Nusaybin aynasında referandum

Abdulkadir Selvi, Erdoğan’ın referandum çalışmalarında “hayır”ı terörizmle eşitleme biçimindeki tarzını/dilini değiştirme kararı aldığını söyledi. Bu eşitleme işinin halkta karşılık bulmadığı doğru. Ancak buna rağmen Bahçeli ile kurulan koalisyonun fıtratı gereği, başkanlık rejimi savunucularının milliyetçilikten ve terör kavramının istismarından vazgeçmeleri mümkün görünmüyor. Çünkü aynı gün basına Figen Yüksekdağ’ın vekilliğinin düşürüldüğü, Selahattin Demirtaş’ın 5 ay ceza aldığı, İdris Baluken’in tutuklandığı ve Nusaybin’in iki mahallesinde sokağa çıkma yasağının ilan edildiği haberleri düştü.

En büyük yatırımı güvenliğe yapan ve hemen her konuyu güvenlik kapsamına sokan AKP/Erdoğan iktidarı, Cizre-Sur duvarlarındaki yazılardan anımsadığımız PÖH ve JÖH örgütlenmesine HÖH’ü (Halk Özel Harekât) de eklemiş durumda. Çünkü aydınlığa karşı karanlığı, bilime karşı cehaleti savunup devlet eliyle yağmayı büyütmek için, gerçekleri yalanla-demagojiyle örtbas etmekten ve şiddet araçlarını büyütmekten başka yolları yok.

Özel Hareket, özelleştirmeye eşlik ediyor

Yaklaşık 40 yıl öncesinde neoliberal saldırılarla beraber yaygınlaşan özelleştirmeler, kazanılan tecrübe ve sermayenin bitmek tükenmek bilmeyen çıkar hesapları çerçevesinde giderek kamusal işletmelerin özelleştirilmesini aşmış, sömürgelerin yeniden sömürgeleştirildiği bir dünyada belediyelerin kayyum atanarak, ilçelerin ve kentlerin önce yıkılarak sonra kentsel dönüşüm kapsamına sokularak özelleştirildiği bir aşamaya gelmiştir.

Özelleştirmenin daha büyük resimdeki karşılığı referandumdur. Deyim yerindeyse devleti ifade eden hemen her şeyin “özel”i oluşturuluyor. Saray nasıl ki Meclis’in özelleşmiş biçimi ise Varlık AŞ de Hazine’nin özelleşmiş biçimidir.

Dünya ölçeğinde sermaye güçleri arasında kızışan paylaşım savaşı Türkiye’ye de yansıyor. Bu koşullarda varlıklarını yitirip tasfiye olmamak, öncelikle iktidara yakın olmayı gerektiriyor. İşte böyle bir süreçte, kuvvetler ayrılığının biçimsel boyutuna bile tahammülü olmayanlar, gücü tekleştiriyor. Devletin görece özerkliği, taraflar üstü görünümü gibi dolaylı görünümler/işleyişler yerini doğrudan bir işleyişe bırakıyor. Kamuflajlar, nispi demokratik görünümler kalkıyor. Bu da devletin özelleşmesidir.

“Paralel ordu” değerlendirmelerinin yapıldığı bu süreçte Hükümet, özel güvenlik şirketlerine 2009’dan beri 5,5 milyar lira aktardı. Özel güvenlik harcamaları 2016 sonunda yüzde 50 arttı. Reina saldırısının ardından yayımlanan bir OHAL KHK’si ile silah kullanmalarına da olanak sağlanan özel güvenlik şirketlerinin kapsama alanı giderek artıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün en son 2014 yılında yayımladığı verilere göre, Türkiye’de 1 milyon 17 bin 580 kişiye özel güvenlik görevlisi sertifikası, 686 bin 616 kişiye özel güvenlik görevlisi kimliği verildi. Son rakamlarla 476 bin 678 kadro tahsis edildi. Sektörde örgütlü derneklerin yaptıkları açıklamalara göre, fiilen çalışan özel güvenlik görevlisi sayısı 350 bini aştı. Erdoğan’ın özel sektöre yönelik “istihdamı artırın” talimatları çerçevesinde bu rakamların daha da artması bekleniyor.

