Özgürlük Zorunlulukların Bilincine Varmaktır

Özgürlük, genellikle sınırların/engellerin aşılmasıyla ilişkilendirildiği için, uçabilmek bağlamında kuşla-kelebekle özdeşleştirilir. Gerçekte ise, insanla kuş arasındaki fark, dolayısıyla özgürleşebilme imkan ve kabiliyeti, “uçarak yol alabilme” özelliğinden çok daha ötedir.

Hatta, tüm olumlu yakıştırmalara, özenmelere ve özgürlükle denklik kurma çabalarına rağmen diyebiliriz ki, hemen hiçbir şeyi iradesiyle yapamayan, sınırlı ve zorunlu koşullarda yaşayan, bunu değiştiremeyen kuşların özgürlüğünden bahsetmek olası değildir. Sanıldığının aksine onlar (genelde hayvanlar), doğadaki zorunluluklar zincirine kaçınılmaz biçimde bağlıdır; insanlar gibi zorunluluğun bilincine vararak özgürleşebilme şansları yoktur.

Özgürlüğe dair bir diğer yaygın veya öğretilmiş yanılgı, mülkiyet imkanlarıyla, bulunulan yerle, tutsak olup olmamakla doğrudan ilişkilendirilmesidir. Halbuki, ne denli lüks olursa olsun hiçbir araba, hiçbir villa, cep telefonu veya başka araç, özgürlüğün sebebi/koşulu olamaz. Benzer şekilde özgürlük, Paris’te, Londra’da veya bir başka yerde olmaya bağlanamaz. Böylesine basit ve içeriksiz tanımlara daraltıldığında, özgürlüğün bir anlamı da kalmaz. Gerçekte ise özgürlük; yabancılaşamaya sebep, sınıflı topluma ait tüm engellerin, zorunlulukların aşılması ve insanın, potansiyel yeteneklerini sonsuz bir ufukta değerlendirebilmesidir.

Özgürlük neden sınıfsaldır?

Sınıfsal ayrışma, toplumsal hayatın bütünü üzerinde etkilidir. Bu etkinin dışına mülkiyet imkânlarıyla veya yer değiştirerek çıkmak olası değildir. “Herkes özgür olmadan kimse özgür olamaz .” özdeyişinde belirtildiği veya Hegel’in efendi-köle diyalektiğinde geçtiği gibi bu alandaki karşıtlar, hem birlik hem de mücadele halindedir. Bu da özgürleşebilmek için, engelleyici konumdaki egemenle aradaki çelişmenin niteliğini doğru çözümlemeyi ve ona göre konum almayı gerektirir.

Özgürlük kavramı genellikle zorunluluk kavramıyla ilişkilendirilerek ele alınır. Ancak aradaki bağ/ilişki doğru okunamadığında, zorunluluğun bilincinde olmak bile özgürleşmeye yetemez. Bu nedenle, diyalektik materyalizmin zorunluluk ve özgürlük arasındaki ilişki ve çelişkiyi (karşıtların birliği ve mücadelesi içinde) ele alış tarzı, özgürleşmenin koşuludur.

Engels, Anti-Duhring adlı yapıtının “Özgürlük ve Zorunluluk” bölümünde, özgürlük, zorunlulukların bilincine varmaktır.” önermesine açıklık getirir.

Özgürlük ve zorunluluk ilişkisini doğru olarak ilk düşünen Hegel oldu. Ona göre, özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır. ‘Zorunluluk ancak kavranılmadığı ölçüde kördür.’ Özgürlük, doğa yasaları karşısında düşlenmiş bir bağımsızlıkta değil, ama bu yasaların bilinmesinde ve bu bilme aracıyla bu yasaların belirli erekler için yöntemli bir biçimde kullanılma olanağındadır. Bu, dış doğa yasaları için olduğu kadar, insanın maddi ve manevi varlığını yöneten yasalar,-gerçekte değil, olsa olsa kafamızın içinde ayırabildiğimiz iki yasa sınıfı için de böyledir.  (…)

