Obama Kimin Zaferi

ABD’de uzun süredir dünya kamuoyunun gündemini işgal eden seçimler yapıldı. Ortaya çıkan sonuca göre ilk defa Beyaz Saray’da siyah bir başkan görev yapacak. Bu durum pek çok konuda olduğu gibi neden-sonuç ilişkisinden veya ABD yönetim mekanizması içinde kişinin rolünden bağımsız olarak tartışılmaya(gerçekte tartıştırılmaya) başlanınca, işin özünün yerini biçime dair ayrıntılar ve hatta magazin aldı.

Siyaset bilimine veya devlet-hükümet-parti ilişkisinin kapitalist sistemde nasıl şekillendiğine, faşist rejimlerde dahi seçime neden ihtiyaç duyulduğuna dair yeterli bilgisi olmayanların magazin sayılabilecek kişisel verilere ilgi duyması anlaşılır bir durumdur. Ne var ki solda duran ve dün çeşitli biçimlerde kapitalist sistemin işleyişi üzerinde kafa yormuş olan kesimlerde de söz konusu eğilimin/yanılsamanın ağırlıkta olması düşündürücüdür.

Dünya’nın öteki ucunda yapılan bir seçimin sonucunu tayin edebilen, geliştirdiği ilişki ve yöntemlerle darbe yapmaya ihtiyaç duymadan pek çok ülkede tercihleri doğrultusunda siyasal sistemler geliştiren Amerikan egemenlerinin kendi ülkelerinde başkanlık yapacak kişiyi seçerken işi oluruna bırakacağını düşünmek için, kişinin ya fazlaca saf olması ya da  dayatılmış düşünce kalıplarını, kanaat ve değerleri kendi bağımsız duruşunun ürünü sanması gerekiyor.

ABD egemenlerinin belki de Obama’yı seçtirmekten daha önemli bir diğer başarısı, dünyada önemli bir kesime bunun bir mucize, bir devrim olduğunu benimsetmiş olmasıdır.

Bilinir ki seçimlerde adayların başarısı, uygulamak üzere görev almaya hazırlandığı programı bütün bir toplumun talebi gibi yansıtma başarısından geçer. Obama bunu başardı ve sandıktan zaferle çıktı. Ancak, Obama’nın kimlerin ihtiyacı olduğu ve bu ihtiyacın hangi koşullar sebebiyle oluştuğu değerlendirilmeden, gelişmelerin doğru kavranması mümkün değildir.

EZİLENLERİN ÖFKESİNE MARUZ KALMAK YERİNE

ONLARI YEDEKLEMEK VE TIKANAN SİSTEMİ AÇMAK İÇİN

YENİ ENSTRÜMANLARA İHTİYAÇ DUYAN ABD EGEMENLERİ OBAMA’YI TERCİH ETTİ

Seçimi önceleyen süreç anımsanacak olursa, ABD’nin Sovyetlerin dağılması sonrasında start verdiği yeni düzen bir bütün halinde duvara çarpmış, dünya ölçeğindeki askeri ve siyasal başarısızlıklara, varlığı gizlenemez hale gelen ekonomik kriz eklenmişti. Üstelik bu, yüzyılın en büyük krizi olarak kabul edilen 1929 krizini de aşan etkilere sahip ve nerede nasıl durdurulabileceği henüz kestirilemeyen bir krizdir. 1929’da ABD ve İngiltere sahip olduğu üretim kapasitesiyle dünya pazarını tümüyle kontrol edebilecek bir noktadaydı. Gerçi sürecin ilerleyen aşamalarında önemli bir pazar kaybı yaşanmış ancak bu da yıkılan Avrupa’nın inşası sürecinde ABD tarafından telafi edilerek dünya ölçeğinde uzun süreli bir hakimiyetin önü açılmıştır.

Günümüzde ise, küreselleşme ile tercih edilen ve ABD’yi dünyada tek süper güç haline getireceği varsayılan neoliberal politikaların tıkanmasıyla birlikte ABD’nin emperyalist kapitalist sistem içerisindeki gücü de sarsılmaya başladı. Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası gereği dünyanın farklı bölgelerinde ABD’yle pazar ya da siyasal varlık anlamında bir biçimde hesaplaşabilecek güçlerin ortaya çıkması, çeşitli dönemlerde olduğu gibi krizi aşma konusunda kendi çözümlerini/politikalarını dayatma şansını da zayıflatmıştır.

