeta ‘körleştirmektedir’. Özellikle bu duruma örnek verilebilecek  düşünceler felsefe, bilim ve sanat kavramları üzerine olanlardır.

Felsefe, yaşamdan kopuk, bilim ve sanatla ilişkisiz, salt bir  ‘entelektüel gevezelik’ olarak anlaşılmaktadır. Yapılan bu tanımlamanın karşılığı olarak kişilerde felsefeye karşı bir mesafe, tepki, ilgisizlik hali kendini göstermektedir. Bu durumda düşünce adı altında öne sürülmüş bu ‘çöp’ yığınına karşı kendi tanımlamalarımızı yapmak en doğrusu olacaktır. Felsefe, bilincin ortaya koyduğu en genel düşünce  etkinliğidir ve amacı en genelin yasalarını kavrama çabasıdır. Herhangi bir nesneyi veya olguyu bir bütün olarak parçalamaksızın tümel olarak ele alır. Başka bir söylemle felsefe parça ile değil bütünle ilişkilidir. Yaptığımız tanımın ardından rahatlıkla görebiliriz ki bizlere dayatılmaya çalışılanın aksine felsefe bize yabancı olmak şöyle dursun güncel hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır.

Bilim, bugün belki de en yoğun saldırılar altında kalan düşünce etkinliğidir. Bilim adı altında yüzlerce yıl önce toprağa gömülmüş hurafelerin hortladığı, üniversite kürsülerinden yaratılış teorisi (!) kitaplarının tavsiye edildiği günler yaşanmaktadır. Her gün onlarca bilimsel çalışma göz ardı edilirken çeşitli isimler adı altında ‘çöp’  yığınlarına büyük kaynaklar ayrılmaktadır.

Bilim, en özelin düşünce etkinliğidir, bu durumda bilim en özelin yasalarını kavrama çabası içerisindedir. Burada felsefe üzerine yapılan “Felsefe, bilimlerin toplamıdır.” tanımını anımsamamız yerinde olacaktır. Bilim, felsefenin aksine tümelle değil tikelle ilişkilidir, başka bir deyişle bütünle değil parça ile ilişkilidir. Felsefe nesneyi en genel biçimde bütün yönleri ile ele almaya çalışırken bilim kendine özgü nesneleştirme süreci ile nesnenin tek bir yönünü ele almaktadır. Kuşkusuz bu durum çeşitli yadsımaları da beraberinde getirmektedir ki bu yadsımalar ‘doğru’ bir felsefi temelde yarar sağlarken aksi bir temelde çeşitli olumsuzlukları beraberinde getirmektedir.

Sanat adı altında ortaya konan saçma, komik ve hatta yer yer sinir bozucu birçok eserin (!) ortada dolaştığını hepimiz biliyoruz. Tüm bu içi boş, anlamsız üretimler düşünsel anlamdaki kısırlığın ve kalite yitiminin getirdikleridir. Sanat da tıpkı bilim gibi en özelin düşünce etkinliğine sahiptir. Ancak bilim nesnel süreci ortaya çıkarma gayreti içindeyken sanat öznel süreci ortaya koyar.

Egemenlerin dayatmaya çalıştıkları düşünceleri kendi felsefi dayanaklarının/temellerinin ürünleridirler. Onlar sözde teori ve pratiğin birliğini yadsırlarken, pratiğin kendisi onlara en güzel cevabı yaşam denilen alandaki sınavları ile vermektedir.

FELSEFİ TEMELLER, DİYALEKTİK MATERYALİZM

Felsefe üretiminde bulunurken içiçe geçmiş çeşitli süreçlerin varlığını fark ederiz. Varlık felsefesi, doğa felsefesi, bilgi felsefesi, siyaset  felsefesi… Örneğin varlık felsefesinden siyaset felsefesine giden yol genelden özele doğru uzanan bir yönelime sahiptir. Bu doğrultuda, genelden-özele ve özelden-genele giden yönelimler, felsefenin bütününü kapsayan temellerin oluşmasını sağlar. Bu temelleri açıklamaya çalışırken soyuttan-somuta bir hat çizmeyi amaç edinirken diyalektik  materyalizmin ustalarının da yardımlarına başvuracağız.