Öyleyse özgürlük, kendimiz ve dış doğa üzerinde, doğal zorunlulukların bilgisi üzerine kurulu egemenliğe dayanır; böylece o, zorunlu olarak, tarihsel gelişmenin bir ürünüdür. Hayvanlar âleminden ayrılan ilk insanlar, her esas noktada, hayvanlar kadar az özgür idiler; ama uygarlığın her ilerlemesi, özgürlüğe doğru atılmış bir adımdı. (…)

Çünkü sürtünme ile ateş yakma, insana, doğanın bir gücü üzerinde ilk kez olarak egemenlik verdi ve böylece onu hayvanlar aleminden kesinlikle ayırdı.” (Engels, Anti-Dühring, s: 202-203)

Doğada, insan dışındaki hemen her canlı bir zorunluluklar kıskacında yaşar. Mevcut zorunluluklar zincirinin dışına çıkma, seçenek geliştirme şansı yoktur. İnsan, sonuçlarını denetleyebileceği biçimde eylemler yapabilmesi ve bu sonuçlar arasından seçim yapabilmesi ile diğer canlılardan ayrılır. Bu, özgürleşme imkan ve olasılığına kapı aralar.

Özgürlük, aynı zamanda bir itiraz alanıdır; ferdi değil toplumsaldır; burjuva sisteme karşı alternatifin dokusudur. İnsanın kendi özgün etkinliğinin sonuçlarına, içinde yaşadığı doğaya, diğer insanlara ve nihayet kendi kendisine yabancılaştığı kapitalizm koşullarında özgürlük, yabancılaşmanın antitezidir. Kişiyi, bilinçli etkinliğinin yaratıcı/dönüştürücü sonuçlarıyla tanıştırır; doğanın ve toplumun işleyiş yasalarının esiri olmaktan çıkarır ve o yasaları, belirli amaçlar için kullanabilir hale getirir.

MARKSİZM’İN ÖZGÜRLÜK TANIMI NET ÇİZGİLERLE BURJUVA ÖZGÜRLÜK TANIMINDAN AYRILIR

Burjuva tanımda özgürlük, ekonomik olana, mülk edinmeye indirgenir. Buna göre de herkes mülk edinmekte özgürdür; eğer ortada bir mülk farkı söz konusuysa bu, eşitsizlikten çok aradaki yetenek farkı sebebiyledir. Marksizm’e göre, özel mülkiyet yabancılaşmanın doğrudan kaynağıdır. Burjuva özgürlük tanımında temel bir öneme sahip olan “özel mülkiyet hakkı”, Marksizm’de insanın özgürleşmesinin değil, özgürlükten yoksun kalmasının temel nedenlerindendir.

Marks, Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Lasallecılar ile yaptığı tartışmalarda, sınıflı toplumun meselesinin adil olmayan bölüşümle sınırlı olmadığını, emeğin ve bir bütün olarak insanlığın özgürleştirilmesi gerektiğini söyler.

Özgürleşme, bölüşümün adilleştirilmesini içeren ama onunla sınırlı olmayan, çok daha kapsamlı bir olgudur. Aynı programdaki “emekçilere eşit hak” ve “adil bölüşüm” talebi için de Marks, bu taleplerin bir dizi sorunun görmezden gelinmesine neden olan burjuva hukukundan başka bir şey olmadığını savunur.