Mevcut veriler bugünkü krizden en çok etkilenecek ülkelerden birinin ABD olacağını gösteriyor. Ve belki de ilk defa ABD’de sınıf çelişmeleri tarihinin hiçbir döneminde olmadığı düzeyde keskinleşecek.

Dışarıdan bakıldığı zaman ABD, kişi başına yıllık gelirin 40 bin Dolara yaklaştığı bir refah devleti olarak görülüyor; yaygınlıkla böyle algılanıyor. Gerçekte ise ABD bugün yoksulların sokaklarda yattığı, halkın yüzde 60’ının yoksulluk sınırının altında kaldığı bir ülke haline gelmiş durumda.

Yapılan bir araştırmaya göre ülke genelinde 47 milyon insanın (nüfusun yüzde 16’sı) sağlık sigortası yok, bunların 8,2 milyonu 0-18 yaş grubu, 8 milyonu ise 18-24 yaş grubunda. 37 milyon insan yoksulluk içinde yaşarken bunların 14 milyonu resmi yoksulluk sınırının yüzde 50’sinden az bir gelire sahip! Sadece New York’ta her gün 2 milyona yakın insana yemek dağıtılıyor! Nüfusun yüzde 3,2’si sabıkalı (6,9 milyon) ve bunların 2,32 milyonu cezaevinde! Öncesi bir yana 1993 yılından bu yana seçilen başkanlar (1993-2001 Bill Clinton, 2001-2008 George W. Bush), seçilmeden önce yoksulluk ve sigortasızlık sorununa karşı önlem alacaklarını vaat etmişlerdi. Sonuç ortada!

Bugüne kadar gerçeğin bu yüzü medya tarafından yaygın bir şekilde yansıtılmadı. ABD’nin yaşadığı kriz, öncelikle mali kesimleri içine alan bir kriz gibi görünse de gerçekte eksik tüketime, yani halkın yoksullaşmasına bağlı olarak geliştiği biliniyor.

İşte halkın alım gücünün düşmeye devam ettiği ve ekonomik göstergelerde gerilemenin durdurulamadığı bir tarihsel konjonktürde seçimler gündeme geldi.

Daha önce uluslararası kuruluşların desteğini almaya dahi ihtiyaç duymadan istediği yere saldıran, kendini tüm dünyaya dayatan ABD, Irak’ta işbirlikçilerine dahi söz geçiremez hale gelmiş, Afganistan’da ise tam anlamıyla acze düşmüştü. Aynı zamanda Amerikan karşıtlığı pek çok ülkede büyümüş, ABD, emperyalist kapitalist sistemin içinde bile ideal bir temsilci olmaktan çıkmıştı. Daha da önemlisi Amerikan halkı yoksulluğu tattı. 1929’da da, ekonomide yüzde 25’e varan daralma olduğunda yoksulluk yaşanmıştı, ama ABD savaşla ve savaş sonrasındaki hamlelerle bunu aşabilmişti. Fakat bu kez, en az 10 yılı alabilecek bir süreç boyunca ABD, bu krizi ve krizin etkilerini yaşayacak gibi görünüyor.

İşte tam da bu noktada ABD’deki sınıf çelişmelerinin giderek artacağı, geniş halk yığınlarının tepkilerinin siyasal iktidarı açmaza sokacağı, belki de radikal dönüşümlerin yaşanacağı tarihsel bir dönemde seçimler yapıldı. Ve uzun dönemden beri ilk defa geniş halk yığınlarının muhalefetiyle karşılaşacak olan siyasal iktidar seçim atraksiyonuyla bu yüzleşmeyi şimdilik geciktirmiş oldu.