İlk sorun varlık üzerine olandır. Bu konuda Friedrich Engels’in düşüncelerini anımsamak yararlı olacaktır: “Her felsefenin, özellikle modern felsefenin büyük temel sorunu, düşünce ile varlığın bağıntısı… düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi,… tinin mi, yoksa doğanın mı, hangisinin en ilk öğe oldukları sorunudur. …Bu soruyu yanıtlayışlarına göre filozoflar iki büyük kampa ayrılıyorlardı. Tinin doğaya oranla önce gelme özelliğini ileri  sürenler, idealizm kampını oluşturuyorlardı. Ötekiler, doğayı ilk öğe  sayanlar ise materyalizmin değişik okullarında yer alıyorlardı.”

Materyalizm varlığa, daha somut bir kavram kullanırsak maddeye ilişkin felsefi bir temeldir. Bilincin dışında varlıksal bir bütünlük olduğunu, bilincinde bu bütünlüğün bir parçası olduğunu savunur. Bu doğrultuda düşünce sürecinin yaşama birşeyler dayatmak değil onu anlamak ve ona müdahalede bulunmak yönünde şekilleneceğini belirtir. Şekillenme doğrultusunda bilincin dışında varolan nesnel sürecin bilinebileceğini öne sürer. İdealizm, varlıksal bütünlük olarak bilinci ele alır. Bilincin dışında varlıksal hiçbir şey bulunmadığını, yaşamın her bir öğesinin bilincin parçaları olduğunu iddia eder. Yaşamı kavramak yerine ona yönelik dayatmalar yapmayı tercih eder. Böylece varolanı olduğu gibi kavramak yerine kendi ‘dilediği’ gibi kavrayarak ‘ölü’ ve ‘sakat’  düşüncelerin doğmasına neden olur.

İkinci sorun varoluş üzerine olandır. Burada Mao Zedung’un bir düşüncesine yer vermek olumlu olacaktır: “İnsan bilgisinin tarihinde, evrenin gelişme yasaları ile ilgili olarak daima iki görüş bulunmuştur: 1.Metafizik, 2.Diyalektik görüş.”

Metafizik varoluşa, başka bir deyişle harekete ilişkin felsefi bir temeldir. Maddeyi durağan, değişmez yada kısmi mekanik hareketlerle kabul eder. Varlıksal bütünlüğün ve onun parçalarının içiçe geçmiş hareketini, birbirleri ile olan ilişkilerini görmezden gelir. Her şeyi birbirinden yalıtır, ve canlı olan yaşamı ölü bir tarzda görmeye  çalışır. Diyalektik, metafiziğin tersine maddenin kesintisiz hareketini savunur. Ortaya konulan varlıksal bütünlüğün her parçasının birbirleri ile “ilişkili” olduklarını belirtir. Bu ilişki “savaşım” olarak da tanımlanabilir. Savaşım içerisinde olan parçaların oluşturduğu birliğe “çelişki”, çelişkinin iki zıt kutbu da “karşıtlık” tanımlarını kazanır. Tüm bu söylenenler üzerine “savaşım” tanımını başka bir tanıma “hareket”  tanımına dönüştürebiliriz. Felsefe tarihi yaşadığı tüm sürecin ardından, teori ile pratiğin ayrılmaz ve ‘uyumlu’ bütünlüğünü yakaladı: “Doğa olaylarına yaklaşışı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm  adını almıştır.”

Diyalektik materyalizm, yaşamın olduğu gibi yabancı bir şey katmaksızın kavranması anlamına gelir. İnsanlığın bugüne kadar elde ettiği tüm teorik birikimin taşıyıcısı ve temsilcisidir. Yaşamı ‘siyah-beyaz’, ‘karıncayı deve görmek’ yerine onu olduğu gibi kavrar ve yaşamı ihtiyacı doğrultusunda şekillendirecek olan insana bunun teorik temellerini  sağlar.