Üreticilerin hakkı sunmuş oldukları emekle orantılıdır. Buradaki eşitlik, ölçmenin eşit bir standartla, yani emekle yapılmasından ibarettir. Oysa bir kişi fiziksel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir ve bu nedenle aynı zaman süresi içinde daha çok emek harcayabilir ya da daha uzun zaman boyunca çalışabilir. Emeğin ölçü olarak hizmet görebilmesi için süresi ve yoğunluğunun tanımlanmış olması gerekir, aksi takdirde ölçme standardı olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes herkes gibi sadece bir işçidir. Fakat bu eşit hak, bireylerin doğuştan gelen yeteneklerinin ve dolayısıyla üretici kapasitelerinin eşitsizliğini doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder. Bu nedenle, her hak gibi, bu eşit hak da özünde eşitsizliğe dayanan bir haktır.”(K. Marks, Gotha Programı’nın Eleştirisi)

Marksizm’in özgürlük tanımı net çizgilerle, burjuva özgürlük tanımından ayrılır. Bu bağlamdaki burjuva çerçevenin oluşumunda Locke, Rousseau gibi düşünürlerin rolünün olduğu, yaygınlıkla kabul edilen bir değerlendirmedir. Bu toplum sözleşmecilerine göre, eşitsizlik yeteneklerle ilişkilidir , bu nedenle de doğaldır. Burjuvazinin özgürlük tanımına temel teşkil eden bu yaklaşımın karşısına Marksizm, sınıfsal gerçekliği dikkate alan kolektif bir tanımı koyar. “

Özgürlük, zorunlulukların bilincine varmaktır .” soyutlaması, bunu ifade eder. Bu da, insanın (kendi doğası dahil) doğayla ilişkisinde zorunlulukları aşabilmesi ve bilinçli etkinliğiyle geleceği kurgulayabilmesidir.

Marksizm, özgürlüğün önündeki engelleri tanımlama bağlamında bir bilim, özgürleşmenin pratiğine yol göstermesi bağlamında bir felsefedir.Sonunda kendi öz toplumsal örgüt biçiminin efendisi olan insan, aynı zamanda doğanın egemeni ve kendisinin efendisi olur-özgür olur. Bu evrensel özgürleşme işini başarmak, proletaryanın tarihsel görevidir. ” (Engels)

Burjuva özgürlük anlayışı, bireyi kutsar, bireyselliği büyütür. Bireysel olan büyüdüğü oranda, toplumsal olan küçülür; özgürlük, kişinin emeğini satabilme, dolaşabilme, para harcayabilme, vb davranışlarındaki serbestliğe indirgenir. Kaldı ki gerçekte o alanda da özgürlük söz konusu değildir. Kişi, emeğini “ücretli kölelik” koşullarında satıyor. Her an istediğini yapabilirmiş gibi görünse de gerçekte gününün hemen her saati görünmez engellerle, zorunluluklarla belirleniyor.

Ezilen kesimlerle anılan ve gerçekte tüm halkların özgürlüğüne tekabül eden sınıfsal tanımda ise, ben ve biz diyalektiği vardır. Biri diğerini kesmez; aksine büyütür, güçlendirir. Toplumsal olan bireysel olanı da kapsar. Aynı tanımı, örgütün bireyi, bireyin de örgütü kapsaması olarak da okuyabiliriz.

Kendisi de amaca varmak için bir araç olan örgüt; bir yanıyla düşlenen toplumsal ilişkileri somutlama niteliği taşısa da diğer yanıyla, üstlendiği işlev ve görevler gereği, gelecek toplumun eşiti değildir. Ancak bu, “ araç amacı belirler, şiddet onu uygulayanı da kirletir ” biçimindeki tartışmalardan çok öte bir meseledir; araçla amaç arasında bir denklik/eşitlik kurmamak bağlamında felsefi bir hassasiyettir. Yoksa devrimcilerin araçlara teslim olmamak ve amacı araca feda etmemek için çokça sebebi vardır. Yeter ki özü biçime kurban eden öznelleşmeler, örgütsel işleyişi tayin eden bir mekanizmaya dönüşmesin.

Erinmeden okuyanlar ve tembellik etmeden hayata geçirenler için Marksizm, teorik ve pratik birikimiyle olası tüm sorunların yanıtını içeren bir külliyattır.