ABD’nin siyasal sistemi, biri merkez sol görünümlü diğeri merkez sağ görünümlü iki siyasal partiyle tahterevalli gibi işleyen bir modele dayanır. Bu, ABD’nin diğer ülkelere de dayattığı bir modeldir. Şu veya bu nedenle yıpranan taraf düşer, tahterevallinin diğer tarafındaki yapı yükselir ve sistem yoluna devam eder. Gerçekte “sol” veya “sağ” diye anılsa da tarafların birbirinden öz itibariyle farkı yoktur. Amaç, tekellerin ihtiyaç duyduğu programı hayata geçirmektir. Gelinen aşamada bu politika da iflas etmiş durumda. Cumhuriyetçi bir başkanın yerini normal işleyiş içinde herhangi bir demokrat partilinin alması sistemin derdine çare olacak gibi görünmüyor. Çünkü artık sorun, geniş halk yığınlarının krizin giderek derinleştirdiği tepkilerinin nerede, nasıl, hangi kanallara yönlendirileceği sorunudur. İşte bu nedenle egemen sınıflar Obama’yı, önümüzdeki süreçte krizi aşmada ve krizin toplumda yaratmış olduğu yoğun yıkımın siyasal sonuçlarının kendileri için bir tehdit oluşturmasını engellemede bir kalkan, bir temsilci olarak görüyor.

Tam da bu noktada, yükselmiş olan eğilimleri tespit etmek en azından seçim çalışmasında kitlelerin hangi beklentilerinin istismar edildiğini anlamak açısından önemlidir. Örneğin yapılan bir ankete göre, 1987’de ABD’lilerin yüzde 43’ü AIDS’i “Tanrının ahlakdışı bir cinsel davranışı cezalandırması” olarak tanımlarken, bu oran 2007’de yüzde 23’e düşmüş. Siyahlarla beyazların beraber olmasının sorun olmadığını söyleyenler 1987’de yüzde 48 iken, 2007’de yüzde 83’e çıkmış. Ayrıca aynı anket, kendini demokrat/sol veya demokratlara/sola yakın olarak tanımlayanların 2007’de yüzde 50’ye ulaştığını, Cumhuriyetçi/sağ kanadın ise yüzde 35’te kaldığını ortaya koymuş.

İşte gerçekte ABD egemenlerinin dönemsel ihtiyaçları için öne çıkarılan Obama, yukarıda aktardığımız türden verileri veya toplumun çeşitli beklentilerini demokratik görünüm için adeta bir sos olarak kullanırken gerçekte sistemden uzaklaşmış olan ve tepkisi giderek büyüyen kitleleri yedeklemiş oldu.

OBAMA GERÇEKTE YOKSULLAR İÇİN DEĞİL

EGEMEN SINIFLAR İÇİN BİR KURTARICIDIR

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD’nin ekonomik, siyasi ve askeri olarak yıpranmış konumuyla baş edemeyeceği sorunları yeni bir yüz, yeni bir imajla aşabilme ihtiyacını duyduğu bir dönemde Obama ortaya çıkıyor. Uzun süredir uygulanan ve dünya ölçeğinde halkların tepkisini çeken politikalar Bush’la özdeşleştirilerek kişiselleştirilirken, Obama ile hem yeni bir sayfa açılmak hem de krizden çıkışın zorlu etabında Obama etrafında oluşan ilgi ve umut kaldıraç olarak kullanılmak isteniyor. Gerçekte Obama’ya sağlanan oy desteğinin arkasında bu hesaplar var.

Henüz krizden çıkmak için kesinleşmiş bir yol haritası söz konusu değilse de uygulanacak hiçbir yöntemin halkların geleceğini gözetmeyeceği, krizin faturasının emekçilere kesileceği düşünülürse, o aşamada Obama bir çeşit dalgakıran işlevi görecek, en azından kitlelerin tepkisinin büyümesini geciktirecektir.

Krizden çıkış için Obama’nın da dillendirdiği alternatif çevreci ekonomi modeli, üretimi arttırmadan istihdamı arttırmak anlamında 1929’daki alt yapı yatırımlarını çağrıştırıyor. Gerçekte bu salt ABD’ye veya Obama’ya özgü olmayan Kyoto Protokolü ile de gündeme gelen ve pek çok burjuva iktisatçının çevrecileri de yedekleyerek kapitalizmin vahşi yapısına karşı geliştirdiği bir projedir.