Temsili sisteme son vermek için referandum

ABD’de en zengin patronlardan biri olan Trump’ın başkan olduğu, petrol ve doğalgaz devi Exxon Mobil’in Genel Müdürü’nün dışişleri bakanı yapıldığı, Fransa’da Yargıtay’ın hükümete bağlandığı, Azerbaycan’da Cumhurbaşkanı’nın kendi eşini yardımcısı olarak atadığı koşullarda Türkiye’de Saray rejimi için referandum yapılıyor.

Temsilin ortadan kaldırıldığı, temsilcilerin tutuklandığı koşullarda yapılacak olan referandumda, son seçimde HDP’ye yüzde 90 civarında oy vermiş bir ilçenin kuşatılarak boğulmak istenmesi, bu toplam veriler içinde değerlendirilmelidir.
Nusaybin, Suriye sınırındadır. Halkın yerel seçimlerde sandıktan çıkan iradesi yok sayılarak, oyla seçilen Belediye Başkanı’nın yerine Kayyum atanmıştır. Bu yaşananlar, zorbalığın sınıfsal niteliğine uygun bir gerçekliği doğruluyor; bugüne dek mevcut sistemin makyajlanarak güzel gösterilmesi yöntemi o kadar çok kullanılıp tüketildi ki egemenin elinde halka verecek baskı ve şiddetten başka bir şey kalmadı. Bilinir ki sistemlerini baskı, sömürü ve haksızlık üzerine inşa edenler, saltanatlarının devamı için ağırlıkla yalana, korkuya ve silaha yatırım yaparlar. Ancak bu araçlar, belirli bir sürede/konjonktürde etkili olsa da bir süre sonra “yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz” misali işlevini yitirir ve ters etkide bulunmaya başlar.

Zorun rıza üretemediği bir coğrafya

Öyle görünüyor ki 30 küsur yıldır yaşananlardan sonra özellikle de Sur-Cizre deneyimiyle beraber uygulanacak devlet zoru, rıza oluşturmaya değil “hayır” sesinin daha gür çıkmasına yarayacak. Sistemin kamuflajları eridiği ve nitelikleri görünür hale geldiği oranda, ezilenler arasındaki farklar giderek ikincilleşecek, örgütlü kötülüğe karşı ortak mücadele zemini büyüyecektir. Özellikle 16 Nisan sonrasında sürecin daha uzun erimli, kesintisiz bir mücadele gerektirecek olması, birleşik mücadele zeminlerinin ve kalıcı örgütlenmenin önemini artırıyor.

Eğer 15 gündür haber alınamayan Nusaybin Koruköy’de işkence iddialarına İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Vatan-Millet-Sakarya” edebiyatıyla yanıt veriyorsa ve yine aynı Bakan, “Şu referandum bitsin bakın neler olacak” diyorsa, tutsak alınmış olan Selahattin Demirtaş’tan “insan müsveddesi” diye söz ediyorsa, bu mücadelenin (Nisan’ın) 17’si daha da zorlu geçecek demektir.

Tarih yapıcılarına bir kez daha görev düşüyor. “Biz yaptığımız şeyiz” diyen Eduardo Galeono’dan ilhamla söylersek, kendimizi meydan okumada ve zorluklara karşı çıkışımızda tanımlamalıyız. Bir halk en iyi kendi eyleminde örgütlenir. Kendi eyleminde bilinçlenip özgüven kazanır. Özgüven ve cesaret özgürlüktür. Sürece müdahale edip, irade koyup özgürlük yönünde kazanımlar sağlayan halkın kendisi de özgürleşir. Şimdi zorbalığa itiraz ederken, benzer zeminlerde bulunanlarla kardeşleşme ve cesareti toplumsallaştırma zamanı; Şimdi 16 Nisan’da sandıktaki muhtemel kazanımı 17 Nisan’a taşıma ve Haziran ülkesini kurma yönünde itirazı alternatifle buluşturma zamanı.