ÖRGÜT, ÖZGÜRLÜĞÜN ENGELİ DEĞİL ZEMİNİDİR

Özgürlük, kuralsızlık ve keyfiyetle özdeş bir serbestlik değildir; ölçüleri, davranış normları vardır. Ancak bunlar, sanıldığının aksine bir disiplin paketi veya bir eğitim aracı değil, bir sonuçtur. Sınıflı toplumun “terbiye” adı altında dayattığıyla bir ilgisi yoktur. Elbette bir gelişme ve olgunlaşma halidir. Deyim yerindeyse, devletin sosyalist bir iktidarda ihtiyaç olmaktan çıkıp sönmesi gibi bugünün devrimci ilişkilerinde normlar, hayatın ve kimliğin bir parçası haline geldiği, ilişkilere içerildiği oranda disiplin söner ve özgürlük, mücadeleyi içererek sürdürülen yaşamın bizzat kendisi haline gelir.

Zorunluluğun bilincine/bilgisine vararak doğru araç ve yöntemlerle özgürlük için verilen mücadele, aynı zamanda özgürlüğün kendisidir. Bunun için en uygun araç/zemin, devrimci örgütlenmedir.

Örgüt ile özgürlük arasında, amaca varmak için doğru araç bağlamında doğrudan bir bağ vardır. Özgürlüğün olmadığı koşullarda en özgür insanlar, özgürlük için savaşanlardır. Bu, bir engeli aşmak, bir sorunu çözmek, bir özlemi gidermek için seçilen araçlar gibi doğru araç gerektirir. Örgüt, böyle bir araç olmasının yanında, aynı zamanda amaçlanan toplumsal normların uygulandığı bir alan, dolayısıyla özgürleşmenin hem zemini hem de güvencesidir. Bu zeminde örgüt içi demokrasi veya örgüt-birey ilişkisi bağlamında özgürlükler, istediğini yapma serbestisi olarak algılanmamalı; burada da özgürlüğün zorunlulukların bilincine varmak olduğu gerçeğinden hareket edilmelidir.

Örgütün özgürlüğe engel olarak görülmesi, bu yaklaşıma gerekçe oluşturacak şekilde yaşanan olumsuz örnekleri bir tarafa bırakarak söylersek, örgüte ve özgürlüğe dair sahip olunan yanıltıcı bilgiler sebebiyledir. Kapitalizmin kuşatması altında, yabancılaşmanın her gün yeniden üretildiği ilişkilerle temas halinde yaşayan bir insanın, zorunlulukların bilincine kendiliğinden (örgütsüz bir ortamda) varması ve değiştirici/dönüştürücü rol oynayarak özgürleşmesi olanaksızdır. Çünkü insanın önünde engellerin olmaması, özgürlük için yeterli değildir. Özgürlük, aynı zamanda insanın bilinçli etkinliğidir.

Özgürlüğü, günlük yaşamda canının istediğini yapmak biçiminde algılayanlara bu yaptığımız tanım ters gelebilir. Hatta onlar için örgüt, özgürlük değil sınırlanma zeminidir. Toplumsal sorunlardan uzak, sorumluluklardan muaf, “kimseye bulaşmadan”, egemen güçlere doğrudan ve dolaylı biçimde biat ederek sürdürülen bir yaşamda belki devletin zor araçlarıyla muhatap olunmadan (gerçekte ot gibi) bir yaşam sürdürülebilir. Ancak, “kölenin özgür olmadığı yerde efendi de özgür değildir. ” gerçekliğinden hareketle söylersek, toplumdan izole edilmiş özgürlük olamayacağı gibi, böyle bir mutluluk da olmaz. Sınıf gerçekliğinin bilincinde olduğu halde, karşıtına öykünerek veya biat ederek yaşayanlar için bu mutsuzluk daha da yoğun biçimlerde seyreder.