Projenin özü, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmektir. Bu konuda pek çok alternatif düşünülebilir. Akla ilk gelen ve bugün kimi ülkelerde belirli oranlarda kullanılmakta olan güneş panelleridir. Bunun yanında düşünülen diğer bir yöntem pek çok tarım alanının biyoyakıt olarak da kullanılabilecek ürünlerin üretilmesine ayrılması ve Brezilya’da olduğu gibi metanol üretilecek tarzda geliştirilmesidir. Diğer bir ifadeyle, insanlığı açlığa mahkum edebilecek bir seçenek, enerji için ikinci bir alternatif olarak düşünülüyor. Gerek bu konudaki araştırmalar, gerekse tahrip edilmiş ormanların yeniden ağaçlandırılması işlemi büyük tekeller tarafından yapılacak ve çevreci söylem eşliğinde tekellere mevcut kaynaklar aktarılacaktır.

Sera gazlarının salınımının sınırlanmasının, petrole ve doğalgaza bağımlılığın azaltılmasının temel ölçülerden biri olarak sunulan bu proje, gerçekte ABD’nin çevreciliğinden değil bugün gelinen aşamadaki zorunluluklar sebebiyle gündeme alınmıştır.

Daha kısa bir süre önce bu alandaki teknolojilerin nasıl petrol tekelleri tarafından satın alınıp atıl bırakıldığına dair değerlendirmemizi anımsayalım.

“Fotoelektrik (ışıkla elektrik elde etme olayı) 100 yıldır biliniyor. Bu konuda gelişmiş olağanüstü teknolojiler var. Güneş ışığından elektrik enerjisi elde etme teknolojisi hızla artarak yaygınlaşıyor. Ama, nedense bunun yaygın bir şekilde kullanılması hiçbir şekilde teşvik edilmiyor. Hatta bazı ileri teknolojilerin kullanımının yaygınlaşmasının önü özel gayretlerle kesilebiliyor. Örneğin BP’nin, Shell’in enerji paneli departmanı var. Fotoelektriğin ileri teknolojiyle, yüksek verimle ve ucuz yöntemlerle elde edilmesini önlemek üzere teknoloji satın alınıyor ve kullanılmaz halde atıl biçimde bekletiliyor.” (Devrimci Hareket)

ABD’nin dillendirdiği bu yeni yönelimde istihdam yaratma ihtiyacının yanında son zamanlarda artan petrol fiyatlarının kimi ülkelerde yarattığı zenginliğin ABD’nin dünya ölçeğindeki hakimiyetini tehdit eder aşamaya gelmiş olmasının da rolü vardır. ABD ilk defa ekonomide petrol tasarrufunu dikkate alan bir yönelim içinde. Bugüne kadar Amerikan arabaları fazla akaryakıt tüketen, verimsiz çalışan arabalar olarak bilinir. Çünkü Amerikan teknolojisinde bir enerji tasarrufu amacı yoktu. Araba üretilirken görkem ön planda tutulurdu. Tersine, enerji sorunu yaşayan Avrupa ve Japonya’da ise arabalarda kıvraklık ve enerji verimliliği hep ön plandaydı.

ABD ekonomisi artık yeni bir dönüşüme gidiyor. Yani Avrupa’nın ve Japonya’nın 1970’lerde yaptığı, daha ekonomik modellere yönelme işini şimdi ABD yapıyor. Daha az enerji tüketen sanayilere yöneliyor. Bunun için  çoğunluğu uzay teknolojisi ile üretilmiş olan teknolojileri endüstriye aktarmayı da amaçlıyor. Konutlarda elektrik ve ısınma sorunlarının güneş panelleriyle çözüldüğü, hibrit otomobillerin yaygınlaştığı bu sistem aynı zamanda tekeller için yeni bir pazar demektir.

OBAMA’NIN EZİLENLER TARAFINDAN KURTARICI GİBİ KARŞILANMASINDA SOL YAPILANMALARDA YAŞANAN EROZYONUN KÜÇÜMSENMEYECEK BİR ROLÜ VARDIR

Ülkemizde 12 Eylülde, dünyada 1989’dan sonra yaşanan ve zamana yayılan ideolojik tükenme sonrasında sisteme geri dönüş yapıp mücadele etmek yerine mücadele eder gibi görünmeyi tercih edenlerin sayısı arttıkça, sınıfsal farkın üzerinden atlayarak değerlendirme yapmak, sistem içindeki başarılara sevinir hale gelmek, eskiden sınıf düşmanı olarak bilinenlerle aynı duygusal zemini paylaşmada bir mahsur görmemek yaygınlaşmaya başladı.