TEORİ VE PRATİK, TEORİK GELİŞİMDE BİREYSEL VE TOPLU ÇALIŞMA

İnsanın kendisi dışındaki nesnel sürece müdahalesi “pratik” adı altında gerçekleşmektedir. Bunun yanında bu sürece zemin hazırlayan ve bilince ait süreci ortaya koyan bütünlüğe “teori” tanımını veriyoruz. Teori ve pratiğin ayrılmaz bütünlüğünü sürekli yinelerken pratiğin bu ilişki içerisindeki yerinin öncüllüğünü de vurgulamak yerinde olacaktır. Bu anlamda siyasal mücadele içerisinde birçok örnek verilebilir. Sendika  çalışması içerisinde olan bir arkadaşımızın bulunduğu alana ilişkin olarak iyi bir birikime sahip olduğunu düşünelim. Sahip olunan bu birikim pratikte açığa çıktığı ölçüde değer kazanacaktır. Hak alma mücadeleleri, sendikanın sınıfsal içeriğinin korunması… gibi birçok başlık teorinin bir rehber olarak süreçte etkin olması ile aşılacaktır.  Bunun yanında aktif çalışma ile buluşan düşüncelerimiz kendilerini  tekrar tekrar üreterek bilincimizde yerlerini bulacağı gibi benzer pratik süreçler için belirli bir birikim kazanmış olurlar.

Kişinin teorik gelişiminde bireysel çalışma önemli bir yer tutmaktadır. Kendini tanıma ve eksikliklerini bilme durumu olumlu etkenler olarak  belirir. Bunun yanında her öznenin kendine has bir bilinç düzeyi ve gelişme dönemi olduğu düşünüldüğünde yapılan çalışmalar bu bakış ile yararlı bir şekilde yapılabilir. Kullanılan en basit araçtan en karmaşık olana kadar belirli bir “irade” ile yapılması yine gelişimin sağlıklı bir biçimde yürümesini güçlendirecektir. Bu araçlar okuma yönünde olabileceği gibi yazma yönünde de olabilir. Okuma konusunda seçici olmak ve ihtiyacı düşünmek, aynı şekilde ihtiyaç doğrultusunda düşünceleri kağıda dökmek araçların özenle kullanılmasını kazandırır. Bireysel çalışmaya yaptığımız birçok vurgu toplu çalışmadan ayrıldığında anlamını büyük oranda yitirmektedir. İçiçe geçmiş bu iki süreci birbirinden ayırmak veya ayırmaya çalışmak gelişimin tek taraflı olmasını  getirecektir. Topluluk kavramının kişilerden oluştuğunu düşünürsek, haklı olarak toplu çalışmanın bir anlamda bireysel çalışmaların bütünü olduğunu savunabiliriz. Kişilerin gelişiminin karşılıklı olarak daha hızlı ve olumlu bir yönde olacağını söyleyebiliriz. Bir sohbet, tartışma… esnasında paylaşılan düşüncelerin karşılıklı olarak bilinçlerde parıldaması dahi başlı başına gelişimin bir yönünü gösterir. Toplu çalışma, karşılıklı olarak birçok bilincin aynı anda bir ‘tek’ bilinç olarak hareket etmesini örme kabiliyetine sahiptir. Yapılan birçok eğitim çalışması, dergi okumaları, düşünce paylaşımları… bu  anlamda örnek gösterilebilir. Birçok düşüncenin karşılıklı olarak el değiştirmesi ve kişiden çıkıp kişilere yönelmesi, bütünlüğün tekrar bu düşünceleri işleyerek bir kez daha kişiye yöneltmesi toplu çalışmanın  sıradan bir etkinliğidir.