Örgüt, birbirinden farklı pek çok insanı aynı amaç etrafında bir araya getirir. Farklı nitelikler, birbirini tamamlayan bir zenginlik oluşturur ve yoldaşlıkla tanımlanan ortak bir kimyada anlamını bulur. Aynı yolda yürümek üzere oluşturulan bu bütünlüklü yapı, her birey için bir üretme ve kendini ifade etme alanı olduğu kadar bir yenilenme alanıdır; sistemin yabancılaştırıcı etkisine karşı korunabildiği oranda bir özgürleşme zeminidir. Buradaki özgürleşme, mülkiyet hırsıyla, rekabet ve yarışla anlam bulan burjuva ilişkilerin aksine, bireyin bütünü tamamlarken, bütünün bireyde yansırken en derin anlamını kazanan değerlerin somutlanması halidir; devrimci yaşamın ve eylemin bizzat kendisidir.

Devrimcilik, uzun ve zorlu olduğu kadar anlamlı bir yoldur. Böyle bir yolda, geçici yol arkadaşlarının olması, kimi katılımların bir süre sonra yol ayrımıyla sonuçlanması normaldir. Devrimcilerin yaşam biçimi, özgürlük ve demokrasi anlayışı, istismar eğilimli olanlara bir fırsat zemini gibi gelebilir.

Ancak bunun panzehiri de bizzat devrimci ilişkilerin kendisidir; Hareketin iradesinin tüm kılcallara taşınabilmesi, demokratik merkeziyetçiliğin, yöneten-yönetilen ikilemini yaratmadan (yoldaşlık ilişkilerinin içinde sistemi yeniden üretmeden) hayata geçirilebilmesidir. Bu bağlamdaki örgüt-birey ilişkisinde Hareket, her bireyin kendini ifade etmesine, katılımına imkan tanırken; birey, hareketin bir deneyim ve birikim toplamı olduğu gerçeğini dikkate alarak hareket etmeli, farklılıkları bireysel dirence dönüştürmemelidir.

Örgütsel yaşamın çoğaltıcı pek çok niteliğine rağmen bireysel dirençte ısrar edilmesi, “biz”in olduğu yerde “ben”in öne çıkarılması; özel mülkiyetle, yarış ve rekabetle malul sistemin devamı bir duruştur; dışarıdaki rekabet ikliminin örgütsel zemine taşınmasıdır. Marks ve Engels, Özel mülkiyet ancak, bireylerin çok yönlü gelişiminin söz konusu olması koşuluyla kaldırılabilir .” değerlendirmesi, bu konu bağlamında da geçerlidir.

Unutmamak gerekir ki Hareket, sistemin işleyiş yasalarına tepeden tırnağa bir itirazdır; sahip olunan değerlerden, karar alma tarz ve mekanizmalarına kadar bir bütün halinde sistemin benzer organlarından farklıdır. “

Yârin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber ” olabilen, “

Hepimiz birimiz birimiz hepimiz içindir. ” şiarını temel alan bir yapılanma olması, onun nicel değil nitel bir olgu olduğu gerçeğini değiştirmez. Böyle bir yapıda demokratik işleyişi parmak hesabına; özgürlüğü, istediğini söyleyip yapma biçimindeki basit kıstaslara indirgemek, sistem tarafından öğretilmiş yanlışları devrimci normların yerine geçirmektir; devrimci işleyişi, kulaktan dolma burjuva yasalarla ikame etmektir.

Devrimcilik, özgürlüğün bugünden gerçekleşebilmesi, sistemin kelepçelerinin etkisizleştirilmesidir. Örgüt, bunun için en uygun zemindir; sistem içindeki hukuksal mücadele için de geleceği bugünden kazanmak üzere atılabilecek en nitelikli adımlar için de bir yaşam ve mücadele alanıdır. Kapitalist kuşatma koşullarında, özgürlüğü soyut bir söylem olmaktan çıkarıp gerçek kılabilmek ancak böyle bir zeminde mümkündür.

Devrimci Hareket, Sayı:43, Ya Barbarlık Ya Sosyalizm