Türkiye’de Hüseyin Kocadağ’a Alevi, Turgut Özal’a Kürt olduğu gerekçesiyle olumlu atıflarda bulunabilmek, bu andığımız tükenme ve karşıtına benzeme sonrasında yaşanmaya başladı. Geçmişte mücadelenin üst seviyelerde seyrettiği dönmelerde Avrupa solu ve Yeşiller partisini bir olumsuzluk veya eleştiri öğesi olarak kullanan devrimciler, bugün yaygın bir zeminde benimsetilen iddia ve amaç eşiği düşürülmüş sol yelpazede söz konusu öğeleri bir olumluluk olarak yeniden keşfetmiş durumdalar.

İşte böyle bir zeminde ABD’nin saldırgan politikalarının ardında silah ve enerji tekelleri olduğunu unutup başkanın niyetleri ile ABD’yi yöneteceğine inanmak normal hale geldi. Bu konuda basına yansıyan örneklerden birini beraber inceleyelim.

“ABD dış politikasına karşı eylemler örgütleyen bir kardeşiniz olarak diyorum ki Obama Obama’dan fazladır!

O, Kuntakinte’nin zaferidir. O Kenyaspor’un dünyaya gol atmasıdır. Az gelişmiş ülkelerin içli çocukları olarak tuttuğumuz zayıf takımların galip gelmesidir. Kapıcı çocuklarının üniversiteyi bitirip doktor olmasıdır. Obama, zengin kızın fakir oğlanı sevmesidir. Söyleyeceğiniz o çok önemli laf boğazınıza tıkanıp gırtlağınızı acıttığında halden anlayan birinin çıkıp size yardım etmesidir. Obama, apartman çocuklarının topunun patlaması sonunda sokak çocuklarından patlak toplarıyla oynamak için istemesidir. Obama, Münir Özkul’un fabrikatöre ‘Ben Yaşar Usta…’ diye başlayan o repliği söylemesidir.:

‘Eğer bu çocukların başına bir şey gelirse, çeker seni vururum, sonra arkama dönüp bakmam bile.’

Obama, siz işten atılırken istifa eden arkadaşlardır. Siz disipline verilirken sizinle birlikte kalkıp suçunuzu paylaşan dostlar. Obama, ‘Olmaz, mümkün değil’ dediğinizde ‘Kaybedecek neyimiz var? Batarsak beraber batarız’ diyen sevgilinizdir.” (Ece Temelkuran, Milliyet 7 Kasım)

Belki bu alıntıyı yorumsuz yayınlamak gerekir. Çünkü yeterince kendini anlatıyor. Ama biz yine de “Emeğin Avrupası”, “Küresel Adalet” vb demekle yetinen, ülkesinde sınıflar mücadelesini unutan kesimlerle kendini “ABD dış politikasına karşı eylemler örgütleyen bir kardeşiniz” diye tanıtan  bu kişi arasındaki benzerliğe dikkat çekmek istedik

Bu kesimlerin bir özelliği de geçmişte “Kırıntı değil dünyayı istiyoruz” demiş olsalar da bugün azla yetinmektir. Örneğin Obama, derisinin rengiyle kültürel tüm bağlarını koparmış, hatta Amerika’da bu konudaki ayrımcılığı kitabında açıkça reddeden biri olmasına rağmen (yani kendisine rağmen) siyahlığı sebebiyle ona özel anlamlar atfedilir.

O, kitabından aktaracağımız bölümde görüleceği gibi özel bir gayretle kendini siyah olarak tanımlamaktan kaçınırken ona Martin Luther King benzetmesi yapılır. Muhtemelen bu, söz konusu benzetmeyi yapanların kendi ihtiyacıdır.