Bireysel ve toplu çalışmanın birbirlerini olumsuz yönde etkiledikleri düşüncesi bugün üniversitelerde çok farklı biçimlerde dile getirilmektedir. Belki de konuyla ilgili olarak aklımıza ilk gelen “rekabet” kavramıdır. Bugün üniversitelerde çokça duyduğumuz bu kavramı  kısaca açmak ve ona karşı düşüncelerimizi belirtmek ihtiyaç haline gelmiştir. Üniversitelerdeki rekabet anlayışı içinde bulunduğu toplum biçiminden bağımsız değildir. Kapitalist toplumun kendince yaratmış olduğu “birey”, “rekabet”… gibi kavramlar onun üretim ilişkileri alanında yaşadığı çürümüşlüğün düşünsel alana yansıması olarak görülür. Burjuvazinin rekabet anlayışına göre karşılıklı olarak kişilerin birbirlerini geliştirmesi, ortak bir paylaşım sunması, birden fazla insanın kazanım sağlaması tiksinti ile bakılacak bir durumdur. Çünkü o birkaç tekelin sürekli olarak diğerlerini yok etmeye çabaladığı bir ‘arenada’ farklı düşüncelere sahip olamaz, ve bu düşüncelerini de kendi üniversitelerine aktarmaktan geri kalmaz. Rekabetin kişileri daha kapsamlı donatacağı, birçok konuda daha yetkin kılacağı… gibi ‘yalanlar’ bugün çok daha rahat görülüyor. Bu topraklarda özellikle 12 Eylül karanlığı ile yoğunlaşan bu ‘yalanlar’ eğitim alanındaki ismi YÖK ile ortaya serpiştirilmeye devam etmektedir. Son dönemde değiştirilen üniversite tüzüklerine dikkat etmek gerekmektedir. “Sınıf” kavramanın  anlamını yitirmesi, sadece kişilerin öne çıkarılması, belirli kişilere imtiyazlar sağlanması… gibi içeriklere sahip maddeler artık üniversitelerde çan eğrisi, not çizelgelerinin farklılaştırılması… isimleri ile hakim kılınmaya çalışılmaktadır. Kapitalist toplum tıpkı yaşamın her alanında olduğu gibi eğitim alanında da kişileri birbirlerinden ayırarak  güçsüzleştirmeye ve kişiliksizleştirmeye çalışmaktadır. Çünkü bilmektedir ki birey-topluluk ilişkisi onun açısından tehlikelidir, topluluk bireyi bireyde topluluğu geliştirmektedir. Elde edilen bu gelişimde kuşkusuz burjuvazinin çürümüş  tahtını sarsabilecek bir güce sahiptir.

Olanları görerek kolektif çalışmayı örmek bugün her zamankinden daha  önemlidir. Bireyin gelişimi topluluğa, topluluğun gelişimi bireye bağlıdır. Üniversitelerde kolektif çalışmayı hayata geçirmek, yoldaş sıcaklığındaki paylaşımları yüreğimizde hissetmek muazzam bir gelişimi getirecektir.

SONUÇ YERİNE; “NEREDEN BAŞLAMALI?”

En yalın hali ile tanımlamaya ve dolayısıyla kavramaya çalıştığımız tüm bu temel kavramlar, teorik gelişimimiz sırasında sık sık karşımıza  çıkacaklardır. Kuşkusuz gelişim sürecimizin her bir basamağında bir önceki tanımlama ‘yetersiz’ kalacağı gibi buradaki tanımlamalarda bir sonraki basamağı yaratma görevine sahiptir. Yolculuğumuzda önemli olan sürekli kafamızın içinde dolaşan “Nereden Başlamalı?” sorusuna belirli bir anlam ve yön kazandırmaktı. Özellikle aramıza yeni katılan, katılacak olan arkadaşlarımızın yanı sıra her arkadaşımızın kendine sürekli sorması gerektiği bu soru okyanus genişliğindeki o yolda emin adımlarla yürümemize yardımcı olacaktır.

YOL’umuz açık olsun…

Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Sayfa 24

V.I.Lenin, Örgütlenme Üzerine, Bora Yayınları, Sayfa 9

Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Sayfa 22

Mao Zedung, Teori ve Pratik, Sol Yayınları, Sayfa 25

Joseph Stalin, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Sayfa

DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 23 (Kasım 2006 – Ocak 2007)