“Irkların kaynaşma potası Hawaii’de siyah bir adamın ve beyaz bir kadının oğlu olarak doğmuş, yarı Endonezyalı bir kız kardeşi, Çinli bir üvey kardeşi ve yeğeni olan, Margaret Tehatcher’a da, (Amerikalı siyah stand-up komedyeni) Bernie Mac’e de benzeyen akrabalara sahip, ailesinin Noel buluşmaları görünüm itibarı ile BM Genel Kurulu toplantılarını andıran biri olarak aidiyetimi ırk temelinde sınırlamak yada kendimi ait olduğum sınıfla anlamlandırmak gibi bir seçeneğe hiç sahip olmadım.” (Obama)

Beyaz Saray, bir siyahın kendi kapısından girişini önemsemezken, giren de buna özel bir anlam atfetmezken, sözünü ettiğimiz duruşun sahipleri bunu zafer olarak nitelemeyi sever. Ve o arada Condoleezza Rice’nin Beyaz Saray’da bir siyah olduğunu nedense görmek istemez.

Obama’nın “silahlı kuvvetlerin asker sayısını 90 bin artırmayı, Afganistan’daki savaşı tırmandırmayı, ABD’nin Usame bin Ladin’i öldürmek üzere girişeceği tek taraflı bir harekâtı engellemesi halinde Pakistan topraklarına saldırmayı ve terör şebekelerini çökertmek için yeni bir uluslararası istihbarat ve eylem ‘altyapısı’ yaratarak 100 ülkede terörle savaşı yürütmeyi öneriyor” olması her nedense onu barıştan yana görenler için bir çelişki oluşturmaz.

Obama’dan mucize bekleyenlerin içinde sol kesimlerin de yaygınlıkla bulunmasının arkasında yatan temel neden, olgulara sınıfsal çerçevede bakışın yitirilmiş olmasıdır. Bu durum egemenlerce bilinçli olarak kamçılanıyor. Obama’nın beraber anıldığı kavramlar içinde Devrim kelimesinin ön planda yer almasının nedeni de budur. Devrim nasıl Obama’nın ağzındaki değişim kelimesine indirgendiyse, demokratiklik de Obama’nın deri rengiyle özdeşleştirildi.

Kadın sorunu, siyahların uğradığı ayrımcılık sorunu gibi örneğin çevre sorunu da demokratik bir programın konusudur. Ancak ABD gibi dünyadaki baskıların ve hak yoksunluklarının baş sorumlusu olan bir ülkede demokratiklik ölçütünün çevre sorununa indirgenmesi veya Obama’nın siyah olmasının demokratik beklentileri büyütmesi, demokratikleşme olgusunun bütünlüklü bir yaklaşım içinde ele alınmıyor olması ile doğrudan ilintilidir. Dikkat edilirse başka hiçbir demokratik taleple ilgilenmeyen kadın hakları savunucuları veya çevreciler dünya ölçeğinde hiçbir dönem olmadığı denli türemiş durumda.

Gerçekte ise bir sorunun çözülmesi, nedenlerinin doğru tanımı ile mümkündür. Çevrecilerin de kadın örgütlülüklerinin de pek çoğunda rastlanan devrime, devrimciliğe mesafe, sorunun kaynağının doğru tanımlanmadığına dair yeterli bir veridir.

Diğer konularda olduğu gibi derisinin rengi konusundaki beklentilerde de Obama’ya yapılan olumlu atıflarda siyaset biliminin asgari ölçüleri ıskalanıyor. ABD’yi başkanların yönettiğini savaşlara da ekonomik programlara da onların karar verdiğini düşünmek için genelde emperyalizm, özelde devlet olgusuna bütünüyle yabancı olmak gerekiyor.

Sonuçta, Obama; İsrail’le yakınlığından Filistinlilerle uzaklığına, İran dahil ABD ile sorun yaşayan her ülkeyi terör bahanesiyle tehdit etmesinden Irak’taki belirsizliği koruyacak olmasına, ABD’de ırkçılığın varlığını reddetmesinden programını tekellere göre yapmasına kadar hiçbir konuda öz itibariyle Bush’tan   farklı değildir. Bu nedenle ortada bir zafer varsa bu, emekçilerin ABD başkanını kurtarıcı olarak görebilmesini sağlayanların, yani sistemin zaferidir.

8 Kasım 2008

DEVRİMCİ HAREKET